yeni yılın gelmeyen saatleri.

mutlu yıllar
yeni yıla beni mutlu edebilecek birisiyle girmek varken, yine aynı görevi gören çikolatayla birlikte girmek biraz garip geliyor aslında. ama şikayet etmeyeceğim. ne güzel demiş aslında ismail sertaç abim, "gidin sevişin, için, hatta sonra dövüşün, yorgun düşün katili olun senenin son günü, dünyanın." diye. bugün gidip sevişemeyeceğim, içemeyeceğim, hatta dövüşemeyeceğim ama yıl boyunca yapamadığım şeyi yapıp mutlu edeceğim sevdiklerimi. senenin son günü, hırsımı çıkaracağım 2011'den. vuracağım ağzına, yüzüne ve mutlu bir şekilde girmek isteyeceğim 2012'ye.

ah eski yıl. ne kadar kötüsün biliyor musun? insanlara sadece umutsuzluk, huzursuzluk vermekten başka hiçbir şeye yaramadın. korkuyorlar 2012'ye girmekten. "girdiğimiz zaman ne olacak, ne işe yarayacak, yine mutsuz huzursuz olacağız" diyorlar. insanların içinde çoook ufak, minicik bir "umut" daha bırakmadın ya; çok kötüsün!

oysaki sevinmeliydik. "yeni yıl geliyor, küçük küçük umutlarımız büyümeli artık" demeliydik ve gülen yüzlerle başlamalıydık her yeni güne. bizi çok bozdun 2011, çok.

umarım, umarım 2012 böyle olmaz. tüm sevdiklerim demiyorum, "bütün insanlar" mutlu olur. hepimiz sevdiklerimize kavuşuruz umarım. buraya yaz yaz bitmez dileklerimi ama, umarım iyi bir yıl olursun 2012. umarım.

ne için yaşıyorsun? ölmek için mi?

in the darks.
bu sayfayı neden açtığımı bilmiyorum. sadece siyahtan oluşan grafiği neden yaptığımı da bilmiyorum. sadece "michael pitt"'ten "death to birth" parçasını dinlerken içimden bir ses, sadece öldür beni dedi. önce grafik programını açtım, "just, kill me. in the darks." yazdım. ingilizcemin zayıf olduğunu farketmem fazla uzun sürmedi, "just, kill me" kısmını bıraktım in the darks yazısını silerek. siyah ile boyadım her tarafı; "karanlıklarda. sadece öldür beni" diye bir anlam olmuştur umarım.

her neyse. geçenlerde, bir arkadaşım "neden yaşıyorsun sen?" diye sordu. ondan önce de sormuşlardı, ondan önce de. her seferinde verdiğim cevabı verdim, "nasıl öleceğimi bulmak için". bu cevabı vermek istemiyorum aslında biliyor musunuz. herkes ölecek, neden herkesin yaşadığı şey için yaşayayım ki ben?

hepimiz ölmeyecek miyiz?

hiç dizi karakterlerine özendiğiniz bir hayat yaşadınız mı? mesela, chuck izliyorum ben son zamanlarda. beynine bir bilgisayar yükleniyor ve bir an tüm CIA istihbaratlarını biliyor. neden böyle bir insan olmayayım ki? neden ajan olmayayım.

ya da house gibi bir doktor olmak istemez miydiniz mesela? sadece ilginç vakalarla ilgilendiğiniz, hiçbir şeyi umursamayan, kariyerinin en üst noktasında olduğu halde çüküne bile takmayan bir doktor? bilmem, neden olmasın?

ya da ne bileyim, californication filmindeki hank moody gibi bir yazar olmak istemez miydiniz? canınız çok sıkıldığınızda yazdığınız, kitabınız best seller olan bir insan. gelecekte rock yıldızı olacak kapasitede bir kızınız olsaydı ve düzeltmek için her şeyi verebileceğiniz bir ilişkiniz? yani neden olmasın ki.

ya da losttaki gibi düşmek ister miydiniz ıssız bir adaya? her şeyinizi arkada bırakıp john locke gibi, adanın kutsal olduğuna inanmak istemez miydiniz?

