Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

2012 de bitiyor.

ben son kolamı yudumluyorum, son yazımı yazıyorum ve biraz daha büyüyorum. yarının bugünden pek farkı yokmuş, bunları yazınca farkettim. yarın yine kolamı yudumlayacağım ve yazmaya devam edeceğim. her gün büyüyeceğim. anlamadığım şey, bugünün yarından farkı yoksa eğer neden yarın gibi bugünü de kutlamadık? eminim, iyi bir açıklaması yoktur.

her neyse.
düşünseydim eğer daha iyi bir sene geçirirdim. geçirmedim. aslında ne kadar berbat, pislik, iğrenç biri olduğumu da farkettim. maskelerin etkisinde fazla kalmış olmalıydım. sürekli gülen bir maskeniz varsa eğer, büyüdükçe o maskenizden kurtulmanız gerektiğini anlıyorsunuz. kendimden biliyorum, sürekli mutlu göstermek iyi bi yaşam tarzı değil.

bir zamanlar ablam hayatımda aldığım en büyük dersi öğretmişti bana. "sana arkadaşım diyenler, gerçekten arkadaşın olsaydı eğer gülerken oluşan yüz hatlarının altından akan gözyaşlarını görebilirlerdi." yazmıştı odasına. ne yazdığını büyüdüğümde anladım. şimdi, daha fazla büyümüşüm. daha fa…

nerde kalmıştık? o zombiler!

hikaye yazmayı denedim. gerçekten denedim. ama olmadı. işe yaramayacağını düşünüyorken, olmayacak bence.
fazlaca film ve dizi izlemenin en kötü tarafı, bir zaman sonra hayatlarımızın onlar gibi olduğunu zannetmekti bence. aslında, aksiyonu sıfıra indirilmiş, sadece yaşam kaygısıyla dolu hayatlarımızda, onlardan birisi olmayı istemek bizim suçumuz sayılmazdı.

insanların yavaş yavaş zombi olmaya başlamasını yaratıcıdan yüzlerce kez diledik. olsaydı eğer, güzel olurdu. ama ben, hayallerin gerçekleşmediğini kurduğum binlerce hayalin gerçekleşmemesinden öğrenmiştim.
hayatta kalma kaygısıyla uyuyamıyordum bile. arkadaşlarım ve ben günlerce uykusuz kalmıştık. yiyeceklerimiz oldukça azalıyordu, dışarıda nelerin olduğunu bilmiyorduk. öğrenemiyorduk. ne bir televizyon, ne bir bilgisayar kaynağı, ne de çalışan televizyonlar. hiçbirisi kalmamıştı. sadece şoku üzerimizden atmaya çalışıyorduk.

dışarıya baktığımız zaman beraber futbol oynadığımız, kavgaya koştuğumuz mahalle arkadaşlarımın yürüyen ölü…

saçmalattirik: kaybediyoruz

başlığın ismini yazdığım zaman sonuna nokta koymalı mıyım koymamalı mıyım? bu sefer koymamayı seçtim. hayatta hiçbir şeyi sınırlamayı sevmedim çünkü. nokta koyuyorsam eğer, o konunun dışına çıkamayacakmış gibi hissediyorum kendimi. ama biliyorum ki, yazmaya başladığım zaman konudan konuya atlayacağım. sonuna geldiğim zaman nereden başladığımı unutup, başını okumaya üşeneceğim. her neyse.
özgün bir tarzın var diyenleri göremiyordum artık. ben de özgün olmaktan vazgeçip, başkalarının yazdıklarını yazmaya başladım. bir kaç romanın ilk satırlarını yazdım ve bıraktım. zaten yazdığım her şeyin başı, "bugün yine uyandım" ile başlıyordu. "yalan söyleyen, yüzleri gülen profesyonel yalancılardan" bahsedeyim dedim. onları en iyi ben tanırım, en çok ben yaparım çünkü diye düşündüm kendimce. kendi hayatımı yazsaydım ansiklopedi olmazdı ama, bu ansiklopedi olurdu büyük ihtimal. bütün insanlığın yalanlarını yazmak, bir ömür ister sanırım.

ben de şöyle yaptım:

bugün yine uyandım. ya…

mim: yeni yıldan istiyoruz da vermiyor.

tam 2012'ye sitem ederken "2013'ten istediklerim" diye bir mim gönderilmesi, cuk diye yerine oturmuş bence. önce pişman değil şişman, sonra ahu dudusu beni bir güzel mim'leyivermişler. ben de mimleri çok seven, yeni yazak bir şeyler üretemediğinde işin kolayına gidip mimleri cevaplayan bir insan olduğum için çok sevindim buna.

gelelim mim'e. 2013'ten ne istiyorum?

yeni bir bilgisayar: hayatımın en zor dönemlerinden birini yaşıyorum. grafik tasarım yapan bir insanın önündeki bilgisayarları alıp netbook verirseniz ve "a3 tasarım yapacaksın bununla!" derseniz ne tepki verir biliyor musunuz? ben kalp krizi geçiriyorum sanmıştım, meğersem sinir kriziyle ne yaptığımı bilmiyormuşum. bu yüzden, yeni ve kaliteli bir bilgisayar istiyorum. en azından, yapacaklarımı yaparken zorlanmamak istiyorum.

bir şeyler başarmak: ailemin, intihar etmeye çalışsam bile başaramayacağımı düşünmesi beni deli ediyor artık. elime neyi alsam, elimi neyi sürsem bokunu çıkarıp baş…

yeni yılın umutsuzluğu. koş git 2013.

geçen sene 2012'ye girerken yazdığım yazıya baktım. ne kadar umut dolu şeyler söylemiş, ne kadarda güzel kandırmışım kendimi.

