Kayıtlar

Ocak, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

aldırma gönül, aldırma.

naber?
bugün sana mutluluklarımdan mı bahsetsem, hüzünlerinden mi bilmiyorum.

bir tarafım diyor ki, "yaz mustafa, netbook aldığını ve sürekli bir şeyler yazabileceğini anlat insanlara.". aslında, mutluluk ile yazabileceğim tek şeyin şu an bu olduğunu farkettim. aklımda "bir tarafımda diyor ki 'aç aldırma gönül şarkısını, ve yaz hissettiklerini' şeklinde devam ettirmek vardı bu yazıyı. ama korktum, iyi tarafların bu kadar az olması; kötü tarafların uzun olmasına sebep olacak diye korktum.

vazgeçtim.

bu aralar kendimi çok fazla ilgiye muhtaç hissediyorum. insanlara olan soğukluğumu ne kadar düzeltmeye çalışırsam çalışayım, hiçbir şey birilerini bana karşı ilgili yapmıyor. aklıma "ben bu kadar mı kötüyüm?" sorusunu getirip liselice triplere girmek istiyorum şimdi.

anneme ters bir şey yaptığım zaman hep "ben bu kadar mı kötü bir anneyim" diye bir tepki verirdi. onun tepkisi sanırım bana geçti; "ben, ben bu kadar mı kötü bir insanım ki yanımd…

her şeyin masal olduğunu anlayıncaya kadar.

önceden masallar okurdum. birileri masallar anlatırdı.

"bir zaman gelecek, ve her şeyin bok gibi olduğunu anlayacaktı pamuk prenses" diye bir şey geçmezdi mesela o masallarda. mesela masallar bana hiç bahsetmedmedi pamuk prensesin, prensin evinde oturup yerleri temizlediğinden, prensten dayak yediğinden ya da ne bileyim işte her şeyin kötü gittiğinden. o masallarda yedi cüceler hiç bakmamıştı pamuk prensesin memelerine. pamuk prenses, 7 cücelerin evine nasıl sığdı acaba?

beklediği prense saçıyla kaçan masal kahramanının önüne koyulan engeller hiç anlatılmadı mesela. annesinin "kes artık şu saçını" demesinden bahsedilmedi. babasından, küçük yaşta tecavüze uğrayan o sarı saçlı kadının kim olduğu hiç açıklanmadı. hep tarihin, hep masalların gizli tarihinde kaldı bunlar.

kırmızı başlıklı kız kurt ile savaşacak gücü nereden buldu hiç bilemedim ben. ama o güce sahip olmayı isterdim.

hayatımın o anlatılanlar kadar mükemmel olmasını isterdim; ama değil. hiç olmadı. hiç sa…

bir arkadaşım yazmayı bıraktı, ben hayata küstüm.

filmlerde gördüğüm kadarıyla, hindistanda çeşitli tarikatlarda ders gören herkesin bir bilgesi vardır. bu bilge, çok bilmiştir; her şeyi bilir, her şeyin yoluna gireceğini, her şeyin düzeleceğini. öğrencilerine güçlü olmayı öğretir, hayata pozitif bakmayı öğretir, kuvveti öğretir, ve özellikle "ne olursa olsun, her şeyin yoluna gireceğini" öğretir.

cem adrian, aylin aslım'la şarkı yaparken ne güzel düşünmüş soru sormayı; "herkes gider mi?" demeyi. dün, "abla" dediğim insan yazmayı bırakmış. bloguna girdiğim zaman gördüm böyle bir şey olduğunu. başlıkta aynen şöyle yazıyordu, "ve ceyeka gider." 
ben bilmiyorum cem adrian'ım. "herkes gider mi" bilmiyorum. ama "ceyeka" gitti.


veda konuşmasının başlangıcında şöyle başlamış:
hani size her şey düzelecek bir yerden sonra inanıyorum demiştim ya. o yalan işte hiçbir şey değişmeyecek. bu kısmı okumayarak geçmeye çalıştım. ikinci paragrafa atladım mesela, ama aklım hep bu cümleye…

haftanın şarkısı, beni bırakma.

Resim
siteye eklediğim yeni tasarımdan sonra, haftanın şarkısı uygulamasına devam etmeye karar verdim ve bu aralar duygusallığımı yansıtabilecek mükemmel parçalardan birisi olan "cem adrian'dan beni bırakma" parçasını seçtim. "yahu sen duygusalsın, neden bizi duygusallaştırıyorsun?" diyen olursa eğer; hani kardeştik? gelin, dertleşelim kardeşim diyorum ve blog yazımı yazmaya devam ediyorum. canlarımsınız.