hayat. hayat keşke diziler gibi olsaydı. o zaman "vay be şunun kitabı çıkmış" diye kıskançlık yapmazdım mesela. ya da "insanlar aşk yazılarından daha fazla hoşlanıyor" diye yemezdi bir taraflarımı içim. baskı yapmazdı "biraz aşk yaz da insanlar ne olduğunu görsün aşkın" diye. ya da ne bileyim, en basitinden paraya ihtiyacım olmazdı. bir gelirim olurdu; işimi yapardım ama yine de, yine de yaşamak için bir sebebim olurdu.

neyse. biraz uyumak iyi gelecek sanırım bana. http://www.youtube.com/watch?v=nP30ucHSoUE adresindeki parçayı dinleyerek biraz dertlenebilir, içinizdekileri dökmek için bir şeyler yapabilirsiniz.

sizleri seviyorum, siz de beni seviyor musunuz?
hayır mı? peki.

hayat danışmanı

need some sleep.
son zamanlarda çok fazla kendimden bahsediyorum biliyorum ama, hazır fırsatını bulmuşken hiçbir zaman çıkaramadığım "son zamanlardaki dertlerimi" çıkarmak istiyorum. kusuruma bakmıyorsunuz değil mi? teşekkür ederim, ben de sizi çok seviyorum. ben bu yazıyı yazarken zakkum'dan biraz uyu parçasını dinliyorum.

"gelmiyorsa artık yardıma, bir zamanlar ağladığın omuzlar" diye giriyor şarkıya zakkum. o an bu grubun içinizden birisi olduğunu anlıyorsunuz zaten, hemen kabul ediyorsunuz kendinize. sonra "tanımıyorsa artık gözlerin, aynadaki şu sessiz ve yorgun adamı" diye devam ediyor. işte tam bu sözü dinlerken kendinizi şarkının içinde buluyor musunuz merak ediyorum. bulmuyorsanız söyleyin, sorun bende deyip vurayım kendimi taramalı tüfekle.

"ve artık, başaramıyorsan; olsun, olsun varsın şimdi uyu, biraz uyu." diye devam ediyor şarkı. ah be zakkumum, ah be güzelim; başaramıyorum, olsun deyip uyuyorum 2-3 aydır ama hiçbir işe yaramıyor be bebeğim.

canım, canım çok sıkılıyor. hani karabasanları anlatırlar büyüklerimiz, yaşamışlarımız; sıkı sıkı sarılır bir şey sana derler. kafanızı kaldıramadığınızı, nefesinizin daraldığını, aklınıza gelenleri yapamadığınızı söylerler. işte o haldeyim ben de; kafamı kaldırabiliyorum, nefesim daralmıyor ama aklıma gelenleri yapamıyorum. başarısızlık, adımın eş anlamlısı olmuş olmalı.

ne isterdim biliyor musunuz? bir ajansta çalışmayı. parası falan önemli değil, zaten açığı milli piyangonun bana çıkacak olan 10 trilyonu ile kapatırdık. bursada, üniversite okurken diğer taraftanda sürekli iş arkadaşlarımın olduğu bir ajansta çalışmayı isterdim. fikir alışverişleri yapardık, şunun şurası şöyle olsun diye düşünür işimizi yapmaya çalışırdık. kaliteli bir firma olmak için elimizden gelen her şeyi yapardık falan falan.

ama ne oldu biliyor musunuz? ne ben bir ajansta çalışacak kadar iyi bilgisayar kullanıcısı oldum, ne de ajanslar beni işe alacak kadar fedakar. ne insanlar hayallerini gerçekleştirme peşinde olan insanların peşinden koştu; ne de hayallerini gerçekleştirmek isteyenler insanları bulabildi.

sürekli yüzüme vurulan beceriksizlik ben oldum. dedim ya, "başarısızlık, adımın eş anlamlısı oldu.".