insanların içindeki ufak ufak umutların ölmesi için, fazla büyümeye gerek yokmuş onu öğrendim. daha 2012'ye girdikten kısa bir süre sonra farketmiştim bunu. büyümeye karşı savaş açtım, "yaşlanmak zorunda olabiliriz, ama büyümek zorunda değiliz" demiştim çok iyi hatırlıyorum. ondan sonra yaptığım, yaşadığım, düşündüğüm çoğu şeyde hata yaptığımı farkettim. "yaşlanmak zorunda olabiliriz, büyümekte zorundayız."

benden bir yazar olmayacağını, daha doğrusu benden hiçbir zaman bir şey olamayacağını da fark ettim ben bu sene. bize "zamanla, mutlaka bi şeyler olacaksınız" diye öğretildi, ben de dışarı çıkıp sokaktaki yaşlı dilencileri izledim. zamanla bi şeyler "mutlaka" olsaydı, onları görebilir miydik? göremeyen var mı? ben göremeyenlerden değilim.
bu kadar umutsuz olmayı istemezdim. sağıma döndüğüm zaman solumdan, solum…

mim: sorular, sorular.

idealleri olupta başarılı olan insanların hayatlarını çok merak ettiğim halde, araştırmadım hiç. hayallerini gerçekleştirme fırsatı olduğu halde, hayatta yaşama amacı kalmaz diye hayallerini gerçekleştirmeyen insanın bir hikayesini biliyorum. az önce aklıma bir şey geldi, twitter'a da yazdım:
"ben gidiyorum, blogu kapatıyorum." dediğim zaman "gitme" diyecek birileri var olana kadar yazacağım. sonra ne yaparım bilmiyorum. gerçekten, ondan sonra ne yapacağımı bilmiyorum. bir amaç, bir hayal, bir hedef peşinde koşmam gerekiyor ama koşmuyorum ya, o yüzden kendimden nefret ediyorum.

her neyse, konu arifin manchester'a attığı gol değilken birden bire kendimizi orada bulmamız çok şaşırtıcı oldu. şimdi asıl konuya dönebiliriz. en sevdiğim, canım, cicim bloggerlarından melodram beni bir yazıya mim'lemiş. hadi, cevaplayalım.

soru 1: mantığın mı, yoksa duyguların mı ön plandadır?
mühendislik okuyan bir insana sorulacak en yanlış sorulardan birisidir sanırım bu. siva…

son param.

sadece 1 liram kaldı ve düşünceler, hayaller para etmiyor. yazdıklarım da öyle. her şeyim öyle.
şu an aklımdan geçen ve yazabileceğim, tek şey bu. neyse, görüşürüz.

saçmalattirik: derdi rahmetli..

"bana bak! şu an senin ağzını burnunu kırardım ama yapmıyorum. öfkeme sahip çıkabiliyorum, gör ve sus. sadece öfkemi sigaraya ve küfüre vurduruyorum. yani bir gün "amına koyarım!" dersem eğer, o gün için şükretmelisin!" derdi rahmetli. bir gün şehrin en kalabalık yerinde buldular, ağzına dört tane kurşun sıkmışlar. demek ki iyi baş etmiş! bir ağıza dört kurşun..  ilginç ölüm senaryolarına ilgim olmuştur hep. aslında her ilginçliğe biraz ilgim var. sokakta yalnız başına, "imdaaat!" diye bağırarak koşan bir delinin yaptığının mantıklı olduğunu söyleyebilir misiniz? eğer bir deliyseniz, evet.
"adaleti kim sağlıyor. peki bu? şu gördüğün şey neden var!" diyen bir insan tanımıştım. daha bu sene gazetelerde faşistlerin saldırısında öldüğü yazıyordu. boğazını satırla kesmişler, polis görmüş ama bir şey dememiş. utanmasalar bir de derisini yüzüp ızgara yapacaklarmış şerefsizler! ne olduklarını hatırlamışlar sonra, kendilerine gelmişler. zaman geçtikçe ola…

fazlalık..

kendimi çok fazla hissediyorum bugün. insan öldürülmek için alınmış, ama atış poligonlarından kullanılmaktan ileri gidemeyen bir silah mermisi gibi. istemeden yaptığı, kıyamadığı için aldıramamış bir annenin çocuğu gibi. sessizliği isterken anlamsızca ortaya çıkan rüzgarın hafıf tınısı gibi ya da ne bileyim işte, sevilmeyen bir sevgiliye veda ederken verilen son öpücük gibi. istenmeye istenmeye söylenmiş "kendine iyi bak" gibi ya da, işte siz bilirsiniz... gitmesini istemediğimiz birine söylemek zorunda kaldığımız "git" gibi..

herkesin hayatında bir "fazlalık" gibiyim. kiminin kullanmak istemediği kalemi, kiminin küçüklükten biriktirip büyüdüğü için oynamadığı oyuncağı gibi. fazladan kullanılan elektrik gibi ya da ne bileyim, kendini öldürmek isteyipte beceremeyen bir insanın jileti, ipi gibi..

bugüne çok fazlalığım, bu dünyaya.
ben de bağırdım. hiçbir şey olmamış gibi, hiç doğmamış gibi. sesim çıkmadı doğal olarak. henüz annesinin karnında büyüyen bir ço…

son zamanlarda önerdiğim diziler.

sürekli duygusal, sürekli monoton şeylerden yazmaktan bıktım; eminim siz de okumaktan bıkmışsınızdır. beni seven ve okuyan bir insansanız, herhalde soruyorsunuzdur kendinize "bu çocuk, hiç mi mutlu olmuyor?" diye. tabi ki oluyorum, mutlu olduğum zamanlarda blog yazmıyorum sadece.

yani şöyle diyeyim, blog benim için birnevi düşüncelerden kaçış yolu. ya da, beynimden düşünceleri atmamın diğer bir yolu. 6 kişilik odada, kendimle konuşarak düşüncelerimi dışarı atarsam eğer; deliymişim gibi bakar insanlar. zaten, biliyorsunuz pek akıllı biri de sayılmam. o yüzden, yeni bir yazı dizisi yazmaya başladım, o yüzden artık izlediğim ve beğendiğim dizileri yazacağım.

