minicik bir elveda.

çok kısacık bir yazı yazayım dedim.

biliyorum eskilerden beri beni takip etmiyorsunuz. o yüzden hatırlatayım: otobüs yolculuğunu çok severim, ama en çok korktuğum şeylerden birisi de "otobüs yolculuğu sırasında trafik kazası geçirmek".

bu akşam, düğün sebebiyle izmir'e yola çıkıyorum.

bir süre yeni yazı yayınlamayabilirim, yani "bu çocuk öldü" falan diye düşünmeyin sakın.
ölürsem eğer, haber veririm.

görüşürüz.

elvedalardan nefret ediyorum.

ask.fm'de nur bugün, "birisini uğurlamak ne kadar kötü bir şey. bazen de yolculuk yapanın kendinin olması kötü. sen bu duruma ne diyorsun mustafa?" diye bir soru sormuş. kafamı kurcaladı, kafamda bir çok şey kurdum.


lisedeyken kime sorarsan sor, "karavan dolusu hayaller"i vardı herkesin. hayattan mı sıkılmıştık, dertlerden mi, derslerden mi yoksa gençlik psikolojisinin verdiği acılardan mı bilmiyorum ama tek isteğimiz "her şeyden uzaklaşıp, kimsenin bizi bilmediği, kimsenin bizi tanımadığı" yerlere gitmekti. yolumuzu bilmeden, kafamızın bizi götürdüğü yere gitmek işte. sanırım birilerinden gitmeye, birilerinin hayatında kalmamaya o zamandan beri çok meraklıyız.

gitmek, çok karışık bir müessese aslında. düşünsene. gittiğin zaman kazanacağını düşünüyorsun, ama gittiğin zaman neler olacağını bilmiyorsun.
hayatın beni çok yorduğunu düşünüyordum. ayağı sakat biri değildim ya da küçük yaşta annemi babamı kaybeden bir insan da. ya da ne bileyim işte, doğuştan kanseri olan bir insan da değildim. ama benim de dertlerim vardı, başkalarıyla kıyasladığında küçük ama benim dünyama göre büyük gelen dertler.
sessizdim, kimsenin aramamasının vermiş olduğu yetkiye dayanarak çok yalnız hissediyordum kendimi. zaten birileri arayıp "naber" dediği zaman, şu lanet olası düşüncelerim bir türlü "kötüyüm" diyemiyordu. söylediğim her "iyiyim" içerisinde "hayatım bok gibi, sadece beni üzgün görmenizi istemiyorum" mesajı saklanıyordu.
o gün çok fazla düşündüm. düşünmem için çok fazla zamanım ve çok fazla yalnızlığım vardı. sanki bir yaram kanıyordu ve kimsenin arayıp sormaması tuz basıyordu. yalnızlık, çok kötü bir şey ve her hissettiğimde daha fazla acıtıyordu. nedense "gitmeyi" istedim. her şeyden uzaklaşmayı, bir daha dönmemeyi. gidersem eğer, her şeyin düzeleceğini düşündüm. yeni arkadaşlarımı hayal ettim, benim bu halimi bilmeyen yeni bir ben ile tanışacak arkadaşlarımı.
hayaller kurmak güzel oluyordu. arkadaşlarım olacaktı, yeni bir ben yaratacaktım ve öyle seveceklerdi ki beni; her fırsat bulduklarında arayacaklardı. sadece, sadece bu düşünce yetti gitmeme.
insanların hayatından gitmek, benim en büyük alışkanlıklarımdan birisidir. insanlara önce güven veririm, kendimi sevdiririm ve hayatlarında sürekli kalacakmış gibi hissettiririm. çok bencilim. aslında bir öğretmen de sayılabilirim: ben insanlara, hayatlarına girmiş herkesin bir gün ölebileceğini, bir gün gidebileceğini öğretiyorum. bana teşekkür etmeleri gerekiyorken, benden nefret ediyorlar.

sadece böyle kalmıyor, birileri benden gidiyor. bana koymuyor aslında, giden gitsin gözüyle bakıyorum. ama giderken haber veren kişilere "elveda" demekten nefret ediyorum. daha doğrusu, "diyememekten" nefret ediyorum. birileri hayatımdan giderken, suçu hep kendimde arıyorum. içine büründüğüm tüm kişilikleri silmek, tüm hayata küsmek istiyorum. "koymuyor gibi duruyor ama aslında çok yaralıyor, biliyorum.".

ve şunu da biliyorum: "ben ne kadar hayatımda istersem isteyeyim, herkes gidiyor".
size şunun da temennisini veriyorum: "siz beni hayatınızda ne kadar tutmak isterseniz isteyin, ben bir gün gideceğim. gitmek zorundayım".

kına gecesi.

bugün kuzenimin kına gecesi vardı. aslında önce kına gecesi meselesine gireyim.

son zamanlarda çok fazla empati yapıyorum. haberiniz var mı? türünün son dev kaplumbağası olan "yalnız george" öldü. haberi okur okumaz içime bir şey serpildi. düşünsenize; "türünde kalan son hayvansın. etrafında kimse yok, hiçbir insan. kimseyle konuşamıyorsun, kimseyle anlaşamıyorsun. yalnız ölüyorsun". bi de biz kendimize yalnız derdik; biraz düşünürsek eğer, yalnız george hepimizden daha fazla yalnızdı. hepimizden daha fazla yalnız öldü, "arkasından ağlayanı bile yoktu". ağlayasım geldi şu an, ühühü.