ufak bir psikiyatri seansı ve benim hakkımda "her şey"

mad psychiatrist
psikiyatristlerden her zaman nefret etmişimdir. ilk defa onuncu sınıftayken tanıştım bu mesleği yapan insanlarla. o zaman şu anki halk tabiriyle "ergen" olduğumu zannetmişti karşısına geçtiğim gerizekalı adam. "anlat" dedi bir ayağını ayağının üzerine koyarak; ne diyeceğimi bilemedim. kim milyoner olmak ister yarışmasında final sorusunun cevabını arıyormuş gibi hissetmiştim o zaman kendimi, toparlanıp anlatmaya başlamıştım: "efendime söyleyeyim, nasıl anlatacağımı bilmiyorum. yolda yürürken etrafımı çok fazla kontrol ediyorum, birilerinin beni öldüreceğini düşünüyorum mesela. o kadar ileri gidiyor ki bunlar, çatıların üzerine "ya keskin nişancı ile beni öldürürlerse" düşünceleriyle bakıyorum mesela. yolda önümdeki insanlardan çok fazla şüpheleniyorum, her an birisinin dönüp bana saldırabileceğinden korkuyorum. ışığa karşı antipatim var, karanlığı daha fazla seviyorum. bazen odamın kapısı açık kaldığında delirecek gibi oluyorum, sinirlerim patlıyor o kapıyı kapatmazsam" bla bla bla şeklinde.

şimdi diyorum ki keşke anlatmasaydım da, o zamanki paranoyak halim devam etseydi. doktor bana ne olduğunu bilmediğim iki tane anti depresan yazmıştı. güzel şiirler yazardım, güzel sözler yazardım ve o zamanlar kaybettim bu yeteneklerimi; anti depresanlar yüzünden. 1 ay kullandım ve sonra bir daha kullanmamak üzere söz verdim kendime. attım hepsini.

işte bu yetilerimi kaybettiğim zaman nefret etmiştim psikiyatristlerden. hem yaptıkları neyse sanki piç kurularının. ben de biliyorum karşıma geçen birisine "anlat" demeyi.

neyse işte. tam o günlerden bugüne kadar psikiyatrist ve psikologlarla hiç işim olmadı. ne kadar doktor ikinci bir seansa çağırsa bile, hiçbir boka yaramayacağını biliyordum. ayrıca kendimi yurdumun "ilgilenmeyen" psikiyatristlerine bırakamam; siz de bırakmayın. çünkü "yaptıkları yanlış bir tespit, sizi bir an o hastalığın içine itiyor." psikoloji böyle bir şey, olmadığınız halde bir anda o oluyorsunuz.

derken, bugün bir psikiyatriste gittim. ailem sağolsun, dün randevu almışlar benden habersiz; gitmezsen olmaz dediler, bi zorla bi üşengeçlikle kalkıp gideyim dedim. gittim. o kadar gündür psikiyatristlerde hiçbir şey değişmemiş, hala aynı bokun çekirdekleri olarak görüyorum onları.

karşısına geçtim bir tane teyzenin, "neyin var? neden buradasın?" dedi. ilk başlarda anlatıp anlatmamakta kararsızdım, doğal olarak anlatmadım. şimdi ben nasıl anlatayım ki 2 senedir psikolojimi etkileyen tüm olayları. sonra bir çeyreğini anlattım yaşadıklarımın, ama hepsini anlatamamak çok acı verdi bana. blogumu açtım ve şimdi yazımın ikinci kısmını anlatmak istiyorum, "ben nasıl böyle oldum?". kendinizi bir psikiyatrist yerine koyun ve öyle dinlediğinizi var sayın olur mu? öpüyorum ellerinizden.

her şey bundan 1buçuk sene önce başladı. merve denen sevgilimden(merve olayını halka açık bir alanda anlatmayacağım, öğrenmek isteyenler http://www.facebook.com/suenonegro adresinden mesaj atarlarsa gönderebilirim.) sonra istemediğim nedenlerden dolayı sivasta jeoloji mühendisliği bölümüne gitmek zorunda kaldım. gittim de; yanlış tercih falan hatırlamıyorum, oraya gitmemin sebebi tamamen kendi hatalarımdı. sonra üniversiteyi bıraktım ve ankaraya geri döndüm.