bugün size, 2 tane ingiliz mini dizisi hazırladım.

dizilerden birincisi black mirror. türkçeye çevirdiğimizde siyah ayna anlamına geliyor sanırım.

kim oynuyor, kim çekiyor falan gibi klişe şeyleri geçip direkt konuya atlarsak eğer; son zamanlarda diğerlerinden farklı ve beni en çok etkileyen dizilerden birisi olduğunu söyle…

başarısızlık ve parasızlık.

ne yapacağımı bilmiyordum. otobüs kartına yüklediğim son 5 liram vardı, sivastaydım. üniversiteye gitmek için otobüs bekliyordum ama; lanet şehrin otobüsleri tıklım tıklım dolu oluyordu.

binlerce lira verilmiş arabaların tekerlek sesleri, ani fren yapan arabaların şoförlerine küfür eden onlarca insan. küçücük yollar ve dar şehrin kötü kokusu.

bir orospuya güvenmemeliydim hiçbir zaman, büyüdükçe anlıyordum. bir orospuya takılıp kaldığım için büyüdüğüm yerden kurtulmak istemiş ve hiç bilmediğim bir yere, sivasa gelmiştim. ne kahrolası bir durum! o an dünyanın başıma yıkılmasını istemiştim, her zamanki gibi. yıkılmadı, otobüse bindim ve üniversiteye gittim. derse girip hocayı takmadan, düşüncelerle koca vakitler geçirerek kaldığım yurda geri döndüm.

elimde bi kaç lira yüklü olan otobüs kartı ve ahmet şerif izgören kitapları vardı. büyük hatalar yaptığın zaman, onlardan ders çıkarman gerekir. bazen o kadar çok hata yaparsın ki, bundan önceki hatayı nerede ve ne zaman yaptığını hatırlamazsı…

ölümün rengi siyah olmalıydı.

başımı kaldırıp "neden ben!" diye bağırdım, cevap gelmedi. o kadar çok küfür ettim, o kadar çok sövdüm saydım ki; biri bana yapsaydı, ben de cevap vermezdim. işin kötü tarafı, daha önce ne kadar nazik olursam olayım, cevap vermedi. ne dersem diyeyim, ne istersem isteyeyim cevap vermeyecekti biliyorum. desen bile, bazen... bazen sadece bir işaretin yeterli olabileceğine inanıyorsun işte.
balkonda sigara içiyordum. yine yalvarmaya başlamıştım. "her şey düzelecekse eğer bir işaret gönderir misin?" derken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. içeri girdim ve hiçbir şey olmamış gibi bilgisayarımda saçma sapan şeylere bakmaya başladım. yazın ortasında yağmur yağmaya başladı. tekrar sigara içmek için dışarı çıktım.

bir kuş, uçtu uçtu ve bana bakarcasına balkonuma kondu. sonra uçtu. nereye gidiyorsun diyemedim çünkü çocukken bana öğretilen kuş dilini anlamıyordu kuşlar. "negeregeyege gigidigiyogorsugun?" desem bile anlamayacaktı biliyorum.

işin diğer bi ilginç tarafıysa... bu…

saçmalattirik: sevgiyle ilgili bi kaç şeyler.

aynı küçükken kurduğumuz her hayalin, 18 yaşımıza geldiğimizde gerçekleşeceğine inanmak gibi biliyor musunuz her yeni sevgilimize "işte bu, benim evlendiğim kadın olacak!" dememiz. belki de bu alışkanlığımız oradan geliyordur. aslına bakarsanız, belkide her alışkanlığımız küçüklükten geliyordur. biyolojinin, tıbbın söylediği genetikler, fenotipler falanlar filanlar; mantıklıca yazılmış insan kandırmacalarının bir sayfasıdır sadece. bilmiyorum.
yıllardır çölde kalmış bir devenin suya olan hasreti kadar özledim seni. bugün de çok susadım. dur artık, canımı çok yakıyor susuzluk. hayatımdan bir kitap yazsaydım eğer ansiklopedi çıkardı diyen insanlara çok özeniyorum bazen. ben hayatımı bir kitaba yazacak olsaydım eğer, ön kapağına "sevdim", arka kapağınaysa "öldürdüler" yazardım. kitabı eline alan her insan, kitabımın neden sadece ön kapaktan ve arka kapaktan oluştuğunu merak ederdi. o kadar acımasızım ki, bazı kitap delisi insanların bu anlamsız şey karşısınd…

ama, hayat bu. dizi değil.

"sen yazar değilsin" demişti, gözlerim dolarcasına baktım. "bana neden acısın ki" diye düşündüm. "beni tanımıyor, beni tanımak istese bile ben anlatmıyorum." yanlış düşünüyorsun dermiş gibi baktı. yanlış düşünmüyordum. kendimi tanısaydım eğer, anlatırdım. biraz sessizliği istiyorum ama odanın havasızlığı ile birleştiğinde anlamsız kalıyor. pencereyi açtığım zaman "hava çok soğuk" diyen oda arkadaşlarımın boğazlarını teker teker kesebilir miyim? ruhlarının bile duyacağını sanmıyorum.

