2012 de bitiyor.

ben son kolamı yudumluyorum, son yazımı yazıyorum ve biraz daha büyüyorum. yarının bugünden pek farkı yokmuş, bunları yazınca farkettim. yarın yine kolamı yudumlayacağım ve yazmaya devam edeceğim. her gün büyüyeceğim. anlamadığım şey, bugünün yarından farkı yoksa eğer neden yarın gibi bugünü de kutlamadık? eminim, iyi bir açıklaması yoktur.

her neyse.
düşünseydim eğer daha iyi bir sene geçirirdim. geçirmedim. aslında ne kadar berbat, pislik, iğrenç biri olduğumu da farkettim. maskelerin etkisinde fazla kalmış olmalıydım. sürekli gülen bir maskeniz varsa eğer, büyüdükçe o maskenizden kurtulmanız gerektiğini anlıyorsunuz. kendimden biliyorum, sürekli mutlu göstermek iyi bi yaşam tarzı değil.

bir zamanlar ablam hayatımda aldığım en büyük dersi öğretmişti bana. "sana arkadaşım diyenler, gerçekten arkadaşın olsaydı eğer gülerken oluşan yüz hatlarının altından akan gözyaşlarını görebilirlerdi." yazmıştı odasına. ne yazdığını büyüdüğümde anladım. şimdi, daha fazla büyümüşüm. daha fazla anladım. biraz ağladım, ama geçti şimdi.
2012'ye girdiğim zaman mükemmel fikirlerim yoktu. çünkü 2011'in ağustos'unda tüm projelerimi kurmuş, eylül'ünde üniversiteye başlayarak hepsini katletmiştim. eğer hayallerimin, projelerimin peşinden koşabilen mükemmel bir insan olsaydım, şu an mutluluğun formülünü ağzımdan kaçırmıştım bile. sizin mutsuzluğunuzdan da ben sorumluyum. çünkü projelerimin peşinden koşabilen mükemmel bir insan değilim, bu yüzden mutluluğun formülü umrumda bile olmadı. yine ve yeniden bu yüzden; mutsuz olduğunuz için tüm küfürlerinizi bana edebilirsiniz.

ama ne yapayım? ben buyum. bu hayatta sadece bir kaç cümle kurmak ve "tüm umutsuzluklarınızı, salaklıklarınızı" üzerime alınarak sizi rahatlatmak için duruyorum. sizin için bulunmaz bir nimet olduğumu söylediğim zaman egoist ve bencil oluyorum biliyorum ama; siz benim değerimi bilmiyorsunuz. bu yüzden mutsuz oluyorsunuz.

tekrar, yine ve yeniden her neyse.

ben alkolü pek sevmiyorum. ama sarhoş olmak için ortalama 5 bira, tekelden alındığında 20 liraya geliyor. siz eğlenceli insanların, neden sarhoş olmak için özel günleri beklediğinizi anlayamıyorum. özellikle bar'lara gittiğinizde giriş parası olarak 75 lira verip kazığın babasını yiyorsunuz. yılbaşıymış, 2013'ün gelişinizi kutluyormuşsunuz o kısmı anladım. ama bugün mükemmel değilseniz, "yarın da mükemmel olmayacaksınız" kısmının neresini anlamadığınızı anlamadım.

ankarada bir tavuk döner'in 3 lira olduğunu biliyor musunuz? ve 75 lirayla sokakta yaşamaya mahkum bırakılmış 25 tane çocuğa döner alabileceğinizi? tabi ki biliyorsunuz, ama umrunuzda değil. çünkü siz değişik insanlar, yeni bir yıla sarhoş girerek 2013'te mükemmel olacağınızı zannediyorsunuz. çünkü siz bencil insanların hayatında sadece "siz bencil insanlar" var.

her neyse, bu kadar zahmet ediyorsanız eğer, "lütfen mükemmel olun."
ben 2013te kendim için hiçbir şey dilemiyorum. her şeyimin bok gibi olduğunu, her şeyi kendimin mahvettiğini ve hayatım düzelemeyecek bir kalp kırıklığına döndüğünü biliyorum. kabul ediyorum, 2013te hiçbir şeyin düzelmeyeceğini bilmiyorum. sırf bu yüzden, 2013te kendim için bir şeyler dilemiyorum.

ama lütfen siz, "bugün bok gibiyken yarın mükemmel olun."
çünkü dünya "sizin gibi mükemmel, gözleri etraftaki kötülüklere kapanmış bencil insanlar" tarafından yönetiliyor ve bok gibi. lütfen, daha da bok edin.

iyi eğlenceler, iyi seneler.

nerde kalmıştık? o zombiler!

hikaye yazmayı denedim. gerçekten denedim. ama olmadı. işe yaramayacağını düşünüyorken, olmayacak bence.
fazlaca film ve dizi izlemenin en kötü tarafı, bir zaman sonra hayatlarımızın onlar gibi olduğunu zannetmekti bence. aslında, aksiyonu sıfıra indirilmiş, sadece yaşam kaygısıyla dolu hayatlarımızda, onlardan birisi olmayı istemek bizim suçumuz sayılmazdı.

insanların yavaş yavaş zombi olmaya başlamasını yaratıcıdan yüzlerce kez diledik. olsaydı eğer, güzel olurdu. ama ben, hayallerin gerçekleşmediğini kurduğum binlerce hayalin gerçekleşmemesinden öğrenmiştim.
hayatta kalma kaygısıyla uyuyamıyordum bile. arkadaşlarım ve ben günlerce uykusuz kalmıştık. yiyeceklerimiz oldukça azalıyordu, dışarıda nelerin olduğunu bilmiyorduk. öğrenemiyorduk. ne bir televizyon, ne bir bilgisayar kaynağı, ne de çalışan televizyonlar. hiçbirisi kalmamıştı. sadece şoku üzerimizden atmaya çalışıyorduk.

dışarıya baktığımız zaman beraber futbol oynadığımız, kavgaya koştuğumuz mahalle arkadaşlarımın yürüyen ölülerini görüyorduk. korkunçtu.

dışarıya çıkmayı, diğerlerini geride bırakıp denemiştim. beraber kavgaya koştuğum o insanlar üzerime üzerime geliyordu bu sefer. bir tane, iki tane, beş, yedi ve sayamadığım kadar çoğalmışlardı. elimdeki ekmek bıçağıyla bir şeyler yapabileceğimi zannediyordum. koşmakta olan bir yürüyen ölünün karnına sokmuştum bıçağı. üzerime siyah bir kan fışkırmıştı, sanırım işkembesini deşmiştim orospu çocuğunun. ama ölmemişti. sorunda burada zaten, ölmüyorlardı! daha fazla düşünemedim.
bilmenizi isterim. eğer ki etrafta, korku filmlerini andıran şeyler varsa bir salaklık yapıp "o şeyin" üzerine gitmeyin! ondan uzaklaşmaya çalışın. kahramanlık sadece filmlerde güzel çünkü! gerçek hayatta kahramanlık yapmaya çalışan insanlar sadece salaklardır.

yüzlerce zombinin, vücudunuzun her tarafını, iç organlarınız ve çükünüz dahil her tarafını yemesinin ne kadar acı verici olduğunu anlatabilecek cümleler seçemedim size. çünkü, yukarıda başladığım hikayede kahramanlık yapmaya çalışan salak bendim.

her neyse, ah işte o zombiler yok mu o zombiler? bizi öyle alakasız bir konudan başlatıp böyle alakasız bir yere getirdiler.

saçmalattirik: kaybediyoruz

başlığın ismini yazdığım zaman sonuna nokta koymalı mıyım koymamalı mıyım? bu sefer koymamayı seçtim. hayatta hiçbir şeyi sınırlamayı sevmedim çünkü. nokta koyuyorsam eğer, o konunun dışına çıkamayacakmış gibi hissediyorum kendimi. ama biliyorum ki, yazmaya başladığım zaman konudan konuya atlayacağım. sonuna geldiğim zaman nereden başladığımı unutup, başını okumaya üşeneceğim. her neyse.
özgün bir tarzın var diyenleri göremiyordum artık. ben de özgün olmaktan vazgeçip, başkalarının yazdıklarını yazmaya başladım. bir kaç romanın ilk satırlarını yazdım ve bıraktım. zaten yazdığım her şeyin başı, "bugün yine uyandım" ile başlıyordu. "yalan söyleyen, yüzleri gülen profesyonel yalancılardan" bahsedeyim dedim. onları en iyi ben tanırım, en çok ben yaparım çünkü diye düşündüm kendimce. kendi hayatımı yazsaydım ansiklopedi olmazdı ama, bu ansiklopedi olurdu büyük ihtimal. bütün insanlığın yalanlarını yazmak, bir ömür ister sanırım.

ben de şöyle yaptım:

bugün yine uyandım. yarın yine uyanacağım. zaten sorun burada ya işte; özgür olduğunu iddia edebiliyorsun ama yarın uyanıp uyanmayacağının kararını sen veremiyorsun. en azından ben veremiyordum.

her neyse, bir şeyler okudum. "yaz, yaz ki duyguların körelmesin" yazıyordu. ne zamandır yazmadığımı farkettim, duygularımın köreldi mi bilmiyorum. duygusal bir yazı yazsaydım eğer, herkesi ağlatırdım. ağlamayanlaraysa duygusuz derdim, bu işin kolayı olurdu. ya da ben haklı olurdum en azından.
yavaş yavaş yeni şarkılar anlamını yitiriyorsa ve eski şarkılardan da bıkıyorsanız eğer... devamına getirecek cümleler bulamadım, ama başlangıç iyiydi. bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum.

etrafa bakıp, insanların yüzüne salakça gülümsemeler. mutluymuş rolü yapmalar.. insanların ağızlarında dolaşa dolaşırken istemeye istemeye orospu olmuş binlerce cümle. hepsi bir araya geldiğinde anlamlı oluyor aslında. zaten diğer bir sorun da burada başlıyor. bir şeyler fazlaca anlam kazandığı zaman her şey sıradanlaşıyor. can sıkıntıları, yapacak şeylerin kısıtlığı ve yukarıda bahsettiğim "yavaş yavaş yeni şarkılar anlamını yitiriyorsa ve eski şarkılardan da bıkıyorsanız eğer..." kısmı da bundan kaynaklanıyor sanırım.

etrafınızdaki yüzlerce insanın güldüğünü biliyorsunuz, yalan söylediklerini de. siz bilmiyor olabilirsiniz ama ben biliyorum. güldüklerini değil, yalan söylediklerini. işte bu bilindiğinde, beraber yaşanacak olan çoğu şey zevk vermeyen piyanoya benziyor. oysaki piyano çalmak, her zaman zevklidir.

sizi mutlu edebileceğini düşündüğünüz çoğu şey, yok oluyor. bugün sizi ne mutlu edebilir? bugün, hangi "çok istediğiniz şey" gerçekleşseydi çok mutlu olurdunuz? ben cevap veremiyorum işte bu sorulara. önceki gün beş parasız olsaydım ve ertesi gün piyango biletimin numaraları tutsaydı eğer, ketılıma sıcak su koyar ve kendime ıhlamur yapardım.

sahibi olacağım kaliteli bilgisayar, bir yayınevi falan... hangisinin beni mutlu edeceğini bilmiyorum. çünkü annemin deyimiyle ben "ayran gönüllü"yüm. her şeye çok çabuk hevesleniyorum, çok çabuk istiyorum ama elde ettiğimde bir anlamı kalmıyor.
derken, yeni bir güne daha uyandım. eminim, yarın da uyanacağım. ve 21 aralıkta kıyamet kopmadı. yine uyandım.

mim: yeni yıldan istiyoruz da vermiyor.

tam 2012'ye sitem ederken "2013'ten istediklerim" diye bir mim gönderilmesi, cuk diye yerine oturmuş bence. önce pişman değil şişman, sonra ahu dudusu beni bir güzel mim'leyivermişler. ben de mimleri çok seven, yeni yazak bir şeyler üretemediğinde işin kolayına gidip mimleri cevaplayan bir insan olduğum için çok sevindim buna.

gelelim mim'e. 2013'ten ne istiyorum?

yeni bir bilgisayar: hayatımın en zor dönemlerinden birini yaşıyorum. grafik tasarım yapan bir insanın önündeki bilgisayarları alıp netbook verirseniz ve "a3 tasarım yapacaksın bununla!" derseniz ne tepki verir biliyor musunuz? ben kalp krizi geçiriyorum sanmıştım, meğersem sinir kriziyle ne yaptığımı bilmiyormuşum. bu yüzden, yeni ve kaliteli bir bilgisayar istiyorum. en azından, yapacaklarımı yaparken zorlanmamak istiyorum.

bir şeyler başarmak: ailemin, intihar etmeye çalışsam bile başaramayacağımı düşünmesi beni deli ediyor artık. elime neyi alsam, elimi neyi sürsem bokunu çıkarıp başarısızlığa gidiyorum sanki. küçükken, elimden tornavidayı hiç düşürmediğim için, benim mühendis olacağımı düşünmüşler. bu yüzden ben de mühendis olacağımı düşündüm. peki, ne oldum? boş beleş bir şeyim hala. 2013'te bir şeyleri başarmak istiyorum artık. kitap yazmak olabilir ya da ne bileyim, bir işe girmek olabilir. bir şeyler olmalı.

biraz yalnızlık: son zamanlarda kendimi, sevgilim hariç herkesten, her şeyden soyutlamak istiyorum. sevgilim hariç hiçbir şeyi düşünmeden yaşamak istiyorum ama yapım gereği, her şeyi kendimden daha fazla düşünmeye alışmışım. ne kadar değişik bi şeysem, yalnız kaldığım zamanlarda yalnız olmamayı, yalnız kalamadığım zamanlardaysa yalnız olmayı istiyorum. her türlü, ironik bir varlığım.

para: 'bir şeyler başarmak' meselesi ile doğru orantıyla, bir işe girersem zaten param olur. ama paraya ihtiyacım var, kredi kartı borçlarımı, 3G borcumu ve tüm borçlarımı ödemem gerekiyor. düşünmeden para harcamam gerekiyor aslında. ama gel gelelim, düşünememek gibi bir yeteneğim yok benim.

iyi şeyler: nasıl olacağını, neler olacağını tanımlayamadığım şeyler olsun istiyorum aslında. üniversite altında yaptıklarım, yapabildiklerim o kadar az ki: var olan hiçbir şeyin beni mutlu edemeyeceğini düşünüyorum. mutlu etmiyorlar da zaten. o yüzden, bir şeylerin olmasını istiyorum, sadece olsun işte. bi aksiyon gelsin hayatıma.