ankaraya geldiğimde hiç arkadaşım yoktu. geçen sene össye çalıştığımdan dolayı hiçbirisiyle görüşememiştim ve onlarda fırsattan  istifade beni tamamen silmişlerdi. aynı şu an olduğu gibi. bu yüzden kendi hayatım konusunda bir takım kararlar vermem gerekiyordu, her yeni yetme insan gibi ilk kararımı "bundan önceki gibi hatalar yapmamak" şeklinde aldım.

hataları yapmamak konusunda ne kadar iyi bir yol sarfetsem bile bu yeni hatalara sebep oluyordu. ben de işi bilimsel bir şekilde inceledim ve "nerede hata yapıyorum?" sorusuyla başladım. sorunun cevabı basitti, ben "olduğun gibi görün" felsefesini hayatıma yansıtarak hata yapıyordum. 18 senedir aynı hatayı yapmanın verdiği dezavantajları düşündüm ve farkettim ki "değişim mümkün olmalı.".

bu farkındalık sayesinde halktan duyduğum şeylere inanmamaya başlamam gerekiyordu. çünkü halktan insanlar her zaman "çok bilmiş" gibi konuşurlardı. yok efendim "değişim yoktur, değişim zordur" falan. sıçarlar böyle işin içine diyerek kafamda oluşan tüm kalıplaşmış sözleri silmeyi becerdim. şimdi sıra değişime başlamaktaydı, nasıl değişebilirdim? 18 yıllık alışkanlıklarım nasıl değişebilirdi?

hemen aklıma önceki hayatımı getirdim ve neden sevilmediğim konusundaki şeyleri bir kenara yazdım. neden insanlar bana bağlanmıyordu ve benim varlığımla yokluğum hiçbir şey farketmiyordu sorularını sordum kendime. bunun üzerine yaptığım ilk şey soyadımı değiştirip kendime gizemlilik vermek oldu. önce "mustafa odungiller" yaptım. daha sonra bir otobüsteyken aklıma "odunluzıkkım" yazmak geldi ve bunun ne anlama gelebileceği üzerine beyin fırtınası yaptım. odun herkesin bildiği, kro gibi davranan erkekti ama; sonuçta ağaçların büyümesi için odunsu yapıya ihtiyacı vardı ve odunsu yapı olmasaydı dünyadaki oksijen oranı düşük olacaktı. bu yüzden aslında "odun" kelimesine gizli bir anlam olarak "hayat kaynağı" kattım, tabi bunu kimseye söylemedim ve bunu hep özel olarak sakladım. taa ki şimdiye kadar.

ondan sonra "zıkkım"a bir anlam katmam gerekiyordu. "zıkkım"a anlam vermek çok basitti aslında. çoğu insan "zıkkımın kökünü iç" dese bile zıkkım'ın ne olduğunu bilmiyordu. yani zıkkım sürekli kullanılan bir şeydi fakat "gizemliydi". bu yüzden odunluzıkkım "gizemli hayat kaynağı" anlamına geliyordu ama ben bunu kimseye söylemedim. çünkü bunu farklı şekilde anlatmak beni daha fazla gizemli yapıyordu.

bu gizemli karakter işi harbiden de tutmuştu. insanlar soyadıma geliyordu ve benim yavaş yavaş hoşuma gitmeye başlamıştı. şimdi işin diğer kısmı, "insanları nasıl kendime bağlayacağım" kısmıydı. bu kısmı halletmek için umursamaz olmam gerekiyordu. merveden sonra yaşadığım duygusuzluk, hissizlik meselesi bu kısmı çok kolaylaştırmıştı. ailemin facebook veya diğer sosyal medya sitelerinde beni tanımıyor olması, her şeyi rahatça yazmama sebep oluyordu. yazıyordum, hiç kimseyi takmadan.