çok uykusuz değilim, aslına bakarsan uyumayı vakit kaybı olarak düşünen bir insan için uykusuzluk nedir ki? sorun değil, geçmesi bir kaç kahveye bakar ve sonra unutursun zaten uyuyamadığını falan.
anlamlı sandığın metin aralarına tekrar tekrar bak, senin istediğin hayat sadece filmlerde oluyor biliyorsun. daha doğrusu, anlamıyorsun değil mi? filmlerdeki, dizilerdeki oyuncuların hayatlarına ne kadarda özeniyorsun oysaki. soruyor musun kendine "bu dizilerdeki oyu…

artı onsekiz: nasıl da terbiyesizleştim!

derken... yazar yazıyı beğenmez ve tüm yazıyı siler.

ufukta yeni bir yazı gözükmez, ya da ikinci bir bölüm daha. o kadar acıklıdır ki, sonda geçmesi gereken oyuncular kısmı bile kısa kesilmiştir ve direkt makine kapatılmıştır.

film tadında kalmıştır, seyirciye mesaj verilememiştir ya da seyirci alacağını alamamıştır. film biter ve perde kapanır.

filmi izleyenler, "boşuna geçen bir 10 dakikaydı mnkym." tepkisiyle salonu terkederler.

mim: valla yine melodram!

daha dün melodram ile "kanka mim yok mu? yazdıkça saçmalıyorum, saçmaladıkça yazıyorum!" şeklinde klasikleşmiş konularımızdan konuşurken, birden bire melodram'ın beni mimlediğini görünce sevinçten, eline mantar tabancası almış çocuğa döndüm!

mimleri, tam yazacak şeyler bulamıyorken birden bire gelip beni yazmaya tekrar teşvik etmesi sebebiyle seviyorum. ah canlarım benim, besleyeyim ben sizi bare.

soru1: hayatınız bir film olsaydı, hangi filmde başrol olmak isterdiniz?
kesinlikle iron man filminin başrolü olmak isterdim! allahım yarabbim, aynı adamda hem zekilik, hem yakışıklılık, hem zenginlik, hem tatlılık, hem sempatiklik, hem... akla gelen her türlü şey birleşmiş! film'in yapımcıları iron man'i yaparken tek kişi olarak değil, ekip olarak çalışmış yemin ediyorum. bir insanın hoşuna gidebilecek her şeyi toplayıp bir adama vermişler. heleki o ukala yapısı yok mu?!

işin diğer tarafı, klasik olarak fight club'taki edwart norton yerine ben de olmak isterdim. bir…

saçmalattirik: biz yazarlar, biraz manyağız!

"bunlar cicim ayları.. geçer." dedi gerizekalının teki barın en çapraz köşesinden. "ağzının ortasına vuracaksın küreği, bak bakalım konuşabilecek mi bi daha edepsiz!" gözüyle baktım. "ne bakıyorsun?" dermiş gibi cevap verdi. o arada unutmuşum, sevgilim başkalarıyla gözgöze gelerek konuşmalarımı kıskanmış olmalı. "ne yapıyorsun lan?!" gözüyle baktı, korktum. "ne yapayım?" dedim, "ilişkimizi kurtarıyorum." ne yalan söyleyeyim, biz yazarlar gerçekten biraz manyağız. bazen bi şeyler yazmak için kendimize acı çektirmemiz, ortalığa şizofrence hareketler göstermemiz ve bir kaşık sudan sebeple büyük kavgalar yaratmamız gerekiyor.

işin daha da aslına girecek olursak, biz yazarlar bazen acıyla besleniyoruz. acı çekmediğimiz zamanlarda yazacak şeylerimiz, bardağın boş tarafına benziyor. dolu tarafındaki mutlulukları unutup o boş yerdeki acıyı içimize basa basa yaşatmak istiyoruz.

ben, en sevdiğim hayali karakterlerden birisi dexter olm…

uyan dostum, bugün de sabah oldu.

sessiz olun, başım çok ağrıyor; çok fazla konuşuyorsunuz. çok fazla şey söylüyorsunuz, söylediğiniz çoğu şeyi dinlemiyorum bile. pardon, ne diyordunuz? anlamadım, umrumda değil. beni dinler misiniz? anlamadınız mı? umrunuzda değil. biliyorum. olsun. yazacağım.
hayatta yaşama amacı olanları çekemiyorum. ben, bir şeyler için kavga etmek istiyorum. ne için kavga edeceğimi bilmiyorum ve sadece bunun için saatlerce düşünüyorum. ne kadar boş olduğumu kendime hatırlatmam gerekiyor bazen. hatırlattıkça daha fazla nefret ediyorum hayattan. koskoca saatlerim, boşu boşuna gidiyor. yeni şeyler öğrenemiyorum, yeni şeyler yapamıyorum; yapmak istiyorum, ama ne yapacağımı bilmiyorum.

sahi ya, sürekli mutlu olanlar nasıl oluyor? biliyorum, ben sürekli kafanızı sikiyorum. ama sorunlu sizlersiniz; hayatında mutluluk adına hiçbir şeyi olmayan bir insandan mutluluk dolu kelimeler bekliyorsunuz. "çok karamsarsın!" diyorsunuz akciğerleri sigara içmekten kapkaranlık hale gelmiş bir insana!

zannedi…

bursaya gitmeden önce ankara

bu şehrin kömür kokmuş sokaklarını eskiden severdim. rahat rahat kendimle konuşabileceğim güzel yerlerdi. insanlar geldi, kalabalıklaştı, sesimi ne kadar fazla insan duyduysa o kadar rahatsız oldum. bi kaç şehir değiştirip tekrar geldiğimde anladım aslında, kömür kokusunun berbat bir şey olduğunu.

burnumdan nefes alamıyordum, içim daralıyordu ve bir an önce temiz havası olan bir yere girmek istiyordum. herhangi bir yere. sigaranın dumanıyla dolmuş küçük odalar bile daha temiz geliyordu bazen. şimdi o koku yüzünden başım ağrıyor. şimdi, daha fazla gitmek istiyorum ankaradan. ailem burada olmasaydı eğer, burada yaşamak için hiçbir sebebim olmazdı zaten. akrabalarım falan umrumda değil. "arkadaş" demek istemiyorum, aklıma "hangi sandalye?" hikayesi geliyor.

aklıma gelmişken, o hikayeyi anlatayım size:
bir felsefe dersinde, öğrencilerin kıl olduğu bir hoca sınav yapacakmış. öğrencilere sınavın tek soru olacağını ve çalışmalarına gerek olmadığını söylemiş. sınav günü g…

benim göçebe hayatım!