şarkı sözleri şöyle:
belki güneş, bir gün bizim için doğar. belki korkuları, hayallerimiz boğar.o masal günü, gelinceye kadar; susuyorum, susuyoruuum.
susadıkça yüzün düşer aklıma. korkar olduum, düşlemekteen.
adımı anarım, çoğalıır sesiiin. konuşmaktaan, düşünmekteen. özlemekteen.
gel bak bir elimde gökyüzü var hâlâ, ötekinde kayıp giden yıldızlar la la.
korkularda benim umutlardaaaa. aaaaa.
bırakma, beni bırakma. beni bırakma. beni bırakma.
kimse kimsenin herşeyi olamaaaaz, mış. di'li geçmişten tek yaramsın sen.
sensiz kimse miyim, kimsesiz miyim bilmem. hiç bilmek i…

yalnız olamam.

Resim
arkadaşımla otururken, hep "yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız" şeklindeki şarkı sözüyle dalga geçerdik. bir insanın hem "dostlarım" diye birilerine seslenip, hem de "yalnızım" demesi çok ironik geliyordu bize. ne kadar derin düşünürseniz düşünün, bence böyle.

ben bir yazarım. daha doğrusu yazar olmaya çalışan blog yazarıyım. sadece yazarım, insanlar okumaz; ben yine yazarım, yine kimse okumaz. yine. yine ve yine.

neden böyle düşündüğümü bilmiyorum ama hissediyorum ki herkesin bahsettiği "ergen boşluklarından" bir tanesindeyim yine. mesela öyle bir hüzün içerisindeyim ki sebebinin ne olduğunu bilmiyorum. melankoli deniyor diye hatırlıyorum buna. yani içimde deli gibi çığlıklar atıp, hüngür hüngür ağlayasım var ama bunu yapmak için kahrolası bir sebebim yok. yapmamak için de bir sebebim yok. mantığı anladınız mı? böyle bir çelişkideyim, böyle bir boşluktayım işte.

aslında, sebebini biraz biliyor da olabilirim. fakat şu an sadece şunu merak ediy…

neden her şey yoluna girecek biliyor musunuz?

tesadüflere inandığınızı düşünüyor musunuz?

bundan 7 ay önceydi. hakkında hiçbir şey bilmediğim, daha önce hiç görmediğim bir kız ile bir arkadaşım aracılığı ile tanıştım. sadece saatlerce görüştük. daha sonra aradan 7 ay geçti. 6 ay hiç konuşmadık, 2 hafta önce konuşmaya başladık ve bir baktım; hayatımda var olup olmadığını bile bilmediğim insan bir an da 'her şeyim' olmuş.

bir zamanlar steve jobs'ın bir konuşmasını izlemiştim. konuşmada 'bundan 10 sene önce rastgele aldığım tipografi dersini bugün mac bilgisayarlarında kullanıyorum. şu an yaşadıklarınız bir noktadır. ve bu noktaları bundan 10 sene sonra birleştirip kullanabileceksiniz, ben böyle öğrendim' diyordu. saçma bulmuştum, ama doğru oldu. ben bu noktanın hayatımda birleştiğini sadece 7 ay da gördüm.

hayat, "çok orospu çocuğu" diye yazardım bir zamanlar buraya, hatırlarsınız. hayat gerçekten çok orospu çocuğu. ne olduğunu bilmiyorsunuz, ne olacağını bilmiyorsunuz; mesela zaman geliyor gidiyorsun…

duygu patlamasıyla ölümün bağdaştırılması

Resim
bir trafik kazası geçirmiştim. yoldan geçerken son model bir mercedesin altında kalmıştım, hiç farketmedim. arkasından gelen arabalar duramadı. sıra sıra üzerimden geçtiler. kanıyordum. dudağım kanıyordu. burnum, burnum kanıyordu. insanların çığlıklarını duyuyordum. koşan ayaklar duyuyordum. gözlerimi açamıyor, kollarımı hissetmiyordum. sadece sesler vardı.

birileri "ne olur ölme" demeye çalışıyordu. gözlerimi iyice sıkmaya başladım. nefesim, nefesimi duyuyordum. kalp atışlarımı ezilmiş vücudum üzerinden hissediyordum. varla yok arası gibiydim. yerde durduğumu biliyordum ama hissedemiyordum.

