aldırma gönül, aldırma.

naber?
bugün sana mutluluklarımdan mı bahsetsem, hüzünlerinden mi bilmiyorum.

bir tarafım diyor ki, "yaz mustafa, netbook aldığını ve sürekli bir şeyler yazabileceğini anlat insanlara.". aslında, mutluluk ile yazabileceğim tek şeyin şu an bu olduğunu farkettim. aklımda "bir tarafımda diyor ki 'aç aldırma gönül şarkısını, ve yaz hissettiklerini' şeklinde devam ettirmek vardı bu yazıyı. ama korktum, iyi tarafların bu kadar az olması; kötü tarafların uzun olmasına sebep olacak diye korktum.

vazgeçtim.

bu aralar kendimi çok fazla ilgiye muhtaç hissediyorum. insanlara olan soğukluğumu ne kadar düzeltmeye çalışırsam çalışayım, hiçbir şey birilerini bana karşı ilgili yapmıyor. aklıma "ben bu kadar mı kötüyüm?" sorusunu getirip liselice triplere girmek istiyorum şimdi.

anneme ters bir şey yaptığım zaman hep "ben bu kadar mı kötü bir anneyim" diye bir tepki verirdi. onun tepkisi sanırım bana geçti; "ben, ben bu kadar mı kötü bir insanım ki yanımda kimseni varlığını hissedemiyorum? bana yalnız değilsin diyenler nerdeler? her şeyi mi, yaptığım her şeyi mi kötü yapıyorum?".

olaylara iyi tarafından bakmak istiyorum, diyorum ki "insanların benden çıkarı yok, o yüzden gelmiyorlar"; ama bu bile yalnız olduğum gerçeğini değiştirmiyor. birilerinin işi düştüğü bir insan bile değilim ki gelsinler, yazsınlar bana.

liseli tripleri demişken, "hayattan nefret ediyorum. hayatın böyle olmasından. hayat böyle oldukça, ben böyle kaldıkça çekip gidesim var, gittiğim yerde kimsenin beni bulmamasını istiyorum mesela. hayatımda birileri varken yalnızlığımla yüzleşmektense, hayatımda kimse yokken yalnız olmak daha samimi geliyor bana."

neyse işte, öyle bir yazı bu da.

her şeyin masal olduğunu anlayıncaya kadar.

önceden masallar okurdum. birileri masallar anlatırdı.

"bir zaman gelecek, ve her şeyin bok gibi olduğunu anlayacaktı pamuk prenses" diye bir şey geçmezdi mesela o masallarda. mesela masallar bana hiç bahsetmedmedi pamuk prensesin, prensin evinde oturup yerleri temizlediğinden, prensten dayak yediğinden ya da ne bileyim işte her şeyin kötü gittiğinden. o masallarda yedi cüceler hiç bakmamıştı pamuk prensesin memelerine. pamuk prenses, 7 cücelerin evine nasıl sığdı acaba?

beklediği prense saçıyla kaçan masal kahramanının önüne koyulan engeller hiç anlatılmadı mesela. annesinin "kes artık şu saçını" demesinden bahsedilmedi. babasından, küçük yaşta tecavüze uğrayan o sarı saçlı kadının kim olduğu hiç açıklanmadı. hep tarihin, hep masalların gizli tarihinde kaldı bunlar.

kırmızı başlıklı kız kurt ile savaşacak gücü nereden buldu hiç bilemedim ben. ama o güce sahip olmayı isterdim.

hayatımın o anlatılanlar kadar mükemmel olmasını isterdim; ama değil. hiç olmadı. hiç saraylara götürecek bir prensesim olmadı benim. hiç uğrumda saçını o kadar uzatacak sevgilim de olmadı.

facebookta uzun zaman önce yazdığım yazıyı açıp, okudum bugün. sizin de okumanızı istiyorum. başlığı "hiç kimseyi aldatamayan bir insan için aldatılmak."
daha önce kimseyi aldatmayan bir insan için ölüm gibi bir şeydir işte "aldatılmak".
karmakarışık bir şeydir. intihar etmek üzere olan insanın ipi gibidir "hiç kimseyi aldatamayan biri için aldatılmak."
yanında var olan dostlarını, moral veren arkadaşlarını hiçe sayarak ölmeyi istemek gibidir "hiç kimseyi aldatamayan biri için aldatılmak".
kendi ellerinle öldürdüğün bir sineğin arkasından, "ölme, nolur ölme be sinek!" diye ağlamak gibidir "hiç kimseyi aldatamayan biri için aldatılmak."
gözyaşları içerisinde boğulmak gibidir, nefessiz kalmak gibidir "hiç kimseyi aldatmayan biri için aldatılmak."

ve en büyük ADALETSİZLİKTİR "hiç kimseyi aldatmayan biri için aldatılmak."

hiç kimseyi aldatamayan insanlar, birlikte oldukları her sevgili tarafından aldatılmaya mahkum bırakılmışlardır mesela.
her sevgili tarafından hisleri kırılıp ortada bırakılmaya, gözyaşlarıyla boğulmaya, duygusuzluğa mahkum bırakılmışlardır mesela.

ve hiç kimseyi aldatamayan insanlar, çoktan geleceğini kaybetmişlerdir o masallarda bahsedilen sonsuzluk okyanuslarında.

her seferinde düşünürler onlar. "bu sefer farklı olacak, bu sefer güzel olacak, bu sefer aldatılmayacağım" diye dalıp giderler düşüncelerin sonsuzluğuna.

ve ne olur biliyor musunuz? her zaman sonuç aynıdır.
her zaman, kaybedenlerdir onlar.
her zaman, onlar yerine koyulabilecek başka bir insan vardır hali hazırda.

her zaman, sahip olduklarını sandıkları kalplerin içinde bambaşka insanlar vardır aslında. dedim ya, her zaman kaybedenlerdir "hiç kimseyi aldatamayan insanlar" aşk denen oyunda.
konuyla alakası yok. ben sadece okumanızı istedim. sadece size şunu sormak istiyorum ben: "bugüne kadar tüm ilişkilerinde aldatılmış bir insan, nasıl kaldırabilir bir aldatılmayı daha?"

neyse.

ankarada olmanın büyük dezavantajı, daha önce sürekli gittiğin yerlere tekrar gidebilme ihtimalinin olması bence. yalnızlık kısmını falan atlıyorum tabi.

