hiç.

her seferinde yeni bir şeyler yazmak için açtığım ve bir türlü yazamadığım şu sayfadan bugün nefret etmekle yükümlüyüm. "olur bazen böyle şeyler" demek yaramıyor ama gerçekten, olur bazen böyle şeyler; yazmak zor gelir.

uzun zaman oldu yazmayalı, daha doğrusu yazamayalı. aslında yazacaklarımı yazdıktan sonra yazdıklarımdan nefret ediyorum. "neden bunu okusun ki onlar?" diye soruyorum kendime, cevapsız kalıyorum. daha doğrusu "okumasınlar" demekten korkuyorum. ben, birileri beni okuyup anlasın diye yazıyorum, hayatta benim gibi düşünenler var mı kısmını bilmek için yazıyorum; "kendim için yazacağım artık, sadece içimi dökmek için" demek yetmiyor bazen.

neyse.

rüyalara çok özeniyorum biliyor musunuz? son aylarda yaptığım tek şey yurtta yatmak, derse gitmekten ibaret; hayatıma aksiyon katan hiçbir şeyin olmamasından çok şikayetçiyim. sadece, sadece bilinçaltımın bana gösterdiği çılgın rüyalarda aksiyona şahit oluyorum. uyandığım zaman "hasiktir ya! hasiktir! yine mi rüyaydı? lan ne olurdu gerçek olsa!" diyorum bazen, o büyük hayal kırıklığı ile bir sigara vazgeçilmez oluyor zaten.

ağlamak istiyorum biliyor musunuz? duygu sömürüsü olsun diye yazmıyorum bunu. öyle bir ağlamak istiyorum ki gözyaşlarım şelale gibi aksın, üzerimdeki tüm yükler birer birer atılsın sırtımdan. hani bazen olur ya, insanın aklına intihar etmek gelir; işte o geldiğinde, cesaretim artsın istiyorum. intihar etmek istemiyorum, sadece cesaretim artsın istiyorum ve ben kendime "bak, yapabileceğin en azından bir şey var!" diyebileyim.
20 senedir yaşıyorum ve 20 senedir yapabildiğim tek şey sadece yaşamak. bir insan kendini bu kadar boş hissedemez; hani o duygusal boşluktan bahsetmiyorum, bildiğin boşluk işte. ya siktir et üniversiteyi, siktir et yaşamayı falan deyip bir işe girmek için uğraşıyorum ama "dur" diyor hayat bana, "dur, sen ne yapabilirsin ki? ne yapmayı biliyorsun ki?"

gerçekten mustafa, dur. sen ne yapabilirsin ki? ne yapmayı biliyorsun ki. yapabildiğin tek şey bilgisayarın başına geçip bir şeyler yazamamak, film izlemek falan.

dün bir keman resitaline gittim. 21 yaşında genç, benden 1 yaş büyük. bugün londra kraliyet kolejinde okuyor, arkasında onlarca insan var burs veren.

dün bir arkadaşımla konuşuyordum. bir arkadaşımızın senaryo ödülü varmış. ben bi şeyler yazdığımı iddia ediyorum, bir şeyler yazabildiğimi; peki benim neyim var?
benim neyim var?
hiç.

ben aslında hayattan nefret etmiyorum.

başlık uzun olmasın diye kısalttım başlığı, aslında "ben aslında hayattan nefret etmiyorum, sadece şartlar öyle gerektiriyor" olmalıydı. şimdi dikkat ettim de gerçekten uzunmuş, neyse.

küçükken hep bize bir şeyler anlatılırdı. duyduğum en ilginç ve en etkileyici hikayeler üniversitelerden ibaretti. aileden ayrılıp arkanızda hiçbir şey bırakmadığınız zaman özgür oluyordunuz, istediğiniz her şeyi istediğiniz gibi yaşabiliyordunuz ve her şey daha güzel oluyordu. televizyona çıkan insanlar "üniversiteler hayallerinizi gerçeklere ulaştırabileceğiniz yerler" diyordu, nasıl da özeniyordum bir üniversiteye girip hayatımı güzelleştirmeye.

ağır aile şartları altında büyüdüm demiyorum, ergenlik psikolojisi ile çok fazla hata yapmış olsam bile 17 yaşıma geldiğim zaman geleceğimin nasıl olacağını düşünmeye başlamıştım. hani küçükken öğretmenler bize "ne olmak istiyorsunuz?" sorusunu sorduğu zamanları saymıyorum. hepimiz yalan söylüyorduk o zaman; "ben astronot olmak istiyorum. ben doktor olacağım. öğretmen. bilgisayar mühendisi." gibi bir çok şey. küçükken nereden bilebilirdim ki "büyüdüğüm zaman hiçbir kazancı olmayan yazar olacağım" demeyi.

insanlar doğarken bir yeteneğe sahip olurlarmış, ve o yeteneğinin peşinden koşarken çok uğraş verirlermiş. ben uzun zaman boyunca bilgisayarın esareti altında kaldım. 6 yaşımda başladı bilgisayar maceram, 20 yaşıma geldim; tam tamına 14 sene. "boşu boşuna geçen 14 sene".

küçükken bilgisayar kullanmaya başladıysanız eğer, bilgisayar başındayken her şeyi yapabileceğini zannedersiniz. mesela müzik yaparsınız, müzikten hoşlanırsınız ama bilgisayar size aynı anda grafikte yapabileceğinizi düşündürür. müzik, grafik, kodlama, program falan derken büyüdüğünüzde bir bakarsınız "ne müzik, ne grafik, ne kodlama; aslında yapabildiğim hiçbir şey yok".