bu sayede açık sözlü olma yetim gelişti. artık hiçbir şeyi saklamadan her şeyi söyleyebiliyordum. içime kapanık bir insanken bir anda patlama yaşamış ve yeni bir hayat kurmuştum. asıl önemli olan şey, "göründüğün gibi ol" felsefesi ile mutlu olmuştum. gerçek mutluluk dediğim şey. ve açık sözlü olmanın getirisi olarak "aşka seks" gözüyle bakmaya başlamıştım. çünkü çevremde o kadar çok olay oluyordu ki, tecavüze uğradığını söyleyen mi ararsın, evlenme umuduyla kandırılan mı. her türlüsü vardı. böyle şeyler yüzünden aşk'a seks gözüyle bakmaya başladım.

aşk'a tanım yapmam gerektiğini hissettim bir zaman sonra. bundan önce düşündüğüm fikirler ile "aşk"ı birleştirip "kalıplaşmış aşk" diye bir yazı yazdım. haklıydım bu konuda. çünkü biz insanların bize anlattığı aşkı yaşamak istiyorduk, bense bizim kendi yarattığımız aşkı yaşamak istememiz gerektiğini savunuyordum. başkalarının anlattığı aşkı yaşamak, başkalarının mutluluğunu yaşamak gibiydi; ben biraz bencil olmaktan yanaydım. bu yüzden hiçbir fikrimi saklamadığım gibi insanlara "kendi aşkınızı yaratın" dedim. işe yaradı mı bilmiyorum ama kimse siklemedi. ben o fikrimin hala arkasındayım oysaki. neyse.

buraya kadar her şey normaldi ama işin kötü taraflarıda vardı. asosyal bir insan olmuştum ve artık sosyalliğe dönüşme sırası gelmişti. o yüzden bir çok insanla yüzyüze konuşmaya başlayıp gizliliğimi kaldırdım ortadan. insanlarla sohbet etmek zevkliydi, onlar benim sohbetimden zevk alıyordu; ben de onlarınkinden. insanlara yüzyüzeyken burada yazdığım şeyleri anlatmaya çalıştım ama dinlemediler, oysaki gerçek mutluluk diye bir şey gerçekten vardı. sadece kimse bulmak istemiyordu.

sosyallik kısmını da tamamladıktan sonra istediğim bir şekilde hayatım olmuştu.

yani ben öyle sanmıştım. ailem sürekli bilgisayar başında olduğum için benden ümidi tamamen kesmiş gibiydi. ben de kendimden tüm ümidi kesmiştim, öss'ye çalışmak yerine hayatımı düzene sokmuştum çünkü. hayatımı düzene sokmaktan pişman mıydım? hayır değildim. dedim ya, mutluydum işte. ama ailem bunları bilmiyordu. ailem beni ders başında bulmak istiyordu; şimdi "keşke bilgisayar yerine ders başında olsaydım, hayatımı şimdi kursaydım" desem bile iş işten geçti.

neyse.

böylece ben bir odunluzıkkım oldum. ama hikaye daha bitmedi.
  • çoğu insanı mutlu ettim.
  • çoğu insan beni mutlu etti.
  • çoğu insanla kanka oldum.
  • çoğu insanla dertleştim, "hiç tanımadığınız bir insanla dertleşmek sizi rahatlatır" hipotezini savundum genelde. açık sözlü olarak her derdi dinledim ve bu derdin hiçbirisini dışarı taşımadım. tecavüze uğramış insanların bile dertlerini dinledim.
  • yeri geldi, bir fahişe ile dost; bir gay ile kanka oldum. benim için hiçbir şeyi değiştirmedi çünkü insanlara her şeyden çok değer verdim. yeri geldiğinde bir travesti ile bile arkadaş olabilirdim. "yalnız kalmak istemeyen bir insanın yeri geldiğinde travestiyle, yeri geldiğinde fahişeyle dost olması gerektiği" hipotezini ortaya söyledim.
sonra gözlerimi bir açtım. bursadaydım.

yarattığım odunluzıkkım tamamen bitmişti. çünkü ne arkadaşım kalmıştı, ne dostum. insanlar beni kötülemek için her şeyi yapıyorlardı. kimse gelip benle dertleşmiyordu, insanlarda "insanlara" karşı güven tamamen bitmişti.

sonra, yok oldum işte. böyle sürekli dertli şeyler yazan, sürekli her şeyi dert yapan bir insan oldum.

