sorun sende değil, bende. biliyorum.

eskilerde, yani 14-15 yaşlarımda falanken çok iyi moral verirdim insanlara.

dünyanın en iyi psikologunu öldürdüğümde sanırım 18 yaşımdaydım, itiraf ediyorum ben mükemmel bir katilim.

"kusursuz cinayet yoktur" diyordu bir dizi sloganı, ne kadar da yanlış. keşke gelseler de açıklasalar içimde öldürdüğüm binlerce hissin nasıl kusursuz öldürüldüğünü.

biliyorum, kusursuz cinayet yoktur. çünkü ben onlara cinayet demiyorum, zaten kusursuz cinayetlere de cinayet demezler; adına "intihar" damgası basarlar ve kapatırlar davayı. işte ben o intiharların en büyük failiyim, bir dedektif gelsin ve durdursun beni; "yakalayın beni, çünkü böyle giderse daha fazla his öldüreceğim".

beni bu koca şehirde, yalnız bırakma.

zaman ne kadar hızlı akıyor, saat ne çabuk geçiyor; uyandığımda saat sabahın körüydü, ve şimdi 16 olmuş. çok saat geçmiş; kim bilir kimler kimlerden gitti o saat diliminde, kim bilir kim yine kimleri yalnız bıraktı şu koca şehirde. ve kim bilir neden gittiler.

insanlar çok acımasız diyordu incir reçelinden bir replik. bu kadar insan yalnızken, neden bu kadar insan yalnız diyordu diğer bir filmdeki karakter. etrafıma bakıyorum da, yanında kıymetini bilemediği yüzlerce insan; bi de kendime bakıyorum da, kıymetimi bilemeyen yüzlerce insan. ben mi kendimi çok abartıyorum, insanlar mı beni çok küçümsüyor bilmiyorum. ismail sertaç'ın günlükler yazısında bahsettiği gibi, sadece burada olmadığım zaman "bu çocuk nerelerde acaba" diyebilecek bir kaç insan istiyorum. birileri yokluğumu farkedip, "neden gelmedin, nerdeydin" diye sormasını istiyorum.

başımı alıp gideceğimden bahsediyorum ve kimse de demiyor "dur, nereye gidiyorsun biz ne olacağız?" diye. ben onları, onların beni düşündüğünden fazla düşünüyorum, "ben gidersem onlara ne olur?" diyorum. cevabını da veriyorum sonra, "ben gidersem ne olacak sanki, hayatındaki gereksiz kısım gibiyim ve gittiğim zaman beni hatırlamayacaklar" diyorum sessizce. gidemiyorum ama, gitmiyorum. dedim ya işte, birilerinin beni düşünüp "dur gitme, gidersen ben de gelirim" demesini bekliyorum; olmuyor işte. birilerinin hayatında değersiz parçayım, hiç değerli olamamanın eksikliği var içimde.

rüyamda birilerinin öldüğünü gördüm. insanların, onlara verdiğin değeri bilmeleri için ille bastıra bastıra göstermen mi gerekiyor? yani, ne bileyim ben sürekli birbirlerine seni seviyorum dedikleri halde ayrılan sevgililer gördüm. seni hiç bırakmayacağım, hiç gitmeyeceğim diyip bir süre sonra bırakılan, bir süre sonra giden insanlar gördüm. birbirine bu kadar kolayca söz verip, verdikleri değeri gösterdikten sonra gidebilen insanlar gördükten sonra, benim gitmem ne kadar doğru diyorum. onlara bakıyorum, birisi ağlıyor sanki annesi babası ölmüş gibi, çünkü canından çok sevdiği insan gitmiş. sonra kendime bakıyorum ve "ben gidersem kim ağlar ulan" diyorum, "ben gidersem kim ağlar!".

bir fincan kahve daha ve bir tutam abi özlemi

çok sevdiğim bir şarkı var. şarkıyı söyleyen ona "bir fincan kahve daha" adını koymayı tercih etmiş, ben ona kısaca "koskoca bir çocukluk" diyorum. hangi psikolojiyle yazılmış, neden yazılmış, hangi insanın anısına yazılmış hiçbirisini bilmem; ama hepsine bir cevap verecek olsaydım, benim büyüdüğüm psikolojiyle beni anlatması için benim hatıralarım için yazılmış. bu kadar bencil olmamalıyım. 