gözlerimi daha da sıkmaya başladım. sen vardın. güzel bir ev vardı. kırmızıyla süslenmiş çitleri olan bir ev vardı. bir kaç çocuk oynuyordu. sana baktım, sen de bana baktım. acıyordun, gülümsüyordun, kalbimi kırıyordun. dayanamayıp tutuyordun ezilmiş kollarımdan. çocuklar yanımıza geliyorlardı. kim olduklarını bilmiyordum. sana "anne" dedi uzun saçlı olan. kısa saçlı olan bana…

teknosayla blogger keyfi

uzun zaman önce bir ablam bloguna "ulusoy turizm benim ulaşım giderlerime sponsor olsun" şeklinde bir şey yazmıştı. tabi onun bayağı bir okuyucusu olmasına sebep, ulusoy sponsor olup ulaşım giderlerini karşılamıştı canını yediklerim.

geçen gün, yani dünkü yazımda çaktırmadan teknosanın reklamını yaptığımı farkettim ben de. malum, elimde bilgisayar olmaması ve bir şeyler yazmaya aşırı hevesli olmam sebebiyle güzelim teknosa'nın bilgisayarlarıyla blog yazısı yazdım.

aslında bu fikir ile californication adlı bir dizide hank moody karakterinin yapmış olduğu hareketle tanıştım. özet geçecek olursam eğer, bizim kahraman yazarımız elindeki laptopu fırlatıp bilgisayarsız kalıyordu ve büyük bir mağazanın teknoloji bölümüne girip blogunu yazıyordu. bu bölümü ilk izlediğim zaman benim de aklıma aynısını yapmak geldi. ne kaybederim ki günün birinde teknosaya gidip hazırda bulunan bilgisayarlarını kullanarak bir yazı yazsam? hem sıradan hayatıma bir sıradışılık getirir, hem de laf a…

merhaba, ben teknosa interneti ve mustafanın sızlayan kalbiyim.

meeerhaba. yeni bir grafik yapamamanın vermiş olduğu üzüntü ile başladım ben bugün yazımı yazmama. evdeyken alışmıştım aslında, ne güzel yapıyordum grafiğimi, alıyordum kahvemi yanıma. yazıyordum bir şeyler. mine'nin eklemesiyle ne kahvem var artık, ne de grafiğim.

neyse, bilgisayarsızlık çok acı biliyor musunuz? özellikle yazar olmaya çalışan ve yazmak istediklerini kağıda dökemeyen bir insan için. mesela gecenin bir vakti aklınıza yüzlerce şey geliyor, ama hiçbirisini anlatamıyorsunuz. içinizde derin bir şeyler kalıyor, derin yaralar mı desem bilemedim ama derin bir şeyler. sonuçta acı çekiyorsunuz, derinden derinden akıyor gözyaşlarınız falan filan.

bugün metrodan gelirken aklıma şey geldi. yazarlık çok zor biliyor musunuz? siz hıçkıra hıçkıra ağlayarak bir şeyler yazıyorsunuz ama bunu okurken insanlar kahkahalar atıyor falan. ne kadar derinden bir şeyler yazdığınızı anlamıyor kimse, ne kadar hüzünlü yazdığınızı. yazdığınız yüzlerce duygulu kelimeyi sadece yaptığınız tek bir ha…

bursa yolcularını hayatı düzeltmeye davet ediyorum.

Resim
bu gün beş ocak ikibinoniki. yeni yılın üzerine beş gün geçti henüz, ve ben dünyanın en mutlu insanı gibiyim. nasıl olmayayım ki? birileriyle konuşmak, birilerinin benimle konuşması ve hayatıma yeni insanların girmesinin verdiği o muhteşem ferahlıkla, mutlu olmamak mümkün mü bilemiyorum zaten.

2012 yılına küçük bir ümit ile girdiğimi söylemiştim yılbaşında yazdığım yazıda. "belki her şey değişir, bi şeyler düzene girer" demiş ve tanrıya bırakmıştım her şeyi. buraya yazmadım ama bunu yazdıktan sonra düşündüm biraz. eğerki her şeyi tanrıya bırakırsam nasıl düzelebilir ki bu hayat? düzelmesi için çabalamazsam, başkalarına söylediğim "kendin için bi şeyler yap ve mutlu ol" lafını kendi üzerimde uygulamazsam nasıl her şey yoluna girebilir ki?

sordum, sorguladım, soruşturmadım ama yap dedim mustafa, sadece yap. bu sene hayatını düzene sok, geçen seferlerde yaptın ve bu seferlerde de yapabilirsin. sana güvenen, yapabileceğini bekleyen, yapamayacağın şeyin olmadığını söyley…

yalancıların en kralı benimdir, gerektiğinde.