üstnot: bu yazı epey bir kişisel, hikaye falan arıyorsanız yok bunda. altı çizilecek cümlelerde yok, sadece içimi döküyorum.

bayramlardan nefret etmemin diğer sebebi, küçük yaşta fazlaca şehir gezmiş olmam sanırım. evdekilerle sürekli kavga ediyorum, "onlar senin büyüklerin! bayram ziyaretine git! ellerinden öp!" diyorlar, ben genelde sessiz kalıyorum.

böyle bir konuda kimseyi suçlayamam, hayat şartları mı desem, ne desem bilemiyorum. "böyle olması gerekiyordu, böyle oldu." diye kabullenip sineme çekiyorum zaten her şeyi. "ben neden bayram günleri büyüklerimin elini öpmeye gitmiyorum?" diye sormak istemiyorum kendime. ailem illa ki bastıra bastıra söylüyor ama, fazla gelmeye başladı artık.

küçükken, ilk 3 yaşımı istanbulda geçirdim. hiçbir şey hatırlamıyorum ama eminim güzeldir. daha sonra izmir'de yaşadım. izmir'de yaşamanın güzel tarafı, henüz daha küçücük olmamdı. küçücük olduğunuz zaman etrafınızda gördüğünüz insanları unutamıyorsunuz. daha fa…

katliam yapılmalıydı!

o gün, gökten kurban edilmesi üzerine bir hayvan indirilmemeliydi. ben olsaydım eğer, çocuğumu keser ve geleneğin böyle devam etmesini sağlardım. daha küçük yaşta, büyüdüğümde kim tarafından atıldığını bilmediğin hain bir kurşunla değil; beni büyüten babamın boğazımı kesmesiyle ölmeyi isterdim. düşünsene, "oğlum..." diyor, "seni kurban etmekten korkuyorum, ama bu acı dolu dünyada yaşamanı istemiyorum. seni, bana verene geri gönderiyorum." diye devam ediyor babam. ramazan bayramında yalnızlığımdan bahsetmiştim.(o yazıyı okumak için tıklayınız.)
hiçbir akrabama gitmemiştim, zaten hiçbir akrabam da bana gelmemişti. akrabaları boşverin de, kapımı çalıp "bayramınız kutlu olsun" diyecek çocuklar bile yoktu o bayramda. kendimi çok çaresiz hissetmiştim ve kapımda "çaresiz" yazdığını hayal etmiştim. aslında yalnız olmadığımı, sadece kapıda asılı olan "çaresiz" yazısı yüzünden kimsenin kapımı çalmadığını hayal etmiştim.

yeni bir bayram geldi. a…

fahişe: darmadağın olmam gerekiyormuş.

mustafa- peki, gideceklerini biliyorsan eğer neden onlarla sevgili oluyorsun?
kim?- gitmemelerini umuyorum. dua ediyorum bazen. "en azından bir ümit." diyorum ve bağlanıyorum tekrar.
mustafa- ama gidiyorlar.
kim?- evet, gidiyorlar.
mustafa- siz kızların en büyük sorunu ne biliyor musun? sizi ağlatan insanlara sevgili deyip, sizi ömür boyu sevebilecek insanlara gözünüzü kapatıyorsunuz. kendi hayatınızı berbat ettiğiniz yetmiyormuş gibi, bir de onların hayatını berbat ediyorsunuz.
kim?- tüm suç bizim mi?
mustafa- hayır.. ortada bir suç yok, sadece çözülmesi gereken bir sorun var. eskilerde, dünyanın ortak konuşabileceği bir dil yaratmak istemişler. bana sorsaydılar eğer, "zaten var, biz sadece adına 'aşk' diyoruz." der, susar ve konuşmama yemini ederdim. her zaman yaptığım gibi kendimi sorguya çekerdim acımasızca.
önümde iki seçenek vardı, ya bir fahişeye aşık olacaktım ya da kendimi vuracaktım. uzun zaman önce hikayelerini anlattığım kırmızı geldi yanıma, "o …

özür dilerim okuyucu.

bu yazıyı kısa tutacağım, iki paragraf falan. sizden özür dilemek istiyorum, son zamanlarda fazlasıyla yazı yazamıyorum. aslında çok şey yazmak istiyorum ama nereden başlasam derken kalıyorum 40 yıllık ağaç gibi. elim kolum kıpırdamıyor, yazamıyorum.

düşüncelere dalıyorum, sanki aynı şeyleri yazıyormuşum gibi geliyor artık. kendimi çok yetersiz buluyorum. zaten bir de bunalımdayım, depresyondayım. ankaraya gider gitmez ilk iş olarak bir psikiyatrist ile görüşmeyi düşünüyorum. gerçekten çok kötü bir dönemden geçiyorum.

tekrar özür dilerim.

ne kadar değişirsen değiş, aynısın.

başımda o adam vardı. elindeki silahı kafama doğrulttu, ateş etti. öldüm.
başımda o adam yoktu. elimde bir silah vardı. kafama doğrulttum, ateş ettim. öldüm.
başımda o adam yoktu. hangi adam? hiç öyle birisi olmadı. o yoldaydım, yine o yol. karşıya geçmeye çalışıyordum, sağa sola bakmamıştım. bir araba çarptı, öldüm.
bir odadaydım, neresi bilmiyorum. elimde bir şırınga vardı ve sanırım altın vuruşunu yapmaya çalışan bir rock yıldızıydım. başardım, öldüm. her seçim, farklı sonuçları doğurur diyorlar. her tarafta sigara içmeyin, sevişirken prezervatif kullanın uyarıları var. alkol sağlığa zararlıymış. içerideki yükses ses, ufakta olsa sağırlığa sebep olabilirmiş. önümüzdeki yüksek gerilim hattına dikkat etmezsek eğer, elektrik çarpabilirmiş. fahişelere aşık olmamamız gerekirmiş çünkü fahişeler bizden başka yüzlerce insanla birlikte oluyorlarmış.

