Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Haziran, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

minicik bir elveda.

çok kısacık bir yazı yazayım dedim.

biliyorum eskilerden beri beni takip etmiyorsunuz. o yüzden hatırlatayım: otobüs yolculuğunu çok severim, ama en çok korktuğum şeylerden birisi de "otobüs yolculuğu sırasında trafik kazası geçirmek".

bu akşam, düğün sebebiyle izmir'e yola çıkıyorum.

bir süre yeni yazı yayınlamayabilirim, yani "bu çocuk öldü" falan diye düşünmeyin sakın.
ölürsem eğer, haber veririm.

görüşürüz.

elvedalardan nefret ediyorum.

ask.fm'de nur bugün, "birisini uğurlamak ne kadar kötü bir şey. bazen de yolculuk yapanın kendinin olması kötü. sen bu duruma ne diyorsun mustafa?" diye bir soru sormuş. kafamı kurcaladı, kafamda bir çok şey kurdum.


lisedeyken kime sorarsan sor, "karavan dolusu hayaller"i vardı herkesin. hayattan mı sıkılmıştık, dertlerden mi, derslerden mi yoksa gençlik psikolojisinin verdiği acılardan mı bilmiyorum ama tek isteğimiz "her şeyden uzaklaşıp, kimsenin bizi bilmediği, kimsenin bizi tanımadığı" yerlere gitmekti. yolumuzu bilmeden, kafamızın bizi götürdüğü yere gitmek işte. sanırım birilerinden gitmeye, birilerinin hayatında kalmamaya o zamandan beri çok meraklıyız.

gitmek, çok karışık bir müessese aslında. düşünsene. gittiğin zaman kazanacağını düşünüyorsun, ama gittiğin zaman neler olacağını bilmiyorsun.
hayatın beni çok yorduğunu düşünüyordum. ayağı sakat biri değildim ya da küçük yaşta annemi babamı kaybeden bir insan da. ya da ne bileyim işte, doğuştan k…

kına gecesi.

bugün kuzenimin kına gecesi vardı. aslında önce kına gecesi meselesine gireyim.

son zamanlarda çok fazla empati yapıyorum. haberiniz var mı? türünün son dev kaplumbağası olan "yalnız george" öldü. haberi okur okumaz içime bir şey serpildi. düşünsenize; "türünde kalan son hayvansın. etrafında kimse yok, hiçbir insan. kimseyle konuşamıyorsun, kimseyle anlaşamıyorsun. yalnız ölüyorsun". bi de biz kendimize yalnız derdik; biraz düşünürsek eğer, yalnız george hepimizden daha fazla yalnızdı. hepimizden daha fazla yalnız öldü, "arkasından ağlayanı bile yoktu". ağlayasım geldi şu an, ühühü.

yine böyle empati yaptığım günlerden birisiydi bu akşam. kendimi kuzenim yerine koydum, aslında bir kız olarak dünyaya bakmak garipti ama ben yine de düşüneyim dedim.
bugüne kadar ailemin yanında yaşamıştım. onların ekmeğini yedim, onların dedikleriyle büyüdüm. söylediklerinin dışına bile çıkmadım hiç. ve gün geçti, aylar, yıllar... onların yanında gözlerimi kapatmıştım hayata,…

korkum ölmek değil, ya yazacaklarım biterse?

bi şeyler yazmaya çalıştığım zaman, neyse bi şeyler yazmaya çalışmayacağım bu sefer. ufak ve net olacak bu yazı.

sürekli bir şeyler yaşamıyorum, hatta sürekli evdeyim. son zamanlarda dışarı bile çıkmıyorum, çıkamıyorum.

"insanın hayal gücü sonsuzdur" der bir yazar. hangi yazar olduğunu bilmiyorum, belki böyle bir laf yoktur bile ve ben uydurmuşumdur. sonuçta bu da benim hayal gücüm. ama söylemek istediğim bir şey var;

son zamanlarda sürekli aynı şeyleri yazıyormuşum gibi hissediyorum. biliyorum, hislerimde yanılmam. hayal gücünün sonsuzluğunu falan boşver de; hayat gücüm çok düşüyor.

bir şeyler yaşamadığım için bir şeyler yazamazsam eğer; yani ya yazacaklarım biterse eğer...

ne bileyim işte, sonunu bulamadım ama başı güzel oldu.

zamanı durduramadım, özür dilerim.

ilk yazı şurada. ilginizi çekerse önce bu yazıyı okuyun.