sanırım 2013'ten sadece bu 5 şeyi istiyorum. istediklerim aklıma gelmiyor. ne yazık ki, "şu şey ben de olsaydı şöyle mükemmel bir hayatım olurdu" diyebileceğim hiçbir şey yok.

malesef ki, üzülerek söylüyorum ki ben mimleyecek kimseyi yine bulamadım. bu özelliğim için kendime çok küfür ediyorum ama gerçekten, tanıdığım çok az blogger var -ki yarısından çoğu bu mim'i cevaplamış :(. özür diliyorum.

yeni yılın umutsuzluğu. koş git 2013.

geçen sene 2012'ye girerken yazdığım yazıya baktım. ne kadar umut dolu şeyler söylemiş, ne kadarda güzel kandırmışım kendimi.

insanların içindeki ufak ufak umutların ölmesi için, fazla büyümeye gerek yokmuş onu öğrendim. daha 2012'ye girdikten kısa bir süre sonra farketmiştim bunu. büyümeye karşı savaş açtım, "yaşlanmak zorunda olabiliriz, ama büyümek zorunda değiliz" demiştim çok iyi hatırlıyorum. ondan sonra yaptığım, yaşadığım, düşündüğüm çoğu şeyde hata yaptığımı farkettim. "yaşlanmak zorunda olabiliriz, büyümekte zorundayız."

benden bir yazar olmayacağını, daha doğrusu benden hiçbir zaman bir şey olamayacağını da fark ettim ben bu sene. bize "zamanla, mutlaka bi şeyler olacaksınız" diye öğretildi, ben de dışarı çıkıp sokaktaki yaşlı dilencileri izledim. zamanla bi şeyler "mutlaka" olsaydı, onları görebilir miydik? göremeyen var mı? ben göremeyenlerden değilim.
bu kadar umutsuz olmayı istemezdim. sağıma döndüğüm zaman solumdan, soluma döndüğüm zaman sağımdan yumruk yiyecekmişim gibi hissettiğimden önüme bakarak yürüyordum. üstüm başım kan içerisindeydi, elbiselerim yırtıktı ve ben kahrolmuştum. hala adam olmayı bekliyordum ama, babamın dediği gibi: "benden adam olmuyordu."

mim: sorular, sorular.

idealleri olupta başarılı olan insanların hayatlarını çok merak ettiğim halde, araştırmadım hiç. hayallerini gerçekleştirme fırsatı olduğu halde, hayatta yaşama amacı kalmaz diye hayallerini gerçekleştirmeyen insanın bir hikayesini biliyorum. az önce aklıma bir şey geldi, twitter'a da yazdım:
"ben gidiyorum, blogu kapatıyorum." dediğim zaman "gitme" diyecek birileri var olana kadar yazacağım. sonra ne yaparım bilmiyorum.
gerçekten, ondan sonra ne yapacağımı bilmiyorum. bir amaç, bir hayal, bir hedef peşinde koşmam gerekiyor ama koşmuyorum ya, o yüzden kendimden nefret ediyorum.

her neyse, konu arifin manchester'a attığı gol değilken birden bire kendimizi orada bulmamız çok şaşırtıcı oldu. şimdi asıl konuya dönebiliriz. en sevdiğim, canım, cicim bloggerlarından melodram beni bir yazıya mim'lemiş. hadi, cevaplayalım.

soru 1: mantığın mı, yoksa duyguların mı ön plandadır?
mühendislik okuyan bir insana sorulacak en yanlış sorulardan birisidir sanırım bu. sivas'ta, cumhuriyet üniversitesinde jeoloji okurken fizik hocasıyla bir öğrenci tartışmaya girmişti. hoca, fiziksel formüllerle her şeyi açıklıyor ve doğru cevabı veriyordu ama bir öğrenci tatmin olmamış olacak ki: "hocam, mantıklı değil bir kere yahu. 10 santimetre olamaz." diyordu.

o anda fizik hocası sert bir tepki olarak: "mantık mı? felsefe mi lan bu? görmüyor musun fizik!" demişti.

o zaman kafam yerine geldi, hayatta hep "mantığın geçerli olduğu yerde mantık, duyguların geçerli olduğu yerde duygular." demeyi öğrendim. kısacası, özet olaraktan: mantıklı duygusallık diyebilirim. garip bir terim tabi.

soru 2: insanlar neden mutlu değiller? niye gözlerinin önündeki mutlulukları görmüyorlar ve şükretmesini bilmiyorlar?
böyle bir soru için hazırladığım, beynimde sürekli var olan bir replik var: "bu kadar insan yalnızken, neden bu kadar insan yalnız?". mutluluğun cevabı burada aslında. insanlar mutlu olmak adına adım atmıyorlar, yalnızlıktan kurtulmak için hiçbir şey yapmıyorlar. sadece olmasını bekliyorlar ve sonuç olarak olmuyor. birileri adım atmadığı sürece, olmayacakta.

insanlar, sadece yakınmayı biliyorlar aynı benim gibi. yaz aylarında kapılarının önüne bir kova su koymaları gerekiyorken, koymak yerine twitter'dan insanlara duyurarak sosyal sorumluluklarını yerine getirdiklerini zannetme gibi bir şey bu. arada sırada facebookta gezerken mutlaka rastlamışsınızdır, "yalnızım" yazan onlarca insanı tanıştırmaya çalıştınız mı hiç? ben çalıştım.
yalnızım diyorlardı, yalnız gibi gözüküyorlardı. ben de insanlık görevi olarak araya girip onları tanıştırdım. konuşmaya başladılar. sohbet etmeye başladılar. aradan bir süre geçti, birbirlerinden sıkıldılar, tekrar yalnızlaşmaya başladılar. tekrar yalnız oldular.
mutluluğun en baş sorunu yalnızlık bence. yalnızlığın güzel bir şeymiş gibi, övünerek anlatıldığı bir toplumda insanların yalnız olmasına şaşırmıyorum aslında. insanlar yalnızlığı bir çözüm yolu olarak görerek, mutsuzluğa adım atıyor aslında. ama çok uzun bi konu bu, buraya yaz yaz bitmez.

soru 3: çok para harcayıp, keşke almasaydım ya da harcamasaydım dediğin bir şey var mı?
hayır yok. sadece "keşke zamanında para biriktirseydim." diyorum.

soru 4: haklı olduğun bir konuda kendini savunur musun? yoksa susmak adalet mi dersin?
susmak, bence "cevap veya adalet" değil, çoğu zaman çaresizliktir. siz ne kadar karşıdaki insana karşı cevap vermek için susarsanız susun, karşıdaki insan için cevap olmayacaktır bu. o yüzden, haklı olduğum bir konuda kendimi her türlü savunurum.

ama kime göre, neye göre haklıyım; orası da tartışmaya göre açık.

soru 5: tok gözlü müsün, yoksa her şeyim olsun diyenlerden misin?
işin aslı, bu konuda kendime pek güvenemiyorum. ilk başlarda "sadece yazı yazmak istiyorum, bana bir netbook yeterli." diyordum. daha sonra grafik tasarımları yapmaya başladım, daha büyük bir bilgisayara ihtiyacım oldu. o yetersiz gelirse, daha büyük bir bilgisayara ihtiyacım olur büyük ihtimal.

tok gözlü olamadığım bir kaç konu var sadece. bilgisayar bunlardan birisi, telefon da öyle. teknolojik malzemelerin çoğunda öyleyim. zaten 6 yaşımdan beri bilgisayar ile büyüdüğümden dolayı, böyle şeylere merakımın olmasını da gayet doğal görüyorum.

mimlediklerim: melodram gibi, ben de ahu dudusu mimliyorum. çifte baskı yapalım da cevaplamadan edemesin diye düşündüm. yanına bir de "pişman değil şişman" gelsin. hatta üzerine de kurukuleta gelsin.

son param.

sadece 1 liram kaldı ve düşünceler, hayaller para etmiyor. yazdıklarım da öyle. her şeyim öyle.

şu an aklımdan geçen ve yazabileceğim, tek şey bu. neyse, görüşürüz.

saçmalattirik: derdi rahmetli..

"bana bak! şu an senin ağzını burnunu kırardım ama yapmıyorum. öfkeme sahip çıkabiliyorum, gör ve sus. sadece öfkemi sigaraya ve küfüre vurduruyorum. yani bir gün "amına koyarım!" dersem eğer, o gün için şükretmelisin!" derdi rahmetli. bir gün şehrin en kalabalık yerinde buldular, ağzına dört tane kurşun sıkmışlar. demek ki iyi baş etmiş! bir ağıza dört kurşun..
 ilginç ölüm senaryolarına ilgim olmuştur hep. aslında her ilginçliğe biraz ilgim var. sokakta yalnız başına, "imdaaat!" diye bağırarak koşan bir delinin yaptığının mantıklı olduğunu söyleyebilir misiniz? eğer bir deliyseniz, evet.
"adaleti kim sağlıyor. peki bu? şu gördüğün şey neden var!" diyen bir insan tanımıştım. daha bu sene gazetelerde faşistlerin saldırısında öldüğü yazıyordu. boğazını satırla kesmişler, polis görmüş ama bir şey dememiş. utanmasalar bir de derisini yüzüp ızgara yapacaklarmış şerefsizler! ne olduklarını hatırlamışlar sonra, kendilerine gelmişler.
zaman geçtikçe olan her şeyin sebebinin siz olduğunuza inandınız mı hiç? saçma salak hayaller, saçma salak sorular. işin en kötü tarafı ne biliyor musunuz? yaşlanıyorsanız eğer, büyümek zorundasınız. çünkü ne kadar büyümemeye çalışırsanız, o kadar artıyor sorularınız. olgun bir insan cevabını bilmediği sorulara ne der biliyor musunuz? "bilmiyorum." konu orada kapanır. cevabı olmayan bir soruyu sormakta mantıksızdır çünkü. peki cevabını bildiğiniz bir soruyu sorar mısınız sık sık? ben sorarım, bu yüzden bu soruyu sordum.
"peki ya ölümsüzlük varsa! ben ölümsüzsem ve ölmeyeceksem? bunu bana kanıtlayabilir misiniz?" diye bağıran bir profesör doktor vardı. bir sahilde yalnız başınayken, elinde şarabıyla birlikte kokuşmuş elbiseler içerisinde bulmuşlar onu, üçüncü sayfa haberlerinden okudum. yere düşmüş kaleminde bile kan varmış, bir söylentiye göre ölümsüz olmadığını kanıtlamak için kalbine sokmaya çalışmış dört beş defa. defterine yazdığı son cümleyi de vermişler haberin altına, "peki ya ölürsem?"
ölümün neden kötü bi şey olduğuyla ilgili düşündünüz mü hiç? ben düşünmedim, açıkcası umrumda da değil. ünlü atalarımız "kime göre? neye göre?" dedikleri lafı tam anlamıyla bu mesele için söylemişler.

eski sevgililerimden birisi incir reçeli dizisinin fazla esiri olmuş olacak ki "ölümsüz olmak ister misin?" diye sormuştu. ben daha 20 yaşımdayım, dert edindiğim şeylerin yükünü kaldırmakta zorluk çekiyorum. bir de 200 yaşında hayal eder misin beni? 20 yaşında çözemediğim sorunu 200 yaşındayken çözmeye çalıştığımı bir hayal edin. edemediniz mi? edemezsiniz tabi. edebilseydiniz bu yazıyı okumak yerine bilim kurgu senaryosu yazardınız.
bi çocuk vardı, kendimden biliyorum. yazar olma hayali peşinde okulunu takmıyordu, hayatı takmıyordu ve sadece yaşıyordu işte. hala yazar olma hayaliyle dolaşıyormuş ortalıkta, beş parası yokmuş ve sessizce yok oluyormuş.
bunu çok iyi biliyorum, son paragrafta kendimi yazdım. yoksa umrumda değil hayalleri peşinde koşan insanlar. hayaller sadece bir kaç saniyeliğine mutlu olmak için varlar. biliyorsunuz değil mi? yılbaşında çıkan piyangolar.

yılbaşında piyango çıksaydı eğer, önce arkadaşıma bir porsche eder sonra çay demlerdim. bir arkadaşım önermişti bunu bana, çay harareti alırmış. 5 dakika önce 5 kuruş param yok, 5 dakika sonraysa milyonlarım var düşünsenize. düşünemediniz mi? düşünebilirsiniz, düşündünüz de eminim. çünkü, hepimiz hayaller konusunda "işin orospusu" olmuşuz.

sadece merak ettiğimden soruyorum, piyango neden "girişimci bir insana vurmaz" acaba? yani ne bileyim, bana piyango vursaydı eğer, döner ağzını burnunu kırar üzerine yaptığım hayvanlık için sigara yakardım. sonra gidip bir yayınevi açar, yazar olma hayali olan insanlara bilgisayar hediye eder ve kitaplarını basacağımı söylerdim.

peki sana piyango vurursa ne yaparsın? doğru, araba alırsın, bilgisayar alırsın, alkol alırsın, orada burada yersin falan.. haklısın haklısın, yargılamıyorum da; herkes ben kadar salak değil bu kesin.

fazlalık..

kendimi çok fazla hissediyorum bugün. insan öldürülmek için alınmış, ama atış poligonlarından kullanılmaktan ileri gidemeyen bir silah mermisi gibi. istemeden yaptığı, kıyamadığı için aldıramamış bir annenin çocuğu gibi. sessizliği isterken anlamsızca ortaya çıkan rüzgarın hafıf tınısı gibi ya da ne bileyim işte, sevilmeyen bir sevgiliye veda ederken verilen son öpücük gibi. istenmeye istenmeye söylenmiş "kendine iyi bak" gibi ya da, işte siz bilirsiniz... gitmesini istemediğimiz birine söylemek zorunda kaldığımız "git" gibi..

herkesin hayatında bir "fazlalık" gibiyim. kiminin kullanmak istemediği kalemi, kiminin küçüklükten biriktirip büyüdüğü için oynamadığı oyuncağı gibi. fazladan kullanılan elektrik gibi ya da ne bileyim, kendini öldürmek isteyipte beceremeyen bir insanın jileti, ipi gibi..

bugüne çok fazlalığım, bu dünyaya.
ben de bağırdım. hiçbir şey olmamış gibi, hiç doğmamış gibi. sesim çıkmadı doğal olarak. henüz annesinin karnında büyüyen bir çocuğun bağırışlarını duyabilir miydiniz? ben denedim, ben bağırdım.. kimse duymadı. 

son zamanlarda önerdiğim diziler.

sürekli duygusal, sürekli monoton şeylerden yazmaktan bıktım; eminim siz de okumaktan bıkmışsınızdır. beni seven ve okuyan bir insansanız, herhalde soruyorsunuzdur kendinize "bu çocuk, hiç mi mutlu olmuyor?" diye. tabi ki oluyorum, mutlu olduğum zamanlarda blog yazmıyorum sadece.

yani şöyle diyeyim, blog benim için birnevi düşüncelerden kaçış yolu. ya da, beynimden düşünceleri atmamın diğer bir yolu. 6 kişilik odada, kendimle konuşarak düşüncelerimi dışarı atarsam eğer; deliymişim gibi bakar insanlar. zaten, biliyorsunuz pek akıllı biri de sayılmam. o yüzden, yeni bir yazı dizisi yazmaya başladım, o yüzden artık izlediğim ve beğendiğim dizileri yazacağım.

bugün size, 2 tane ingiliz mini dizisi hazırladım.