bugün, her zaman gittiğim parka gittim. 2 senedir yaşadığım tüm mutsuzlukların, kötü günlerin ardından gittiğim o parkta neler yattığını tekrar farkettim. ne kadar kötü şeyler düşünümüş burada, ve şimdi üzerine yüzlerce şey ekliyorum şimdi dedim kendi kendime. bugün, çok kötü birgün benim için blogum.

o yüzden saçmalarıma aldırma olur mu? çok çaresiz bir insan olarak görüyorum şu an kendimi.

bir arkadaşım yazmayı bıraktı, ben hayata küstüm.

filmlerde gördüğüm kadarıyla, hindistanda çeşitli tarikatlarda ders gören herkesin bir bilgesi vardır. bu bilge, çok bilmiştir; her şeyi bilir, her şeyin yoluna gireceğini, her şeyin düzeleceğini. öğrencilerine güçlü olmayı öğretir, hayata pozitif bakmayı öğretir, kuvveti öğretir, ve özellikle "ne olursa olsun, her şeyin yoluna gireceğini" öğretir.

cem adrian, aylin aslım'la şarkı yaparken ne güzel düşünmüş soru sormayı; "herkes gider mi?" demeyi. dün, "abla" dediğim insan yazmayı bırakmış. bloguna girdiğim zaman gördüm böyle bir şey olduğunu. başlıkta aynen şöyle yazıyordu, "ve ceyeka gider." 
ben bilmiyorum cem adrian'ım. "herkes gider mi" bilmiyorum. ama "ceyeka" gitti.


veda konuşmasının başlangıcında şöyle başlamış:
hani size her şey düzelecek bir yerden sonra inanıyorum demiştim ya. o yalan işte hiçbir şey değişmeyecek.
bu kısmı okumayarak geçmeye çalıştım. ikinci paragrafa atladım mesela, ama aklım hep bu cümleye gitti. üçüncü paragrafa geçerken bile aklım bu cümledeydi. insanlara "ceyeka yazmayı bırakmış" şeklinde şaşırtıcı cümleler kurarken bile aklım hep bu paragraftaydı. aşka küstüğüm zaman "abla, ben aşka inanmıyorum" artık demiştim ben ona. ve o da, "her şey düzelecek, buna inan" demişti. her şeyin düzeleceğine inandım, her şey düzelecek dedim. "neden her şey yoluna girecek biliyor musunuz?" diye bir yazı yazdım. ve sevgilim dışında buna inanan tek insan, gitti. arkasında "hiçbir şeyin düzelmeyeceğini" söylediği bir söz ile birlikte.


kendime çok acıyorum biliyor musun blogum? ceyeka'nın tam olarak 1298 izleyicisi vardı. nereden baksan 4-5 aydır tanıyorum ben onu, ve hiç duymadım "yazar olmak istiyorum" dediğini. düşünebiliyor musun blogum? tam 1298 izleyicisi var ve içinden hiç geçmedi belkide kitap yazmak. yazar olmak. benimse 18 izleyicim var. 18i de beni izlemiyor, biliyorum. sadece orada gözüküyorlar. yorum yapmıyorlar, okumuyorlar, hatta yazdığım şeyleri görmüyorlar bile.

yayınladığım bir yazıyı sadece 35 kişi okuyor. o da benim "blogumda yeni yazı yayınladım, bakar mısın?" diyişlerimle, insanlara paylaşmamla. bense diyorum ki "hayatımı yazı yazarak kazanmak istiyorum, yazar olmak istiyorum.". içim acıyor be blogum.

sevgilimle az önce tripleştik. uyumaya gidiyorum dedim ama "uyuyamayacağımı" biliyordum. sana geldim, içimdekileri dökmek istedim. içim öyle acıyor ki; bazen damarlarımda akan kanın tüm vücuduma boşluk salgıladığını düşünüyorum. o kadar boş hissediyorum ki kendimi; hiç, hiçbir şeyi olmayan bir dilenci gibi. para da dilenmiyorum. insanlardan beni okumasını dileniyorum, beni hor görmemesini dileniyorum mesela. "allah razı olsun abicim" diyesim geliyor sonunda ama sırf ayıp olmasın diye, dilenciye daha çok benzemeyeyim diye söyleyemiyorum.

dün birisi geldi. "o kadar şey yazıyorsun, çok güçlüsün. bu kadar şey yaşadın ve her şeye rağmen bi şeylerin düzeleceğine inanıyorsun." dedi. ceyeka'nın ilk haberini aldığımda ona bunu söylemek istedim ben, söyledim de. bana verdiği cevap "ben mi güçlüyüm, öyle hissetmiyorum da" oldu.

şimdi "sen çok güçlüsün" diyenlere buradan basın toplantısı düzenlemek istiyorum.

15 eylül 2011 tarihlerinde insanlar bana sürekli "çok güçlüsün" diyip duruyorlardı. onlara cevap olarak bir profil resmi yapmıştım. profil resminde şu yazıyordu: yaptığım tek şey, sabahtan akşama kadar bilgisayar başında oturup bir şeyler yazmak. ben mi güçlüyüm? ben mi istesem yaparım? güldürmeyin. bir boka yaramıyorum işte.


tam olarak 15 eylül 2011 de yayınlamıştım ben bu resmi. bu gün 26 ocak 2012. aynen şunu söylüyorum: yaptığım tek şey, sabahtan akşama kadar bilgisayar başında oturup "kimsenin okumadığı" bir şeyler yazmak. ben mi güçlüyüm? ben mi istesem yaparım? güldürmeyin. bir boka yaramıyorum işte.


bu yazıyı kimseye paylaşmayacağım blogum. sadece bloguma yazacağım, "yayınla" tuşuna basacağım ve öyle bekleyeceğim işte. kaç takipçim var bilmek istiyorum. ben olmadan "kaç kişi beni okuyor" bilmek istiyorum.

bi de şunu eklemek istiyorum blogum: "ben mi iyi yazıyorum? ben mi kitap basabilirim? ben mi kitap satabilirim? yaptığım tek şey 'insanlar hep yalan söyler' dediğim halde 'çok güzel yazıyorsun' dediklerinde inanmak. kendimle bile çelişiyorum. ben mi blogum? ben mi? ben hiçbir şeyim."

haftanın şarkısı, beni bırakma.

don't go.
siteye eklediğim yeni tasarımdan sonra, haftanın şarkısı uygulamasına devam etmeye karar verdim ve bu aralar duygusallığımı yansıtabilecek mükemmel parçalardan birisi olan "cem adrian'dan beni bırakma" parçasını seçtim. "yahu sen duygusalsın, neden bizi duygusallaştırıyorsun?" diyen olursa eğer; hani kardeştik? gelin, dertleşelim kardeşim diyorum ve blog yazımı yazmaya devam ediyorum. canlarımsınız.