yine böyle empati yaptığım günlerden birisiydi bu akşam. kendimi kuzenim yerine koydum, aslında bir kız olarak dünyaya bakmak garipti ama ben yine de düşüneyim dedim.
bugüne kadar ailemin yanında yaşamıştım. onların ekmeğini yedim, onların dedikleriyle büyüdüm. söylediklerinin dışına bile çıkmadım hiç. ve gün geçti, aylar, yıllar... onların yanında gözlerimi kapatmıştım hayata, öyle bir zamanda gözlerimi açtım ki kırmızı bir elbisenin içindeydim.
etrafımda insanlar oynuyordu, "neden oynuyorsunuz?" diyemiyordum. sevinecek bir durum mu vardı? yarın, yarın gelecekti ve ben gözlerimi "alıştığım ailemin yanında değil, yeni bir ailenin, kendi kurduğum ailenin yanında" açacaktım. bugüne kadar yaşadığım her şeyi unutmam gerekecekti, uzunca süre ailemden ayrı duracaktım belkide. babam gelip "kızııımmmm" diye sarılamayacaktı bana ya da annem "bugün neden eve geç geldin?" diye soramayacaktı bana.
bir kadın yaklaşıyordu ve "hadi kalk, oynasana bu senin gecen!" diyordu bana. "nasıl oynayayım?" diyemiyordum. insanlara kendimi mutluymuş gibi göstermem gerekiyordu korkuyormuş gibi gösterirsem eğer belkide her şey mahvolurdu! ama çok korkuyordum! daha anneme doyamadım, daha babama doyamadım ve yarın gözlerimi açtığımda onların yanında olamayacağım!
öyle günler gelecek ki hissediyorum, her sabah kalktığımda: "keşke, keşke anneme daha fazla sevdiğimi söyleyebilseydim. beni erken kaldırdığı için bağırmak çağırmak yerine sarılıp 'annecim benim' diyebilseydim! keşke deseydim. onlardan ayrılacağımı hiçbir zaman düşünmedim! ne kadar düşüncesizim!" diyecektim.
empati yaptığım zaman genelde olayın kötü tarafını düşünürüm. şimdi, evleneceğim kişiyi düşünüyorum. daha da derine girip hatta "onu ailesinden nasıl ayırırım?" diye düşünüyorum.

daha sonra konudan konuya atlıyorum, zaten hiçbir zaman sabit kalamadım şu konularda. düşünmeye başladığım zaman, empati kurmaya başladığım zaman kendimi sekiz kişilikli şizofren gibi hissediyorum.
her sabah gibi, bu sabahta uyandım. gece geç yatıp, sabah erken kalkmanın siniri içerisindeydim. kahvaltı masasına oturdum, kimseye selam bile vermedim. yemeğimi yedim, kalktım ve insanların evden gitmesini bekledim.
aradan, aylar yıllar geçti. her sabah gibi, bu sabahta uyandım. gece geç yatıp, sabah geç kalkmanın verdiği sinir içerisindeydim. o sabah, kahvaltı masasında kimsem yoktu. o gün, ertesi gün ve her gün; "keşke sevdiğimi söyleseydim" diye küfür ettim. ama söyleyemiyordum. dedim ya, "kimsem yoktu".
okuduğunuz için teşekkür ederim. bu kadardı. son olarak bir kaç söz yazıp bitireceğim.

ne kadar yalnız kalırsanız kalın, hayatınızda gittiği zaman pişman olacağınız birisi varsa, lütfen gururunuzu ayaklar altına alın ve bugün ona "seni özledim, seni seviyorum" diye bir mesaj atın. lütfen, sabah uyandığınız zaman annenizin yanağına bir öpücük kondurun. babanıza "bugün çok güzel bir gün olacak" deyin.

hiç birini yapamıyorsunuz ve bir şeyler yapmak mı istiyorsunuz? ben ne güne duruyorum? ben sadece yazar sayılmam, "size her şeyini döken, rakı masanıza oturmuş bir dost" olarak görebilirsiniz.

iyi geceler.

dipnot: http://www.youtube.com/watch?v=B43yeBSipmg, dinleyiniz efendim.

korkum ölmek değil, ya yazacaklarım biterse?

bi şeyler yazmaya çalıştığım zaman, neyse bi şeyler yazmaya çalışmayacağım bu sefer. ufak ve net olacak bu yazı.

sürekli bir şeyler yaşamıyorum, hatta sürekli evdeyim. son zamanlarda dışarı bile çıkmıyorum, çıkamıyorum.

"insanın hayal gücü sonsuzdur" der bir yazar. hangi yazar olduğunu bilmiyorum, belki böyle bir laf yoktur bile ve ben uydurmuşumdur. sonuçta bu da benim hayal gücüm. ama söylemek istediğim bir şey var;

son zamanlarda sürekli aynı şeyleri yazıyormuşum gibi hissediyorum. biliyorum, hislerimde yanılmam. hayal gücünün sonsuzluğunu falan boşver de; hayat gücüm çok düşüyor.

bir şeyler yaşamadığım için bir şeyler yazamazsam eğer; yani ya yazacaklarım biterse eğer...

ne bileyim işte, sonunu bulamadım ama başı güzel oldu.

zamanı durduramadım, özür dilerim.

ilk yazı şurada. ilginizi çekerse önce bu yazıyı okuyun.


küçükken eminim hepimizin bir kahraman olma isteği vardır. ben bazen görünmez olmak isterdim, bazense ölümsüz. bazen her şeyi bilen bir insan olmak isterdim, bazense dünyayı kurtaran süpermen. o zamanlar bilemiyordum ki tanrıdan "zamanı durdurabilen bir süper kahraman" olmayı isteseydim, aslında her şeyin daha basit olacağını.
elini bırakmamalıydım, ben elini bırakırsam eğer başkaları tutardı biliyorum. bir dizi de geçiyordu "insanlar kötü, insanlar acımasız" diye. ben elini bıraktığım zaman hemen yerimi doldurmaya çalışacaklardı. sahipsiz sanacaklardı seni. korkuyordum. ama hayat işte bu; ben hala korkuyorum.
istemeye istemeye elini bırakıyordum. istemeye istemeye son kez sarılıyordum ve istemeye istemeye gitmek zorunda kalıyordum. biliyordum, "bundan sonra her şey kötüye gidecek". biliyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. korkuyordum, ben hala korkuyorum.
çoğu yazımda bahsederim, "araya mesafeler girdiğinde her şey daha zorlaşır" diye. insanların yalanları vardır, "böyle ayrılıklarda birbirinize bağlanırsınız, daha fazla özler birleştiğiniz zaman daha fazla sarılırsınız" diye. araya mesafeler girmeseydi eğer ben yine bağlanırdım sana, ben yine daha fazla özlerdim ve ben yine daha fazla sarılırdım sana. ne gerek var mesafeye falan!