Black Mirror
dizilerden birincisi black mirror. türkçeye çevirdiğimizde siyah ayna anlamına geliyor sanırım.

kim oynuyor, kim çekiyor falan gibi klişe şeyleri geçip direkt konuya atlarsak eğer; son zamanlarda diğerlerinden farklı ve beni en çok etkileyen dizilerden birisi olduğunu söyleyebilirim. teknolojiyle eminim aranız vardır ve eminim gelecek teknolojilerin nasıl olacağını merak ediyorsunuzdur. işte bu dizi, "tam anlamıyla" gelecek teknolojinin nelere yol açabileceğini 3 bölüm ile özetlemiş bize.

birinci bölümde, var olan, şu an kullandığımız teknolojinin nelere yol açabileceğini göstermiş. şu anki teknoloji ile başbakana nasıl şantaj yapılabilir merak etmiş miydiniz hiç? işte ingilizler, tam anlamıyla bize bunu göstermiş ve "böyle bir şey yapılırsa eğer, göt gibi kalırsınız!" demek istemişler. neden daha önce aktivist bir eylemci, böyle bir şeyi yapmadı düşünmedim değil! ayrıca dizinin ilk bölümü, sosyal bir mesajın en alasını taşıyor. bize "televizyonun başından kalkın!" demek ister gibi bir hali var.

ikinci bölümdeyse gelecek teknoloji anlatılıyor. enerji üretmek için bisiklete binmek zorunda bırakılmış insanlar. bölüm ilk başladığında "çok sıkıcı" diyorsunuz, gerçekten sıkıcı bir bölüm. ama gel gelelim, gelecekte böyle bir şey olmayacağının garantisini kimse veremez! çünkü enerjiye, elektriğe o kadar çok ihtiyacımız var ki. "bir gün hazırdan enerji üreten yerlerimiz bitseydi, neler olabilirdi?" sorusunun cevabı burada! ama itiraf etmeliyim ki, 3 bölümlük dizinin en kötü bölümü.

üçüncü bölüm, başlı başına bir harika. yine gelecek teknoloji anlatılıyor ve öyle güzel bir dram çekilmiş ki, gelecek teknolojinin paranoyaklığını hemen hemen içinizde yaşayabiliyorsunuz. öyle bir alet düşünün ki: hayatınızda yaşadığınız her anı, her dakikayı kaydediyor ve daha sonradan önünüze çıkartabiliyor. geçmişe dair hiçbir şeyinizi unutmadığınızı bir düşünün! harika gibi gözüküyor değil mi? ama değil! "nasıl değil?" kısmını görmek istiyorsanız eğer, mutlaka bu bölümü izleyin!

dipnot: dizinin tüm bölümleri birbirinden farklı. yani ikinci bölüm, birincinin devamı olmadığı gibi, üçüncü bölümde birinci veya ikincinin devamı değil. o yüzden istediğiniz bölümden başlayabilirsiniz.


Good Cop
yine bir ingiliz mini dizisi, "good cop". 4 bölümden oluşuyor.

dizinin kamera çekimleri ve renk tonları gayet mükemmel! bir an, "ya siktir et yazarlığı, kameramı verin bana film çekeceğim!" demedim değil.

dizi, tam bir polisiye drama dizisi. öyle bildiğimiz, CSI gibi ileri teknolojik aletler kullanarak katili yakalamacılık bir polisiye değil. ya da ne bileyim, romanlarda bahsedilen kahraman polislerden değil bu sefer kahramanımız. bildiğimiz, halktan ingiliz polisi.

bir gün restorantta otururken, henüz vardiyası başlamadığı halde polisliğini konuşturan bir insanın hayatının bir anda dramaya dönüşmesini izliyoruz bu sefer. eminim gerçek hayatta yaşayan bir insan olsaydı, "onun yerine ben ölseydim keşke!" derdi. işin mantık hatası; "o" öldüğü halde hiçbir şey olmamış gibi işe devam edebilmesi.

peki gerçekten, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam mı etti? o dediğim insan kim? bunları bilmek istiyorsanız, merak ediyorsanız ve boşa geçirecek bir kaç saatiniz varsa, bu diziyi kesinlikle öneririm.

başarısızlık ve parasızlık.

ne yapacağımı bilmiyordum. otobüs kartına yüklediğim son 5 liram vardı, sivastaydım. üniversiteye gitmek için otobüs bekliyordum ama; lanet şehrin otobüsleri tıklım tıklım dolu oluyordu.

binlerce lira verilmiş arabaların tekerlek sesleri, ani fren yapan arabaların şoförlerine küfür eden onlarca insan. küçücük yollar ve dar şehrin kötü kokusu.

bir orospuya güvenmemeliydim hiçbir zaman, büyüdükçe anlıyordum. bir orospuya takılıp kaldığım için büyüdüğüm yerden kurtulmak istemiş ve hiç bilmediğim bir yere, sivasa gelmiştim. ne kahrolası bir durum! o an dünyanın başıma yıkılmasını istemiştim, her zamanki gibi. yıkılmadı, otobüse bindim ve üniversiteye gittim. derse girip hocayı takmadan, düşüncelerle koca vakitler geçirerek kaldığım yurda geri döndüm.

elimde bi kaç lira yüklü olan otobüs kartı ve ahmet şerif izgören kitapları vardı.
büyük hatalar yaptığın zaman, onlardan ders çıkarman gerekir. bazen o kadar çok hata yaparsın ki, bundan önceki hatayı nerede ve ne zaman yaptığını hatırlamazsın bile. bazense o kadar az ama o kadar büyük bir hata yaparsın ki, bugüne kadar yaptığın hatalardan çıkardığın tüm dersleri unutturur. ne çok hata dedim, ne çok...

sivastayken, elime verilmiş abimin iş yerinde kullandığı garanti hesabı vardı. abim ne zaman bir satış yapsa, para oraya yatardı ve ben de paraya ihtiyacım oldukça oradan kullanırdım. işe bak, buna sorumluluk diyordum bir de. ne yazık bana.
bilgisayarla büyümüş bir insanın elinden bilgisayarını alırsanız eğer ne olur biliyor musunuz? aklınızın, mantığınızın almayacağı delice şeyler yapar! biri gelse ve kulağıma "uçmak, imkansızdır" deseydi eğer; akşamın birinde çatıya çıkar ve kendimi aşşağıya atardım. ama kimse gelmedi ve o zamanda kimse ölmemi söylemedi.

yazmaya o kadar muhtaçtım, bir şeyleri dökmeye o kadar ihtiyacım vardı ki anlatamam. bilgisayarıma ihtiyacım vardı benim! bugüne kadar hiçbir işi beceremedim, hiçbir yerde birikmiş param yok. eğer ki zamanı geçmişe alabilseydim, annemin bana söylediği tüm lafları dinlerdim. küçükken bana "paranı biriktir oğlum, bir gün kullanırsın." derdi. ben o "bir gün"ün geleceğini hiç düşünmeden cips alırdım. paramı biriktirseydim eğer, kendi emeğimle aldığım bir bilgisayarım olurdu.

sahi ya, ben bugüne kadar kendi emeğimle ne aldım? hatırlamıyorum..
araya girmek gibi olmasın da, yaptığım imkansız şeyler arasında araya sokabildiğim insanlardan bilgisayar dilenmekte vardı. 600 lira fiyatında olan küçük netbook'lar işimi görürdü diye düşünüyordum. ulan ben, sadece yazı yazacaktım. ne işime yarayacaktı ki başka?

demeseymişim keşke..
bilgisayarım yoktu.. param yoktu..
2 sene öncesinden falan bahsediyorum.

2 seneyle bugün arasında çok fark olduğunu anlatmaya çalışıyorum bazen kendime. eski arkadaşlarıma çok değiştiğimi, eski mustafa olmadığımı söylüyorum mesela.

şimdi biraz kendime bakıyorum da:
bilgisayarım var.. param yok.

küçücük bir netbook ile koskocaman afişler tasarlamaya çalışıyorum. a3 boyutunda, kocaman. sivastayken, büyük konuşmuşum. küçücük netbook, işimi görmüyormuş. ben yazarlıktan, tasarımdan ve yapabileceklerimi geliştirmekten bahsediyordum; tamam yazıyorum, tamam tasarlayabiliyorum ama hiçbir şeye yetmiyor.

küçük bir bilgisayarda tasarım yapmak, hiç görmediğiniz köyünüze "gitmesekte, görmesekte, bizim köyümüz" demeye benziyor.
2 seneyle bugün arasında çok fark yok be oğlum. olay bilgisayar değilmiş, olay başarıymış.

benim hala başarım, hala param yok.

ölümün rengi siyah olmalıydı.

başımı kaldırıp "neden ben!" diye bağırdım, cevap gelmedi. o kadar çok küfür ettim, o kadar çok sövdüm saydım ki; biri bana yapsaydı, ben de cevap vermezdim. işin kötü tarafı, daha önce ne kadar nazik olursam olayım, cevap vermedi. ne dersem diyeyim, ne istersem isteyeyim cevap vermeyecekti biliyorum.
desen bile, bazen... bazen sadece bir işaretin yeterli olabileceğine inanıyorsun işte.
balkonda sigara içiyordum. yine yalvarmaya başlamıştım. "her şey düzelecekse eğer bir işaret gönderir misin?" derken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. içeri girdim ve hiçbir şey olmamış gibi bilgisayarımda saçma sapan şeylere bakmaya başladım. yazın ortasında yağmur yağmaya başladı. tekrar sigara içmek için dışarı çıktım.

bir kuş, uçtu uçtu ve bana bakarcasına balkonuma kondu. sonra uçtu. nereye gidiyorsun diyemedim çünkü çocukken bana öğretilen kuş dilini anlamıyordu kuşlar. "negeregeyege gigidigiyogorsugun?" desem bile anlamayacaktı biliyorum.
 

işin diğer bi ilginç tarafıysa... bunu bir işaret olarak mı kabul etmeliydim, o kısma karar veremiyordum. işaret olarak kabul etmedim, zaten hiçbir şey düzelmedi.
bazen böyle oluyor işte. inansan bile, yalvarsan bile hiçbir şey düzelmiyor. bazen, hikayelerin arasına böyle küçük dipnotlar giriyor ve sonra devam ediyor hikaye:
kendimi yerden yere vurup az önce kanlar içerisinde kalmış sevgilime bakıyordum. "hayır! lütfen bu olmasın, lütfen bu rüya olsun. ne istiyorsun benden!" diye haykırırken kendimi yerden yere vurup öldürmeye çalışıyordum. ben kendimi ne kadar yere vurursam vurayım, yer sanki yumuşak bir yatağa dönüşüp geri tepiyordu beni. öldürmek istiyordum kendimi ama doğa geri tepiyordu işte.

birbirimizle şakalarımızı hatırlıyordum aklım gidip gidip gelirken. "yolun ortasında arabanın önüne düşeyim de gör, arkamdan ağlarsın o zaman. 'aşkım ne olur geri dön' dersin." diyordu. gülüp "atarım bak arabanın önüne!" diye cevap veriyordum, "ölürsen öl!" diyordum. karşılıklı gülüşmelerimizden sonra, sadece gülüp geçiyorduk işte. sorun buradaydı, korkudan sarılıp "seni seviyorum! asla bir daha ağzına alma böyle bi şeyi!" diyemiyordum.
daha önce de söylemiştim. siz kızlar bilmiyorsunuz ama, bazen bi ilişkide en güçlü tarafın hep erkek olarak kalması gerekiyor. bazen biz erkekler, ne kadar korkak olduğumuzu göstermekten bile korkup güçlü rolüne yatıyoruz ve hiçbir şey olmayacakmış gibi gülüyoruz.
arkamda arkadaşlarım beni tutup "mustafa!" diye bağırıp, sakin olmamı söylüyorlardı. hayatımın kadını gözlerimin önünde eriyip bitiyordu ve amına koyduğum ambulansı hala gelmemişti ve sakin olmamı söylüyorlardı! şoka girdiğimi düşünen arkadaşım sert sert tokat atıp kendime gelmemi bekliyordu benden.

anlamıyorlardı beni! hayatımın kadını, her şeyim gözlerimin önünde giderken kendime gelmemi bekliyorlardı. "o giderse, nasıl kalırım ben!" diyemiyordum. "hayır olamaz!"dan başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan.
sonra, ambulans geliyordu biliyor musunuz? hemşireler sakinleştirici dedikleri bir iğneyi basıp hastane koridorlarında uyandırıyordu sizi. moraliniz bozulmasın, kendinize gelin diye kimse söylemiyordu onun öldüğünü. bu kısmı yazmadım, yazmak istemedim. standart sonların olmasını sevmiyorum çünkü. okurken eminim anlamışsınızdır böyle bir sonla biteceğinizi.

bir kısa film çekseydim, böyle bitirmezdim zaten filmimi.

ne ambulansın gelmesini beklerdim, ne başka birinin müdahale etmesini. tonlarca ağırlıkta kamyonları taşıyan betonların, "sevgilisinin öldüğünü gören gencin üzerindeki yükü nasıl taşıyamadığını" anlatırdım filmimde. betonun nasıl ortadan ayrılıp tüm dünyada deprem etkisi yarattığını ve kıyameti getirdiğini gösterirdim.

ha sevgilim ölmüş, ha tüm insanlık. ne farkeder?

dipnot: hikayede ve yazıda geçen çoğu şey hayal ürünüdür. gerçekte olmamıştır.

saçmalattirik: sevgiyle ilgili bi kaç şeyler.


aynı küçükken kurduğumuz her hayalin, 18 yaşımıza geldiğimizde gerçekleşeceğine inanmak gibi biliyor musunuz her yeni sevgilimize "işte bu, benim evlendiğim kadın olacak!" dememiz. belki de bu alışkanlığımız oradan geliyordur. aslına bakarsanız, belkide her alışkanlığımız küçüklükten geliyordur. biyolojinin, tıbbın söylediği genetikler, fenotipler falanlar filanlar; mantıklıca yazılmış insan kandırmacalarının bir sayfasıdır sadece. bilmiyorum.
yıllardır çölde kalmış bir devenin suya olan hasreti kadar özledim seni. bugün de çok susadım. dur artık, canımı çok yakıyor susuzluk.
hayatımdan bir kitap yazsaydım eğer ansiklopedi çıkardı diyen insanlara çok özeniyorum bazen. ben hayatımı bir kitaba yazacak olsaydım eğer, ön kapağına "sevdim", arka kapağınaysa "öldürdüler" yazardım. kitabı eline alan her insan, kitabımın neden sadece ön kapaktan ve arka kapaktan oluştuğunu merak ederdi. o kadar acımasızım ki, bazı kitap delisi insanların bu anlamsız şey karşısında intihar etmesini beklerdim.