Resim
yalanlar hayatımın büyük bir bölümünü oluşturuyor. ben ne kadar onlardan uzak olmaya çalışırsam, bir o kadar da yaklaşıyorum. yeri geldiğinde sağnak yağmurda yağan yağmur damlaları kadar çok yalan söylüyorum mesela. yeri geldiğinde çöl ortasındaki suyun azlığı kadar yalan söylüyorum ya da. tamam, söylüyorum da; neden söylüyorum?

bu yaşıma kadar hep insanların kafasına esmesini yapmasını savundum. mesela sokakta bugün pijamayla gezmek istiyorsan, "elalem ne der" diye düşünmeden çık yap derim. herkesin ortasında küfür ederek hıçkırarak ağlamak istiyorsa bir insan, "neden ağlamak istiyorsun" diye sormak yerine git küfür et derim. insanların kendisini rahatlatması çok önemlidir ve mutluluk için bencil olmalıdır bence bazen insanlar.

düşünsenize, bize bugüne kadar "yalan kötü bir şeydir" diye öğretilmeseydi eğer yalanı benimserdik. mesela uçabildiğimizi söylerdik insanlara; çünkü uçmak bizi mutlu ederdi. ya da bir bilgisayar profesörü olduğumuzu söylerdik; çü…

mesafeler, öldürür seni beni.

Resim
tanrı benden fazla bir şey değil, sadece "yaşamamı" istedi. ben de ondan hayatı tamamen mahvolmuş, geldiği yaşına kadar hep hatalar yapmış masum bir insan diledim. yaşadıklarımı ona aktarabileyim, yaşadıklarını bana aktarabilsin diye. tanrının benden istediği o küçük "yaşa" isteği yanında, benimki küçücük bir şeydi.

mesaj attı biri. dedi ki "ben o aradığın, hayatındaki her şeyi yanlış yapmış insanım". ne desem bilemedim. tanrıdan ilk defa para, mutluluk ya da huzur dilemek yerine başka bir şey diledim. o da kabul etti, "tek bir şartla.". ben bursada olacaktım, o ankarada.

dedim ya ne desem bilemedim diye. asıl sebebi buydu işte. nasıl diyebilirdim ki yüzüne bakıp "sen ankaradasın, ben bursadayım. ağladığın zaman nasıl sana sarılıp 'ağlama, geçecek' diyeyim. ellerinden nasıl tutup da 'ben yanındayım' diyeyim. ya da ne bileyim, birileri sana kötü şeyler söylediği zaman nasıl karşılarına geçip 'siktirin gidin' diye bağ…

öldürmüşüm kendimi

Resim
geçmiş, gülümsemeler, mutluluklar falan. 4 gündür bunları yazıyorum, ve farkındayım ki geçmişteki beni daha fazla özlüyorum. az önce facebook'un nice nimetlerinden yararlanıp, geçmiş aylarda yazdıklarıma baktım. taa 2011'in şubat ayına kadar gittim, sonra kendimden nefret ettim.

ne kadar yaratıcıymışım o zamanlar. aklıma gelen her şeyi yazarmışım, ama güzel şeylermiş işte. takipçilerim varmış, yazdıklarımı beğenenler, gülenler, eğlenenler.

her neyse. bunu düşüneceğimi hiç sanmıyordum ama, ben "çekmişim silahı, dayamışım kafama ve vurmuşum hiç acımadan kendimi.". sadece kanlarım akmamış, uçmuuş gitmiş uzaklara. kimsenin görmediği, yalnızlığın buram buram koktuğu sessiz sokaklara.

keşke dememeye çalışıyordum ama, sorunun nerede olduğunu biliyorum biliyor musunuz? keşke, ama keşke merve'den sonra(bunun hakkında bilgiyi facebook'tan isteyebilirsiniz) aşka inandırmasaydım kendimi. karşıma çıkan o kıza inanıp, "ulan denemekten ne çıkar" demeseydim keşke. a…