kalıplaşmış binlerce kural var. diyorum ya, "her seçim, farklı sonuçlar doğurur" diyorlarmış. tamam da, bana seçim hakkı vermiyorlar ki…

sigarayı bırakıyorum.

masanın üzerindeki sigarayı gösterip "şu sigarayı uzatır mısın?" dedim. "çok içiyorsun" dedi, "kendine zarar vereceksin".sustum, uzun uzun süzdüm."sen neden içmiyorsun?""ben, acılarla savaşabilecek kadar güçlüyüm.""bense acılarla beraber yaşayabilecek kadar." yukarıdaki cümlelerle anlatmıştım sigara içmeyi. (kaynak)
ilk başlarda insanlara anlatamadığım şeyleri, dışarıya vurmama yardımcı oluyor diye anlatıyordum. yaşattığı mide bulantısı, baş dönmesi bunları güzel yapan şeylerdi. kanımda biraz mazoşistlik olabilir, kabul ediyorum. daha sonra, içmeye devam ettikçe ne mide bulantım kaldı, ne de baş dönmem. bunlar önemli değil de; psikolojik olarak kendimi inandırdığım, dertlerimi dışarı atıyorum kısmı inandırıcı olmamaya başladı artık.

sadece içiyorum, sigarayı içime çekiyorum ve bir şeylerin değişmesini bekliyorum. sigara bittiği zaman, her şeyin aynı olduğunu farkediyorum. hiçbir şey değişmemiş, dertlerim hala aynı, hala param…

saçmalattirik: yalnızlıktan nefret ediyordu.

"ben kalbime yüzlerce sigara basıp seni öldürdüm. boşver beni, ne kadar yaralandığımı falan. zaten boşvermediğini düşünmüyorum." yazdı bloguna. kısa olmasından yakınmadan yayınla tuşuna bastı, sigarasını aldı. bir kaç nefes çektikten sonra odanın kapısını çarparak çıktı. dayanamadı, bunaldı; ayakkabılarını alıp dış kapıyı da çarparak uzaklaştı evinden.

hava esiyordu, etrafını izledi. birbirini bir daha göremeyecekmiş gibi öpüşen çiftleri, tabakhaneye bok yetiştirirmiş gibi acele eden insanları ve bir çoğunu gözlemledi. ilk defa düşünmemeyi düşünüp, yürümeye başladı. bir duvar yazısı dikkatini çekti: "yalnızlıktan nefret ediyorum."

geri döndü. evine girdi. duştan jiletini aldı ve intihar etti. malesef, neden intihar ettiğini siz hiçbir zaman bilemeyeceksiniz. ben, çok iyi biliyorum. 

ek günlük: birini çok seviyorum ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. biliyorum. zaman makinesini icat etmedikleri sürece, tüm hayatım boyunca yaşanan şeyleri değiştiremediğim için pişmanlı…

saçmalattirik: zamanı öldürdüğüm zaman.

ama cesaretim yetmiyor, diye devam etmeliydi başlık. korkuyorum isminde bir yazı yazdıktan sonra kendimi biraz cesaretliymiş gibi göstermek istedim sadece. sürekli korkaklıktan bahsedersem eğer, insanlar benim ne kadar güçlü olduğumu göremezler diye düşünüyorum. güçlü mü? pardon, anlamadım. ha, tamam tamam.

her sabah kalktığımda "mutluluk dolu hikayeler anlatayım" diyorum.
o sabah hiç beklemediğim bir şekilde yağmur yağmıştı. yazın ortasında yağmurun yağması, taş ararken elmas bulmak gibi bir şeydi. kalkar kalkmaz yüzümü bile yıkamadan, ucuza aldığım kettle'a bir miktar su doldurup ısıtmıştım. nescafe'nin promosyon olarak verdiği bardağa 2 kaşık kahve, 1 kaşık süt tozu ve yarım kaşık şeker atarak kahvemi özenle yapmış ve camın önüne geçmiştim.

yağmurun cama vurmasından çıkan o ses, höpürdeterek içilen kahve; bir insanın mutluluk adına yapabileceği en güzel senfoni orkestrasıydı sanırım. yalnızlığım, düşüncelerim falan; ilk defa hiçbirisi umrumda değildi. sadece, müzik…

benliğim, benden kaçıyor.

ekmek arası çokokremimi sürüp yedikten sonra okul kıyafetimi giyerek servisi beklemeye başlamıştım. her zaman olduğu gibi oraya nasıl geldiğimi ve ne olduğunu bilmiyordum. sanki ışınlanma makinesi yapmışlardı, kendimi birden daha önce hiç görmediğim bir lisede derste buldum.

işin garip tarafı, tek öğrenci bendim. hayal gücümü kullanıp "sanırım, hayat bana ders veriyor" derken zil çaldı. aşağıya indim, hiç bilmediğim evime doğru yürümeye başladım. yağmur yerine kırmızı güller yağıyordu tepemden, onu gördüm.

onu, yıllar önce hayatımdaki en büyük aşk acısını yaşatan kızı, merveyi. bana doğru geliyordu, kaçmam gerekiyordu ama kontrol bende değildi sanki. "beni affettin mi?" diyordu, "evet." diyordum. tekrar el ele tutuşuyorduk. bu sefer, az önce dersten çıktığım lise; üniversitedeki yurt olmuştu. odamıza doğru yürüyord... bir ses duydum, "mustafa, uyan. kalk lan, kahvaltıya gidiyoruz." diye. keşke bir kere kabul edilseydi benim "uyusam ve 5-6 …

korkuyorum.

