ufak bir psikiyatri seansı ve benim hakkımda "her şey"

mad psychiatrist
psikiyatristlerden her zaman nefret etmişimdir. ilk defa onuncu sınıftayken tanıştım bu mesleği yapan insanlarla. o zaman şu anki halk tabiriyle "ergen" olduğumu zannetmişti karşısına geçtiğim gerizekalı adam. "anlat" dedi bir ayağını ayağının üzerine koyarak; ne diyeceğimi bilemedim. kim milyoner olmak ister yarışmasında final sorusunun cevabını arıyormuş gibi hissetmiştim o zaman kendimi, toparlanıp anlatmaya başlamıştım: "efendime söyleyeyim, nasıl anlatacağımı bilmiyorum. yolda yürürken etrafımı çok fazla kontrol ediyorum, birilerinin beni öldüreceğini düşünüyorum mesela. o kadar ileri gidiyor ki bunlar, çatıların üzerine "ya keskin nişancı ile beni öldürürlerse" düşünceleriyle bakıyorum mesela. yolda önümdeki insanlardan çok fazla şüpheleniyorum, her an birisinin dönüp bana saldırabileceğinden korkuyorum. ışığa karşı antipatim var, karanlığı daha fazla seviyorum. bazen odamın kapısı açık kaldığında delirecek gibi oluyorum, sinirlerim patlıyor o kapıyı kapatmazsam" bla bla bla şeklinde.

şimdi diyorum ki keşke anlatmasaydım da, o zamanki paranoyak halim devam etseydi. doktor bana ne olduğunu bilmediğim iki tane anti depresan yazmıştı. güzel şiirler yazardım, güzel sözler yazardım ve o zamanlar kaybettim bu yeteneklerimi; anti depresanlar yüzünden. 1 ay kullandım ve sonra bir daha kullanmamak üzere söz verdim kendime. attım hepsini.

işte bu yetilerimi kaybettiğim zaman nefret etmiştim psikiyatristlerden. hem yaptıkları neyse sanki piç kurularının. ben de biliyorum karşıma geçen birisine "anlat" demeyi.

neyse işte. tam o günlerden bugüne kadar psikiyatrist ve psikologlarla hiç işim olmadı. ne kadar doktor ikinci bir seansa çağırsa bile, hiçbir boka yaramayacağını biliyordum. ayrıca kendimi yurdumun "ilgilenmeyen" psikiyatristlerine bırakamam; siz de bırakmayın. çünkü "yaptıkları yanlış bir tespit, sizi bir an o hastalığın içine itiyor." psikoloji böyle bir şey, olmadığınız halde bir anda o oluyorsunuz.

derken, bugün bir psikiyatriste gittim. ailem sağolsun, dün randevu almışlar benden habersiz; gitmezsen olmaz dediler, bi zorla bi üşengeçlikle kalkıp gideyim dedim. gittim. o kadar gündür psikiyatristlerde hiçbir şey değişmemiş, hala aynı bokun çekirdekleri olarak görüyorum onları.

karşısına geçtim bir tane teyzenin, "neyin var? neden buradasın?" dedi. ilk başlarda anlatıp anlatmamakta kararsızdım, doğal olarak anlatmadım. şimdi ben nasıl anlatayım ki 2 senedir psikolojimi etkileyen tüm olayları. sonra bir çeyreğini anlattım yaşadıklarımın, ama hepsini anlatamamak çok acı verdi bana. blogumu açtım ve şimdi yazımın ikinci kısmını anlatmak istiyorum, "ben nasıl böyle oldum?". kendinizi bir psikiyatrist yerine koyun ve öyle dinlediğinizi var sayın olur mu? öpüyorum ellerinizden.

her şey bundan 1buçuk sene önce başladı. merve denen sevgilimden(merve olayını halka açık bir alanda anlatmayacağım, öğrenmek isteyenler http://www.facebook.com/suenonegro adresinden mesaj atarlarsa gönderebilirim.) sonra istemediğim nedenlerden dolayı sivasta jeoloji mühendisliği bölümüne gitmek zorunda kaldım. gittim de; yanlış tercih falan hatırlamıyorum, oraya gitmemin sebebi tamamen kendi hatalarımdı. sonra üniversiteyi bıraktım ve ankaraya geri döndüm.