küçükken eminim hepimizin bir kahraman olma isteği vardır. ben bazen görünmez olmak isterdim, bazense ölümsüz. bazen her şeyi bilen bir insan olmak isterdim, bazense dünyayı kurtaran süpermen. o zamanlar bilemiyordum ki tanrıdan "zamanı durdurabilen bir süper kahraman" olmayı isteseydim, aslında her şeyin daha basit olacağını.
elini bırakmamalıydım, ben elini bırakırsam eğer başkaları tutardı biliyorum. bir dizi de geçiyordu "insanlar kötü, insanlar acımasız" diye. ben elini bıraktığım zaman hemen yerimi doldurmaya çalışacaklardı. sahipsiz sanacaklardı seni. korkuyordum. ama hayat işte bu; ben hala korkuyorum. istemeye istemeye elini bırakıyordum. istemeye istemeye son kez sarılıyordum ve istemeye istemeye gitmek zorunda kalıyordum. biliyordum, "bundan sonra her şey kötüye gidecek". biliyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. korkuyordum, ben hala korkuyorum. çoğu yazımda bahsederim, "araya …

mim: takıntılar

geçenlerde çok sevdiğim blog yazarı melodram onu takip eden herkesi bir yazıda mimlemiş. aslında ona "bana herkes mi dedin? bana bak bana! bana mı dedin?" diye trip atmak istiyordum ama olmaz öyle, kıyamam. o yüzden, ben de onun mim'ine karşılık verip herkes olayım dedim.

takıntı 1: o sesi duymazsam ölürüm!
eski oturduğum evde her odada olduğu gibi benim odamın da bir kapısı vardı. aslında kapıyı diğerlerinden farklı yapan fiziksel olarak bir şey yoktu. ne bileyim kapıyla çeşitli fantezilerim falan olmadı. kapının tek özelliği, "kapatırken iki defa çıt diye ses çıkarmasıydı". kapıyı biraz kapatırdım, duyardım o "çıt" sesini. ama yetmezdi, biraz daha ittirmem gerekiyordu ki ikinci bir çıt sesi gelsin. o ikinci "çıt" sesini duymadığı sürece içim rahat etmezdi, odayı aslanların kaplanların hayaletlerin zombilerin basacağını düşünürdüm!

o günlerden sonra kapıların kapanmamasına hep karşıyım. bugün odam sıcak oluyor diye balkonun kapısını açtığım …

aradaki mesafeler.

mutsuz ve depresif bir halin içindeyken bir kaç paragraf yazı yazmak, insanın kazığa oturmasına eşdeğer gibi geliyor. acısını yazdığın her kelimede daha fazla hissediyorsun. o acıyı tarif etmek için kullandığın kelimelerin yeterli olamayacağını ve var olan hiçbir kelimenin o "acıyı" anlatabilecek kadar "mükemmel" olmadığını biliyorsun. işte bu deli ediyor insanı. ben şimdi buraya acımı yazıyorum da; siz bu acıyı benim kadar hissedebilecek misiniz bilmiyorum.

ilişkiler, aslında mükemmel şeyler. birisini seviyorsun, birisi seni seviyor ve birbirlerine adıyorlar hayatlarını. kötü tarafıysa olumsuzlukların olması. hani araya birinin girmesini, birinin gitmesini, birinin ölmesini sorun etmiyorum ama "araya mesafeler girmesi" diye bir olay var. işte o "araya mesafeler girmesi" olayının ağzına kürekle vuracaksın, sapını da götüne sokacaksın. o derece de kötü bir olumsuzluk bu.

araya mesafeler girdiğinde ilk başlarda "ne olacak, sorun yok. biz alış…

hayallarini takip et.

+hayallerini takip et.
-hangi hayallerimi?
+hangi hayallerin mi?
-karanlıkta, aydınlıktan korkarak kurduğum hayalleri mi?
+karanlıkta, aydınlıktan korkarak kurduğun hayaller mi var?
-karanlıkta, aydınlıktan korkarak kaybettiğim hayallerim bile var.
+karamsar olma, karanlık içine kapanıyorsun neden?
-sen aydınlıkta duruyorsun, bir faydasını gördün mü? görmedin mi? anlıyor musun neden?
+anlamıyorum, karanlıkta, aydınlıktan korkarak kurduğun hayal mi olur hiç?
-dahası da var. karanlıkta, aydınlıktan korkarak kaybettiğim hayallerim bile var.

yukarıdaki paragrafı neden yazdığımı bilmiyorum. bana anlamlı geldi, daha fazla okursan kim bilir sana da anlamlı gelir.