ön kapağında "sevdim..", arka kapağında "öldürdüler.."
garip..
ilk defa derinden sevdiğimi biliyordum o gün. ama sen ne kadar seversen sev, bazen karşıdaki insanın seni ne kadar sevdiğini merak ediyorsun.

o, değişik biriydi. karşıdaki insana ne kadar sevdiğini söylemek yerine, karşı tarafın anlamasını beklerdi. karşı taraf bendim. mantıklı bir soru olarak: "söylediği her sözde ölümden az bir şey bahseden bir insanın, sevgiyi pozitif yorumlaması mümkün müdür?" cevabı biliyorsanız susun, çünkü o bilmiyor.
sevgi diyoruz, aşk diyoruz falan da.. biraz derslerden bahsedelim.
şaka şaka, son bir şey yazacağım da araya laf olsun diye girsin dedim. derslerim berbat, ben de berbatım. hala başarısızım, hala hiçlerle dolu bir insanım. özür dilerim.
"anlamıyorsan eğer anlatayım" derken gözlerime bakıyordu, karşılık verip gözlerine baktım. neden sustuğunu sormamalıymışım. "gözlerim anlatıyordu." dedi seneler sonra karşılaştığımızda. çocuğuylaydı, yalnızdım. o haklıymış, benden hiçbi şey olmazmış.
dipnot: başlıktaki "bi kaç şeyler" yazısının "şeyler"i bilerek yazılmıştır. doğrusu "bi kaç şey" olsa bile, "bi kaç şeyler" daha güzel geldi.

ama, hayat bu. dizi değil.

"sen yazar değilsin" demişti, gözlerim dolarcasına baktım. "bana neden acısın ki" diye düşündüm. "beni tanımıyor, beni tanımak istese bile ben anlatmıyorum." yanlış düşünüyorsun dermiş gibi baktı. yanlış düşünmüyordum. kendimi tanısaydım eğer, anlatırdım.
biraz sessizliği istiyorum ama odanın havasızlığı ile birleştiğinde anlamsız kalıyor. pencereyi açtığım zaman "hava çok soğuk" diyen oda arkadaşlarımın boğazlarını teker teker kesebilir miyim? ruhlarının bile duyacağını sanmıyorum.

çok uykusuz değilim, aslına bakarsan uyumayı vakit kaybı olarak düşünen bir insan için uykusuzluk nedir ki? sorun değil, geçmesi bir kaç kahveye bakar ve sonra unutursun zaten uyuyamadığını falan.
anlamlı sandığın metin aralarına tekrar tekrar bak, senin istediğin hayat sadece filmlerde oluyor biliyorsun. daha doğrusu, anlamıyorsun değil mi? filmlerdeki, dizilerdeki oyuncuların hayatlarına ne kadarda özeniyorsun oysaki. soruyor musun kendine "bu dizilerdeki oyuncular, iş yapmadan paralarını nereden buluyorlar?" diye.

sormuyorsun değil mi? amaç bu zaten, sordurtmazlar. bazen "neden dizilerde, benim gibi kaybeden insanların hayatını anlatmıyor?" diyor musun? anlatıyorlar tabi, ama anlattıkları dizilerde hep zengin insanların yavaş yavaş kaybettikleri bir hayat var.

sadece filmlerde olur diyorlarda inanmıyorsun galiba. genç ve zengin bir oğlanın fakir kızı görüp aşık olması sadece dizilerde geçer. uzattıkça uzatırlar hatta. ilk sahnede köyden kaçışı, sonra istanbulda şiddete uğraması. tam şiddete uğrarken yoldan geçen bir arabadan gözüken iş adamı, etrafında korumaları. sonra iş adamının kızı kurtarması, aşık olması ve fakir kızın hayatının kurtulması...

ama öyle değil be çocuk, bu hayat işte.

bu hayatta, genç ve fakir erkek kendi başına bir şey yapmaya çalışır. önce ezerler. yorumlarlar. eleştirirler. ne yaşadın demezler, nereden geliyorsun demezler ya da ne bileyim elinden tutup "bu işi yapabilirsin!" demezler.

öldürürler. gebertirler. bunu anlatmak istediğindeyse "sen yazar değilsin." derler.
kendine gel çocuk..

yazar mı olmak istiyorsun?
olamazsın. çünkü değilsin.

mim: valla yine melodram!

daha dün melodram ile "kanka mim yok mu? yazdıkça saçmalıyorum, saçmaladıkça yazıyorum!" şeklinde klasikleşmiş konularımızdan konuşurken, birden bire melodram'ın beni mimlediğini görünce sevinçten, eline mantar tabancası almış çocuğa döndüm!

mimleri, tam yazacak şeyler bulamıyorken birden bire gelip beni yazmaya tekrar teşvik etmesi sebebiyle seviyorum. ah canlarım benim, besleyeyim ben sizi bare.

soru1: hayatınız bir film olsaydı, hangi filmde başrol olmak isterdiniz?
kesinlikle iron man filminin başrolü olmak isterdim! allahım yarabbim, aynı adamda hem zekilik, hem yakışıklılık, hem zenginlik, hem tatlılık, hem sempatiklik, hem... akla gelen her türlü şey birleşmiş! film'in yapımcıları iron man'i yaparken tek kişi olarak değil, ekip olarak çalışmış yemin ediyorum. bir insanın hoşuna gidebilecek her şeyi toplayıp bir adama vermişler. heleki o ukala yapısı yok mu?!

işin diğer tarafı, klasik olarak fight club'taki edwart norton yerine ben de olmak isterdim. bir şizofrenin kurduğu düzen, bu kadar mükemmel olabilir. özgürlük adına yapılmış en iyi, en inandırıcı filmlerden birisinin olduğunu düşünüyorum. benim hayatıma hiçbir şekilde benzemese bile, bazen hayallerde yaşıyor insan. hatta oda arkadaşlarım ile beni öyle bir etkilemişti ki kalkıp "hadi lan fight club yapalım!" diyebiliyorduk. iyi mi, kötü mü? orasını biz de bilemiyoruz.

soru2: sizi en iyi anlatan, en unutulmaz film sahnesi hangisi?
anna'yı neden kaybettim biliyor musun? iki ay öncesi yüzünden.

işsiz brezilyalı, yumurta haşlıyor. sıcaklık, oda içerisinde farklı bir hava durumu yarattı. ısıda belli belirsiz bir değişim. ve iki ay sonra... dünyanın diğer tarafına yoğun yağış!
mr.nobody filminden bir sahnenin geçen repliği. repliğin geçtiği sahnede, anna telefon numarasını bir kağıda yazıyor. tam o sırada, 2 ay önce işsiz bir brezilyanın yarattığı buhar, 2 ay sonra yağmur olarak yeryüzüne düşüyor. yağan yağmur, kağıda denk geliyor ve henüz kurumamış mürekkebin verdiği etkiyle tüm numarayı yok ediyor.

daha sonra, bay hiç kimse; senelerce anna'yı arıyor.
beni en iyi anlatan, en unutamadığım sahnelerden birinin bu film sahnesi olduğunu düşünüyorum. o filmde, işsiz brezilyalı işinin başında olsaydı eğer, bay hiç kimse o numarayı kaybetmeyecekti. işsiz brezilyalı hata yaptı ve acısı bay hiç kimse'den çıktı.

benim hayatımda böyle işte. birileri, benim hiç tanımadığım insanlarla hatalar yapıyor. değişime uğruyorlar, sinirleniyorlar, hayattan nefret ediyorlar, insanlara güvenmiyorlar ve yeni tanıştıkları her insana ön yargıyla bakıyorlar. arkadaşlarım hatalar yaptığında acısını ben çekiyorum, yeni insanlarla tanışmaya başladığımdaysa hiçbir zaman güven olmuyor zaten.

soru3: aklınızda en çok yer eden, adeta başucu cümleniz olan replik hangisi?
aslında bir değil, birden çok çok fazla sayıda var.
tanrıyı güldürmek istiyorsan, ona hayallerinden bahset. amores perros.
beni dinle, tanrının senden hoşlanmadığı olasılığını da düşün. fight club.
abbe- tanrı "intikam bana ait." der. edmond- "tanrıya inanmıyorum." abbe- "önemli değil, o sana inanıyor." count of monte cristo.
biz, televizyon izleyerek, milyonerler, sinema yıldızları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük. ama olmayacağız. bunu şimdi anlıyoruz. fight club.
iki insana, birbirlerine aşık olduklarını söylersen birbirlerine aşık olurlar. amelie.
fikirlerin gücüne bizzat şahit oldum. fikirler adına öldürülen, fikirleri savunurken ölen insanları gördüm. yalnız, bir fikri öpemez, ona dokunamaz veya onu tutamazsınız. fikirler kan ağlamaz, acıyı hissetmezler. v for vendetta.
ve bunlara benzer bir çok replik var unutamadığım. bunlar sadece bir kaçı.

soru4:  filmlerle adeta bütünleşmiş, o güzelim film müziklerinden favorileriniz hangileri?
film müzikleri pek fazla aklımda kalmaz, ama ne yalan söyleyeyim unutamadıklarım var.

requiem for a dream ve lord of the rings filminin şahane müziği lux aeterna'yı hiç unutamam mesela.
bir tango müziği olarak roxanne var, hangi filmde çaldığını hatırlamıyorum ama mutlaka bir yerde duymuşumdur.
sucker punch filminde çalan emily browning - sweet dreams şarkısı unutulamadıklarım arasında.
hareketli şarkılar olarak step up revolution filminin müzikleri, adeta bir devrim olmuştu benim için. dubstep ile dansın mükemmel birleşimi. bknz:


bu kadardı, okuduğunuz için teşekkür ederim. hala mim'leyecek birilerini tanımıyorum, özür dilerim.

saçmalattirik: biz yazarlar, biraz manyağız!

"bunlar cicim ayları.. geçer." dedi gerizekalının teki barın en çapraz köşesinden. "ağzının ortasına vuracaksın küreği, bak bakalım konuşabilecek mi bi daha edepsiz!" gözüyle baktım. "ne bakıyorsun?" dermiş gibi cevap verdi. o arada unutmuşum, sevgilim başkalarıyla gözgöze gelerek konuşmalarımı kıskanmış olmalı. "ne yapıyorsun lan?!" gözüyle baktı, korktum. "ne yapayım?" dedim, "ilişkimizi kurtarıyorum."
ne yalan söyleyeyim, biz yazarlar gerçekten biraz manyağız. bazen bi şeyler yazmak için kendimize acı çektirmemiz, ortalığa şizofrence hareketler göstermemiz ve bir kaşık sudan sebeple büyük kavgalar yaratmamız gerekiyor.

işin daha da aslına girecek olursak, biz yazarlar bazen acıyla besleniyoruz. acı çekmediğimiz zamanlarda yazacak şeylerimiz, bardağın boş tarafına benziyor. dolu tarafındaki mutlulukları unutup o boş yerdeki acıyı içimize basa basa yaşatmak istiyoruz.

ben, en sevdiğim hayali karakterlerden birisi dexter olmaktan o yüzden korkuyorum. düşünsenize hem yazar hem seri katil olduğumu! acı çekeceğim ya, hiç acımam basarım o bıçağı kalbime. mecazmış, kalbimizdeki yaralarmış falan laflarda kalmaz! ben o yarayı göreceğim, o kalpte yarayı hissedeceğim, oradan kan akacak oğlum akacak ve ben o kanı göreceğim!
o günün sabahında kendimi evde, boş parkenin üzerinde buldum. her yanım tutulmuştu hareket edemiyordum. kıçımı başımı bir o tarafa, bir bu tarafa hareket ettirip belki kendime gelirim diye düşünsem bile gelemedim! arkamdan ön tarafa doğru uzanan bir tokat ile kendime gelir gibi oldum.

senelerdir çölde su içememiş, seraplar gören mecnun gibi hissediyordum kendimi. "allahını seven su versin ulan su!" nidalarıyla, ağrıyan vücudumun tıp bilgilerine verdiği ters tepki ile sıçradım yerinden. bir savaşta olsaydık, karşımdaki düşman beni ölümsüz zannedip silahı olduğu yerde bırakırdı yemin ediyorum!
derken, kendime geldim. yahu ben ilk paragrafta olaya sevgilim falan diye girdim, savaştan çıktım. nerdeeeen nereye arkadaş! nerden nereye! çok saçma oldu bu yazı.

bi kaç cümle.

bi kaç cümle yazıp, koskoca paragraflar silmek..

siktir et be oğlum. yazamıyorsan yazama. ne önemi var?

uyan dostum, bugün de sabah oldu.

sessiz olun, başım çok ağrıyor; çok fazla konuşuyorsunuz. çok fazla şey söylüyorsunuz, söylediğiniz çoğu şeyi dinlemiyorum bile. pardon, ne diyordunuz? anlamadım, umrumda değil. beni dinler misiniz? anlamadınız mı? umrunuzda değil. biliyorum. olsun. yazacağım.

hayatta yaşama amacı olanları çekemiyorum. ben, bir şeyler için kavga etmek istiyorum. ne için kavga edeceğimi bilmiyorum ve sadece bunun için saatlerce düşünüyorum. ne kadar boş olduğumu kendime hatırlatmam gerekiyor bazen. hatırlattıkça daha fazla nefret ediyorum hayattan. koskoca saatlerim, boşu boşuna gidiyor. yeni şeyler öğrenemiyorum, yeni şeyler yapamıyorum; yapmak istiyorum, ama ne yapacağımı bilmiyorum.

sahi ya, sürekli mutlu olanlar nasıl oluyor? biliyorum, ben sürekli kafanızı sikiyorum. ama sorunlu sizlersiniz; hayatında mutluluk adına hiçbir şeyi olmayan bir insandan mutluluk dolu kelimeler bekliyorsunuz. "çok karamsarsın!" diyorsunuz akciğerleri sigara içmekten kapkaranlık hale gelmiş bir insana!

zannediyor musunuz ki ben hep böyleyim? zannediyor musunuz ki size dert yanarken ben hayatımda hiçbir şeyi düzene sokmuyorum? ama girmiyor işte! edindiğim her yeni arkadaşla edebileceğim sohbetler, yapabileceğim şeyler bitiyor her gün. her gün daha fazla bitiyorum, her gün daha fazla kötüye gidiyor her şey!