ankaraya geldiğimde hiç arkadaşım yoktu. geçen sene össye çalıştığımdan dolayı hiçbirisiyle görüşememiştim ve onlarda fırsattan  istifade beni tamamen silmişlerdi. aynı şu an olduğu gibi. bu yüzden kendi hayatım konusunda bir takım kararlar vermem gerekiyordu, her yeni yetme insan gibi ilk kararımı "bundan önceki gibi hatalar yapmamak" şeklinde aldım.

hataları yapmamak konusunda ne kadar iyi bir yol sarfetsem bile bu yeni hatalara sebep oluyordu. ben de işi bilimsel bir şekilde inceledim ve "nerede hata yapıyorum?" sorusuyla başladım. sorunun cevabı basitti, ben "olduğun gibi görün" felsefesini hayatıma yansıtarak hata yapıyordum. 18 senedir aynı hatayı yapmanın verdiği dezavantajları düşündüm ve farkettim ki "değişim mümkün olmalı.".

bu farkındalık sayesinde halktan duyduğum şeylere inanmamaya başlamam gerekiyordu. çünkü halktan insanlar her zaman "çok bilmiş" gibi konuşurlardı. yok efendim "değişim yoktur, değişim zordur" falan. sıçarlar böyle işin içine diyerek kafamda oluşan tüm kalıplaşmış sözleri silmeyi becerdim. şimdi sıra değişime başlamaktaydı, nasıl değişebilirdim? 18 yıllık alışkanlıklarım nasıl değişebilirdi?

hemen aklıma önceki hayatımı getirdim ve neden sevilmediğim konusundaki şeyleri bir kenara yazdım. neden insanlar bana bağlanmıyordu ve benim varlığımla yokluğum hiçbir şey farketmiyordu sorularını sordum kendime. bunun üzerine yaptığım ilk şey soyadımı değiştirip kendime gizemlilik vermek oldu. önce "mustafa odungiller" yaptım. daha sonra bir otobüsteyken aklıma "odunluzıkkım" yazmak geldi ve bunun ne anlama gelebileceği üzerine beyin fırtınası yaptım. odun herkesin bildiği, kro gibi davranan erkekti ama; sonuçta ağaçların büyümesi için odunsu yapıya ihtiyacı vardı ve odunsu yapı olmasaydı dünyadaki oksijen oranı düşük olacaktı. bu yüzden aslında "odun" kelimesine gizli bir anlam olarak "hayat kaynağı" kattım, tabi bunu kimseye söylemedim ve bunu hep özel olarak sakladım. taa ki şimdiye kadar.

ondan sonra "zıkkım"a bir anlam katmam gerekiyordu. "zıkkım"a anlam vermek çok basitti aslında. çoğu insan "zıkkımın kökünü iç" dese bile zıkkım'ın ne olduğunu bilmiyordu. yani zıkkım sürekli kullanılan bir şeydi fakat "gizemliydi". bu yüzden odunluzıkkım "gizemli hayat kaynağı" anlamına geliyordu ama ben bunu kimseye söylemedim. çünkü bunu farklı şekilde anlatmak beni daha fazla gizemli yapıyordu.

bu gizemli karakter işi harbiden de tutmuştu. insanlar soyadıma geliyordu ve benim yavaş yavaş hoşuma gitmeye başlamıştı. şimdi işin diğer kısmı, "insanları nasıl kendime bağlayacağım" kısmıydı. bu kısmı halletmek için umursamaz olmam gerekiyordu. merveden sonra yaşadığım duygusuzluk, hissizlik meselesi bu kısmı çok kolaylaştırmıştı. ailemin facebook veya diğer sosyal medya sitelerinde beni tanımıyor olması, her şeyi rahatça yazmama sebep oluyordu. yazıyordum, hiç kimseyi takmadan.

bu sayede açık sözlü olma yetim gelişti. artık hiçbir şeyi saklamadan her şeyi söyleyebiliyordum. içime kapanık bir insanken bir anda patlama yaşamış ve yeni bir hayat kurmuştum. asıl önemli olan şey, "göründüğün gibi ol" felsefesi ile mutlu olmuştum. gerçek mutluluk dediğim şey. ve açık sözlü olmanın getirisi olarak "aşka seks" gözüyle bakmaya başlamıştım. çünkü çevremde o kadar çok olay oluyordu ki, tecavüze uğradığını söyleyen mi ararsın, evlenme umuduyla kandırılan mı. her türlüsü vardı. böyle şeyler yüzünden aşk'a seks gözüyle bakmaya başladım.