insanlar kendilerini avutacak şeyleri söylerler her zaman. kimse de demiyor ki "araya mesafeler girdiği zaman mesajlarınız çok soğuyacak. duygularınızı yansıtamayacaksınız. mesajlarla duygular ne kadar gerçekçi olabilir ki? sen ağlarsın, ama güler yüzlü gösterirsin ya da ne bileyim işte; sen gülersin ama ağlıyor gibi gösterirsin" diye.
keşke duygularımı gösterebilseydim diyorum bazen şu dört duvar odanın tek aynasında bakarken kendime. ya benim duygularım çok gizli, ya da insanların duyguları çok gösterişliydi.
insanlara çok özeniyorum. birbirlerine kolayca seni seviyorum diyebilenler, facebookta bugün göremediği sevgilisine "seni göremedim, bugünüm berbat geçiyor!" diye seslenenler ve benzerleri. benim birine seni seviyorum demem için tüm hayatım sikiliyor sanki. ya da birine "seni göremedim ya bugünüm bok gibi" derken götüme giren bir kazığı hissedebiliyorum. diyorum ya, "acaba benim duygularım mı çok gizli; yoksa insanların duyguları mı çok gösterişli?". henüz cevabını bulamadım.
yine bir günün sonuna gelmiştim. hava kararmıştı, farkında bile değildim. içimin karanlığından görmüyordum ki ışığı falan. ne mesaj atmıştı, ne mesaj atmıştım. boşuna demiyordum "araya mesafeler girdiğinde her şey daha zorlaşır" diye. boşuna çıkmamıştı işte. 
bir de duygularını çok zor gösteren bir insan olduğumdan mesaj atamamıştım. "beni hiç özlemedin mi?" diyememiştim. beni hiç özlemedin mi demek büyük cesaret istiyordu, bense şu an çok korkaktım.
hani, canın yandığı zaman, mide kısmında bir yerlerde; derinde hissettiğiniz ama ne olduğunu bilmediğiniz bir sancı olur ya. boşluk diyoruz ona; tıp bıraksın kanseri falan da, o boşluğu nasıl geçireceğimize bir çare bulsun bence. çünkü, canımızı çok acıtıyor; sizi bilmiyorum da, canımı çok acıtıyor.
hani demiştim ya, "o an zaman durmalıydı" diye. sanırım bir şey istediğim zaman olmuyordu. tanrı elime "zamanı durdurma gücünü verseydi, zamanı durdurabilen süper kahraman olsaydım keşke. o zaman ben bu yazıyı yazmak zorunda kalmazdım. daha doğrusu, biz şimdi uzak yerlerde olmazdık.".
diyorum işte. "o an zaman durmalıydı" diye. birilerinden istemek yerine kendim yapmalıydım, vurmalıydım olmayan silahımla ikimizi de. "zamanın durmasını birinden istiyorsan ve durmuyorsa eğer; o zaman sen yapacaksın" diye bir laf salladım şimdi.

keşke bu, o zaman aklıma gelseydi.

zamanı durduramadım, özür dilerim.

mim: takıntılar

geçenlerde çok sevdiğim blog yazarı melodram onu takip eden herkesi bir yazıda mimlemiş. aslında ona "bana herkes mi dedin? bana bak bana! bana mı dedin?" diye trip atmak istiyordum ama olmaz öyle, kıyamam. o yüzden, ben de onun mim'ine karşılık verip herkes olayım dedim.

takıntı 1: o sesi duymazsam ölürüm!
eski oturduğum evde her odada olduğu gibi benim odamın da bir kapısı vardı. aslında kapıyı diğerlerinden farklı yapan fiziksel olarak bir şey yoktu. ne bileyim kapıyla çeşitli fantezilerim falan olmadı. kapının tek özelliği, "kapatırken iki defa çıt diye ses çıkarmasıydı". kapıyı biraz kapatırdım, duyardım o "çıt" sesini. ama yetmezdi, biraz daha ittirmem gerekiyordu ki ikinci bir çıt sesi gelsin. o ikinci "çıt" sesini duymadığı sürece içim rahat etmezdi, odayı aslanların kaplanların hayaletlerin zombilerin basacağını düşünürdüm!

o günlerden sonra kapıların kapanmamasına hep karşıyım. bugün odam sıcak oluyor diye balkonun kapısını açtığım zaman bir korku kaplar içimi. o kapı, kapatılmalı!

takıntı 2: kısa saçlı kızları, kendimden çok seviyorum!

uzun zaman önce bursada, metroda bir kız ile karşılaşmıştım. turuncu saçları vardı, sanki amerikan kesimiydi saçları. o kadar kısaydı yani, aslında bir erkekten farkı yoktu ama; diğer kızlardan farklı olduğu için çok hoşuma gitmişti. metrodan inene kadar bakmıştım ona, o indi; sonra başkalarına bakmaya başladım ama o kız hala aklımda. tabi o kıza bakmamın sebepleri arasında, göğsünde olan akrep dövmesinin hiç önemi yok diyebilir miyim? tabi ki hayır.

o günden sonra her kısa saçlı kız gördüğümde "oha, keşke sevgilim olsa" isteği doğdu içimde. sevgiliyi geçtim, kısa saçlı bir arkadaşım olsa çok severim onu. ama gel gelelim, hiçbir hatunun götü kısa saç kestirmeye yemiyor. malum, kısa saç olursa diğer insanlara güzel görünemezler.

takıntı 3: ayakkabılara aşığım, bayan türü olanlara!
sırf bu özelliğinden dolayı bazen kendime "gey miyim lan ben?" diye soruyorum. ama sonra olmadığımı kabul edip bunun bir zevk meselesi olduğuna karar veriyorum.

bundan bir kaç zaman önce bir moda blogu açmış, hoşuma giden şeyleri koymaya başlamıştım. koyduğum modasal şeyler arasında bir erkeğin giyebileceği güzel elbiseler yoktu ama. sadece hatunların hoşuna giden elbiseler vardı.

elbiseleri geçtim, hani ojeler vardır belki bilirsiniz. tırnağın üzerine desen çizdiriyor, uğur böcekli desen falan oluyor ve çok seviyorsun onları. işte bu tarz şeyleri paylaşıyordum. bir kız sarı siyah yapıp dudaklarını pikaçuya benzetmişti mesela; çok çok hoşuma gitti. ondan sonra bu tarz şeyler sürekli hoşuma gitti, bugün bir yerde kızların giydiği elbiseleri falan gördüğüm zaman bakmadan duramıyorum! laf aramızda, markafoni gibi sitelere girdiğim zaman baktığım ilk şey hatunların giydiği şeyler oluyor.