şarkı sözleri şöyle:
belki güneş, bir gün bizim için doğar. belki korkuları, hayallerimiz boğar.o masal günü, gelinceye kadar; susuyorum, susuyoruuum.
susadıkça yüzün düşer aklıma. korkar olduum, düşlemekteen.
adımı anarım, çoğalıır sesiiin. konuşmaktaan, düşünmekteen. özlemekteen.
gel bak bir elimde gökyüzü var hâlâ, ötekinde kayıp giden yıldızlar la la.
korkularda benim umutlardaaaa. aaaaa.
bırakma, beni bırakma. beni bırakma. beni bırakma.
kimse kimsenin herşeyi olamaaaaz, mış. di'li geçmişten tek yaramsın sen.
sensiz kimse miyim, kimsesiz miyim bilmem. hiç bilmek istemem, hatta düşünemeemmm.
gel bak bir elimde gökyüzü var hâlâ hâlâ, ötekinde kayıp giden yıldızlar laaaa laaa laa laa.
korkularda benim umutlardaaaa. aaaaa.susadıkça yüzün düşer aklıma. korkar olduum, düşlemekteen.adımı anarım, çoğalıır sesiiin. konuşmaktaan, düşünmekteen. özlemekteen.gel bak bir elimde gökyüzü var hâlâ, ötekinde kayıp giden yıldızlar la la.korkularda benim umutlardaaaa. aaaaa.bırakma, beni bırakma. beni bırakma. beni bırakma.kimse kimsenin herşeyi olamaaaaz, mış. di'li geçmişten tek yaramsın sen. sensiz kimse miyim, kimsesiz miyim bilmem. hiç bilmek istemem, hatta düşünemeemmm.gel bak bir elimde gökyüzü var hâlâ hâlâ, ötekinde kayıp giden yıldızlar laaaa laaa laa laa.korkularda benim umutlardaaaa. aaaaa.

lütfen bana eşlik edin, ben şarkıyı söylemeden ve dinlemeden duramıyorum.

neden bu şarkıyı seçtim biliyor musunuz?
sımsıkı sarılmak istediğim, sarılıp gözlerimi kapatmak istediğim, 'keşke burada böyle kalsak, kimse bizi bulamasa' dediğim; sımsıkı sarılıp aşırı derecede bağlanarak kimsenin bizi bulmamasını istediğim sevgilimi çok özledim. ona sarılıp "diğer insanlar var ya, şu an umrumda değiller. sadece sen olursan zaten, kimse yüzünden kavga etmeyiz. kimse yüzünden tartışmayız da. birbirimizden bıkacağımızı da sanmıyorum; sürekli film izler, mutfakta çeşitli yemekler yaparız mesela. ben ömür boyu seninle yaşayabilirim, cesaretim var." demek isteğime karşı koyamıyorum.

hani, olur ya; bazen bulutlara gitmek istersiniz, ama gidemezsiniz. işte öyle bir şey. sevdiğimi o kadar çok özledim ki; sanki bulutlarda o, ve ben hiçbir şekilde gidemiyorum yanına. var olduğunu biliyorum ama, sarılmak isteyip onu sevdiğimi söylemek istiyorum ama hiçbir gökkuşağı gelipte köprü kurmuyor bana. gidemiyorum onun yanına. o kadar çaresiz bir durumdayım ki; çok özledim onu.

neyse.

biraz daha duygusala bağlayıp sizi yormak istemiyorum.

toplumsal bir mesaj da verip çıkacağım.

birini seviyorsanız eğer; ve ona ulaşabiliyorsanız eğer. şimdi, alın telefonunuzu elinize, aranız kötü olsa bile, sizi siklemeyecek olsa bile onu ne kadar özlediğinizi yazın. benim gibi yapabilirsiniz mesela. saçma sapan sözcükler ile bir kaç şey yazın, içinizdekileri dökün ona. o ister okumasın, ister takmasın ama siz boşaltın içinizi ona. belki, her şey böyle düzelir.

kim bilir, belki?

yalnız olamam.

just, i feel.
arkadaşımla otururken, hep "yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız" şeklindeki şarkı sözüyle dalga geçerdik. bir insanın hem "dostlarım" diye birilerine seslenip, hem de "yalnızım" demesi çok ironik geliyordu bize. ne kadar derin düşünürseniz düşünün, bence böyle.

ben bir yazarım. daha doğrusu yazar olmaya çalışan blog yazarıyım. sadece yazarım, insanlar okumaz; ben yine yazarım, yine kimse okumaz. yine. yine ve yine.

neden böyle düşündüğümü bilmiyorum ama hissediyorum ki herkesin bahsettiği "ergen boşluklarından" bir tanesindeyim yine. mesela öyle bir hüzün içerisindeyim ki sebebinin ne olduğunu bilmiyorum. melankoli deniyor diye hatırlıyorum buna. yani içimde deli gibi çığlıklar atıp, hüngür hüngür ağlayasım var ama bunu yapmak için kahrolası bir sebebim yok. yapmamak için de bir sebebim yok. mantığı anladınız mı? böyle bir çelişkideyim, böyle bir boşluktayım işte.

aslında, sebebini biraz biliyor da olabilirim. fakat şu an sadece şunu merak ediyorum; "düşüncelerde oluşan ve göğüs kısmıyla alakası olmayan o duygusal boşluk, neden göğüs kafesinin birazcıcık alt kısmında hissedilir?" neden şu an mide kısmıma kramp girmiş gibi hissediyorum, sadece bunu bilmek istiyorum.

böyle şeyler genelde kendimi boş hissettiğimde olur ve benim şu an kendimi boş hissetmemem için hiçbir sebebim yok. daha doğrusu kendimi boş hissetmem için bir sebebim var; o da boş olmam.