çaresizseniz çare sizsiniz diyen adamı bulup ağzını burnunu dağıtmak istiyorum. bi de utanmadan "ya yolda hareket edin ya da yoldan çekilin!" demişler. hangi yol? çoktan izini kaybettiğim mi?

hiçbir şey düzelemiyor. gün geçtikçe söylediğim "her şey düzelecek!" lafı nereye kayboldu acaba şimdi. düzelmiyor anasını satayım hiçbir şey. öyle bir düzen kurulmuş ki, bazen mutsuz olmak için sebebim olmadığı için bile mutsuz olabiliyorum, çünkü aynı anda mutlu olmam için de sebebim olmuyor.

yahu size sesleniyorum her gününü mutlu geçirenler, bir şey için savaşanlar... nasıl yapıyorsunuz bunu? varsa bir yönteminiz, biz piç kurusu değiliz, bizimle de paylaşın.

kırmızı, piçler, fahişeler falan.. hepsini karşıma dizmiştim ve terketmiştim o yoldan. insanlar ya beni dinlemiyor ya da anlamıyorlar. depresyondayım diyorum, bunalımdayım diyorum ve hiçbir şey anlamamış gözlerle bakıyor bana psikolog. kendisine hayat uzmanı diyor bir de, tüküreyim onun uzmanlığına.

yeni yeni kitaplar alıyorum kitaplığımı süslesin diye. daha sonra benim bir kütüphanem olmadığını farkediyorum. sahi ya, benim neden kütüphanem yok diye düşünmeden edemiyorum. içinde 6 kişi yaşadığımız bu küçük odada nasıl kütüphanen olabilir ki diyor hiç tanımadığım içten gelen bir ses.

o sesler zaten, sürekli birbiriyle sevişip ertesi gün kavga eden çiftler gibi. aynı şeyi söylediklerini hiç görmedim, hiç duymadım. sadece didinmeyi biliyorlar.

ondan sonra alarmı kapatıyorum ve diyorum ki "siktir et bugün de okulu falan! ne de olsa amaçsız bi şekilde gidiyorum." sabah uyandığımda okula gitmek için türlü türlü fanteziler kuracağımı ve uyuyamayacağımı düşünüyorum kafamda. uyumak, inanın bana hiç bu kadar zor olamaz!

uyumadan önce kendimle konuşuyorum o gece. tam düşüncelere dalarken "sus," diyorum "düşündüğüm zaman uyuyamıyorum!" tüm düşüncelerimi silmeye çalışıyorum kafamdan. kendime küfür eder gibi tüm düşünceleri durduruyorum. tam yeni bir şeyler çıkaracakken tekrar bağırıyorum içimden "kes!" diye.
ben ne yapacağım doktor? ben ne yapacağım psikolog?
deliriyorum ulan, deliriyorum ve bu kimsenin umrunda değil! kurtarın beni! KURTARIN BENİ!

bursaya gitmeden önce ankara

bu şehrin kömür kokmuş sokaklarını eskiden severdim. rahat rahat kendimle konuşabileceğim güzel yerlerdi. insanlar geldi, kalabalıklaştı, sesimi ne kadar fazla insan duyduysa o kadar rahatsız oldum. bi kaç şehir değiştirip tekrar geldiğimde anladım aslında, kömür kokusunun berbat bir şey olduğunu.

burnumdan nefes alamıyordum, içim daralıyordu ve bir an önce temiz havası olan bir yere girmek istiyordum. herhangi bir yere. sigaranın dumanıyla dolmuş küçük odalar bile daha temiz geliyordu bazen.
şimdi o koku yüzünden başım ağrıyor. şimdi, daha fazla gitmek istiyorum ankaradan. ailem burada olmasaydı eğer, burada yaşamak için hiçbir sebebim olmazdı zaten. akrabalarım falan umrumda değil. "arkadaş" demek istemiyorum, aklıma "hangi sandalye?" hikayesi geliyor.

aklıma gelmişken, o hikayeyi anlatayım size:
bir felsefe dersinde, öğrencilerin kıl olduğu bir hoca sınav yapacakmış. öğrencilere sınavın tek soru olacağını ve çalışmalarına gerek olmadığını söylemiş. sınav günü geldiğinde sınıfın ortasına bir sandalye koymuş ve öğrencilere sorusunu yazdırmış: "bana bu sandalyenin olmadığını kanıtlayın."

tüm öğrenciler hayretle bakmış ve önlerindeki boş kağıdı doldurmaya başlamışlar. sayfalarca şey yazmaya çalışıyorlarmış. ertesi hafta, sınav sonuçları açıklanmış. sınavı tek bir kişi geçmiş ve sınav kağıdında sadece şu cümle yazıyormuş:

"hangi sandalye?"
saatler kaldı gitmeme ve ben hala düşünüyorum "şu şehirde bana ihtiyacı olan hiç kimse yok." diye. nasıl yaşamış, nasıl büyümüş, nasıl hayaller kurmuşum acaba ben bu şehirde? ya da ne bileyim, nasıl hayatımın en büyük hatalarını yapmışım, nasıl yanlış kararlar almışım da hayatımı berbat etmişim..

şimdi annemin, babamın bana anlattığı şeyler daha mantıklı geliyor. okusaymışım, bu şehirden uzaklaşmak daha kolay olurmuş. zevk ala ala, başka şehirlerde yaşarmışım. şimdiki kafam lisedeyken olsaydı, hiçbir arkadaşımla takılmadan sınıfın en çok ders çalışan inek öğrencisi olmak isterdim. arkadaşlarımla takıldım da ne oldu? liseli arkadaşlarımdan konuştuğum insan sayısı, 1-2 falan.. diyorum ya: "hangi arkadaş?"

neyse ankara.. sana çok kırgınım. sana ve içinde barındırdığın o milyonlarca insana. yüzüme bile bakmıyorlar, yüzlerine bile bakamıyorum. bi şeyler istemekten korkuyorum insanlardan, yardım istemekten mesela. nasıl gideceğimi bilmediğim bir yola nasıl gideceğim ile ilgili bilgi almak bile istemiyorum insanlarından. birbirlerinden kopmuş o kadar insanı barındırıyorsun ki içinde, hepsi sana yansıyor ve insanı kendinden nefret ettiriyorsun ankara.

benim göçebe hayatım!


üstnot: bu yazı epey bir kişisel, hikaye falan arıyorsanız yok bunda. altı çizilecek cümlelerde yok, sadece içimi döküyorum.

bayramlardan nefret etmemin diğer sebebi, küçük yaşta fazlaca şehir gezmiş olmam sanırım. evdekilerle sürekli kavga ediyorum, "onlar senin büyüklerin! bayram ziyaretine git! ellerinden öp!" diyorlar, ben genelde sessiz kalıyorum.

böyle bir konuda kimseyi suçlayamam, hayat şartları mı desem, ne desem bilemiyorum. "böyle olması gerekiyordu, böyle oldu." diye kabullenip sineme çekiyorum zaten her şeyi. "ben neden bayram günleri büyüklerimin elini öpmeye gitmiyorum?" diye sormak istemiyorum kendime. ailem illa ki bastıra bastıra söylüyor ama, fazla gelmeye başladı artık.

küçükken, ilk 3 yaşımı istanbulda geçirdim. hiçbir şey hatırlamıyorum ama eminim güzeldir. daha sonra izmir'de yaşadım. izmir'de yaşamanın güzel tarafı, henüz daha küçücük olmamdı. küçücük olduğunuz zaman etrafınızda gördüğünüz insanları unutamıyorsunuz. daha farklı bir şekilde bağlanıyorsunuz. sünnet olurken bile yanınızda olan insanlardan bahsediyorum.

daha sonra, ankaraya taşındık. o günden sonra hayatıma giren her insana arkadaşımmış gibi bakmaya başladım ben. neden biliyor musunuz? çünkü, anne tarafımdan olan ankaradaki insanları hayatım boyunca görmemiştim ben. akraba diyebilecek bir tarafları yoktu, onlar benim "sonradan hayatıma girmiş arkadaşlarım gibiydiler.

akraba olduklarına nasıl inanabilirdim ki. birisi geldiğinde "bak, bu annenin dayısı." diye tanıtıyorlardı ama; hayatım boyunca bayramlarda bana harçlık vermemiş bir insana nasıl akraba diyebilirdim ki? ya da çocuklarıyla bilgisayardan başka ilişkim olmamış, sadece işleri düştüğünde bana gelen insanlara nasıl akraba diyeyim ben? diyemem.

izmirdeyken, baba tarafımdan olan akrabalarımın çocuklarıyla buluşurduk. bizim büyük musti vardı, adaşım. saçları düz olduğundan dolayı ona mustafa, banaysa kıvırcık derlerdi. onun da abisi vardı ismail. kuzenim semih. hatırlarım, bir bayramda birleşmiştik. ben küçücüktüm, onlar da küçüktü ama sigara içiyorlardı. paramız vardı ama bakkal amca bize sigara vermiyordu. yerden küçük izmaritleri toplayıp içiyordu pezevenkler! ben de yardım ediyordum, ama içmiyordum.

yine aynı kişilerle bir gün nerede olduğunu hatırlamadığım bir deniz kıyısında buluşmuştuk. o akşam yürüyorduk. tekneler vardı. tekneye atladım, geri karaya çıkmam gerekiyordu. karaya atlayamadım, çünkü her tarafım sular içerisindeydi. sulara düştüğümü biraz sonra fark etmiştim.

o tarafımla, babamın akrabalarıyla aynı evde buluşurduk. öyle 2-3 kişi değil, 20-30 kişi olurduk, her şeyi konuşurduk biz. beraber eğlenir, beraber cips yer, beraber sohbet ederdik. büyükler sağ başta olurdu, sağ baştan el öpmeye başlar ve tüm ziyareti bir evde hallederdik biz.

ondan sonra her şey değişti, ben ankaraya geldim.

o kuzenlerimle yaptığım hiçbir şey kalmadı ama. ya da ne bileyim, hep birlikte aynı eve toplanıp bayramımızı kutlayamadık biz hiç ankarada. anne tarafım beni hiçbir zaman kesmedi. anne tarafından kuzenlerimle doğru düzgün anlaşamadık zaten.

neden eski bayramlar benim için daha güzeldi biliyor musunuz? öyle eski muhabbetler, eski komşular yok falan diye demiyorum ben "eski bayramlar daha güzeldi" diye.

kendimi ankarada yalnızlığa itiyorum, yalnızlığa kilitliyorum. yalnız olmak daha fazla huzur veriyor. ama eskiden olsaydı, yalnız olduğumda huzursuz olurdum diye eski bayramları istiyorum.

-da... eski bayramlar gelse bile, boşuna geçmiş 10 senem hiç gitmiyor be gözümün önünden. boş, yalnız ve mutsuz.

neden akrabalarımın elinden öpmüyorum? bilmem, akrabam var mıydı ki?

katliam yapılmalıydı!

o gün, gökten kurban edilmesi üzerine bir hayvan indirilmemeliydi. ben olsaydım eğer, çocuğumu keser ve geleneğin böyle devam etmesini sağlardım. daha küçük yaşta, büyüdüğümde kim tarafından atıldığını bilmediğin hain bir kurşunla değil; beni büyüten babamın boğazımı kesmesiyle ölmeyi isterdim. düşünsene, "oğlum..." diyor, "seni kurban etmekten korkuyorum, ama bu acı dolu dünyada yaşamanı istemiyorum. seni, bana verene geri gönderiyorum." diye devam ediyor babam.
ramazan bayramında yalnızlığımdan bahsetmiştim. (o yazıyı okumak için tıklayınız.) 
hiçbir akrabama gitmemiştim, zaten hiçbir akrabam da bana gelmemişti. akrabaları boşverin de, kapımı çalıp "bayramınız kutlu olsun" diyecek çocuklar bile yoktu o bayramda. kendimi çok çaresiz hissetmiştim ve kapımda "çaresiz" yazdığını hayal etmiştim. aslında yalnız olmadığımı, sadece kapıda asılı olan "çaresiz" yazısı yüzünden kimsenin kapımı çalmadığını hayal etmiştim.

yeni bir bayram geldi. ama, ramazan bayramında yaşadığım yalnızlık hala aklımda. "nerede kaldı o eski bayramlar" demeyeceğim, nerede kaldı o eski hayatlar daha mantıklı. son zamanlarda konuştuğum her insandan "nerede o eski mustafa?" lafını işitiyor oldum. değişim, çok değişik bir konu aslında. insanlar her şeyin değiştiğinin farkına varmıyorlar; sadece en yakın arkadaşının değişmesini takıyorlar. her şey değişti, herkes değişti; biliyorum, ben de değiştim. bu kadar yalnız değildim. yalnız olabilirim ama en azından eskiden "bayramlarda değildim."

her neyse, bayramınız kutlu olsun.
kutlanacak bir tarafı kaldıysa eğer.

fahişe: darmadağın olmam gerekiyormuş.

mustafa- peki, gideceklerini biliyorsan eğer neden onlarla sevgili oluyorsun?
kim?- gitmemelerini umuyorum. dua ediyorum bazen. "en azından bir ümit." diyorum ve bağlanıyorum tekrar.
mustafa- ama gidiyorlar.
kim?- evet, gidiyorlar.
mustafa- siz kızların en büyük sorunu ne biliyor musun? sizi ağlatan insanlara sevgili deyip, sizi ömür boyu sevebilecek insanlara gözünüzü kapatıyorsunuz. kendi hayatınızı berbat ettiğiniz yetmiyormuş gibi, bir de onların hayatını berbat ediyorsunuz.
kim?- tüm suç bizim mi?
mustafa- hayır.. ortada bir suç yok, sadece çözülmesi gereken bir sorun var.
eskilerde, dünyanın ortak konuşabileceği bir dil yaratmak istemişler. bana sorsaydılar eğer, "zaten var, biz sadece adına 'aşk' diyoruz." der, susar ve konuşmama yemini ederdim. her zaman yaptığım gibi kendimi sorguya çekerdim acımasızca.
önümde iki seçenek vardı, ya bir fahişeye aşık olacaktım ya da kendimi vuracaktım. uzun zaman önce hikayelerini anlattığım kırmızı geldi yanıma, "o fahişenin," dedi gülerek "hiç gülümsediğini gördün mü?"

gün boyu, tüm işimi gücümü bırakıp onu takip etmeye başladım. daha önce hiç gülümsemiş miydi?

bir gün, arabadan yola fırlatıldığını gördüm. sokağın başında oturmuş, her zaman işini yaptığı yere gelmesini beklemiştim. yüzü gözü ağzı burnu kan içerisindeydi. ilk defa o zaman yanına gitmiştim ve ilk defa o zaman gülümsemişti. burnundan süzülen kanları hiç takmadan gülümsüyordu, kahkaha atıyordu. neden gülümsediğini sordum..