bir de ayakkabıları var. babetleri hiç sevmem ama işin içine topuklu giyip rengini pembe veya kırmızı seçtiğiniz zaman her şey daha seksi oluyor. yemin ediyorum hatunlar boşuna uğraşıyorlar; pembe bir topuklu ayakkabı, iç göstermeyen beyaz bir elbise ve siyah bir saç çoğu erkeğin gönlünü fethetmeye yeter.

bir mim'in ve ilk mim'imin sonuna geldik. şimdi mim olayı gereğince benim bu mim'i birine paslamam gerekiyor ama gel gelelim; ben blog yazan biriyle arkadaşlık yapmıyorum. yapmıyorum değil yani, öyle bir arkadaşım yok; olsaydı güzel olurdu. yazarın buradaki 'blog yazan arkadaş arıyorum' mesajını görmezden gelelim lütfen. okuduğunuz için teşekkür ederim. görüşürüz.

aradaki mesafeler.

mutsuz ve depresif bir halin içindeyken bir kaç paragraf yazı yazmak, insanın kazığa oturmasına eşdeğer gibi geliyor. acısını yazdığın her kelimede daha fazla hissediyorsun. o acıyı tarif etmek için kullandığın kelimelerin yeterli olamayacağını ve var olan hiçbir kelimenin o "acıyı" anlatabilecek kadar "mükemmel" olmadığını biliyorsun. işte bu deli ediyor insanı. ben şimdi buraya acımı yazıyorum da; siz bu acıyı benim kadar hissedebilecek misiniz bilmiyorum.

ilişkiler, aslında mükemmel şeyler. birisini seviyorsun, birisi seni seviyor ve birbirlerine adıyorlar hayatlarını. kötü tarafıysa olumsuzlukların olması. hani araya birinin girmesini, birinin gitmesini, birinin ölmesini sorun etmiyorum ama "araya mesafeler girmesi" diye bir olay var. işte o "araya mesafeler girmesi" olayının ağzına kürekle vuracaksın, sapını da götüne sokacaksın. o derece de kötü bir olumsuzluk bu.

araya mesafeler girdiğinde ilk başlarda "ne olacak, sorun yok. biz alışırız." diye bakıyorsun. hani, alışsak ve sonsuza kadar öyle yaşasak yine de mutlu olurum. ama öyle bir durum ki; alışamıyorsun, bir kaç zaman geçtikten sonra her şey daha kötüye gidiyor. bir kere duygularını gösteremiyorsun sevdiğine. mesela "özledim" diyemiyorsun, kıyamıyorsun söylemeye. özleme olayının iki tarafı da üzen bir olay olacağını biliyorsun, söyleyemiyorsun.

sürekli mesaj da atamıyorsun. onun da bir hayatı var, senin de. ne yapacaksın, her saniye "ne yapıyorsun şu an? üzerinde ne var?" diyemezsin ya. bir zaman sonra sıktığını düşünüyorsun ve mesaj yazamıyorsun; susayım, biraz serbest kalsın diyorsun. öyle bir susuyorsun ki, ömür boyu sürebilir o suskunluk.

yine bir kaç zaman sonra ne yapacağını bilemiyorsun. giden mesajları düşünmüyorsun da, gelen mesajlar "iyi geceler"den ileriye gitmiyor. iyi geceler'in bir serzeniş, bir isyan olduğunu da biliyorsun; soruyorsun "neyin var" diye. karşındaki de seni üzmek istemiyor, senin bildiğin şeyleri, bir şeylerin değiştiğini sana söylemek istemiyor ve "yok bir şey" diyor.

kim bilir mustafa, belki çok abartıyorsundur.
belki de doğru söylüyorsundur.

hayallarini takip et.

+hayallerini takip et.
-hangi hayallerimi?
+hangi hayallerin mi?
-karanlıkta, aydınlıktan korkarak kurduğum hayalleri mi?
+karanlıkta, aydınlıktan korkarak kurduğun hayaller mi var?
-karanlıkta, aydınlıktan korkarak kaybettiğim hayallerim bile var.
+karamsar olma, karanlık içine kapanıyorsun neden?
-sen aydınlıkta duruyorsun, bir faydasını gördün mü? görmedin mi? anlıyor musun neden?
+anlamıyorum, karanlıkta, aydınlıktan korkarak kurduğun hayal mi olur hiç?
-dahası da var. karanlıkta, aydınlıktan korkarak kaybettiğim hayallerim bile var.

yukarıdaki paragrafı neden yazdığımı bilmiyorum. bana anlamlı geldi, daha fazla okursan kim bilir sana da anlamlı gelir.

bugün deli gibi içeriye çektim kendimi. kendinle konuşmayı bilirsin değil mi? ben, kendimle konuşmalarımı hikayeleştirdim. okumana gerek yok. senin de "hayal kırıklıkların olmuştur". benim bir defa değil, çok defa oldu. okumadan bile beni anlayabilirsin.
hayallerimi takip ediyordum, koşarak uzaklaşıp köşedeki sokaktan girmişlerdi hemen. koşarak yaklaştım, koşarak uzaklaşıyorlardı. daha hızlı koşmam gerekse bile, sigara kokan nefesim izin vermiyordu buna. kesiliyordum hemen, biraz nefes almam gerekiyordu.
hayallerim, görüyor musun onları dedim hemen köşedeki bakkal amcaya. sol tarafı gösterip "gittiler, kaçırıyorsun koş!" dedi. daha hızlı koşmaya başladım. bacaklarım yerinden çıkacaktı neredeyse ama ben daha fazla hızlı koştum.
düştüm. tümsekten dolayı birikmiş yağmur sularının olduğu bir çamurun içine düştüm. o kadar çok yorulmuştum ki nefes bile alamıyordum. kalkarım dedim, "tut elimden! tut!" diye bağırdım koşmaya devam eden hayallerime. devam ettiler, yanımdan geçen o gerçek olmayan arkadaşlarıma seslendim. internet üzerinden biriktirdiğim arkadaşlarıma sesleniyordum, duyuyorlardı; tuttular elimden, kalktım. biraz daha koştum, köşeyi geçtim ve yok oldular.
etrafıma baktım, hayallerimi göremiyordum. bir baktım, "olduğum yerdeyim".
şimdi, tekrar koşmamı istiyorlar. şimdi o arkadaşları edin diyorlar, tekrar düşeceksin diyorlar. biliyorum, tekrar düşeceğim. boşu boşuna koşmamı istiyorlar, boşu boşuna uğraş vermemi.

