Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

sorun sende değil, bende. biliyorum.

eskilerde, yani 14-15 yaşlarımda falanken çok iyi moral verirdim insanlara.

dünyanın en iyi psikologunu öldürdüğümde sanırım 18 yaşımdaydım, itiraf ediyorum ben mükemmel bir katilim.

"kusursuz cinayet yoktur" diyordu bir dizi sloganı, ne kadar da yanlış. keşke gelseler de açıklasalar içimde öldürdüğüm binlerce hissin nasıl kusursuz öldürüldüğünü.

biliyorum, kusursuz cinayet yoktur. çünkü ben onlara cinayet demiyorum, zaten kusursuz cinayetlere de cinayet demezler; adına "intihar" damgası basarlar ve kapatırlar davayı. işte ben o intiharların en büyük failiyim, bir dedektif gelsin ve durdursun beni; "yakalayın beni, çünkü böyle giderse daha fazla his öldüreceğim".

beni bu koca şehirde, yalnız bırakma.

zaman ne kadar hızlı akıyor, saat ne çabuk geçiyor; uyandığımda saat sabahın körüydü, ve şimdi 16 olmuş. çok saat geçmiş; kim bilir kimler kimlerden gitti o saat diliminde, kim bilir kim yine kimleri yalnız bıraktı şu koca şehirde. ve kim bilir neden gittiler.

insanlar çok acımasız diyordu incir reçelinden bir replik. bu kadar insan yalnızken, neden bu kadar insan yalnız diyordu diğer bir filmdeki karakter. etrafıma bakıyorum da, yanında kıymetini bilemediği yüzlerce insan; bi de kendime bakıyorum da, kıymetimi bilemeyen yüzlerce insan. ben mi kendimi çok abartıyorum, insanlar mı beni çok küçümsüyor bilmiyorum. ismail sertaç'ın günlükler yazısında bahsettiği gibi, sadece burada olmadığım zaman "bu çocuk nerelerde acaba" diyebilecek bir kaç insan istiyorum. birileri yokluğumu farkedip, "neden gelmedin, nerdeydin" diye sormasını istiyorum.

başımı alıp gideceğimden bahsediyorum ve kimse de demiyor "dur, nereye gidiyorsun biz ne olacağız?" diye. ben onlar…

bir fincan kahve daha ve bir tutam abi özlemi

çok sevdiğim bir şarkı var. şarkıyı söyleyen ona "bir fincan kahve daha" adını koymayı tercih etmiş, ben ona kısaca "koskoca bir çocukluk" diyorum. hangi psikolojiyle yazılmış, neden yazılmış, hangi insanın anısına yazılmış hiçbirisini bilmem; ama hepsine bir cevap verecek olsaydım, benim büyüdüğüm psikolojiyle beni anlatması için benim hatıralarım için yazılmış. bu kadar bencil olmamalıyım. 

şarkıyla tanışmamı tam hatırlamıyorum. derin düşünceler kuramadığım, abimin bile sorunlarını göremeyeceğim kadar küçüktüm işte. hatta onun cesur hayallerini kurabildiği, ama kimselere söyleyemediği zamanlardan biriydi işte. daha yeni aldığımız bilgisayarın başındayken öğrenmişti sanırım bu şarkıyı, nerede öğrendiğini de bilmiyorum. açıyor, dinliyor ve hüzünleniyordu; ben sadece bakıyordum, anlamıyordum. benim abim gülerdi çünkü hep, ben onun derinden ağlayan yüzünü hiç anlamadım; şimdi de anlamam. "abi lan o! abi! senden büyük, sürekli cesur gözüken o adam! ağlar mı lan h…

ben korkak değilim!

duyuyor musun müziğin sesini. bak, nasıl söylüyor göksel; "acıyor, acıyor, acıyor her yolu denedim. bitmiyor! kalbimin ortasına bıraktın aşkını, batıyor!". gerçekten, acıyor her tarafım. sen bilmiyorsun, sen duymuyorsun ama acıyor her tarafım.

bilirsin bizi; beraberken bile birbirimizi özlemeyi öğrettik kendimize. bu öğretilmişliklerin yanında hayata inat "gitmeyeceğim!" demek ne kadar zor biliyor musun? "gitme" diyorsun, susuyorum uzun uzun ve ne diyeceğimi bilemez halde tükeniyor cümlelerim. 'kim bilir' diyorum, 'kim bilir! gitmeyi istemiyorum ama bu hayat ve kim bilir'. içim parçalanıyor, canım yanıyor; sen duymuyorsun, bilmiyorsun, görmüyorsun ama paramparça oluyorum. diyor ya göksel, "acıyor, acıyor, acıyor!"; ulan kimse bilmiyor ama, nasıl acıyor var ya, nasıl parçalanıyor içim.

"beni bırakma" diyişlerin kulaklarımda yankılanıyor biliyor musun? "seni bırakmayacağım" derken sesim titriyor, gidip gitmeyece…

ben deliriyorum da, kimse bilmiyor.

bu sefer açtım, bak bu sefer yazacağım. her seferinde takılan kollarımın, ellerimin, düşüncelerimin takılmaması için her şeyi yapacağım. durmayacağım hatta, sonuçta bu yazı benim; şu an okuduğun şey, aslında benim.
deliriyorum galiba. bazen herkesin içinde mutsuz hissediyorum kendimi, etraf kararıyor böyle. sesler, camdan dolayı duyulmayan o ufak gürültülere dönüyor. bi şeyler duyuyorum, bi şeyler diyorlar aslında orada olmayan insanlar. saçlarım kaşınıyor, yokluğunu bildiğim şeyler konuşuyor biliyorum konuşuyorlar! dalga geçme benimle, "onları duyduğunu söyle!", duyuyorsun musun? duyduğunu söyle! ne olur, duyduğunu söyle?
çığlıklar atıyorlar "sizden nefret ediyoruz!" diye. hatta benimle konuşuyorlar, bak birisi yanıma geliyor; o, sarışın ve uzun saçlı olan. gözleri mavi, burnu ufak. dudakları henüz kimseyi öpmemiş bir bebeğinki kadar küçük. teni pürüzsüz, mükemmel şey üzerime doğru geliyor görüyor musun? gördüğünü söyle be lanet olası, görüyor musun?
"neden …