ankaraya geldim. gelirken hiç ümidim olmadığı kesindi fakat belki bir şeyler olur diyordum; geldim, evime girdim ve yine gördüm ki hiçbir şey beklediğim gibi değil. bahsettiğim ergen yalnızlığı kısmı burada giriyor işte ortama. o kadar çok "yalnızım, 4 gün oldu ve ben ailem dışında kimsenin yüzünü görmedim!" diye bağırmak geçiyor ki içimden, anlatamam.

bir şeyler olur belki diye facebook'a giriyorum, msn'e giriyorum. kimseyle konuşmadığımı farkettiğim zaman daha fazla ergen yalnızlığının boşluğuna itiyorum kendimi. bir insanın nasıl olurda konuşacak dahi kimsesi olamaz? yukarıda "ben yazarım" kısmını bu yüzden yazdım. ben yazıyorum, birileri okuyor, beğeniyor ama kimse ağzını bile açmıyor; konu üzerine kimseyle konuşmuyoruz mesela, kimse fikirlerin yanlış demiyor ya da ne bileyim işte. tek gördüğüm şey, daha doğrusu benim tek düşündüğüm şey; ben yazıyorum, birileri okuyor ve sırf moralim bozulmasın diye bana 'iyi yazıyorsun' diyorlar.

bak, yine triplere girdim.

neyse, yine triplerdeyim. ben bu yazıyı yazarken başıbozuk'tan yak ışıkları şarkısını dinledim. belki o yüzden böyle bir yazı yazmışımdır; ama çok ilgisizim, kimseyle bir şey konuşmuyorum ve aşırı derecede yalnız olduğumu hissediyorum saygıdeğer günlüğüm.

yine neyse, seni seviyorum.

neden her şey yoluna girecek biliyor musunuz?

tesadüflere inandığınızı düşünüyor musunuz?

bundan 7 ay önceydi. hakkında hiçbir şey bilmediğim, daha önce hiç görmediğim bir kız ile bir arkadaşım aracılığı ile tanıştım. sadece saatlerce görüştük. daha sonra aradan 7 ay geçti. 6 ay hiç konuşmadık, 2 hafta önce konuşmaya başladık ve bir baktım; hayatımda var olup olmadığını bile bilmediğim insan bir an da 'her şeyim' olmuş.

bir zamanlar steve jobs'ın bir konuşmasını izlemiştim. konuşmada 'bundan 10 sene önce rastgele aldığım tipografi dersini bugün mac bilgisayarlarında kullanıyorum. şu an yaşadıklarınız bir noktadır. ve bu noktaları bundan 10 sene sonra birleştirip kullanabileceksiniz, ben böyle öğrendim' diyordu. saçma bulmuştum, ama doğru oldu. ben bu noktanın hayatımda birleştiğini sadece 7 ay da gördüm.

hayat, "çok orospu çocuğu" diye yazardım bir zamanlar buraya, hatırlarsınız. hayat gerçekten çok orospu çocuğu. ne olduğunu bilmiyorsunuz, ne olacağını bilmiyorsunuz; mesela zaman geliyor gidiyorsunuz, ve zaman geçiyor geri dönmek istiyorsunuz. ya da ne bileyim, gittiğiniz zaman kazanacağınızı düşünüyorsunuz, ama gideceğiniz zaman neler olacağını bilmiyorsunuz. 


"bok gibi" bir hayatım vardı. geçenlerde facebook durumumda "güvenin bana, her şey düzelecek" diyordum. düzeleceğine inanıyordum ama o kadar şaşırmıştım ki yorumlardan birisi şöyle diyordu; 'sana hayret ediyorum mustafa, hayatında hiçbir şey iyiye gitmiyor ama hala bir şeylerin düzeleceğine inanıyorsun.'. bir an silkelendim, biraz düşündüm ve kendime geldim.

o kadar kötümser, bunalımsal bakıyoruz ki hayata; geçmişte yaşadığımız her kötü şey yüzünden, geleceğimize küsüp mutlu olacabileceğimiz şeylerden uzaklaşıyoruz. ya da ne bileyim, mutlu olduğumuz zaman "o mutluluğun sonu var nasıl olsa" diyerek kendimizi hüzünlendiriyoruz. sanırım hiçbir zaman bilmeyeceğiz biz o an yaşadığımız mutluluğu, küçücük mutluluğu gerçekten yaşamayı.

farklı alışmışız. türk olmanın verdiği özelliklerden bir tanesi de "izlediğimiz filmin sonunu direkt olarak tahmin etme" özelliğidir mesela. biz olayın akışını izlemek yerine "ya sonda şöyle olacak, kesin şu katil, şu ölecek" diye düşünen insanlarız.

mutlu olma, her şeyi düzene sokma ve umutsuzluğu buna bağlıyorum ben işte.
mutluyken biz "ne de olsa bitecek" diye sonuna bakıyoruz; aynı filmlerdeki gibi, biz direkt olarak katili bulup filmi bitiriyoruz.
her şeyi düzene sokma meselesi de aynı; "ne de olsa bi olay olacak ve her şey tekrar boka batacak" diye bakıyoruz biz. hiç aklımıza gelmiyor "o olay gelene kadar her şeyin güzel olacağı". yine filmin sonunu bilip tüm zevkini kaçırıyoruz.
her şeyi umutsuzluğa bağlıyoruz.

bizi, birbirimizi "hiçbir şey yapmayıp tanrıya dua eden alçak insanlar" olarak görüyorum. mutlu olmak için çaba sarfetmiyoruz, çalışmıyoruz ama ellerimizi açıp tanrıya "bizi mutlu et allahım" diye yalvarmayı biliyoruz. biz kendimiz için bu kadar ümitsizken, kendimizi bu kadar mutsuz ederken ve mutlu olmak için hiçbir şey yapmıyorken tanrı bizim için ne yapabilir bilmek istiyorum.

peki ben "neden her şeyin yoluna gireceğini" düşünüyorum biliyor musunuz?
çünkü girmek zorunda.


ufak not: http://www.facebook.com/dnlzkkm adresinde sitenin sayfasını açtım efendim. beğenmenizi rica ediyorum, lütfen ama.

duygu patlamasıyla ölümün bağdaştırılması

bir trafik kazası geçirmiştim. yoldan geçerken son model bir mercedesin altında kalmıştım, hiç farketmedim. arkasından gelen arabalar duramadı. sıra sıra üzerimden geçtiler. kanıyordum. dudağım kanıyordu. burnum, burnum kanıyordu. insanların çığlıklarını duyuyordum. koşan ayaklar duyuyordum. gözlerimi açamıyor, kollarımı hissetmiyordum. sadece sesler vardı.