insanlar, bir şeylerden korktuğu zaman ne yapacaklarını bilmezler. korku filmlerindeki karakterler, bu yüzden bir canavarla karşılaşacaklarını bildikleri halde üzerine doğru giderler. korkuyu bir an önce atlatıp ne yapacağının farkına varan ana karakterler bu yüzden ölmez genelde; ölenler hep korkanlardır.

bir şeyden korkuyorsan eğer, başına geleceğini biliyorsundur der bir yazar arkadaşım. ben, "onu" kaybetmekten korkuyorum. korkusunu üzerinden atabilen bir ana karakter değilim, bu yüzden büyük ihtimal "onu" kaybedeceğim. korkuyorum. aynı masada yemek yeyip, aynı masada konuşulanları dinlediğimiz halde birbirimizle konuşamıyoruz ya; biliyorum, beraber korkuyoruz.

bazen, geçmişte yaşadıklarımızı hatırlayıp onu çok özlüyorum. aynı masada oturduğumuz halde, aynı şeyleri dinlediğimiz halde, aynı şeyleri gördüğümüz halde birini özlemek nasıl bir şey biliyor musunuz? bilmiyorum beni özlüyor mu, tüm karamsarlığımla beni özlemediğini düşünüyorum. kim bilir, unutmuştur bel…

mim: sahne benim, çekilin!

melodram beni üst üste ikinci kez mim'liyor, canım benim. yazacak bir şeylerim çokken bunlara öncelik vereyim dedim ve sorulara bir dikkat ettim. uzun zamandır yazmak istediğim şeylerin soru olarak gelmesi, çok hoşuma gitti. o yüzden kendisine teşekkür ediyor ve cevaplamaya başlıyorum.

sesinizin çok güzel olduğunu farz edin ve ideal sahne performansınızı tarif edin. (hangi şarkıyı söylerdiniz, nasıl giyinirdiniz, size kimler ya da hangi aksesuarlar eşlik ederdi?)

sesim gerçekten güzel olsaydı ve diyaframım kaldırabilecek olsaydı eğer; ilk söyleyeceğim şarkı hypnogaja - here comes the rain again olurdu. daha sonra seçeneklerim arasında skillet - hero var. daha sonra five fingers death punch - coming down olurdu. baktım o da olmadı, türkçe olsun derseler eğer büyük ihtimal zakkum - uyanık mısın olurdu. nedenini bilmiyorum ama şarkıya içten gelen bir bağımlılığım var.

ideal sahne performansım, büyük sanatçıların yaptığı konserlerdeki gibi büyük şeyler yapabileceğim bir mekan olması üz…

berbat rüyalar

İÇ. MUSTAFANIN BEYNİ. GECE. 30.09.2012.

içtiğim sigaranın sonsuz olmasını istediğimden bahsetmiş miydim? her neyse, bunun şu an yazacaklarımla bir alakası yok, sadece hatırlatmak istedim.

yaslandım. yatağımın koskoca bir kısmını bırakıp iyice duvara dayandım. öyle uzun zaman olmuş ki kendimi bir yere emanet etmeyeli, duvara dayanmak güzel geliyor olmalı. ya da ne bileyim, ya da kim bilir; güzel gelen emanet etmek değil de, her şeyden saklanma isteğidir. öyle bir şey ki bu, kendimi kapatıp yıllarca kimseye gözükmek istemiyorum. kimsenin beni görmesini istemiyorum, kapatın beni lütfen!

bir haftadır aynı rüyanın etkisinde olmaktan bıktım. rüyanın tam ortasında buluyorum kendimi, büyük bir ödül töreni ya da küçük bir kutlamada bulunuyorum. sıra yemek yemeye geçiyor, tost yemekle başlıyorum. masa üzerinde bir tabak daha beliriyor, nedir bu diye bakıyorum; ölü gibi gözüken beyaz yılanlar görüyorum. lezzetli olmalı. yanımda arkadaşlarım belirliyor, "ben bunu yiyemem" diyorum. şaka…

mastercard

İÇ: MUSTAFA'NIN EVİ - GECE.

bazen, sigaram hiç bitmesin istiyordum. ciğerlerime dolan dumanı dışarı attığımda, bu hayatta var olmamın bir sebebi varmış gibi hissediyordum. ama her şeyin olduğu gibi, sigaramın da sonu geliyordu.

beş parasızdım diyordu bir yazar, zengin olma hikayesini anlatıyordu. "bir gün ben de bu zenginlerden olacağım" hissi uyandırıyordu izlediğim her film. 20 metre karelik bir odada başladım yazmaya, şu an 200 metre karelik bir villadayım diyordu hayallerine kavuşmuş bir yazar. ne güzel kandırıyorlardı bizi. keşke diyordum, kişisel gelişim kitabı okuyan her insan 20 metre karelik bir odadan 200 metre karelik villaya geçebilseydi.

derin derin hayaller kurdurtmayı çok seviyor olmalıydı hayatın üst kısmında yaşayan insanları. onların yaşadığı hayatların hayallerini kurmasaydık eğer, onların yaşadığı hayatların bir önemi kalmazdı çünkü. onların da vardı elbet, bizden daha iyi yaşamak için sebepleri. mesela kimisinin babası zengindi, kimi insan kazıklama…

buruk sevinç.

ankarada son sigaralarımı aşti'de içip etrafı biraz inceledim. ayrılmak, gerçekten çok zor iş. birbirine belki de son kez veda edenler vardı. birbirinin gözlerine "gitme, lanet olası gitme!" diye bakanlar, "keşke otobüs bozulsa, burada kalsam" diye düşünenler.
benim öyle gözlerime bakıp, "gitme, lanet olası gitme!" diyebilecek kimse yoktu. hatta bana sarılıp, ne olacağını bilmeden "kendine iyi bak" diyebilecek bir arkadaşım da yoktu. yalnız bir insan olduğumu oradan anlıyorum. ben sadece, "keşke otobüs bozulsa, burada kalsam." diyen insanlardım. neden olduğunu bilinmez, sadece o an kalmak istiyordum.
aslında ilginç, 1 aydır bu zamanın gelmesini ve bursaya gitmeyi bekliyorum. konuşmak kolay oluyor ama iş ayrılmaya geldiğindeyse çok zorlaşıyor her şey. zamanın durmasını istiyorsun. geçenlerde bir film izlemiştim, adam "zamanı durduramadığı için, belki tersine akar diye saati tersine çevirmişti."
işte öyle, ümitsiz bir şeki…

yüzüncü yazı.