şimdi, hiçbir şeyim. bir şeyler olmaya çalışıyorum.
umarım olur.

kim bilir yani; bir bakarsınız, birileri "ol" der ve olur.

edit: http://www.youtube.com/watch?v=RwwlBr54PSY, ben bunu dinledim bu yazıyı yazarken.

ben mi kötüleştim, yoksa kötüler mi daha kötüleşti?

i feel so alone
ufacık, hani "gösterip te vermeyecek, ama zevke getirecek" kadar nescafe yudumuyla yazmaya başladım yazımı. ışığı kapatmam gerekti, son zamanlarda oldukça fazla alıyorlar gözlerimi.

içimde yine bir kararsızlık var, nasıl anlatacağımı bilemiyorum. bursa'dan ankara otobüsüne binerken hiçbir şey yoktu, ne yapacağımı düşünmüyor sadece zamanın akışına bırakıyordum hayatı. otobüse bindim, yavaş yavaş hareket etti ve o zaman farkettim "hayatımı bana zindan eden şehre kısa bir süreliğine" geri döndüğümü.

sonra, tekrar düşünmeye başladım. düşünmek, aslında çok güzel ve çok boktan biliyor musunuz?

zengin olduğunuzu düşünüyorsunuz mesela, bir anda hayatınızı ona göre planladığınızı farkediyorsunuz. altınızda bir porsche, şirketinize gidiyorsunuz ve yapılacak listesinize bakıyorsunuz. saat 3'te çalışanlarla yemek, 4'te yurtdışından gelen malların kaydı, 5'te sizi görmek için gelen misafirlerinizle kısa süreliğine sohbet, gün sonu evde tekrar bilgisayarınızın başına geçiyorsunuz. 1 saat sonra da bir şeyler içmek için arkadaşlarınızla beraber bir bara gidiyorsunuz. böyle anlatınca güzel duruyor tabi. düşünmek sadece böyle olsaydı, güzel olurdu. ama biz buna "boş yere hayal kurmak" diyoruz. çünkü ne ben ceo olacak kadar yetenekli biriyim, ne de o kadar param var.

neyse, negatif tarafları silersek bu tarz düşünmek iyi; ama bir de kötü tarafı var.

ankaraya doğru yola çıkıyorsunuz, ankaraya vardığınız an ne yapacağınızı bilmediğiniz için zindan oluyor gittiğiniz her kilometre birden bire. hangi arkadaşlarınızla buluşacağınızı bilmiyorsunuz ve işin en kötü tarafı; yaptığınız planların bozulma ihtimali var. bu ihtimali kapatmak için açıyorsunuz facebook'unuzu, bir bakıyorsunuz plan yaptığınız herkes sizi facebook arkadaş listesinden silmiş. bir an afallıyorsunuz ve düşünme denen olay daha da kötüleşmeye başlıyor. mesela diyorsunuz ki "yahu ben ne yaptım? neden insanlar beni sildi? ben bu kadar kötü bir insan mıyım? neden terkediliyorum? bursadayken ne değişti bana, onlarca mesaj atmayan halimi hatrımı sormayan insana mesaj atmadığım için mi silindim?" diye düşüncesel soru zinciri buluyor sizi.

durduramıyorsunuz kendinizi.

işte ben bugünkü yazımın başlığını bu yüzden "ben mi kötüleştim, yoksa kötüler mi daha kötüleşti?" koydum. size yemin ediyorum, 3 aydır bursada yüzyüze konuştuğum hiçbir kız yok. oda arkadaşım olan 4 kişi var ki bunlardan sadece birisiyle sürekli takılıyoruz. tam 3 aydır sadece bir kişiyle takılmanın verdiği haz ile ne kadar değişebilirim ki diye düşünüyorum. hani desemki o kişi benim her şeyim olmuş ve ben eşcinselim; o erkek için her şeyimi silmişim. kötü olanın ben olduğumu kabul edeceğim.

ama değilim. ben, ben sadece yalnızlığa mahkum kalmış; kendisini zamanın kollarına bırakmış umursamaz bir gencim.