birileri "ne olur ölme" demeye çalışıyordu. gözlerimi iyice sıkmaya başladım. nefesim, nefesimi duyuyordum. kalp atışlarımı ezilmiş vücudum üzerinden hissediyordum. varla yok arası gibiydim. yerde durduğumu biliyordum ama hissedemiyordum.

gözlerimi daha da sıkmaya başladım. sen vardın. güzel bir ev vardı. kırmızıyla süslenmiş çitleri olan bir ev vardı. bir kaç çocuk oynuyordu. sana baktım, sen de bana baktım. acıyordun, gülümsüyordun, kalbimi kırıyordun. dayanamayıp tutuyordun ezilmiş kollarımdan. çocuklar yanımıza geliyorlardı. kim olduklarını bilmiyordum. sana "anne" dedi uzun saçlı olan. kısa saçlı olan bana doğru koşup "baba" dedi. karşı yoldan ambulansın geldiğini gördüm. önce sen kayboldun. sonra çocuklar. sonra o ev.

gözlerimi kıpırdatmaya çalıştım. az önce gördüğüm her şey gitmişti. sesler duyuyordum. yavaş yavaş yükseliyordu ambulansın sesi. hissiyatsızlığın yerini acı aldı. kalbim, kalbim acıyordu. en çokta "sen gitmiştin", işte kalbimin "sen kısmı" acıyordu.

gözlerimi kapattım. bir an sinirlerimi kontrol edemez oldum. hiçbir şey hissetmiyordum.

öld...

teknosayla blogger keyfi

uzun zaman önce bir ablam bloguna "ulusoy turizm benim ulaşım giderlerime sponsor olsun" şeklinde bir şey yazmıştı. tabi onun bayağı bir okuyucusu olmasına sebep, ulusoy sponsor olup ulaşım giderlerini karşılamıştı canını yediklerim.

geçen gün, yani dünkü yazımda çaktırmadan teknosanın reklamını yaptığımı farkettim ben de. malum, elimde bilgisayar olmaması ve bir şeyler yazmaya aşırı hevesli olmam sebebiyle güzelim teknosa'nın bilgisayarlarıyla blog yazısı yazdım.

aslında bu fikir ile californication adlı bir dizide hank moody karakterinin yapmış olduğu hareketle tanıştım. özet geçecek olursam eğer, bizim kahraman yazarımız elindeki laptopu fırlatıp bilgisayarsız kalıyordu ve büyük bir mağazanın teknoloji bölümüne girip blogunu yazıyordu. bu bölümü ilk izlediğim zaman benim de aklıma aynısını yapmak geldi. ne kaybederim ki günün birinde teknosaya gidip hazırda bulunan bilgisayarlarını kullanarak bir yazı yazsam? hem sıradan hayatıma bir sıradışılık getirir, hem de laf atan güvenliklere karşı kendi mücadelemi gösterirdim.

o diziyi izledikten ertesi gün sonra, içimde karşı devleti fethedecek fatih sultan mehmet edasıyla yürüdüm teknosaya doğru. içeri girdiğimde bir padişah değil, teknosanın sahibi derecesinde bir iş adamı edası vardı. zengin, kültürlü, kafası her şeye çalışan bir adam. gaza gelip "abi şu iphone'u sar, çabuk sar adamı hasta etme paramız var alıcaz!" demek gelse bile bir an duraklayıp kim olduğumu hatırladım.

küçük adımlarla, zevkini çıkara çıkara ilerliyordum. bu kısmı, uzun zamandır görmediği sevgilisinin yanına yaklaşan mustafanın sarıldığında çıkardığı zevke benzetebilirim. o anın tadını çıkarmak için her şeyi yapıyor gibiydim yani. o an bitmesin diye küçük küçük adımlar atarak ilerledim başarıya.

bilgisayar reyonuna geldiğim zaman tüm havam söndü. bilgisayarlarda ne kadar internet olursa olsun, bilgisayarların sahibi ben değildim. ne demiş ünlü düşünür polat alemdar; "ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca.". düşüncelerimle bağırdım kendime; "bu ne lan? bilgisayar mı bunlar? ben bilgisayara bilgisayar demem, bilgisayar benim olmadıktan sonra."

işte tam bu düşünce aklımdan geçerken gitti fatih sultan mehmet olduğum düşüncesi. cebimdeki 1tl'yi gördüğüm zaman anladım teknosanın sahibi falan olmadığımı. ama hoştu işte o düşünce.

açık olan bir bilgisayarın karşısına geçip dokundum; tüylerim ürperdi. nasıl diyeyim, böyle bir hoşluk; aman allahım nasıl mutluyum nasıl. derken o zaman yazmıştım işte yazımı. ne kadar mükemmel bir his olduğunu o zaman söylemiştim okuyan herkese. ama gel gelelim; ben de bir bunalım, bir sıkıntı derken günün birinde sildim tüm yazılarımı.

sildiğim yazılardan birisiydi işte teknosa'ya girdiğimde hissettiğim tüm düşünceleri yazdığım. bu gün mineyle beraber tekrar teknosaya geldik. tekrar aynı şeyleri hissettim. ben fatih sultan mehmettim, mineyse sultan. tekrar geçtim bilgisayarın karşısına, ve yazdım bunları.

şimdi diyorum ki, daha doğrusu hayal ediyorum ki; ben teknosaya bu kadar yalakalık yaptıktan sonra, bir gönlümü alsalarda bana bilgisayar hediye etseler ay nasıl mutlu olurum biliyor musunuz?

ben biliyorum. hani şöyle, yeni doğmuş bir bebeğin biberonuna ilk kavuştuğu an vardır ya; öyle işte. harbiden ya, bebekler biberonuna ilk kavuştukları zaman mutlu olurlar mı bilemedim şimdi. ama bir gerçek var ki bebek bu, ne kadar üzgün olabilir ki? kısacası, bir bebek kadar mutlu olurum işte.

neyse, sizi seviyorum. öpüldünüz.

merhaba, ben teknosa interneti ve mustafanın sızlayan kalbiyim.

meeerhaba. yeni bir grafik yapamamanın vermiş olduğu üzüntü ile başladım ben bugün yazımı yazmama. evdeyken alışmıştım aslında, ne güzel yapıyordum grafiğimi, alıyordum kahvemi yanıma. yazıyordum bir şeyler. mine'nin eklemesiyle ne kahvem var artık, ne de grafiğim.