"yıllardır buradayım... yıllar sonra ilk defa biri beni kullanmamak için yanıma geliyor." dedi. gözlerine bakıp susmaya devam ettim. konuşmaya çalışıyordu, dağılmış çenesini zorla açmaya çalıştı tekrar. "birilerinin beni farketmesi için, darmadağın olmam gerekiyormuş."  

özür dilerim okuyucu.

bu yazıyı kısa tutacağım, iki paragraf falan. sizden özür dilemek istiyorum, son zamanlarda fazlasıyla yazı yazamıyorum. aslında çok şey yazmak istiyorum ama nereden başlasam derken kalıyorum 40 yıllık ağaç gibi. elim kolum kıpırdamıyor, yazamıyorum.

düşüncelere dalıyorum, sanki aynı şeyleri yazıyormuşum gibi geliyor artık. kendimi çok yetersiz buluyorum. zaten bir de bunalımdayım, depresyondayım. ankaraya gider gitmez ilk iş olarak bir psikiyatrist ile görüşmeyi düşünüyorum. gerçekten çok kötü bir dönemden geçiyorum.

tekrar özür dilerim.

ne kadar değişirsen değiş, aynısın.

başımda o adam vardı. elindeki silahı kafama doğrulttu, ateş etti. öldüm.
başımda o adam yoktu. elimde bir silah vardı. kafama doğrulttum, ateş ettim. öldüm.
başımda o adam yoktu. hangi adam? hiç öyle birisi olmadı. o yoldaydım, yine o yol. karşıya geçmeye çalışıyordum, sağa sola bakmamıştım. bir araba çarptı, öldüm.
bir odadaydım, neresi bilmiyorum. elimde bir şırınga vardı ve sanırım altın vuruşunu yapmaya çalışan bir rock yıldızıydım. başardım, öldüm.
her seçim, farklı sonuçları doğurur diyorlar. her tarafta sigara içmeyin, sevişirken prezervatif kullanın uyarıları var. alkol sağlığa zararlıymış. içerideki yükses ses, ufakta olsa sağırlığa sebep olabilirmiş. önümüzdeki yüksek gerilim hattına dikkat etmezsek eğer, elektrik çarpabilirmiş. fahişelere aşık olmamamız gerekirmiş çünkü fahişeler bizden başka yüzlerce insanla birlikte oluyorlarmış.

kalıplaşmış binlerce kural var. diyorum ya, "her seçim, farklı sonuçlar doğurur" diyorlarmış. tamam da, bana seçim hakkı vermiyorlar ki, her seçimi kısıtlıyorlar görmüyor musun? hayatında ne olacağını bilemezsin, ileride ne olacak göremezsin diyorlar. ümit veriyorlar insanlığa. ama ne biliyorsunuz, belki benim için yaratılmış kadın şu an hollandada fahişelik yapıyor? bilmiyorsunuz. ben de bilmiyorum. bilip bilmemeniz sorun değil, sadece hayatıma biri gireceğini söylüyorsunuz ama hayatımı kısıtlıyorsunuz.

sizden nefret ediyorum, insanlar. yani, kendimden de öyle. "bi şeyler öğreteceğim, arkadaşımı mutlu edeceğim" ayağına yatıp onlarca moral cümlesini bir araya getiriyorsunuz ama sadece kısıtlamalardan ibaretsiniz. en son ne zaman özgür oldunuz? gerçekten.

ben olmadım.

sigarayı bırakıyorum.

masanın üzerindeki sigarayı gösterip "şu sigarayı uzatır mısın?" dedim. "çok içiyorsun" dedi, "kendine zarar vereceksin".sustum, uzun uzun süzdüm."sen neden içmiyorsun?""ben, acılarla savaşabilecek kadar güçlüyüm.""bense acılarla beraber yaşayabilecek kadar."
yukarıdaki cümlelerle anlatmıştım sigara içmeyi. (kaynak)
ilk başlarda insanlara anlatamadığım şeyleri, dışarıya vurmama yardımcı oluyor diye anlatıyordum. yaşattığı mide bulantısı, baş dönmesi bunları güzel yapan şeylerdi. kanımda biraz mazoşistlik olabilir, kabul ediyorum. daha sonra, içmeye devam ettikçe ne mide bulantım kaldı, ne de baş dönmem. bunlar önemli değil de; psikolojik olarak kendimi inandırdığım, dertlerimi dışarı atıyorum kısmı inandırıcı olmamaya başladı artık.

sadece içiyorum, sigarayı içime çekiyorum ve bir şeylerin değişmesini bekliyorum. sigara bittiği zaman, her şeyin aynı olduğunu farkediyorum. hiçbir şey değişmemiş, dertlerim hala aynı, hala param yok ve hala aynı yerdeyim. beklentilerim, kendimi birden bire marsta bulmak değil tabi ki. ama en azından, midemi yaktığı kadar dertlerimi de yaksaydı iyiydi.

her neyse, son bir paketim kaldı. bu paket bittikten sonra, bir daha sigara yakmayı düşünmüyorum; en azından param olana kadar.

"sigara içmeyen yazar mı olur?" diye soruyorum da kendime... "acı, dertler falan yazmaya sebep oluyorsa; sigara, acıya veya dertlere mi sebep oluyor?" diye düz mantığımı da konuşturuyor ve gidiyorum.

saçmalattirik: yalnızlıktan nefret ediyordu.

"ben kalbime yüzlerce sigara basıp seni öldürdüm. boşver beni, ne kadar yaralandığımı falan. zaten boşvermediğini düşünmüyorum." yazdı bloguna. kısa olmasından yakınmadan yayınla tuşuna bastı, sigarasını aldı. bir kaç nefes çektikten sonra odanın kapısını çarparak çıktı. dayanamadı, bunaldı; ayakkabılarını alıp dış kapıyı da çarparak uzaklaştı evinden.

hava esiyordu, etrafını izledi. birbirini bir daha göremeyecekmiş gibi öpüşen çiftleri, tabakhaneye bok yetiştirirmiş gibi acele eden insanları ve bir çoğunu gözlemledi. ilk defa düşünmemeyi düşünüp, yürümeye başladı. bir duvar yazısı dikkatini çekti: "yalnızlıktan nefret ediyorum."

geri döndü. evine girdi. duştan jiletini aldı ve intihar etti.
malesef, neden intihar ettiğini siz hiçbir zaman bilemeyeceksiniz. ben, çok iyi biliyorum. 

ek günlük: birini çok seviyorum ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. biliyorum. zaman makinesini icat etmedikleri sürece, tüm hayatım boyunca yaşanan şeyleri değiştiremediğim için pişmanlık duyacağım. tüm günümün özeti, bu.

saçmalattirik: zamanı öldürdüğüm zaman.

ama cesaretim yetmiyor, diye devam etmeliydi başlık. korkuyorum isminde bir yazı yazdıktan sonra kendimi biraz cesaretliymiş gibi göstermek istedim sadece. sürekli korkaklıktan bahsedersem eğer, insanlar benim ne kadar güçlü olduğumu göremezler diye düşünüyorum. güçlü mü? pardon, anlamadım. ha, tamam tamam.

her sabah kalktığımda "mutluluk dolu hikayeler anlatayım" diyorum.
o sabah hiç beklemediğim bir şekilde yağmur yağmıştı. yazın ortasında yağmurun yağması, taş ararken elmas bulmak gibi bir şeydi. kalkar kalkmaz yüzümü bile yıkamadan, ucuza aldığım kettle'a bir miktar su doldurup ısıtmıştım. nescafe'nin promosyon olarak verdiği bardağa 2 kaşık kahve, 1 kaşık süt tozu ve yarım kaşık şeker atarak kahvemi özenle yapmış ve camın önüne geçmiştim.

yağmurun cama vurmasından çıkan o ses, höpürdeterek içilen kahve; bir insanın mutluluk adına yapabileceği en güzel senfoni orkestrasıydı sanırım. yalnızlığım, düşüncelerim falan; ilk defa hiçbirisi umrumda değildi. sadece, müzik dinlermiş gibi takip ediyordum senfoni orkestramı. yağmurun verdiği karamsarlığı da takmıyordum, sadece mutluydum ve hayal ediyordum o an.

fakirliği falan bir kenara bırakmıştım, gelecekte yazacağım kitapların hayalini kuruyordum. bir kitabıma isim vermeden yayınlayacaktım, üzerinde sadece resim olacaktı ve insanlar "bu kitabın" ne olduğunu merak edeceklerdi. yazarın ismini falan da yazmayacaktım; zaten kendim üzerime yazacağım bir kitapta yazar hakkında bilgi vermek saçmalık olurdu.
daha sonra vakit geçiyor ve "mutlu" günüm; bok çukuruna düşmüş kelebeğin çırpınışları gibi yavaş yavaş kayboluyor. tamamen bitiyor, ölüyor. bir an mutsuz oluyor her şey. düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. bazen sadece rüyalarda mutlu olabileceğimi düşünüyorum. bazense, mutluluğun en büyük düşmanının zaman olduğunu düşünüyorum.

uyanıp, yeni bir hayata başlıyorum ve "zaman" faktörü girdiğinde, yavaş yavaş mutsuzlaşıyorum.
karamsar olmak istemiyorum, bak göreceksin; yavaş yavaş iyimser olacağım. yavaş yavaş düzelteceğim kendimi... zamanı yok edebildiğim zaman.

benliğim, benden kaçıyor.

ekmek arası çokokremimi sürüp yedikten sonra okul kıyafetimi giyerek servisi beklemeye başlamıştım. her zaman olduğu gibi oraya nasıl geldiğimi ve ne olduğunu bilmiyordum. sanki ışınlanma makinesi yapmışlardı, kendimi birden daha önce hiç görmediğim bir lisede derste buldum.

işin garip tarafı, tek öğrenci bendim. hayal gücümü kullanıp "sanırım, hayat bana ders veriyor" derken zil çaldı. aşağıya indim, hiç bilmediğim evime doğru yürümeye başladım. yağmur yerine kırmızı güller yağıyordu tepemden, onu gördüm.

onu, yıllar önce hayatımdaki en büyük aşk acısını yaşatan kızı, merveyi. bana doğru geliyordu, kaçmam gerekiyordu ama kontrol bende değildi sanki. "beni affettin mi?" diyordu, "evet." diyordum. tekrar el ele tutuşuyorduk. bu sefer, az önce dersten çıktığım lise; üniversitedeki yurt olmuştu. odamıza doğru yürüyord...
bir ses duydum, "mustafa, uyan. kalk lan, kahvaltıya gidiyoruz." diye. keşke bir kere kabul edilseydi benim "uyusam ve 5-6 sene önce uyansam" dualarım. ama yine olmamıştı işte, yine dün uyuduğum yurt yatağımdaydım ve hiçbir şey değişmemişti. yaşadığım her acı duruyordu ve dün yazdığım yazı, hala aynıydı.

son zamanlarda çok değiştim biliyor musunuz? artık, hiçbir şeyden korkmuyorum. bir arkadaşım bana prezervatif alamayacağımı söyledi mesela. eskiden olsaydı eğer, korkardım. elime bile alamaz, kasiyerin karşısına nasıl geçeceğimi düşünürdüm. "alırım" dedim, "ver parasını." dedim; markete girdim ve aldım.

bugün, herkesin kahve içmek için gittiği starbucks'a gidip "pardon, canım çok fazla oralet çekiyor ama siz de bulunur mu şöyle kalitesinden?" dedim. "hayır efendim, bizde bulunmaz." dedi, "teşekkür ederim." deyip çıktım oradan.

herkesin dondurma aldığı yere gidip "pardon," dedim, "sıcak dondurmanız var mı? çok üşüyorum da." dedim. ilginç ilginç baktı bana dondurmacı kız, "sıcak dondurma, arkadaşlarım var olduğunu söylüyorlardı da beni mi yediler ki?" diye devam ettim. "evet evet, sizi yemişler sıcak dondurma mı olurmuş hiç?" dedi.

diyorum ya, çok değiştim. bazen, sırf yalnızlığımı gidermek için benimle konuşmayan insanların yanına gidip "benimle neden konuşmuyorsunuz? ben kötü bir insan mıyım?" diyesim geliyor. zaman geçtikçe deliriyor muyum bilmiyorum, bugün deliler hastanesine kapatılırsam eğer don getirenim olur mu diye düşündüm mesela. gün geçtikçe kötü oluyorum. bu yaptıklarım, iyi şeylermiş gibi duruyorlar ama yavaş yavaş kaybediyorum eski benliğimi.