suç benim, boşu boşuna koşup boşu boşuna uğraş veriyorum düşeceğimi bile bile.

nerede düşeceğimi bile biliyorum. sadece, düştüğüm zaman "tekrar elimden tutabilecek sanal arkadaşlarım olsun" istiyorum. sadece, birileriyle konuşabileyim. zaten dışarı çıkamadığım, bilgisayar başında geçirdiğim hayatımda internet üzerinden birileriyle eğleneyim. mesela hikayeler anlatayım, mesela salak salak şeyler yazayım; ama katılsınlar bana.

ne bileyim, fenomen olmak değil kastım. 30bin kişilik kitlelere ihtiyacım yok benim, sadece benimle konuşacak kişilerim olsun istiyorum işte. kaç kişi olduğu önemsiz, sadece "ben buradayım" diyebilecek bir kaç isim.

hayallerimin peşinden koşuyorum ya hani, arttırmaya çalışıyorum arkadaş listemi.

"hayallerimi takip ediyorum ya hani", kaybediyorum yavaş yavaş hayallerimi. hayal ettiğim hiçbir şey olmuyor, isyanlardayım işte şimdi. aynı, bu yazıda olduğu gibi.
 
 

bir dal sigara.

küçükken çok tatlıydım, kendimi övmek için söylemiyorum. tontiş olan tüm bebekler küçükken tatlıdır.

küçüklüğümü pek hatırlamıyorum. annem arada sırada anlatır, ben de öyle hatırlarım. şu da öyle bir anımdır işte: o zamanlar abim sigara içerdi, ben küçüktüm. "hayat bilgisi" diye verilen derste öğrenmiştim sigaranın insanın ciğerine verdiği zararı. abim sigara içtiği zaman ona, o küçücük halimle acırdım. annemle başbaşa kaldığım zaman dışa vururdum bunu: "anne abim niye sigara içiyoy? ben abime söylicem, içmesin. hem sigara sağlığa zararlıymış bilmiyo mu? ben söylersem bırakıy.".

bu kafa yapısıyla 19 sene idare ettim. daha sonra abim sigarayı bıraktı, babam sigarayı bıraktı, çoğu tanıdığım sigarayı bıraktı. bense üniversiteye gittim; bir baktım "elimde sigara vardı".

insanların "neden sigara içiyorsun?" sorusuna cevap vermeyi sevmiyorum uzun zamandır. çünkü sigara içmeyen birine sigarayı anlatmak, yeni doğmuş bir bebeğe hayatı anlatmak kadar zor, imkansız. "yahu bunun tadı bok gibi, hiçbir tat bırakmıyor. siz bunun neresinden zevk alıyorsunuz?" diyen insana gel de anlat "o içine çektiğin dumanın, içindeki dertleri nasıl atıp gittiğini".

tabi bu benim uydurmam, psikolojimin en rahatlatıcı hali. neden böyle yapıyorum? neden mi böyle yapıyorum? soru mu soruyorsun dalga mı geçiyorsun? soru soruyorsun, anladım. gel, onu anlatayım.

"iyiyim" kelimesini bilir misin? insanlar sana "naber" dediği zaman mutlaka söylemişsindir. ben seneler boyu psikolojim bozuk yaşadım, bir kere olsun "kötüyüm" demedim. neden mi demedim? nasıl diyeyim? ben sadece yazdığım zaman bir şeyler anlatabiliyorum da ondan. mesela buraya yazdığım çoğu şeyi gerçek hayatta anlatamam. biri bana "neyin var kardeşim?" dediği zaman cehenneme gideceğini öğrenmiş insan gibi kalıyorum yerimde.

iş böyle olunca, derdini söylediklerini kimseye anlatamadığın zaman birikiyor bir şeyler yerinde. siz zannediyor musunuz ki buraya yazdığım zaman geçiyor o dertler? keşke geçse lan, o zaman ömrüm yazmakla geçerdi. ama geçmiyor işte. ben buraya içimdeki her şeyi anlatamıyorum ki, birileri "banane lan bundan!" demesin diye sansürlüyorum çoğu şeyi. "aslına bakarsanız koskoca dertten çoğunu anlatıyorum, azıcık bir şey kalmış koyar mı o bana?" diye düşünmekten oluyor hepsi. bir tane dertten azıcık kalıyor, sonra diğerinden, sonra diğerinden; bir bakıyorsun, anlatmadığın dertlerinden yeni bir gökdelen dikmişsin.

neyse, bunun için kısa bir hikaye yazdım.
kapanmıştım yine dört duvar arasına. biri arayıp sorsaydı eğer, geçecekti belki anlatamadığım şeylerin üzerimde bıraktığı dertli büyü. beklediğim gibi, kimse aramadı. bilgisayarımı açtım tozlanmış rafından çıkararak. kulaklığım vardı eskilerden kalma, belki ileride kullanırım diye köşeye attığım. bilgisayardan bir müzik açtım, kendimi bilgisayara bıraktım. 
bir ay çıkmadım odadan. sadece bilgisayar başında "yeni bir ben" yarattım. ne mi yaptım? insanlara baktım. onlar da ben gibiydi, bana ihtiyaçları vardı. "naber" dedim, "iyiyim" dediler. "yalan söylüyorsun" dedim, "nereden biliyorsun" dediler. "ben, insanları okuyabiliyorum" dedim, yalan söyledim. 
ben fotoğraflarını gördüğüm zaman, yazdıklarını, söylediklerini; beni gördüm. hep "ben o olsaydım" diye yaklaştım insanlara. zaman geçti, seneler geçti böyle bilgisayar başında. 
çoğu insanın derdini biliyordum da, kimse sormadı bana. ilk defa dışarı çıktım o karlı akşamın beyazında. kimseye görünmemeye çalışıyordum, sakalım uzamış saçlarımla birbirine karışmıştı. yüzüm gözükmüyordu. etrafımdaki insanlar "bu sokağın gözükmeyen delisi galiba" gözüyle bakıyorlardı bana. bakkala girdim, "bir winston alabilir miyim?" dedim. "paran var mı?" dedi bakkalda duran amca, çıkarıp verdim.
unutmak için yaşadığım her şeyi, bir dal çıkardım ve içtim.
"tüm her şeye inat, bir dal sigara içmiştim. sanki ben dertlerimi değil de, dertlerim beni unutmuştu". 


arkadaşlar ufacık bir duyurum var. biliyorsunuz ki bu blogda sürekli dertli yazılar yazıyorum. facebooktan bi şey başlattım. akşamları saat 20.00 ile 22.00 arası hayatımda yaşadığım komik hikayeleri anlatıyorum. https://www.facebook.com/tambirodun adresinden beni ekleyin, kim bilir belki eğleniriz :).


ikinci bir uyarı. arkadaşlar burada sigarayı övmeye çalışmadım. lütfen ama lütfen dertleriniz varsa birilerine anlatmayı tercih edip, sigaradan uzak durun. ben sadece neden içtiğimi açıklamaya çalıştım. tekrar söylüyorum, sigara sağlığa zararlıdır.