neyse, bilgisayarsızlık çok acı biliyor musunuz? özellikle yazar olmaya çalışan ve yazmak istediklerini kağıda dökemeyen bir insan için. mesela gecenin bir vakti aklınıza yüzlerce şey geliyor, ama hiçbirisini anlatamıyorsunuz. içinizde derin bir şeyler kalıyor, derin yaralar mı desem bilemedim ama derin bir şeyler. sonuçta acı çekiyorsunuz, derinden derinden akıyor gözyaşlarınız falan filan.

bugün metrodan gelirken aklıma şey geldi. yazarlık çok zor biliyor musunuz? siz hıçkıra hıçkıra ağlayarak bir şeyler yazıyorsunuz ama bunu okurken insanlar kahkahalar atıyor falan. ne kadar derinden bir şeyler yazdığınızı anlamıyor kimse, ne kadar hüzünlü yazdığınızı. yazdığınız yüzlerce duygulu kelimeyi sadece yaptığınız tek bir hatadan dolayı hiçe sayarak kahkahalarla gülüyorlar falan. ne bileyim, yaptığınız bir makinenin çalınması gibi bir şey bu.

bir de çalınan yazılarınız var tabi. onları anlatmak bile istemiyorum. bir duygu patlamasıyla size mantıklı gelen binlerce kelime yazabiliyorsunuz, ama birileri gelip hiç düşünmeden; sadece başındaki güzel düşünceler için çalıyor götürüyor hepsini. altına "bunu ben yazdım" diye ekliyorlar bir de. yahu alt tarafı "alıntıdır" yazsanız yeter benim için. üzülüyorum, çok üzülüyorum.

neyse, ben bu yazımın adını teknosa interneti yaptım. çünkü bu yazıyı minenin isteğiyle birlikte teknosadan yazıyorum. bilgisayarım olmadığından dolayı size ulaşmamın tek yöntemi bu diye düşündüm ve aklıma gelen her kelimeyi döktüm birden bire. böyle yazınca içimin ne kadar dolu olduğunu farkediyorum aslında. neden kimseye patlayamadığımı da bilemiyorum ki. neden içimdekileri birine anlatamadığımı. neden anlatma özürlü olduğumu çok merak ediyorum.

merak ediyorum merak etmesine ama hep içimde kalıyorlar işte. iyi ki varsın mı desem sevgili blogum, yoksa keşke olmasaydın da ben dertlerimle hiç yüzyüze gelmeseydim mi desem bilemiyorum.

neyse. çok fazla neyse ile dolu olan bir yazının sonuna geldik. sanırım bir zamanlar aşkı tarif etmek için kullandığım "neyse lafı ile neyse, siktir et lafının geçtiği süreye denir" kısmını burada kullanabilirim. benim için dertler, "neyse lafı" ile başlayıp taa "neyse, siktir et ne de olsa geçer" demeye kadar sürüyor.

okuduğunuz için teşekkür ediyorum. mine ve ben hepinize selamlarımızı iletiyor, ellerinizden öpüyoruz. görüşmk üzere.

bursa yolcularını hayatı düzeltmeye davet ediyorum.

everything is okey.
bu gün beş ocak ikibinoniki. yeni yılın üzerine beş gün geçti henüz, ve ben dünyanın en mutlu insanı gibiyim. nasıl olmayayım ki? birileriyle konuşmak, birilerinin benimle konuşması ve hayatıma yeni insanların girmesinin verdiği o muhteşem ferahlıkla, mutlu olmamak mümkün mü bilemiyorum zaten.

2012 yılına küçük bir ümit ile girdiğimi söylemiştim yılbaşında yazdığım yazıda. "belki her şey değişir, bi şeyler düzene girer" demiş ve tanrıya bırakmıştım her şeyi. buraya yazmadım ama bunu yazdıktan sonra düşündüm biraz. eğerki her şeyi tanrıya bırakırsam nasıl düzelebilir ki bu hayat? düzelmesi için çabalamazsam, başkalarına söylediğim "kendin için bi şeyler yap ve mutlu ol" lafını kendi üzerimde uygulamazsam nasıl her şey yoluna girebilir ki?

sordum, sorguladım, soruşturmadım ama yap dedim mustafa, sadece yap. bu sene hayatını düzene sok, geçen seferlerde yaptın ve bu seferlerde de yapabilirsin. sana güvenen, yapabileceğini bekleyen, yapamayacağın şeyin olmadığını söyleyen yüzlerce insan varken yap ve ümitlen. belki bu kadar boka batmışlığın içinden tekrar kurtulduğun için sana özenir insanlar, senin gibi yapmaya çalışır ve mutluluğu için uğraşırlar diye düşündüm işte.

yaptım. hatta öyle bir yaptım ki 2012'ye girer girmez aradan geçen 5 gün süreden sonra mutlu oldum. demek ki mutlu olunmak, olunmak istediği zaman olunuyor işte.

gel gelelim. bu gün 5 ocak 2012. kendi idaremin bana verdiği üniversite finalleri öncesi tatilin son günü. yani bugün ankaradan kalkan bursa otobüsüne binip, bursaya doğru yola koyuluyorum.

saat 14.00'da kalkıp saat 19.00 civarı oralarda olacağım. sınavlara biraz çalışacağım, düzene sokmaya çalışacağım ve sonra diyeceğim ki kendime "mustafa, düzelecek.". hiçbir şeyin yolunda gitmediği bursada hayatımı düzeltmek için çabalayacağım.

psikiyatristin bana dediği gibi, sosyalleşeceğim mesela. yeni insanlarla tanışacağım ve sanki çok cool ve vazgeçilmez bir insanmışım gibi girdiğim havalardan uzak duracağım. ilk adımın başkasından gelmesini beklemek yerine, rezil olmak pahasına ilk adımı atacağım mesela. hatta ilk adımı boşver, peşinden koşarak gideceğim mesela.