bugün deli gibi içeriye çektim kendimi. kendinle konuşmayı bilirsin değil mi? ben, kendimle konuşmalarımı hikayeleştirdim. okumana gerek yok. senin de "hayal kırıklıkların olmuştur". benim bir defa değil, çok defa oldu. okumadan bile beni anlayabilirsin.
hayallerimi takip ediyordum, koşarak uzaklaşıp köşedeki sokaktan gir…

bir dal sigara.

küçükken çok tatlıydım, kendimi övmek için söylemiyorum. tontiş olan tüm bebekler küçükken tatlıdır.

küçüklüğümü pek hatırlamıyorum. annem arada sırada anlatır, ben de öyle hatırlarım. şu da öyle bir anımdır işte: o zamanlar abim sigara içerdi, ben küçüktüm. "hayat bilgisi" diye verilen derste öğrenmiştim sigaranın insanın ciğerine verdiği zararı. abim sigara içtiği zaman ona, o küçücük halimle acırdım. annemle başbaşa kaldığım zaman dışa vururdum bunu: "anne abim niye sigara içiyoy? ben abime söylicem, içmesin. hem sigara sağlığa zararlıymış bilmiyo mu? ben söylersem bırakıy.".

bu kafa yapısıyla 19 sene idare ettim. daha sonra abim sigarayı bıraktı, babam sigarayı bıraktı, çoğu tanıdığım sigarayı bıraktı. bense üniversiteye gittim; bir baktım "elimde sigara vardı".

insanların "neden sigara içiyorsun?" sorusuna cevap vermeyi sevmiyorum uzun zamandır. çünkü sigara içmeyen birine sigarayı anlatmak, yeni doğmuş bir bebeğe hayatı anlatmak kadar zor…

ödenmemiş kredi kartı borcu.

üniversitede her insan gibi olsaydım keşke. insanlar "babam para yollasın bana, başka işi ne?" şeklinde oluşan düşüncelerini anlatırdı bana. onlara çok özenirdim. öyle olmak güzeldi, yani üniversiteyi bile babasının parasıyla yaşamak güzeldi.

bir arkadaşım vardı yurttan, bir arkadaşının hayatını anlatmıştı şöyle: "babası avukat. kredi kartını kızına vermiş, ve hesap kartı vermiş bir tane. aylık 1500 lira alıyor babasından. yurdu bırakıp tek başına eve çıktı şimdi. ne güzel, istediği her şeyi yapabiliyor. istediği zaman kafelere gidip bir kaç bira içebiliyor. istediği zaman istediğini alabiliyor. öyle bir hayatın olmasını istemez miydin?"

aslında güzeldi. yani ne bileyim, baban sana para yollayacaktı ve sen o parayı yiyecektin sadece. bu işin ne bir sorumluluğu vardı, ne öğretisi, ne getiri ne de götürüsü.

ama ben böyle birisi olamadım hiçbir zaman. üniversiteye ilk geldiğim zamanlar üzerimde ağır bir sorumluluk duygusu hissettim. artık yanımda ailem yoktu, bugüne k…

yalnız bir can kurtaran.

küçüklüğümden beri nefret etmişimdir ambulansların acı sesinden. merak ediyorum, ambulansların sesleri neden acı doludur? bence bir hastayı aldığı zaman "i'm sexy and i know it" şarkısı çalmalı. ölmek üzere olan hasta acı müziği dinleyip daha da fazla ölmeyi istemesi yerine, canlı bir parça dinleyip dans etmeyi istemeli. duymasalar bile hissetmeliler o müziği. her neyse.

küçücükken, ilkokul kaçıncı sınıfken hatırlamıyorum bir trafik kazası geçirmiştim. öyle abartılacak bir şey değildi, alt tarafı motosiklet çarpmıştı ufacık şişman bedenime. o günden sonra nefret ettim ben ambulanslardan, çalan acı seslerinden.

yine küçükken, etrafımızda bir ambulans geçtiğinde veya sesini duyduğumuzda şanssızlık getireceğini düşünürdük kendi aramızda. bizim siyah kedimiz ambulanslardı. gördüğümüz zaman hemen saçımızı tutardık o etrafa verdiği şanssızlık bize uğramasın, bizi es geçsin diye.
ambulansların sesinden nefret ettiğim halde doktor olmuştum. okulumun verdiği zorunluluk ile staj ol…

geleceğini sikiyorlar çocuk, gelme burayı.

benimle birlikte bir sigara içer misin? ver elini, otur yanıma, bana bak. paketin üzerinde "sigara öldürür" yazılarını boşverelim bu gece. içen öldü de, içmeyen ölmedi mi be canım! ölümü de takmayalım bu gece. hatta bize yüklenen tüm şeyl...