çok kötüyüm, gerçekten. ne yapacağımı hiç bilmiyorum şimdi.
mutluymuş gibi gözüken yüzüme, sürekli gülen bana inanan insanlara çok şaşırıyorum. ağlıyorum be allahsız, kitapsız insanlar. ölüyorum, içim içimi yiyor. ne yapacağımı bilmiyorum, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. buna rağmen gülüyorum, neyime inanıyorsunuz?

korkuyorum.

insanlar, bir şeylerden korktuğu zaman ne yapacaklarını bilmezler. korku filmlerindeki karakterler, bu yüzden bir canavarla karşılaşacaklarını bildikleri halde üzerine doğru giderler. korkuyu bir an önce atlatıp ne yapacağının farkına varan ana karakterler bu yüzden ölmez genelde; ölenler hep korkanlardır.

bir şeyden korkuyorsan eğer, başına geleceğini biliyorsundur der bir yazar arkadaşım. ben, "onu" kaybetmekten korkuyorum. korkusunu üzerinden atabilen bir ana karakter değilim, bu yüzden büyük ihtimal "onu" kaybedeceğim. korkuyorum. aynı masada yemek yeyip, aynı masada konuşulanları dinlediğimiz halde birbirimizle konuşamıyoruz ya; biliyorum, beraber korkuyoruz.

bazen, geçmişte yaşadıklarımızı hatırlayıp onu çok özlüyorum. aynı masada oturduğumuz halde, aynı şeyleri dinlediğimiz halde, aynı şeyleri gördüğümüz halde birini özlemek nasıl bir şey biliyor musunuz? bilmiyorum beni özlüyor mu, tüm karamsarlığımla beni özlemediğini düşünüyorum. kim bilir, unutmuştur belki. "bir hataydı" diye kazımıştır beni satırlarının en çirkin kokan yerlerinde, ufakça bir yere.

her zaman "bir umut, küçücük bir umut" hayalleriyle başlardım günlerime, ama şimdi öyle değil. küçücük umutlarımı, kocaman umutsuzluklar kapladı bu sefer. "belki özlemiştir" diyemiyorum. tam "özlemiştir" diyecekken, nutkum tutuluyor ve kendimle bile konuşamıyor oluyorum. "belki, unutmamıştır" diyemiyorum mesela, "unutmuştur, ben kolay unutulabilen biriyimdir." diyorum bu sefer.

insanlar, kolay bir şeymiş gibi konuş diyorlar. ne diyeceğim? "3 ay boyunca arayıp sormadım, işin doğrusu sen de arayıp sormadın. benden habersiz yemediğin halt kalmadı ve ben de senden eksik değilim, her türlü haltı yedim." diyemem ki.

bursaya geçtiğim zaman, her şeyin biraz düzelebileceğini düşünüyordum her zaman ki gibi. artık alkol kullanmayacağım diyen bir insandan, "bir an önce sarhoş olayım, bilincim kapansın ve düşünmeyeyim bunları" diyen bir insan oldum.

ne diyeyim ki? ne yapayım?
çok korkuyorum.
ve korku filmleri gibi değil bu.
barışsak bile biliyorum, üzerimden bu korkuyu atamayacağım. neyin, ne bok olacağını hesaplayacağım yine. eskisi gibi olamayacağımızı aklıma getireceğim, delireceğim.

oturup, birilerinin beni bıçaklaması için dua ediyorum. ölmek istiyorum bazen. "ölmek isteseydin, yapardın" demeyin, o kadar basit bir şey değil bu. "belki..." diyorum, "ölürsem eğer, değerimi anlarım."

ya da ne bileyim işte, bıçaklanıp hastane köşelerinde bulunursam eğer, gelip "ne yaptın sen be?! manyak?!" diye tepki verir. değerli olduğumu gösterir, en azından bir umut olduğunu gösterir.

itin duası kabul olsaydı, gökten kemik yağardı derler. o kadar dua etmeme rağmen ne bıçaklandım, ne öldüm. birileri, tanrının varlığına dair işaret ister ya hani; ben sadece, çok ufak bile olsa, bir umut için işaret istiyorum.

çok korkuyorum ve biliyorum. korkularımın başıma gelmesi için zaman, gittikçe daralıyor.

mim: sahne benim, çekilin!

melodram beni üst üste ikinci kez mim'liyor, canım benim. yazacak bir şeylerim çokken bunlara öncelik vereyim dedim ve sorulara bir dikkat ettim. uzun zamandır yazmak istediğim şeylerin soru olarak gelmesi, çok hoşuma gitti. o yüzden kendisine teşekkür ediyor ve cevaplamaya başlıyorum.

sesinizin çok güzel olduğunu farz edin ve ideal sahne performansınızı tarif edin. (hangi şarkıyı söylerdiniz, nasıl giyinirdiniz, size kimler ya da hangi aksesuarlar eşlik ederdi?)

sesim gerçekten güzel olsaydı ve diyaframım kaldırabilecek olsaydı eğer; ilk söyleyeceğim şarkı hypnogaja - here comes the rain again olurdu. daha sonra seçeneklerim arasında skillet - hero var. daha sonra five fingers death punch - coming down olurdu. baktım o da olmadı, türkçe olsun derseler eğer büyük ihtimal zakkum - uyanık mısın olurdu. nedenini bilmiyorum ama şarkıya içten gelen bir bağımlılığım var.

ideal sahne performansım, büyük sanatçıların yaptığı konserlerdeki gibi büyük şeyler yapabileceğim bir mekan olması üzerine değil. aslında, üniversitemin yeşilliklerinde geceleri bağıra bağıra söylemek istiyorum bu şarkıları. kimin beni duyacağını, kimin beni dinleyeceğini takmadan; sadece çığlıklar ata ata söylemek istiyorum işte. bu yüzden dolayı giyimim de günlük giyimim olan t-shirt ve eşofman üzerine kurulurdu. üzerinde "i don't care" yazan siyah bir t-shirt ve kırmızı bir eşofman hoş olurdu sanırım.

aksesuar mı? o da nesi?

özel bir gününüzde bir koro ya da özel bir kişi sizin için sürpriz bir parça hazırlamış. parçanın özelliği sizi tarif etmesi. hangi parça olurdu bu?

"ete kurttekin - benden adam olmaz" şarkısı tam olarak otururdu sanırım. ete kurttekin'le ne kadar tanışamamış, facebooktan friendfeedten sohbet edememiş olmasam bile kendisinin bu şarkıyı beni düşünerek yazdığını düşünüyorum.

içinizde kalmış, söylenmemiş bir takım şeyler var. uygun şartların bir araya geldiğini hayal edin. o kişiye (yarım kalmış bir aşk, kırgın olduğunuz bir dost vs.) duygularınızı anlatabileceğiniz bir fırsatınız var. ona hangi şarkıyla duygularınızı anlatırdınız?

bu, karşıdaki insanın ingilizce bilip bilmemesine göre değişir. ingilizce biliyorsa eğer "skillet - hero" parçasıyla anlatırdım. şarkının sözlerinde "hayatımı kurtar" gibi şeylerin bulunması bunda büyük bir etken tabi ki. ama yok efendim, illa türkçe olacak deniyorsa bu şarkı "ahmet kaya - nereden bileceksiniz?" olurdu. mor ve ötesi'nden bir derdim var da olabilir. feridun düzağaç'tan beni bırakma da olabilir (cem adrian'ın yaptığını daha çok seviyorum). vega - elimde değil olabilir.

sizi şu an okuyanlara göndermek istediğiniz parça?

bunu yapmak istemezdim, ama sanırım "durduk yere adamı bunalıma sokan şarkılar"dan seçmek zorundaydım. bu da öyle bir şarkıydı işte.

şimdi gelelim, kimleri mimliyorum? kusuruma bakmayın, hala mimleyecek birilerini tanımıyorum. zaten mim'lemek istediğim insanı melodram mim'lemiş :(.

berbat rüyalar


İÇ. MUSTAFANIN BEYNİ. GECE. 30.09.2012.

içtiğim sigaranın sonsuz olmasını istediğimden bahsetmiş miydim? her neyse, bunun şu an yazacaklarımla bir alakası yok, sadece hatırlatmak istedim.

yaslandım. yatağımın koskoca bir kısmını bırakıp iyice duvara dayandım. öyle uzun zaman olmuş ki kendimi bir yere emanet etmeyeli, duvara dayanmak güzel geliyor olmalı. ya da ne bileyim, ya da kim bilir; güzel gelen emanet etmek değil de, her şeyden saklanma isteğidir. öyle bir şey ki bu, kendimi kapatıp yıllarca kimseye gözükmek istemiyorum. kimsenin beni görmesini istemiyorum, kapatın beni lütfen!

bir haftadır aynı rüyanın etkisinde olmaktan bıktım. rüyanın tam ortasında buluyorum kendimi, büyük bir ödül töreni ya da küçük bir kutlamada bulunuyorum. sıra yemek yemeye geçiyor, tost yemekle başlıyorum. masa üzerinde bir tabak daha beliriyor, nedir bu diye bakıyorum; ölü gibi gözüken beyaz yılanlar görüyorum. lezzetli olmalı. yanımda arkadaşlarım belirliyor, "ben bunu yiyemem" diyorum. şakasına biri üzerime doğru yılanı fırlatıyor. yılan, vücuduma yapışıyor. ne yaparsam yapayım, çıkmıyor oradan. daha sonra canlanıyor, vücudumun içine girip paramparça ediyor beni.

sonrasını hatırlamıyorum. "neredeyim lan ben" bakışlarıyla uyanıp en son yurtta yattığım aklıma geliyor. uyumak isterken, korku filmlerinden çıkma canavarlarla savaşmaktan bahsetmiyordum ben.

her gün aynı rüyayı göreceğim diye, uyumaktan korkuyorum. önceden yurtta uyuduğumda gördüğüm rüyalar hoşuma giderdi; tek düzeleşmiş hayatımın tek aksiyonuydu onlar. ama artık, çok korkuyorum. çoğu şeyden korkuyorum. bu yazıyı bile korkumu atmak için yazmaya başladım.

haa, yeri gelmişken, yazıyı bitirirken söylemek istedim: allah, şu şarkıların belasını versin. ne demiş yazar? "hayatta kan ıslatır sizi, ben kupkuru kalacağım. neresinden bakarsan bak, bardağın boş tarafıyım."

neresinden bakarsam bakayım, kendimi öldürmek istiyorum.

mastercard


İÇ: MUSTAFA'NIN EVİ - GECE.

bazen, sigaram hiç bitmesin istiyordum. ciğerlerime dolan dumanı dışarı attığımda, bu hayatta var olmamın bir sebebi varmış gibi hissediyordum. ama her şeyin olduğu gibi, sigaramın da sonu geliyordu.

beş parasızdım diyordu bir yazar, zengin olma hikayesini anlatıyordu. "bir gün ben de bu zenginlerden olacağım" hissi uyandırıyordu izlediğim her film. 20 metre karelik bir odada başladım yazmaya, şu an 200 metre karelik bir villadayım diyordu hayallerine kavuşmuş bir yazar. ne güzel kandırıyorlardı bizi. keşke diyordum, kişisel gelişim kitabı okuyan her insan 20 metre karelik bir odadan 200 metre karelik villaya geçebilseydi.

derin derin hayaller kurdurtmayı çok seviyor olmalıydı hayatın üst kısmında yaşayan insanları. onların yaşadığı hayatların hayallerini kurmasaydık eğer, onların yaşadığı hayatların bir önemi kalmazdı çünkü. onların da vardı elbet, bizden daha iyi yaşamak için sebepleri. mesela kimisinin babası zengindi, kimi insan kazıklamayı iyi biliyordu, kimisi insan kandırmayı. sonuçta hepimiz kandırılıyorduk. yaşayamayacağımız hayatların, yaratabileceğimiz hayallerini yaşıyorduk.

bugün, dandik telefonumun ses kayıt cihazını açıp bir şeyler söylemek istedim. söyleyebildiğim tek şey, "neden hala burada olduğumu bilmiyorum" oldu. peh, şuraya bak.. neden burada olmadığını bilmediği bir insandan doğru düzgün bir şey olmasını bekliyorlar. doğru düzgün ne olabilirdim? ya da ne bileyim, nedir bu doğru düzgün?

sürekli aynı kelimeleri kurup, sıkmaktan bıkmıştım insanları. yazmayı bile bıraktım, günde bir yazarken haftada bir oldu mesela. senaryo kitapları aldım kendime; okuduğum ilk cümle "ne olursa olsun, bir yazar mutlaka peşinden koşmalı istediği şeyin" diyordu. ne olduysa oldu da, peşinden koştuğum şeyler bir türlü gerçek olmadı.

nasıl olsun be adam? film istiyorsan, ekipmana ihtiyacın var. ekipman içinse paraya. ne diyordu reklam? "geri kalan her şey için, mastercard." veriyordu zaten ince ince mesajı alttan; ölülerden geriye kaldıysan eğer, ihtiyacın olan tek şey mastercard. iyi demişti teyzelerimiz "sadece aşk, karın doyurmuyor be yiğidim" diye.

ne diyeyim ki? ya da ne yazayım?
söyleyebileceğim tek şey: "geriye kaldık, ve hepimiz için birer mastercard."

buruk sevinç.


ankarada son sigaralarımı aşti'de içip etrafı biraz inceledim. ayrılmak, gerçekten çok zor iş. birbirine belki de son kez veda edenler vardı. birbirinin gözlerine "gitme, lanet olası gitme!" diye bakanlar, "keşke otobüs bozulsa, burada kalsam" diye düşünenler.

benim öyle gözlerime bakıp, "gitme, lanet olası gitme!" diyebilecek kimse yoktu. hatta bana sarılıp, ne olacağını bilmeden "kendine iyi bak" diyebilecek bir arkadaşım da yoktu. yalnız bir insan olduğumu oradan anlıyorum. ben sadece, "keşke otobüs bozulsa, burada kalsam." diyen insanlardım. neden olduğunu bilinmez, sadece o an kalmak istiyordum.

aslında ilginç, 1 aydır bu zamanın gelmesini ve bursaya gitmeyi bekliyorum. konuşmak kolay oluyor ama iş ayrılmaya geldiğindeyse çok zorlaşıyor her şey. zamanın durmasını istiyorsun. geçenlerde bir film izlemiştim, adam "zamanı durduramadığı için, belki tersine akar diye saati tersine çevirmişti."

işte öyle, ümitsiz bir şekilde saati geriye çevirmek istiyorsun; ama olmuyor. telefonun saatini kurcalayıp, saati geri alsan bile hayat o saate geri dönmüyor. dönseydi, güzel olurdu. zaman makinesi yapacağıma dair söz verdim kendime, yapsaydım gerçekten güzel olurdu.

biraz zaman geçtikten sonra otobüste görevli bağırmaya başlıyor, "14 bursa yolcusu kalmasın. bursa yolcusu kalmasın." diye. içimde bir sevinç olacağını düşünüyordum, gerçekten de bir sevinç oldu ama çok buruk. gitmeyi mi istemiyordum? hayır, bir an önce ankarayı terketmeyi düşünüyordum. ama o öyle olmuyor işte, yine kahrolası arkanda bıraktıklarını düşünüyor insan.

gitmeyi isterken, gitmemeyi istememek diye bir şeyin var olduğunu farkettim o an. bir tarafım, "hiç kimsenin olmadığı ankarada dur" diyordu, diğer tarafım "yurttaki arkadaşlarınla eğlenebileceğin bursaya git."