hayallerim yokken, hayal kurmayı bile bırakmışken nasıl değişebilirim? sahip olduğum arkadaşlarıma "her şeylerim benim" gözüyle bakarken, nasıl değişebilirim? oysaki ben, o sürekli terkedilen ben her arkadaşıma farklı farklı değer gösteren biriydim.

sadece 3 ay bursaya gittim, sadece 3 ay kayboldum ve baktım ki, baktım ki...

neyse. arkadaşlarım bana hep "insanlara çok değer veriyorsun, verme" derlerdi. ben onlara inat hep arkadaşlarıma değer verdim, insanlara değer verdim; kendimden çok sevdim. blog yazılarımı silmeseydim keşke, siz de görseydiniz verdiğim değer ile ilgili yazılarımı.

neyse ki benim o "her şeyim" dediğim arkadaşlarım, çok değer verdiğim arkadaşlarım insanlara "haklıymışsınız, ben hiçbir şeymişim" dedirtti bana.

son bir şey söylemek istiyorum.

"haklıymışsınız, ben hiçbir şeymişim."

ufak bir edit: "3 aydır bursada yüzyüze konuştuğum hiçbir kız yok" demişim. aynı anda oda arkadaşlarım dışında hiçbir erkek yok da yazacaktım ama onu yazmamışım.
ufak bir edit2: efendime söyleyeyim, benimle görüşmek isteyen nadir insan bulunduğundan assassins creed revıleyşıns indirdim. hadi hayırlısıylan istanbulu fethedeceğim.

son günlerim.

aklıma gelen her şeyden şikayet ediyorum. yani öyle böyle değil. "burada olmamam gerekiyordu" şikayetiyle başlıyorum önce, ama sonra cevap veriyorum "peki nerede olmam gerekiyordu? ben steve jobs değilimki." şeklinde. başka şeylerden şikayet ediyorum, hep olumsuz cevaplarla tatmin ediyorum kendimi. bazen hayatımın şeytanının kendim olduğunu düşünüyorum hatta. yahu bir insan her şeyi mi? her şeyi mi karamsar düşünür, anlayamıyorum.

ders notlarım zaten acayip kötü durumda. elimde olsa, yine düzeltmem. bazen umursamıyorum aslında hiçbir şeyi, diyorumki "hala sınırlarımı çizemediğim bir hayatı yaşıyorum, hala nereye gideceğimi bilmiyorum ve soktuğumun bir bölümünde salak salak şeyler yapıyorum.". sonra tekrar susup hayatı akışına bırakıyorum, zaman akıyor ve sanki hiç yaşlanmıyormuşum gibi devam ediyorum. başarılı bir insan olmak isterken, tam anlamıyla başarısızlığı ifade ediyorum. birgün birisi çıkıp bana "kanka, sence başarısızlık nedir?" diye sorsa, aynanın karşısına geçer ve "beni görüyor musun? o benim." derdim.

odunluzıkkım'ın çizittirikleri altında yazan şeyi görüyor musunuz? "bana yaşa dediler, ben de yaşadım. ot gibi aynı. doğdum, büyüdüm, büyüyorum. bir gün öl diyecekler ve ben de öleceğim." şeklinde başlayan ve biten yazıyı. hayatımı zamanın akışına bıraktığım zaman böyle hissediyorum işte. aslında, her zaman böyle hissediyorum. annem beni doğurdu, ben de yaşıyorum. büyüyorum. doğduğum gibi de öleceğim gibi geliyor.

bazen edebiyat okuyasım geliyor biliyor musunuz? mesela ilkokulda öğretmenimiz bize öykü yazmamızı söylerdi, herkes nefret ederdi ama ben güzel bir şeyler çıkarmak için ölürdüm. ortaokulda kompozisyon'a ayırırdık türkçemizin bir kısmını. herkes nefret ederdi, ben kendimi bir ispanyola benzetip neler istediğimi yazardım. bir kadına değil, bir şeyler yazmaya aşıktım o zamanlar bile farkında olmadan. eğerki herkesin doğuştan gelen bir yeteneği var olduğuna inanan bir insansanız; ben işte, buna inanıyorum. "benim yeteneğimin, yazarlık olduğuna".