yazmak isterdim. o zaman çok kolay olurdu "bu nefret ettiğimiz, sürekli zor olduğunu söylediğimiz" hayatı yaşamak. birileri ölürdü mesela, "bu gece takmayalım" derdik. o gece yetmez, bir gece daha. sonra bir gece daha. ya da kötü bir şey yaşardık, mesela sevgilimizden ayrıldığımız zaman "siktir et" derdik bu gece, "takmayayım". ne hoş olurdu, ertesi gece bir daha takmazdık. ertesi gece bir daha.

ağızdan çıktığı zaman çoğu şey çok kolay gibi görünüyor aslında. bir şeyleri söylerken detaylı düşünemiyoruz. "ne güzel olurdu" diyorum ama, bir şeylerle mücadele etmediğimiz zaman bu hayatı yaşamayı ne kadar isterdik? yani düşünsenize, bir şeyler için savaşmayıp her zaman kazansaydık ben bunları …

zaman lütfen dur, birilerini öldüreceksin.

"öleceksek eğer, neden yaşıyoruz" diye düşünüyorum bazen, saçma ama cevapsız. "bana yaşa dediler, ben de yaşadım. ot gibi aynı. doğdum, büyüdüm, büyüyorum. bir gün öl diyecekler ve ben de öleceğim" derken, unuttuğum bir şey olduğunu biliyordum. aklıma hiç bana yaşa diyenlerin, beni büyütenlerin bir gün ölebileceği gelmedi.

ben hayatı hep "ne olacak yahu, en fazla ölürüm" mantığı ile yaşamaya çalıştım. şu yoldan gözüm kapalı geçsem ne olacak? en fazla bir araba çarpar ve ben ölürüm. şu bozulan bilgisayarın içini açıp bakayım, belki yaparım. hem yapamazsam ne olacak? en fazla elektrik çarpar ve ben ölürüm. şu insana biraz küfür edeyim, hep edersem ne olacak? en fazla bıçaklarlar beni ve ben ölürüm.

"ölüm" kelimesi ağıza alındığında söylenmesi adım atmak kadar kolay.

iyi, güzel: zaten ben öldüğüm zaman sorun yok. elbette "arkamdan ağlayacaklar, arkamdan üzülecekler, ailem kendini perişan edecek belki, hatta düşmanlarım bile 'kötü oldu'…

çok ilerledim, ama olduğum yerdeyim.

doğdum, büyüdüm, geliştim. normal bir insanın gelişimi büyümeye doğrudur, beden olarak büyüsem bile düşünce olarak hep küçüktüm ben. eski bir yazımda bahsettiğim gibi, insanlar hep 'olgun olmam gerektiğini, büyük göstermem gerektiğini' söylerlerdi. ben hep içimdeki çocukla yaşamak istedim. küfür ederken içimdeki çocuk kontrol ediyordu beni. facebook fotoğraflarımda, durumlarında bahsettiğim o iğrenç şeyler hep çocuğun eseriydi. twitter'da yazmaya karar verdiğim o "duygusal yazılar" yerine yazdığım salakça şeyler "hep çocuğun eseriydi".

ankara'ya gelmekten nefret etmiyordum, ailemi görüp arkadaşlarımla takılacaktım biraz. sonradan aklıma geldi annemin sokacağı o "derinden derinden işleyen ince laflar". sonuçta, geldim. bilgisayar başına geçtim:
okulundan aldığı başarısızlıkları, sürekli aklına gelen hiçlik duygusunu unutmak için başlamıştı oyun oynamaya. annesi yaklaştı arkasından, hissetti çocuk. o derinden derinden işleyen ince laflar yav…

o an zaman durmalıydı.

2 gün sonradan gelen düzenleme: ilk paragrafı kendi yaşayış şeklimde anlatıp, diğerlerini ilahi bakış açısıyla yazmışım sanırım. hatam için affedersiniz umarım.
kim bilebilirdi ki? belki son kez bakıyordum ben onun gözlerine. ağlıyordu. "şşş" dedim dudaklarımı yuvarlayıp harfi sonuna uzatarak, "sakin ol, ben sana güçlü olmayı öğrettim; gidene ağlamayı değil". "erkek olmaktan" neden nefret ediyorum biliyor musunuz? içinizden delicesine ağlamak geçiyorken bile sevdiğinizin gözlerine bakıp güçlü olduğunuzu göstermek zorunda kalıyorsunuz. "gitmeyeceğim" derken sesinizin titrememesi için elinizden gelen her şeyi yapıyorsunuz. hatta onun eline belkide son kez dokunacağınızı bildiğiniz halde, sanki hiç bırakmayacakmış gibi dokunuyorsunuz. sonuçta siz erkeksiniz! siz güçlüsünüz.
biraz daha vakit geçmişti. farkında değildi çocuk, uyuyamamıştı. 15 metrekarelik odasında bulunan tek pencereye baktı. havanın aydınlandığını yeni fark etti. ilk defa olmasa bil…