ödenmemiş kredi kartı borcu.

üniversitede her insan gibi olsaydım keşke. insanlar "babam para yollasın bana, başka işi ne?" şeklinde oluşan düşüncelerini anlatırdı bana. onlara çok özenirdim. öyle olmak güzeldi, yani üniversiteyi bile babasının parasıyla yaşamak güzeldi.

bir arkadaşım vardı yurttan, bir arkadaşının hayatını anlatmıştı şöyle: "babası avukat. kredi kartını kızına vermiş, ve hesap kartı vermiş bir tane. aylık 1500 lira alıyor babasından. yurdu bırakıp tek başına eve çıktı şimdi. ne güzel, istediği her şeyi yapabiliyor. istediği zaman kafelere gidip bir kaç bira içebiliyor. istediği zaman istediğini alabiliyor. öyle bir hayatın olmasını istemez miydin?"

aslında güzeldi. yani ne bileyim, baban sana para yollayacaktı ve sen o parayı yiyecektin sadece. bu işin ne bir sorumluluğu vardı, ne öğretisi, ne getiri ne de götürüsü.

ama ben böyle birisi olamadım hiçbir zaman. üniversiteye ilk geldiğim zamanlar üzerimde ağır bir sorumluluk duygusu hissettim. artık yanımda ailem yoktu, bugüne kadar bana bakmış insanlar yoktu. hayatı kendi kendime öğrenmem gerekiyordu ve üniversitede öğrendiklerimle geleceğimi yönetecektim ben.

güzel düşüncelerdi aslında. o zamanlar birazcıcık hayallerim vardı. bir kitap yazardım. daha sonra kitaptan kazandığım parayla bakardım kendime. hem babama fazla yük olmazdım, sonuçta babamında kendine göre giderleri vardı. babamdan ne kadar az para alırsam o kadar iyiydi.

buraya kadar tüm düşünceler güzel gelişti aslında. hayal kurmak çoğu zaman güzeldir, ama onları gerçekleştirebileceğin sürece. ben kitap yazmak, para kazanmak adına hiçbir şey yapmadım.

babama fazla yük olmamak için yurda yerleştiğim zaman kendime bir kredi kartı açtım. hani ben sorumlu insanım, babamdan fazla para almayacağım ya lazım olur diye. babama haber vermedim tabi, haberi olsa öldürürdü beni! "ama üniversite işte bu, sorumluluk kazanmak istiyor insan!". düşüncelerime göre fazla kullanmazdım zaten kredi kartını. kullandığım zaman da babamın göndereceği para ile öderdim. bana giren çıkan olmazdı, parasız kaldığım zaman kullanırdım işte.

ama ben nereden bileyim öğrenci milletinin hep parasız kalacağını?

kredi kartı harcamalarım arttıkça dedim ki "ulan asgarisini öderim ne olacak"? ondan sonra 500 lira'lık kredi kartımda 180 lira asgari ödeme geldi. ben babamdan fazla değil, alt tarafı "200 tl" alıyordum. kredi kartına ödeseydim eğer, yanımda hiç para kalmıyordu. 1 ay geciktirmeli ödemeye başladım kredi kartını. hani 1 ay ödüyorum, 1 ay ödemiyorum ki faiz fazla binmesin. ikinci ay ödemediğiniz zaman günlük faiz biniyor.

yine fazla bir şey yapamadım. çünkü ikinci ay geldiği zaman mutlaka ödüyordum, babam para gönderiyordu, ben de kredi kartına bayılıyordum. tamam bu da güzel ama; tüm işler eve geldiğim zaman değişti. şimdi babam para göndermiyor. ben de zaten gidip babama, "baba, bana 200 lira ver de ihtiyaçlarımı gidereyim" diyemiyorum.

188 lira gelmiş güzelim faturamın değeri. ne yapacağımı hiç bilmiyorum, ne yapsam bilmiyorum.

önceden hiçbir günü korkarak yaşamazdım. ama şimdi her ayın 15'i geldiği zaman çok korkuyorum "lan ben nerden bulup ödeyeceğim ben bu parayı" diye. bak, bu ay ikinci ayım oldu ve ayın 26'sına kadar sürem var.

harbiden lan, nerden bulup ödeyeceğim ben bu parayı?

üniversiteymiş, sorumluluğuymuş falan; hay...

yalnız bir can kurtaran.

küçüklüğümden beri nefret etmişimdir ambulansların acı sesinden. merak ediyorum, ambulansların sesleri neden acı doludur? bence bir hastayı aldığı zaman "i'm sexy and i know it" şarkısı çalmalı. ölmek üzere olan hasta acı müziği dinleyip daha da fazla ölmeyi istemesi yerine, canlı bir parça dinleyip dans etmeyi istemeli. duymasalar bile hissetmeliler o müziği. her neyse.

küçücükken, ilkokul kaçıncı sınıfken hatırlamıyorum bir trafik kazası geçirmiştim. öyle abartılacak bir şey değildi, alt tarafı motosiklet çarpmıştı ufacık şişman bedenime. o günden sonra nefret ettim ben ambulanslardan, çalan acı seslerinden.