önüme bir seçenek sunsaydılar eğer, hangisini seçeceğimi bile bilmiyordum.

bir tarafım hala "dur, geri dön" diyor. bir tarafımsa "boşver, alışırsın." diyor.
biliyorum, alışırım. zaten alışmak istiyorum, ama canım hiç alışmak istemiyor.

bazen, oluyor işte böyle. bazen o otobüse bindiğin zaman hiç inmek istemiyorsun, bazense o otobüsten bir an önce inip geri dönmek. bazen o otobüste geçen sürenin hiç bitmemesini istiyorsun, sonsuza kadar gitsin, sürsün bu yolculuk istiyorsun ama; sürmüyor. her yolculuk bitiyor.

ve sana hiçbir zaman seçenek vermiyorlar, "kalmak mı istiyorsun? gitmek mi?" demiyorlar.

yüzüncü yazı.

önüme seçenek sunsaydılar eğer insan olmazdım, biliyorum. bir sürüngen olmak daha mantıklı geliyor, en azından sürünmekten başka şansım olmazdı.

ya da bilmiyorum. liseye giderken yolda, ufak bir solucanın parçalara ayrılmış bir şekilde yaşam savaşı vermesini izliyordum. etrafta güzel bir manzara vardı, adına harikalar diyarı demişler. ne kadar parçalanmış olursa olsun, yaşamak için verdiği savaş gözümün önünden bugün bile gitmiyor. yaşamış mıdır, yaşamamış mıdır bilmiyorum, okula geç kalıyordum ve onu orada terk ettim.

o günden beri kendimi o solucana benzetiyorum. paramparça hale getirilmişim, yaşamaya devam etsem bile yaşam ümidim yok ama ben yine de yaşamak için bir çok mücadele veriyorum. ne demiştim geçenlerde? her savaşı ben başlatıyorum anne, ama hep başkaları bitiriyor. ben ne kadar mücadele verirsem vereyim, hep başkalarıyla ilgili bir şeyler oluyor.

yaşamın, en ilginç tarafı bu. başkalarının hayatını yaşasak bile, yaptığımız hataları kendi hayatlarımızla ödüyoruz.

her savaşı ben başlatım, başkaları bitirdi.

"oğlum, biz seni böyle yetiştirmedik. neden içtin? neden sarhoş oldun?" diye sordu annem. böyle bir soruya ne cevap vereceğimi bilmiyordum, kendimi öldürmek istedim. ortadan kaybolmak istedim, kimsenin beni göremeyeceği bir yere gitmek istedim. hiç kimsenin sahip olmadığı topraklara..

"çaresizdim anne. okuduğum savaş kitapları 'savaşı ben başlattım, ben bitiririm' derdi. her savaşımı ben başlattım ama başkaları bitirdi anne. neyi unutmak istediğimi unutmak istiyordum sadece. beceriksizliğimi, hiçbi işe yaramamazlığımı, her şeyimi unutmak istedim anne." diyemezdim. benim kahraman olmamı isteyen insanlara karşı bu cümleleri kuramazdım. ölmek daha güzel gelmişti o an. sadece ölmek, gitmek istedim.
bazen, babamı izlerim. cebinde 5 kuruş parası olmamasına rağmen, mutlaka bulur bir yerden evlatlarına verirdi. babamı da anlıyorum, bazen düşünüyordur "keşke zengin olsaydık" diye. zengin olsaydık bile, kendi yemez evlatlarına yedirirdi biliyorum. ama ne olursa olsun, evlatlarına bakmayı çok iyi bilir babam.

bazen de evlatlarını izlerim. abimi mesela. ne kadar dışarıdan bakıldığında mutluymuş gibi gözükmeye çalışsa da sanki içi içini yiyor. eminim o da ben kadar hayatından memnun değil, eminim o da yaptığı çoğu şeyden pişman. hayatta geçinmek için, kendisini geçmiş çocukları için elinden geleni ardına koymuyor.

benle abimi karşılaştırıyorum, iyice, dikkatle. arada ince bir fark var; en azından o, bi şeyler için çabalıyor. ben gibi değil.

çoğu savaşımı ben başlatıyorum, bugüne kadar hiçbir savaşımı kazanamadım. bu gibi benzetmelerden nefret ederim aslında; savaş falan, entellektüel şeyler bunlar. bugüne kadar ben "savaş" dahi, hiçbir şey kazanamadım. ne bir tecrübe, ne bir para, ne bir hayat dersi. bir şeyler öğrenmeye başlar başlamaz, pes ediyorum. "dertlerim," diyorum, "çok çabuk pes ediyorum." sorunun ne olduğunu biliyorum, "ama siktir ediyorum. zaten savaşanlar da kaybediyor."
 "insanlar, dertleriyle çok çabuk başa çıkabiliyorlar anne. nasıl olduğunu biliyorum, yarını hiç düşünmüyorlar. ama ben düşünüyorum; 2 hafta sonra varolan kredi kartımı nasıl ödeyeceğimi konusunda dert yanıyorum henüz 21 yaşımda. üniversiteye giderken cebimde olacak olan 200 liranın 160ını kredi kartına versem, 40 lirayla 3 hafta geçinebilir miyim diye düşünüyorum. diğer arkadaşlarım gününü gün ederken, ben bundan seneler sonra ne yapabileceğimi düşünüyorum. her zaman söylüyorum, yazarlıktan başka hiçbir şey bilmiyorum; ne yapabileceğimi bile bilmiyorum.

akıllı olduğumu, zeki olduğumu söylüyorlar anne. ben, bu devirde aklın, zekiliğin hiçbir işe yaramadığını düşünüyorum. işe yarasaydı eğer söylediklerine göre, burada olmamam gerektiğini biliyorum.

seneler sonra, belkide sokakta yatan bir dilenci olacağım anne. çok iyi biliyorum, bazen geleceği görüyorum. bazen geleceğimi kendim yaratıyorum ve bunların hiçbirisi bir boka yaramıyor anne. ben hala buradayım, dün neredeysem, seneler önce neredeysem hala oradayım. kendime odunluzıkkım diye bir hayal yaratıp, ortalıkta kaybolmuşum.

bazen işte öyle anne, kaçıp gidesim geliyor. çünkü bazen, dertlerle savaşmanın en iyi yolunun kaçmak olduğunu düşünüyorum. bazen işe yarıyor. bazen işe yaradığı için içiyorum. bi kaç saat de olsa, bunları unutabilmek için içiyorum anne."
ama sana bunları anlatamıyorum.

nasıl anlatayım. anlatsam bile "mücadele etmen gerekiyor" diyeceksin, biliyorum.
ama anlatamıyorum işte. hep bir boşluk kalıyor; "girdiğim her mücadeleyi kaybediyorum anne" kısmını hep unutuyorum.

seri 2: sikerim lan ben böyle hayatı!

not: bu yazı seri birin devamıdır. onu okumadan, bir şey anlayacağınızı sanmıyorum.

yere yattım, kahkahalar atıyordum. az önce, tren raylarının paslı demirlerinde yürürken, tam kimsesiz olduğumu düşünürken hiç tanımadığım bir insanın üzerime atlayıp "ne yapıyorsun lan sen?" diye bağırması çok garip gelmişti. "beni tanımıyorsun, niye hayatımı kurtarıyorsun lan?" demek istedim ama, siktir edip rayların yanında bulunan çakıl taşların üzerine uzandım. anlamsız kahkahalar atmaya başladım, adeta how i met your mother'dan barney'in şeytan gülüşlerinden birini yapıyordum: "nihahahaha!"

gözlerimi kapatmıştım, alkol damarlarımı sanırım terkediyordu ama ölmeyi istememem için bir sebep yoktu hala. etraftan insanların ayak seslerini duyuyordum, sanki buraya doğru geliyordu. birisi "ambulansı arayın" diye bağırdı, diğer birisi "açılın! nefes alsın biraz!" diyordu ama hiçbirisi umrumda değildi. hala kahkahalar atıyordum.

bir ara cem yılmaz'ın bile buralara geldiğini hissettim, arog çekimlerinden yeni çıkmıştı ve kendisine verilen sahnenin etkisiyle bana bir sigara uzatmıştı. "saçmalama," dedi, "hayat bu kadar anlamsız olamaz! tut şu sigarayı, iki elinle siper et! hayat bu kadar anlamsız olamaz!" diye devam etti ama hala kahkahalarla gülmeye devam ediyordum.

devamını hatırlamıyorum, gözlerimi açtığım zaman ambulanstaydım sanırım. gözlerimi tekrar kapattım. bilincim kapanmaya başlıyordu, ama hala kahkaha attığımın farkındaydım. gözlerimi tekrar açtığımda hiç bilmediğim bir odada uzanmış halde duruyordum, yanımda beyaz gömlekli bir adam vardı. hafızasını kaybetmiş bir insan gibi "ne işim var burada? cehennem böyle olmamalıydı." dedim. "ben psikologun" dediği anda dinlemeyi kesmiştim.

neden olduğunu bilmiyorum, beni çok fazla beyaz gömlekli insanın bulunduğu bir yere kapattılar. sürekli gülmeye devam ediyordum, zaten şu amına koyduğumun hayatında ağlarken bile gülmeyi becerebiliyordum. odama kapattıkları anda "siz beni buraya kapattığınızı zannediyorsunuz, ama ben sizi dünyaya kapatıyorum hahahahahaha!" diye bağırıyordum. eminim beni duymuyorlardı, ama hoşuma gidiyordu.

aradan çok uzun zaman geçmişti. çok fazla deli insanla tanışmıştım. birisi dünyayı kendi yarattığına inanıyordu. birisi vardı, sarı saçlı bir fıstık gibi bir hatun, 190 boylarında, türkçeyi rus aksanıyla konuşuyordu. bazen "içimde bir çocuk var. içimdeki çocuğu öldürdü ben! katil ben!" diye bağırıp gülmeye, bazen de ağlamaya başlıyordu.

psikologum iyi bir insandı. beni iyileştirmek için özel olarak görevlendirilmişti, kendisiyle çok iyi anlaşmaya başlamıştık. bir zamandan sonra dayanamayıp hasta koltuğuna kendi yatmıştı ve bana hayatını anlatmaya başlamıştı. adı, neydi adı bilmiyorum. söylemişti, unuttum.

buradaki deli insanları dinleye dinleye hayattan bıkmış, olmayan dertleri artmaya başlamış. benim gibi bir insanla tanışmaya dayanamamış, delirmeye karar vermiş. arada sırada kendi hayatından çıkar, benim hayatıma laf sokardı hatta. "nasıl bu kadar karamsar olmayı beceriyorsun! kırmızı rengi bile siyah görecek kadar kararmışsın be adam!" diyordu. gülüyordum, "siyah görmüyorsam bile, kırmızının kan rengi olduğunu biliyorum" diyordum.

karşılıklı gülüyorduk. zaten, bir süre sonra, yanıma onu da arkadaş olarak getirdiler.

kendimle övünmüyordum, ama bir psikologu delirttiğim için mutluydum.

daha sonra, yine bir zaman sonra. yeni bir psikolog getirdiler buraya.

adını yine hatırlamıyorum. sanırım "sikerim lan ben bu hayatı"ydı.
beraber, hasta koltuğuna oturduğumuz zaman geçmişimizi birbirimize anlatıp "hayatımızı sikiyorduk."

bazenler.

bazen çok düşünüyorum blogu açtığımda, yeni bir yazının ilk paragrafına nasıl başlayayım diye. çünkü biliyorum, bir yazı okunmaya başlandığı zaman en büyük etkiyi ilk paragraf veriyor. okuyup, okumama kararını ilk paragraf belirliyor çoğu zaman. bu sefer, ilk paragraf falan umrumda olmadan yazacağım. okunup, okunmaması umrumda değil.
bazen, arkadaşlarımdan nefret ediyorum. herkesi silip gidesim geliyor, bir kaç dakika içinde geçiyor sonra tüm hissettiklerim. bazen, kendimden bile nefret ediyorum. kendinden nefret eden bir insanın, başkalarına sevgi gösterebilmesi mantıksız geliyor zaten.

"bazen" diyorum her zamanki gibi, zaten bir hisse sürekli olarak bağlanamıyorum. zaman geçtikçe bitiyor tüm bağlılıklarım. mesela zaman geçtikçe eski anlamını kaybediyor sürekli dinlediğim şarkılar. zaman geçtikçe eski anlamını kaybediyor arkadaşlıklar, ne konuşacağını bilemez hale geliyorsun ve zaman geçtikçe daha çok ölesi geliyor insanın.

"zaman geçtikçe" diyorum, sanki "zaman geçmedikçe" diyebilecekmişim gibi. zamanın geçmemesini istiyordum bazen, artık istemiyorum. ölümsüzlüğü istemiyorum çünkü. düşünmeye devam ettikçe ölmeyi daha fazla istiyorum, seriler yazıyorum, ölümü anlatıyorum ama kimse "neden ölmek istiyorsun?" demiyor. bu yüzden arkadaşlıklarımdan nefret ediyorum bazen.

yaşımdan büyük arkadaşlarım olsun istiyorum, bulamıyorum. arkadaşlarımı gördükçe, arkadaşlarıma baktıkça beynimin bayağı geride olduğunu düşünüyorum. arkadaşlarımın arkadaşlarına bakıyorum bazen, sanki hepsi dünyanın en başarılı insanlarıyla arkadaş. kıskanmıyor değilim, kıskançlıktan deliriyorum bazen. "ben, o kadar çocuksu muyum?" diye düşünüyorum, bu kadar çocuksu olmasaydım arkadaşlarım küçük yaşta olmazdı diyorum kendi kendime kapılıp giderken. değişmeye çalışıyorum, bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorum; evrim var diyorlar, vücut olarak evrimleşiyor olabilirim ama neden düşünce olarak evrimleşemiyorum bilmek istiyorum.

bazen, bacaklarımdan bir yere asılıp tüm ağırlığımı yer çekimine vermek, serbest bir şekilde etrafı izlemek istiyorum. küçükken salıncağa bindiğimde ayaklarımın yere değmediği zamanlar geliyor aklıma, ayaklarımı salladığım zaman rahatlardım. şimdi ayaklarımdan asılıp, tüm bedenimi sallamak istiyorum sadece. "belki rahatlarım," diyorum, "belki geçer."
"bazen" diyorum, "hiçbir şey olması gerektiği gibi değil."
yaklaşıyor, ağlıyor. "ne olması gerekiyordu? ne olmasını bekliyordun ki?" diyor.
"bilmiyorum" diyorum, "en azından zengin olmalıydım, işe yaramaz bir yazar değil."
susuyor.
ben de susuyorum.
bazen, sadece susuyoruz işte. bazen, sadece susasım geliyor.
 bazen, sadece susuyorum.

Bu Blogda Ara