hayatın çok zor olduğunu bile düşünüyorum bazen. ama sonra, aklıma geliyor onu bizim zorlaştırdığımız. şimdi ben uludağ üniversitesinin ziraat mühendisliğinde, elime toprak bile değmemişken ziraat mühendisliği okuyacağıma; ankara üniversitesinde edebiyat bölümü okuyabilirdim. benim için kolay olurdu mesela, şu düşük notlarımla uğraşıyorum şimdi. babam arasa ne diyeceğimi bilmiyorum, "neden kötü bu notlar?" diyecek ve ben susup kalacağım öyle. "finalde düzeltirim baba" diyeceğim, düzelteceğim. ama kolay yoldan edebiyat okumak varken, bildiğim şeyi yapmaya çalışıyor olmak varken neden zor yolu seçip hiç bilmediğim bir yere geldim ki?

keşke cesaretim olsa. babamın yeşil gözlerine bakıp gülümseyen yüzüne "baba, neden mühendislik?" diye sorabilsem. "neden benim yapabileceğim bir şey değil de, mühendislik?" diyebilsem. ama diyemiyorum işte. hiç, hiç ailenizi hayal kırıklığına uğrattığınızı düşündünüz mü? onlar sizden mükemmel şeyler beklerken, süper şeyler beklerken sizin elinizden hiçbir şey gelmediği oldu mu? düşündüyseniz ve olduysa eğer, bilinki biz aynı kişiyiz.

neyse, izninizle benim gitmem gerekiyor.

son olarak.

"yalnızlık, güzel derler, iyi derler. ben hiç başarılı bir yalnızlık görmedim."

bugün.

(defterde burada silgi izleri vardır)

yukarıdaki, sağdaki, soldaki silgi izlerini görüyor musun? işte onlar, yeni bir hayata nasıl başlayacağını bilmediği gibi, yeni bir sayfaya da nasıl başlayacağını bilmeyen yazarın boş çizittirikleri.

çok garipti biliyor musunuz? bugün düşündüm her şeyi. henüz tam pişmemiş pizzamı yemeden önce, daldım öyle düşüncelere. "hiçbir şeyin umrunda olmadığını söyleyen, ama her şeyi takan" bir insan olduğumu itiraf ettim kendime. daha sonra her şeyi silesim ve kimsenin olmadığı bir yerlere gidesim geldi. bana ait olan ne varsa, "her şeyi.". blog yazılarımı düşünüp "bu mu yazar olacak?" diye düşünüp sahip olduğum tek şeyi, daha doğrusu şeyleri sildim. (ne çok şey kullanıyorum lan ben!)

ne kadar da boktanmış aslında şu "kendini bir bok zannetmek" denen olay. son yazdığım, twitterda veya facebookta reklamını yazmadığım şeyler 2 kişi tarafından okunmuş. aman allahım, ne büyük başarı?! bunu da itiraf ettim kendime, "yazar olmakmış, peh..".

tanıştırayım, ben erkek polyanna.

karamsar olduğumu düşünürdüm biliyor musunuz? ne kötü. kendime büyük haksızlık etmişim; yazar olabileceğimi düşündüğüm zaman havada uçan bir iyilik meleğiymişim ben.

bugün, işte bugün her şeyi itiraf ettim kendime. blog yazılarımda hep bir şeylerden şikayet etmişim mesela, hep yolunda gitmeyen şeylerden bahsetmişim. şikayet ederek bir şeyler ne zaman yoluna girmişki?

neyse işte. tüm bunları düşünürken bağımlısı olmadığım sigaradan bir tane daha yakıp, benim de kül olduğumu farkettim.

iyi olmak için, bir şeyler yapmalıyım. bir yerden başlayıp sahip olduğum tüm her şeyi; blog yazılarımı sildim.

bundan sonra teknosa'ya gidip internete giren bilgisayarlardan birini açıp, oradan yazacağım. sahip olmadığım bir bilgisayarla yapabileceğim en iyi şey bu; şikayet etmeden.

Bu Blogda Ara