yine küçükken, etrafımızda bir ambulans geçtiğinde veya sesini duyduğumuzda şanssızlık getireceğini düşünürdük kendi aramızda. bizim siyah kedimiz ambulanslardı. gördüğümüz zaman hemen saçımızı tutardık o etrafa verdiği şanssızlık bize uğramasın, bizi es geçsin diye.
ambulansların sesinden nefret ettiğim halde doktor olmuştum. okulumun verdiği zorunluluk ile staj olsun diye bir hastanede işe başvurmuştum. kabul edildi, hayattan soğumuştum.
her sabahın köründe gitmem gerekiyordu hastaneye. ilk görüşte nefret etmiştim buradan.
şu koridorlara bak. bazen kan, bazen ölüm kokuyorlar. ameliyathane önünde tedirgin bakışlarla etrafı süzen insanlar, doktordan gelmesi gereken sevindirici haberi bekliyorlar. ümitli bekleyişler zamanın akış hızıyla doğru orantılı azalıyor, korkuyorlar. doktor içeriden çıkar çıkmaz koşuşturuyorlar. bir an gözyaşları sel oluyor durdulamayan şelaleler gibi. insanlar, ölüyorlar. ölürken kimseyi takmıyorlar.
yalnızlığı bir kaç kelimeyle anlatacak olsaydım eğer, kullanabileceğim ilk kelime yine yalnızlık olurdu. insanlar, yalnızlığı yanlış bildikçe kendini öldürmeye bir adım daha fazla yaklaşıyorlar. mesela yalnızlığın "insanlar arasında kendini boşta hissetmek" olduğunu söylüyorlar ve sırf buna inat insanların yanında suratlarını asıyorlar! ölen bir insandan farkı kalmıyor insanın; etrafındakiler ağlıyorlar, ama yalnızlar takmıyorlar.
eve gelmiştim, oturdum. kahvemi yaptım, cam kenarına geçtim ve aşağıdan geçen insanları izledim. gözlerim doldu, yavaş yavaş ağlamaya başladım. keşke hep yavaş yavaş gitseydi ağlamak, bir zaman sonra hıçkırıklara kapıldım.
gün boyunca insan kurtarmanın vermiş olduğu gurur içerisindeydim. kurtardığım hayatların hiç birini tanımıyordum, gözlerini açtıkları zaman hiç biri tanımayacaktı beni. ben sadece kurtarıyordum, yaşatıyordum ve gidiyordum. insanlar bana bakıyorlardı. konuşmuyorlardı. sanki ben insan değilmişim gibi davranıyorlardı.
bilgisayarımı açmamıştım o gün. telefonumu kapatmıştım. televizyonu bile açmamıştım, bünyem izin verseydi eğer yemek bile yapmayacaktım. "belki biri gelir" diyordum, "belki biri beni bulur ve 'güzel bir iş yapıyorsun' derdi. belki birisi beni bulur ve 'benim de dostum yok, gel dost olalım'  derdi".
böyle olsaydı eğer, beklerdim. sadece o akşam değil, tüm geceler beklerdim. dışarı çıkardım bazen bakardım etrafta ne var diye, ne yok diye.

sadece "bir ümit" derdim. "belki" işte "belki bulur lan belki!" derdim.

bulmazdı kimse.
bi de insanlar kendilerine yalnızım derlerdi. insanlar yalnızlığa küfür ederlerdi. belki ben yanlış anlıyorum, belki insanlar yanlış anlatıyor ama; nerdeydi.
 sürekli "yalnızım" diyen insanlar nerdeydi? ben çok bekledim, ama kimse gelmedi.

geleceğini sikiyorlar çocuk, gelme burayı.

benimle birlikte bir sigara içer misin? ver elini, otur yanıma, bana bak. paketin üzerinde "sigara öldürür" yazılarını boşverelim bu gece. içen öldü de, içmeyen ölmedi mi be canım! ölümü de takmayalım bu gece. hatta bize yüklenen tüm şeyl...

yazmak isterdim. o zaman çok kolay olurdu "bu nefret ettiğimiz, sürekli zor olduğunu söylediğimiz" hayatı yaşamak. birileri ölürdü mesela, "bu gece takmayalım" derdik. o gece yetmez, bir gece daha. sonra bir gece daha. ya da kötü bir şey yaşardık, mesela sevgilimizden ayrıldığımız zaman "siktir et" derdik bu gece, "takmayayım". ne hoş olurdu, ertesi gece bir daha takmazdık. ertesi gece bir daha.

ağızdan çıktığı zaman çoğu şey çok kolay gibi görünüyor aslında. bir şeyleri söylerken detaylı düşünemiyoruz. "ne güzel olurdu" diyorum ama, bir şeylerle mücadele etmediğimiz zaman bu hayatı yaşamayı ne kadar isterdik? yani düşünsenize, bir şeyler için savaşmayıp her zaman kazansaydık ben bunları nasıl yazardım?

"siktir et" kitabını herkes sevdiği zamanlarda, kitaba bu yüzden düşmandım. insanlara "her şeyi siktir edin" diyordu, "dertlerinizi" mesela, "ailenizle konuşmak istemiyorsanız, siktir edin konuşmayın" diyordu. bir şeyleri kafana takmayıp onları yenmiyorsan eğer, yaşamanın ne kadar anlamı olabilir? yani düşünsenize, yaşıyorsunuz; ama sadece yaşıyorsunuz. ne zevki kalırdı?

diyorum ama, sanırım tecavüze uğramaktan da zevk alıyorum. bir insan "dertlerim olsun" ister mi? ya da göz göre göre "dertlerimle savaşmak istiyorum, onlar iyi ki var!" der mi? ben diyorum işte.

böyle yazılar yazdığım zaman kendimden nefret ediyorum. baştan aşağıya tekrar okumadım ama, hissettiğim kadarıyla baştan aşağıya kendimle çelişiyorum. bak, çok kararsız oldum.

nereden geliyor bu kararsızlık, biliyorum.

başlığı o yüzden "geleceğini sikiyorlar çocuk, gelme buraya" yazdım diyorum. bugün, bu hafta ve bir dahaki haftaya insanları kocaman bir sınava sokacaklar. "geleceğinizi bu sınavla belirleyeceksiniz" diye baskı yapacaklar. bir kaç "rehberlik hocası olduğu söylenen" insanları televizyona çıkartacaklar. sınava giren insanlar, sınavdan sonra "göt gibi kalacaklar".

"bok gibi geçti sınavım! ne yapacağım ben?" diyecekler kendi kendilerine gülümsemeye çalışarak. kazanamadıkları için istedikleri, yapabilecekleri yerlere gidemeyecekler. sadece gitmesi gerektiğini düşünerek uzaklaşmaya çalışacaklar evlerinden. işte o zaman "bu kararsızlık doğacak". işte o zaman, bugün o sınava giren insanlar "benim kadar kararsız" olacaklar.