aşk'a tanım yapmam gerektiğini hissettim bir zaman sonra. bundan önce düşündüğüm fikirler ile "aşk"ı birleştirip "kalıplaşmış aşk" diye bir yazı yazdım. haklıydım bu konuda. çünkü biz insanların bize anlattığı aşkı yaşamak istiyorduk, bense bizim kendi yarattığımız aşkı yaşamak istememiz gerektiğini savunuyordum. başkalarının anlattığı aşkı yaşamak, başkalarının mutluluğunu yaşamak gibiydi; ben biraz bencil olmaktan yanaydım. bu yüzden hiçbir fikrimi saklamadığım gibi insanlara "kendi aşkınızı yaratın" dedim. işe yaradı mı bilmiyorum ama kimse siklemedi. ben o fikrimin hala arkasındayım oysaki. neyse.

buraya kadar her şey normaldi ama işin kötü taraflarıda vardı. asosyal bir insan olmuştum ve artık sosyalliğe dönüşme sırası gelmişti. o yüzden bir çok insanla yüzyüze konuşmaya başlayıp gizliliğimi kaldırdım ortadan. insanlarla sohbet etmek zevkliydi, onlar benim sohbetimden zevk alıyordu; ben de onlarınkinden. insanlara yüzyüzeyken burada yazdığım şeyleri anlatmaya çalıştım ama dinlemediler, oysaki gerçek mutluluk diye bir şey gerçekten vardı. sadece kimse bulmak istemiyordu.

sosyallik kısmını da tamamladıktan sonra istediğim bir şekilde hayatım olmuştu.

yani ben öyle sanmıştım. ailem sürekli bilgisayar başında olduğum için benden ümidi tamamen kesmiş gibiydi. ben de kendimden tüm ümidi kesmiştim, öss'ye çalışmak yerine hayatımı düzene sokmuştum çünkü. hayatımı düzene sokmaktan pişman mıydım? hayır değildim. dedim ya, mutluydum işte. ama ailem bunları bilmiyordu. ailem beni ders başında bulmak istiyordu; şimdi "keşke bilgisayar yerine ders başında olsaydım, hayatımı şimdi kursaydım" desem bile iş işten geçti.

neyse.

böylece ben bir odunluzıkkım oldum. ama hikaye daha bitmedi.
  • çoğu insanı mutlu ettim.
  • çoğu insan beni mutlu etti.
  • çoğu insanla kanka oldum.
  • çoğu insanla dertleştim, "hiç tanımadığınız bir insanla dertleşmek sizi rahatlatır" hipotezini savundum genelde. açık sözlü olarak her derdi dinledim ve bu derdin hiçbirisini dışarı taşımadım. tecavüze uğramış insanların bile dertlerini dinledim.
  • yeri geldi, bir fahişe ile dost; bir gay ile kanka oldum. benim için hiçbir şeyi değiştirmedi çünkü insanlara her şeyden çok değer verdim. yeri geldiğinde bir travesti ile bile arkadaş olabilirdim. "yalnız kalmak istemeyen bir insanın yeri geldiğinde travestiyle, yeri geldiğinde fahişeyle dost olması gerektiği" hipotezini ortaya söyledim.
sonra gözlerimi bir açtım. bursadaydım.

yarattığım odunluzıkkım tamamen bitmişti. çünkü ne arkadaşım kalmıştı, ne dostum. insanlar beni kötülemek için her şeyi yapıyorlardı. kimse gelip benle dertleşmiyordu, insanlarda "insanlara" karşı güven tamamen bitmişti.

sonra, yok oldum işte. böyle sürekli dertli şeyler yazan, sürekli her şeyi dert yapan bir insan oldum.

şimdi, hiçbir şeyim. bir şeyler olmaya çalışıyorum.
umarım olur.

kim bilir yani; bir bakarsınız, birileri "ol" der ve olur.

edit: http://www.youtube.com/watch?v=RwwlBr54PSY, ben bunu dinledim bu yazıyı yazarken.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

farklılaşamadıklarımız