önüme seçenek sunsaydılar eğer insan olmazdım, biliyorum. bir sürüngen olmak daha mantıklı geliyor, en azından sürünmekten başka şansım olmazdı.

ya da bilmiyorum. liseye giderken yolda, ufak bir solucanın parçalara ayrılmış bir şekilde yaşam savaşı vermesini izliyordum. etrafta güzel bir manzara vardı, adına harikalar diyarı demişler. ne kadar parçalanmış olursa olsun, yaşamak için verdiği savaş gözümün önünden bugün bile gitmiyor. yaşamış mıdır, yaşamamış mıdır bilmiyorum, okula geç kalıyordum ve onu orada terk ettim.

o günden beri kendimi o solucana benzetiyorum. paramparça hale getirilmişim, yaşamaya devam etsem bile yaşam ümidim yok ama ben yine de yaşamak için bir çok mücadele veriyorum. ne demiştim geçenlerde? her savaşı ben başlatıyorum anne, ama hep başkaları bitiriyor. ben ne kadar mücadele verirsem vereyim, hep başkalarıyla ilgili bir şeyler oluyor.

yaşamın, en ilginç tarafı bu. başkalarının hayatını yaşasak bile, yaptığımız hataları kendi hayatlarımızla ödüyoruz.

her savaşı ben başlatım, başkaları bitirdi.

"oğlum, biz seni böyle yetiştirmedik. neden içtin? neden sarhoş oldun?" diye sordu annem. böyle bir soruya ne cevap vereceğimi bilmiyordum, kendimi öldürmek istedim. ortadan kaybolmak istedim, kimsenin beni göremeyeceği bir yere gitmek istedim. hiç kimsenin sahip olmadığı topraklara..

"çaresizdim anne. okuduğum savaş kitapları 'savaşı ben başlattım, ben bitiririm' derdi. her savaşımı ben başlattım ama başkaları bitirdi anne. neyi unutmak istediğimi unutmak istiyordum sadece. beceriksizliğimi, hiçbi işe yaramamazlığımı, her şeyimi unutmak istedim anne." diyemezdim. benim kahraman olmamı isteyen insanlara karşı bu cümleleri kuramazdım. ölmek daha güzel gelmişti o an. sadece ölmek, gitmek istedim. bazen, babamı izlerim. cebinde 5 kuruş parası olmamasına rağmen, mutlaka bulur bir yerden evlatlarına verirdi. babamı da anlıyorum, bazen düşünüyordur "keşke zengin olsaydık" diye. zengin olsaydık bile, kendi yemez evlatlarına yedirirdi biliyorum. ama ne olu…

seri 2: sikerim lan ben böyle hayatı!

not: bu yazı seri birin devamıdır. onu okumadan, bir şey anlayacağınızı sanmıyorum.

yere yattım, kahkahalar atıyordum. az önce, tren raylarının paslı demirlerinde yürürken, tam kimsesiz olduğumu düşünürken hiç tanımadığım bir insanın üzerime atlayıp "ne yapıyorsun lan sen?" diye bağırması çok garip gelmişti. "beni tanımıyorsun, niye hayatımı kurtarıyorsun lan?" demek istedim ama, siktir edip rayların yanında bulunan çakıl taşların üzerine uzandım. anlamsız kahkahalar atmaya başladım, adeta how i met your mother'dan barney'in şeytan gülüşlerinden birini yapıyordum: "nihahahaha!"

gözlerimi kapatmıştım, alkol damarlarımı sanırım terkediyordu ama ölmeyi istememem için bir sebep yoktu hala. etraftan insanların ayak seslerini duyuyordum, sanki buraya doğru geliyordu. birisi "ambulansı arayın" diye bağırdı, diğer birisi "açılın! nefes alsın biraz!" diyordu ama hiçbirisi umrumda değildi. hala kahkahalar atıyordum.

bir ara cem yılmaz…

bazenler.

bazen çok düşünüyorum blogu açtığımda, yeni bir yazının ilk paragrafına nasıl başlayayım diye. çünkü biliyorum, bir yazı okunmaya başlandığı zaman en büyük etkiyi ilk paragraf veriyor. okuyup, okumama kararını ilk paragraf belirliyor çoğu zaman. bu sefer, ilk paragraf falan umrumda olmadan yazacağım. okunup, okunmaması umrumda değil. bazen, arkadaşlarımdan nefret ediyorum. herkesi silip gidesim geliyor, bir kaç dakika içinde geçiyor sonra tüm hissettiklerim. bazen, kendimden bile nefret ediyorum. kendinden nefret eden bir insanın, başkalarına sevgi gösterebilmesi mantıksız geliyor zaten.

"bazen" diyorum her zamanki gibi, zaten bir hisse sürekli olarak bağlanamıyorum. zaman geçtikçe bitiyor tüm bağlılıklarım. mesela zaman geçtikçe eski anlamını kaybediyor sürekli dinlediğim şarkılar. zaman geçtikçe eski anlamını kaybediyor arkadaşlıklar, ne konuşacağını bilemez hale geliyorsun ve zaman geçtikçe daha çok ölesi geliyor insanın.

"zaman geçtikçe" diyorum, sanki "z…