sürekli gülen çocuk

fazla değil. 1 hafta oldu ben "büyümeyi istemiyorum, 1 sene önceki gibi olmalıyım" yazısını yazalı. hiç beklemiyordum her şeyin bu kadar çabuk değişeceğini. bakın, facebook'a yazdığım durumlar değişti,twitter'a yazdığım twitler değişti. hiç olmadığı kadar küfür ediyorum, hiç olmadığı kadar komik şeyler yazmaya çalışıp hiç olmadığım kadar yavşak gösteriyorum kendimi insanlara.

kendim umrumda değilim biliyor musunuz? bir yazar, yazdığı şeylere ne kadar gülebilir zaten. sadece birileri okuyup gülsün diye yazıyorum. sonra lanet ediyorum kendime, "ulan biraz kendini düşün be adam..." diye, "biraz kendini düşün". şöyle bir hikaye yazdım, belki seversiniz.
biraz daha sıkmalıydılar ipleri. dudaklarına işkence yapıyorlardı çocuğun. fazla değil, iki tane ip bağlamışlardı dudaklarının kenarlarına. yukarı doğru çektiler ipleri. acı çekiyordu çocuk, gözyaşları akmak üzereydi ama tutuyordu kendini. daha fazla çektiler ipleri. çocuğun dudakları, internet üzerin…

ne kadar neşeli olabilir ki?

tut elimden, düşüyorum.  bunun hakkında bir çok düş gördüm. ölümün nasıl bir şey olduğunu hep hayal ediyordum. kimi zaman düşüncelerimde öldürüyordum kendimi, kimi zaman kendi ellerimle. hepsinde farklı şekilde. birisinde trafik kazasında öldürmüştüm kendimi. birisinde hiç olmayan bir seri katilin kurbanıydım mesela. birisinde aşkı için intihar eden sevgili. birisinde kimsesi kalmamış insanın hayattan kurtulma düşüncesi. bazen bir kahraman olarak ölecektim, dünyayı kurtarmış bir kahraman gibi. ama böyle olacağı hiç aklıma gelmemişti.  uçurumun kenarında, o dal kurtarsın diye seni, bıraktım kendimi. hiç düşümemiştim daha önce yere çakılarak öleceğimi. ölüyorum, kurtar kendini. bu üstteki paragrafı "hani bundan sonra neşeli yazılar yazacaktın lan yavşak!" diye sormanız için yazdım. sor bi. her şeyi gördüğün gibi yargılama da sor bi! ulan piç, sevdiklerinden, en direktinden sevdiğinden gitmenin anlatışı ne kadar neşeli olabilir ki?

fazla uzun yazmayacağım. bursaya geldiğim zam…

büyümeyi istemiyorum, 1 sene önceki gibi olmalıyım.

zamanla insanların büyümesine hep karşı çıkıyordum, hala karşı çıkıyorum. büyümeyi ben istemedim ki, tercih hakkı verseydiler eğer hep çocuk kalmayı isterdim. "çocuklaşma, olgun ol." diyorlar da, "neden" diyemiyorum. neden olgun olmam gerekiyor, neden büyümem gerekiyor? ben çocuk kalmayı seviyorum, serbestçe küfür edip saçma sapan esprileri yapmayı seviyorum.

büyüyüp olgun gibi davranan insanlara sormak istiyorum. olgun davrandınız, hayatınızda ne değişti? eskisinden farklı olarak daha ciddi ilişkilere mi kapak atıyorsunuz? arkadaşlarınızla bir araya geldiğiniz zaman atomu mu parçalıyorsunuz?

her neyse, konuyla alakasız ilk iki paragrafı yazdıktan sonra beni neden okuyasınız ki kısmına devam ediyorum. kusura bakmayın, başınızı ağrıtacağım.

1 hafta önce facebook hesabım kapatıldı, bununla ilgili 1 haftadır yazı yazacağım ama kelimelere nasıl dökeceğim bilmediğim için atlatıyorum kendimi. yenisini açtım. eklemek isterseniz, adresim http://www.facebook.com/tambirodun/