2 haftacık. sadece 2 hafta sonra sömestr tatiline girip geri döneceğim ankaraya. sömestr bittiği zaman içimde bir korku olmayacak, "gidiyorum, düzelecek her şey. bekle beni bursa" diyerek geri döneceğim bursaya sonra.

bakın, mutlu olacağım. eminim.
mutlu olacağız.

sadece kendim için demiyorum, ben mutlu olursam eğer (ve borçlarımı kapatıp bir işe başlarsam eğer) hepimizi mutlu edecek şeyler yapmaya çalışacağım. beni okuyan tüm arkadaşlarımla bir kafede buluşup "isim, şehir, hayvan, bitki oyunu" oynayacağım mesela. ya da ne bileyim, ne kadar büyük olursak olalım "hadi lan bi saklambaç oynayalım" diyerek çocukluğunu yaşatmak için uğraşacağım insanlara.

hani, şu bizim "bu ne lan, çık şu facebooktan. asosyal oldunuz" diyen insanlar vardı ya. bir albüm açıp, facebook üzerinden buluştuğumuzu, blog üzerinden buluştuğumuzu ve deliler gibi gülümsediğimizi göstereceğim fotoğraflarla onlara. üzerine de koskocaman "bu kadar mutlu musunuz? şimdi asosyalliğinizi götünüze sokun, biz böyle mutluyuz" yazacağım mesela.

neyse.
"ulaşabilecek hayaller kurmak güzeldir bence. ulaşıldığında yalan olmazlar, mutlu ederler insanı. ve burada yazdığım her şey mutluluğun anahtarı."
öpüyorum. görüşmek üzere.

yalancıların en kralı benimdir, gerektiğinde.

happy lies.

yalanlar hayatımın büyük bir bölümünü oluşturuyor. ben ne kadar onlardan uzak olmaya çalışırsam, bir o kadar da yaklaşıyorum. yeri geldiğinde sağnak yağmurda yağan yağmur damlaları kadar çok yalan söylüyorum mesela. yeri geldiğinde çöl ortasındaki suyun azlığı kadar yalan söylüyorum ya da. tamam, söylüyorum da; neden söylüyorum?

bu yaşıma kadar hep insanların kafasına esmesini yapmasını savundum. mesela sokakta bugün pijamayla gezmek istiyorsan, "elalem ne der" diye düşünmeden çık yap derim. herkesin ortasında küfür ederek hıçkırarak ağlamak istiyorsa bir insan, "neden ağlamak istiyorsun" diye sormak yerine git küfür et derim. insanların kendisini rahatlatması çok önemlidir ve mutluluk için bencil olmalıdır bence bazen insanlar.

düşünsenize, bize bugüne kadar "yalan kötü bir şeydir" diye öğretilmeseydi eğer yalanı benimserdik. mesela uçabildiğimizi söylerdik insanlara; çünkü uçmak bizi mutlu ederdi. ya da bir bilgisayar profesörü olduğumuzu söylerdik; çünkü bilgisayar profesörü olmak bizi mutlu ederdi. kişiden kişiye değişir bu, bazıları ölüp tekrar dirildiğini söylerdi mesela; çünkü ölüp hayata tekrar geri gelmek onları mutlu ederdi.

ama gel gelelim, bize bugüne kadar "yalan kötü bir şeydir" diye öğretildi. insanlara hayatımızla ilgili yalanlar atarken pişman olmamız, vicdan azabı duymamız ve belli bir zaman sonra özür dileyerek doğruyu söylememiz öğretildi. doğru söylemek için ne kadar kastıysak kendimizi, o kadar mutsuz olduk, o kadar bir şeyleri söyleyemeyip içimize kapandık biz.

öğretilmişlik her zaman kötüdür aslında, ama o ayrı bir konu ama laf dokundurmadan geçemeyeceğim. biz, genel de bize öğretilen şeyi yapmaya çalışırız. mesela aşk öğretilmiştir, aşkın varlığını başkalarının bize öğrettiği şekilde kabul eder ve onların anlattığı aşkı ararız biz. kimsede çıkıp demez ki "aga aşk bu değildir. bence aşk budur." diye. çünkü bunu derse birisi, deli gözüyle bakarlar ona. aşk ona göre nefrettir mesela; öğretilmiş şekilde yaşayanlar "nefret aşk mı olur be?" diye ezerler onu. kısıtlıklar içinde, biz olmadığımız şekilde yaşarız hayatı. öğretilmişlik bu yüzden kötüdür işte. bizi bi şeylerin içine hapsederler ve hep kabul ettirirler; biz de onların dedikleri içinde mutsuz oluruz. koskoca ormanda yaşamak, her şeyi öğrenmek varken bir hayvanat bahçesine kapatıp; görevlilerin verdiği, yap dediği şeyleri yaparız bu öğretilmişlik yüzünden. neyse.

yalan söylemek, hayal kurmakla eşdeğerdir bence. insanlar yapamadıkları, yapamayacakları hayalleri kurmayı severler; yalanlar ise yapılmadık, bazense yapılamayacak şeylerdir.

söylenen yalanın doğrusunu duyduğumuzda acı çekmek bile öğretilmiştir bize mesela. o yalanın doğrusunu duyduğunuzda köpürür, sinirlenir ve dağlara taşlara vurmak istersiniz kendinizi. hiç kimse bu yalanın neden söylediğini sorgulamaz.

mesela sevgiliniz sizi aldatmıştır. doğruyu söylediğiniz zaman hatayı direkt karşıdakine vurursunuz. hiç düşünmezsiniz "demek ki ben mutlu edemiyordum, kendini başkalarında mutlu hissetti ve gitti" diye. bir an içinde en küçük yapıtaşlarına ayırmak istersiniz sevgilinizi. ama sorun sizdedir, ve bu sorunu size farkettiği için sevinmeniz gerekirken sinirlenip öldürmek istersiniz karşınızdakini.

aklınıza gelmez mesela bunun bir tecrübe olması gerektiği.

hiçbir yalanı duyduğunuz zaman "demek ki o söylediği zaman, insanların böyle bilmesini istediği zaman mutlu oluyormuş" diye düşündünüz mü? düşünmediniz değil mi? çünkü öğrendiğiniz yalanın kötü bir şey olduğunu, ve güvendiniz onlara.

güven demişken, sorun güvenle alakalı da olabilir biraz. çünkü biz deli gibi güvenmeyi severiz, sahip olduğumuz tüm güven duygusuyla güveniriz herkese. bence bu da yalnış. kim olursa olsun karşınızdaki, belli bir seviyede güvenmelisiniz ona. "gittiği zaman sizi üzmeyecek, yalanını gördüğünüz zaman delirtmeyecek" kadar. geldiği zaman sevinecek kadar güveneceksiniz ama gittiği zaman acıtmayacak canınızı. yalanlar söylerken mutlu olmasından mutlu olacaksınız ama, doğruları öğrenirken bunlar acıtmayacak canınızı. siz sadece inanacakmış gibi yapacaksınız, inanmayacaksınız aslında. doğru da olsa, yalan da olsa inanmayacaksınız söylediği hiçbir şeye.