17 yaşına gelen bir insanın "babamdan para almadan, kendim para kazanarak bir şeyler yapacağım" diye düşünmesi çok saçma geliyor bana. aslında üniversiteye gidersin, "baba bana para yolla, baba param bitti, baba para"dan ibarettir her şey. tüm geçim kaynağını babanın üzerinden geçirmek size sunulan bir şarttır; diyorum ki "keşke, keşke bende böyle düşünebilen bir insan olabilseydim".

soracak olursanız "bugüne kadar babanın parasını yemekten başka ne yaptın?" diye, hiçbir şey yapmadım. ama ilk başta anlattığım o "üniversite hayallerim" vardı benim. düşüncelerim diğer insanlardan farklıydı demek istemiyorum, ama ben "üniversiteye gidelim, kız falan dinlemeyeceğim direkt vur mala" diye düşünen insanlardan değilim.

ankaradayken kurduğum hayaller arasında, daha doğru kendimle ettiğim sohbetler sırasında söyle bir konuşmam geçmişti: "lan bugüne kadar bilgisayar kullanıyorum. çoğu şey hakkında bilgim var. bugüne kadar kendimi geliştirmek için hiçbir şey yapmadım ama bugünden sonra kendimi geliştirmek için her şeyi yaparım. zaten sürekli bilgisayarımla beraber olacağım. insanların günlük 3-4 saatine çalışmasına karşın ben 7-8 saatimi ayırırım ve sürekli ama sürekli kendimi geliştiririm. oradan bi de kendimi geliştirecek bir iş bulabilirsem eğer, her şey güzel olur."

her şey mantıklıydı, her şey güzeldi. zaten internetten tanıdığım arkadaşlarım bu işte profesyonel sayılırlardı ve eminim bana yardım ederlerdi. ama ortaya bir faktör çıktı; adına "şart" diyorlar.

bursaya gelir gelmez kurduğum hayallerin aslında bir boka yaramayacağını anlamıştım. birincisi benim çalışmak için bilgisayarım yoktu, ikincisi istemediğim bir bölümdeydim (bunu artık sorun etmiyorum), üçüncüsü benim hiç birikimim yoktu. gel gelelim, bir de KYK yurduna geldik.

devlet diyorum, kötü demiyorum; ona uzanan diller kesiliyor zaten. bir arkadaşımın bilgisayarı vardı, onun bilgisayarından internete girmeye çalıştığımızda sürekli sorunla karşılaşıyorduk. ya internet erişimi yok diyordu, ya girmek istediğimiz siteler "sonicwall" adında güvenlik duvarı ile engelleniyordu, ya da gerçekten internete giremiyorduk. internet kafede satılan, 24 saatlik internetler var 3,5TL verip alıyorsunuz. düşünsenize, ben sürekli internet başında olan bir insanken 24 saatlik interneti 1 ayda bitiriyordum. yahu 24 saat, girersin, biter. ama yok efendim; internete giremiyorsun ki, nasıl bitsin?

ikinci dönem küçük bir netbook'um oldu. "madem" dedim, "madem bu bilgisayarla istediklerimi yapamayacağım, bare yazı yazarım içimi dökerim". gel gelelim, yine karşıma internet sorunu çıktı; ben blogger'a girip bu yazıyı yazabilmek için 72 defa sayfayı yenile yaptım. sonicwall nasıl blogger'ı engellememiş hayret ediyorum; tam 72 defa. "web sayfası bulunamadı, web sayfası yüklenemedi, o olamadı, bu olamadı".

hayallerim, yine suya düştü. ne gelip buraya yazı yazabiliyordum, ne de interneti kullanabiliyordum.

hayır, tamam internet bir türlü bulunur ama ortaya bi de 10 dakikada donan bir netbook çıktı. film izliyorum, 10 dakikada bir donmasından filmin ne anlattığını bile anlamıyorum. bi şeyler yazmaya çalışıyorum; şaak, tüm yazdıklarınız gidiyor.

ben de hiçbir şey yapamadığıma karar verdim.

düşünsenize, 19 yaşındaki bir gencin hayatta yaşamak için çok sebebi olması gerekirken; ben hala "ya ne yapsam da yaşasam?" diyorum. tüm ümitlerimi iddaa'ya saklıyorum, diyorum ki "lan bi 50bin lira falan tuttursak millet gibi, yeter bana herhalde". sonuçta kendime bir bilgisayar alacağım, bir de arkadaşımla beraber eve çıkarım. başka masrafım yok zaten, ailemden de para almam. ama deniyorum, deniyorum; iddaa kuponlarının yatması ile kurduğum tüm ümitler titanic gemisi gibi batıyor. tekrar bi yaşama sevinci kaybı, tekrar duraklık.

mutsuzken, yazdığım yazılardan nefret ediyorum aslında; ama son zamanlarda adam akıllı mutlu olduğum bir anı hatırlamıyorum.

tekrar düşünsenize, ben bu yazıyı yayınlamak için onlarca acıya katlanıyorum.

sonuç olarak; ben aslında hayattan nefret etmiyorum. yaşamak için çok fazla sebep oluşturdum kendime; ama şart denilen şey ortaya çıktı, ve hepsini aldı götürdü benden.

Bu Blogda Ara