şarkıyla tanışmamı tam hatırlamıyorum. derin düşünceler kuramadığım, abimin bile sorunlarını göremeyeceğim kadar küçüktüm işte. hatta onun cesur hayallerini kurabildiği, ama kimselere söyleyemediği zamanlardan biriydi işte. daha yeni aldığımız bilgisayarın başındayken öğrenmişti sanırım bu şarkıyı, nerede öğrendiğini de bilmiyorum. açıyor, dinliyor ve hüzünleniyordu; ben sadece bakıyordum, anlamıyordum. benim abim gülerdi çünkü hep, ben onun derinden ağlayan yüzünü hiç anlamadım; şimdi de anlamam. "abi lan o! abi! senden büyük, sürekli cesur gözüken o adam! ağlar mı lan hiç?! söyle bana ağlar mı?". ben bilmem, ağlamaz!

o tanıştırmıştı işte beni bu şarkıyla, "o hiç ağlamayan abi". "your breath is sweet" diye başlıyordu şarkı, "nefesin tatlı" demek o. "your eyes are like two jewels in the sky" diye devam ediyordu, "gözlerin gökyüzündeki iki mücevher gibi" demek olduğu yazıyor türkçe çevirisini okuduğum yerde. your back is straight your hair is smooth diye devam ediyor mına koyduğumun şarkısı geçmişimin abimle geçen günlerimi hatırlatarak bana. "sırtın düz, saçın pürüzsüz" demek o da. bu tarz şarkıların genelde bir kızı hatırlatmasını anlardım da, bana abimi hatırlatması nasıl özlem dolduruyor ciğerlerimi bir bilseniz.

hiç unutamam mesela ben abimin bilgisayar başında commandos adlı oyunu oynadığını, o internet işleriyle ilgilenirken ben yanına sokulur ve "abi, aç commandos oyna, ben de seni izleyeyim" derdim. o yüzden commandos oyunu hep unutulmaz ve efsanevi gelmiştir bana. nasıl unutulsun, nasıl basit bir strateji oyunu gibi kalsın ki aklımda; şu an deliler gibi özlediğim abim oynuyordu o oyunu. ben izliyordum.

bir yerde "his voice it trembles as he calls out" diye geçiyor. "sesi titriyor, seslenirken" diyor şarkı bana. bazen konuşurken sesi titrerdi, ben anlamazdım dertli olduğunu ve çocukluğumun verdiği heyecanla şaklabanlıklar yapardım ona. "but your heart is like an ocean, mysterious and dark" diye devam ediyor şarkı. "kalbin bir okyanus sanki, gizemli ve karanlık" şeklinde çevriliyor türkçeye. "kalbi bir okyanus gibiydi işte onun, gizemli ve karanlık".

görmeyeli ne kadar oldu bilmiyorum abimi, belki 3 belki 5 ay. ama bilmiyor o, bilmiyor kimse; belki de birden bire çöken hüzünlerimin sebebi o. ama nasıl özledim, bir bilseniz.

ve bir şarkı geçmişe nasıl döndürür, nasıl onunla yaşadığınız anları hatırlatır; bir bilseniz..

ben korkak değilim!

duyuyor musun müziğin sesini. bak, nasıl söylüyor göksel; "acıyor, acıyor, acıyor her yolu denedim. bitmiyor! kalbimin ortasına bıraktın aşkını, batıyor!". gerçekten, acıyor her tarafım. sen bilmiyorsun, sen duymuyorsun ama acıyor her tarafım.

bilirsin bizi; beraberken bile birbirimizi özlemeyi öğrettik kendimize. bu öğretilmişliklerin yanında hayata inat "gitmeyeceğim!" demek ne kadar zor biliyor musun? "gitme" diyorsun, susuyorum uzun uzun ve ne diyeceğimi bilemez halde tükeniyor cümlelerim. 'kim bilir' diyorum, 'kim bilir! gitmeyi istemiyorum ama bu hayat ve kim bilir'. içim parçalanıyor, canım yanıyor; sen duymuyorsun, bilmiyorsun, görmüyorsun ama paramparça oluyorum. diyor ya göksel, "acıyor, acıyor, acıyor!"; ulan kimse bilmiyor ama, nasıl acıyor var ya, nasıl parçalanıyor içim.

"beni bırakma" diyişlerin kulaklarımda yankılanıyor biliyor musun? "seni bırakmayacağım" derken sesim titriyor, gidip gitmeyeceğim belli değilken sana "seni bırakmayacağım" diyemiyorum bile. "seni bırakmayacağım" derken içimden bir şeyler diyor ki "olmamalı. allahım bak, bu sefer gidemem. lütfen, lütfen bu sefer gidemem!". yüzüne espriler yapıp hahaha diye gülmelerime bakma. içim kan ağlıyor benim, içim "bırakamam" diyor, içim "gidemem" diyor; kalp atışlarım yanında olmamın verdiği heyecanla hızlanmışken, bir anda yavaşlıyor; komaya girmiş bir hastanın kalbi kadar yavaşlıyor dünyam. atmıyor hatta.

hani muhabbetini yaptık ya, "kuşların yanında silahla atılan ateşlerde, sesten dolayı kuşlar kalp krizi geçiriyormuş" diye. kuşların kalbi insanınkiyle bir değildir dedim ben; işte öyle bir şey oluyor. hani sen "beni bırakma" diyorsun ya, işte o zaman yanında silah atılmış bir kuşa dönüyorum. işte o zaman "keşke" diyorum, "keşke kalbim kuşlarınki gibi olsa da parçalanmasam.".