bu konuda bile yalan söyleyip inanmayacaksınız işte.

yalanlar, hayatımızın her şeyi olmuş durumda. yalan söylemeyen hiçbir insan yok. her doğrunun içinde de belli bir yalan payı var. eğer ki yalanlara alışmassanız ne kadar mutlu olabilirsiniz? herkese yalan söylüyormuş gözüyle baktığınız zaman ne kadar mutlu olabilirsiniz? diyorum ya işte. "mutlu olabilecek kadar güveneceksiniz ki, mutlu olabilesiniz.".

neyse, bu kadar.

mesafeler, öldürür seni beni.

ne farkeder?
tanrı benden fazla bir şey değil, sadece "yaşamamı" istedi. ben de ondan hayatı tamamen mahvolmuş, geldiği yaşına kadar hep hatalar yapmış masum bir insan diledim. yaşadıklarımı ona aktarabileyim, yaşadıklarını bana aktarabilsin diye. tanrının benden istediği o küçük "yaşa" isteği yanında, benimki küçücük bir şeydi.

mesaj attı biri. dedi ki "ben o aradığın, hayatındaki her şeyi yanlış yapmış insanım". ne desem bilemedim. tanrıdan ilk defa para, mutluluk ya da huzur dilemek yerine başka bir şey diledim. o da kabul etti, "tek bir şartla.". ben bursada olacaktım, o ankarada.

dedim ya ne desem bilemedim diye. asıl sebebi buydu işte. nasıl diyebilirdim ki yüzüne bakıp "sen ankaradasın, ben bursadayım. ağladığın zaman nasıl sana sarılıp 'ağlama, geçecek' diyeyim. ellerinden nasıl tutup da 'ben yanındayım' diyeyim. ya da ne bileyim, birileri sana kötü şeyler söylediği zaman nasıl karşılarına geçip 'siktirin gidin' diye bağırabileyim? içimdekileri nasıl söyleyeyim. nasıl dökeyim. yazmakla nereye kadar bu iş?" diye.

sustum. aslında susamadım. sadece "uzağız" dedim. "bahaneler, bahaneler" dedi.

bu sefer sustum. benim bunca ince detayıyla düşündüğüm şeyi tek bir kelimeye sığdırdı; "bahaneler, bahaneler.".

oysa ben bağırmak istiyordum "mesafe bu. insanlar kötü. iyi gibi davranıp alır götürürler seni, elimden gelmez hiçbir şey. arkandan gidişini izlerim sadece. başkalarının seni benden alışını izlerim. gözlerindeki yokluğumu başka birinin varlığıyla değiştiğini izlerim mesela. düşüncelerimdeki yerimin zamanla kaybolduğunu izlerim. sonra biterim, sen de gidersin herkes gibi. sen gitmesen bile alır götürürler seni" diye.

ama, işte bunların hepsi sadece bir kelime. "bahaneler, bahaneler.".

öldürmüşüm kendimi

öldürmüşüm kendimi

geçmiş, gülümsemeler, mutluluklar falan. 4 gündür bunları yazıyorum, ve farkındayım ki geçmişteki beni daha fazla özlüyorum. az önce facebook'un nice nimetlerinden yararlanıp, geçmiş aylarda yazdıklarıma baktım. taa 2011'in şubat ayına kadar gittim, sonra kendimden nefret ettim.

ne kadar yaratıcıymışım o zamanlar. aklıma gelen her şeyi yazarmışım, ama güzel şeylermiş işte. takipçilerim varmış, yazdıklarımı beğenenler, gülenler, eğlenenler.

her neyse. bunu düşüneceğimi hiç sanmıyordum ama, ben "çekmişim silahı, dayamışım kafama ve vurmuşum hiç acımadan kendimi.". sadece kanlarım akmamış, uçmuuş gitmiş uzaklara. kimsenin görmediği, yalnızlığın buram buram koktuğu sessiz sokaklara.

keşke dememeye çalışıyordum ama, sorunun nerede olduğunu biliyorum biliyor musunuz? keşke, ama keşke merve'den sonra(bunun hakkında bilgiyi facebook'tan isteyebilirsiniz) aşka inandırmasaydım kendimi. karşıma çıkan o kıza inanıp, "ulan denemekten ne çıkar" demeseydim keşke. aşk sekstir deseydim, ve öyle kalsaydı düşüncelerim arasında. sekse yatkınlığımı sorgulasaydım ama demeseydim işte "ulan aşk vardır belki" diye.

aşık olmak yerine dost kalsaydım, "hadi şurada buluşalım da uzun uzun konuşalım" deseydim ağzımdan dökülecek olan "sevgilim" kelimesi yerine. dudaklarımın dudaklarına değeceğini hiç düşünmeseydim. dudaklarım bende kalsaydı, dudakları onda. dost kalsaydık ve ben değişmeseydim. arkadaşlarım bana "sen çok değiştin" demeseydi, gitmeselerdi.

işte diyorum ya, "keşke". ulan, keşke zaman makinem olsaydı ve her şeyi başa alsaydım.

küçüklükten beri intihar etmeyi düşündüm bir yaşıma kadar. kesecektim bileklerimi mesela, nereye gideceğimi öğrenecektim, kulağıma fısıldayacaktı belki melekler cehennemde seni bekliyoruz diye. ya da ne bileyim işte, atacaktım kendimi balkondan aşağıya; düşmeden önce sağır olacaktım ve duymayacaktım bir daha melekleri. gözlerimle görecektim sadece, konuşacaklardı ama dinlemeyecektim onları.

küçüklüğüm geçti, şimdiye geldim. farkettim ki "ben çoooktaaan vurmuşum, öldürmüşüm kendimi.". balkondan atarak değil, bileklerimi keserek değil sadece değişerek öldürmüşüm kendimi. vurmuş, bitirmişim her şeyi.

çok değişmişim, öyle değişmişim ki melekler görememişler beni. soramamışlar "nasıl öldün" diye. ben değişmişim ve öldürmüşüm işte kendimi.

öldürmüşüm.

Bu Blogda Ara