"korkaksın sen" diyorsun bana. korkak değilim ben, korkmuyorum. yanında mesela "ya bir gün gidersen" demiyorum, "beni bırakma" demiyorum. hatta diğer sevdalıların yaptığını yapıp "ya başkası seni benden alırsa" diye korkmuyorum. sen zaten benim sevgilim değilsin, arkadaşımsın; çoğu arkadaşımdan fazlaca sevdiğim arkadaşım. kendimce konuşurken "o benimle arkadaşken, kim alabilir elimden" diyorum mesela. korkmuyorum, ilk defa bir sevgimden bu kadar emin ve korkusuzum.

ama "korkak" diyorsun ya sen bana; kim demiş benim korktuğumu? ne korkması! ben başkalarının yanında sana yakın olmak istemiyorum, çünkü başkaları benim sana gösterdiğim sevgiyi gördüğünde o sevgiyi isteyecekler biliyorum. daha önce yaşadım; sen onları kıskanacaksın. onlar seni benden alacaklar, ve sonra bana gelmeyecekler. bu yüzden başkalarının yanında elini tutmuyorum, yanaklarından öpmüyorum. sarhoşken bile dudaklarına dokunmayıp, görmesin kimseler diye ellerinden tutmuyorum.

korkak değilim ben. bana "korkak" demenden nefret ediyorum. korkak olsaydım başkalarının önünde "bak, bu sevgilim!" diye gösterirdim herkese. korkak olsaydım elini hiç bırakmazdım, öyle sahiplenirdim ki yüzün benden başka kimseyi görmezdi. ama benden başkasını da sevmeye hakkın var, benden başka arkadaşlara hakkın var; kim demiş ben korkağım diye! ben sadece fedakarım, bak; senin için beni feda ettim, duygusuzluğumu feda ettim, aşka inanmayışlarımı feda ettim. bunlar beni korkak mı yapıyor? bırak yapsın, ama biliyorum ben korkak değilim.

ben deliriyorum da, kimse bilmiyor.


bu sefer açtım, bak bu sefer yazacağım. her seferinde takılan kollarımın, ellerimin, düşüncelerimin takılmaması için her şeyi yapacağım. durmayacağım hatta, sonuçta bu yazı benim; şu an okuduğun şey, aslında benim.

deliriyorum galiba. bazen herkesin içinde mutsuz hissediyorum kendimi, etraf kararıyor böyle. sesler, camdan dolayı duyulmayan o ufak gürültülere dönüyor. bi şeyler duyuyorum, bi şeyler diyorlar aslında orada olmayan insanlar. saçlarım kaşınıyor, yokluğunu bildiğim şeyler konuşuyor biliyorum konuşuyorlar! dalga geçme benimle, "onları duyduğunu söyle!", duyuyorsun musun? duyduğunu söyle! ne olur, duyduğunu söyle?

çığlıklar atıyorlar "sizden nefret ediyoruz!" diye. hatta benimle konuşuyorlar, bak birisi yanıma geliyor; o, sarışın ve uzun saçlı olan. gözleri mavi, burnu ufak. dudakları henüz kimseyi öpmemiş bir bebeğinki kadar küçük. teni pürüzsüz, mükemmel şey üzerime doğru geliyor görüyor musun? gördüğünü söyle be lanet olası, görüyor musun?

"neden buradasın" diyor, "neden buradayım" diyorum. "bilmiyorum, sen biliyor musun? etrafındakileri görüyor musun? onlar bizi duymuyor, görmüyor" diyorlar. yanımdakine "görüyor musun? bunu görüyor musun? benimle konuştuğunu görüyor musun, söylediklerini duyuyor musun söylesene!" diyorum. "bağırma, duyamaz, göremez" diyor. gözlerim, gözlerim yanıyor; iki damla gözyaşı akıyor. "peki bunu görüyor musun?" diye fısıldıyorum yanımdakine, "gözyaşlarımı" diyorum, "gözyaşlarımı görüyor musun?". susuyorum, onlar beni bile duymuyorlar, onları nasıl duysunlar ki diye geçiriyorum aklımdan.

"sevmek" diyor, "hani senin o inandığın sevmek, aslında buralarda değil." diyor. "sen ne bilirsin" diyorum, "sen hiç sevdin mi? delicesine sevdiğin halde en uzun ilişkin 3 ay sürdü mü?". bakıp gülümsüyor bana o mükemmel saçlı sarışın, "sen, gerçekten hiç sevdin mi? delicisine sevdiğin halde kavuşamadığın oldu mu?" diyor.

gidiyor.

daha hiçbir şey konuşmadan, hiçbir şey sormama izin vermeden gidiyor. "dur, nereye gidiyorsun" diye bağırıyorum arkasından; etrafımdakiler bana bakıyor, deli dermiş gibi bakıyorlar korkuyorum. "kimle konuşuyorum, o kim? neden kimse bunları bilmiyor, neden?" diyorum.

ben diyorum da, "kimse duymuyor".
ben deliriyorum da, "kimse bilmiyor".

Bu Blogda Ara