"geleceğini sikiyorlar çocuk, gelme buraya". sana gelecek diye bir şey kazıklıyorlar, gelecek olduğunu söylüyorlar ama; sadece kararsızlık veriyorlar. yapmadan önce "yapayım!" demek yerine, "yapsam mı?" diye sordurtuyorlar.

diyorum ya işte. "gelecek diye, geleceğini sikiyorlar çocuk. gelme buraya".

zaman lütfen dur, birilerini öldüreceksin.

"öleceksek eğer, neden yaşıyoruz" diye düşünüyorum bazen, saçma ama cevapsız. "bana yaşa dediler, ben de yaşadım. ot gibi aynı. doğdum, büyüdüm, büyüyorum. bir gün öl diyecekler ve ben de öleceğim" derken, unuttuğum bir şey olduğunu biliyordum. aklıma hiç bana yaşa diyenlerin, beni büyütenlerin bir gün ölebileceği gelmedi.

ben hayatı hep "ne olacak yahu, en fazla ölürüm" mantığı ile yaşamaya çalıştım. şu yoldan gözüm kapalı geçsem ne olacak? en fazla bir araba çarpar ve ben ölürüm. şu bozulan bilgisayarın içini açıp bakayım, belki yaparım. hem yapamazsam ne olacak? en fazla elektrik çarpar ve ben ölürüm. şu insana biraz küfür edeyim, hep edersem ne olacak? en fazla bıçaklarlar beni ve ben ölürüm.

"ölüm" kelimesi ağıza alındığında söylenmesi adım atmak kadar kolay.

iyi, güzel: zaten ben öldüğüm zaman sorun yok. elbette "arkamdan ağlayacaklar, arkamdan üzülecekler, ailem kendini perişan edecek belki, hatta düşmanlarım bile 'kötü oldu' deyip üzülecekler", ama ben bunları görmeyeceğim. "benim için ölüm elbette kolay, ben öldüğüm zaman hiçbirini görmeyeceğim".

"benim için ölüm, kolay olduğu kadar da zor" işte. o ölümün bir de "arkamdan ağlayacaklar" kısmında olduğun zamanı var.

düşünüyorum da, dün 10 yaşımdaydım. bugün her sabah gözlerimi açtığımda "21 yaşıma geldim, zaman ne çabuk geçti" diyorum. yarın 30 yaşımda olduğum zaman, babam 66 yaşında olacak. işte bu yüzden korkuyorum, işte bu yüzden "sana sesleniyorum zaman, ya dur; ya da beni öldür. ben, beni sevenlerin, benim sevdiklerimin ölmesini istemiyorum."

çünkü birilerini kaybetmek, birilerini kaybetmekten korkmak; bu dünyadaki en büyük acıdan, bu dünyadaki en kötü düşünceden daha korkunç.

çok ilerledim, ama olduğum yerdeyim.

doğdum, büyüdüm, geliştim. normal bir insanın gelişimi büyümeye doğrudur, beden olarak büyüsem bile düşünce olarak hep küçüktüm ben. eski bir yazımda bahsettiğim gibi, insanlar hep 'olgun olmam gerektiğini, büyük göstermem gerektiğini' söylerlerdi. ben hep içimdeki çocukla yaşamak istedim. küfür ederken içimdeki çocuk kontrol ediyordu beni. facebook fotoğraflarımda, durumlarında bahsettiğim o iğrenç şeyler hep çocuğun eseriydi. twitter'da yazmaya karar verdiğim o "duygusal yazılar" yerine yazdığım salakça şeyler "hep çocuğun eseriydi".

ankara'ya gelmekten nefret etmiyordum, ailemi görüp arkadaşlarımla takılacaktım biraz. sonradan aklıma geldi annemin sokacağı o "derinden derinden işleyen ince laflar". sonuçta, geldim. bilgisayar başına geçtim:
okulundan aldığı başarısızlıkları, sürekli aklına gelen hiçlik duygusunu unutmak için başlamıştı oyun oynamaya. annesi yaklaştı arkasından, hissetti çocuk. o derinden derinden işleyen ince laflar yavaş yavaş çıkacaktı ömür boyu onu düşünecek olan annesinin ağzından: "oğlum, koskocaman adam oldun. hala oyun, hala oyun: çocuklar gibi oynuyorsun. yapacak hiç mi bir şeyin yok? kalk biraz dolaş, abinin yanına git abine yardım et".
durdu çocuk, duraksadı. kalp atışları yavaşladı, hayat durdu onun için. düşünmek istemiyordu ama düşünüyordu işte beyin.
bir dilenciden ne farkım var diye soruyorum bazen kendime. bazen anneme, bazen arkadaşlarıma sarılıp ağlamak istiyorum:  "anne! sokakta gördüğümüz, hani iğrene iğrene baktığımız dilencilerin bile hayatta amacı var. oturuyorlar bir yere, gelenden geçenden para dilenip zengin olmak istiyorlar. ben! anne, peki ben? bir dilenci bile benden üstün, ben niye varım?" diye.
bazen kendini motive ediyordu çocuk. arkadaşlarına kendisini "ben yazarım, bazen yazıyorum blogda" diye tanıtıyordu. kendisini "doğuştan gelen yeteneğinin yazmak olduğuna" inandırmaya çalışıyordu hep çocuk. sonra bakıyordu, okuyanına, yorumlarına: "ne kadar okuyanı" olduğunu soruyordu, "ne kadar yorum yapanı" olduğunu. nerden bilsin çocuk, nerden..
çok mu memnunum zannediyorsunuz "ben bu hiçlik" duygusundan diye soruyorum bazen kendime. kızıyorum, bağırıyorum içten içten. "sürekli gülen çocuk" diyorum kendime, sürekli gülen çocuk. kimse de çıkıp demiyor ki: "mustafa neden bu kadar çok gülüyorsun? neden durumlarında bu kadar saçma şeyler yazıyorsun da blog yazılarında ağlıyorsun!" diye.
sürekli gülüyordu çocuk. "ne kadar okuyanım var, ne kadar yorum yapanı" diye merak ediyordu. yazıyordu çocuk. tanıdığı herkes "güzel yazılar yazdığını söylüyordu", yazdıklarını okuduklarını söylüyordu. ama kimse de çıkıp demiyordu ki: "neden durumlarında bu kadar saçma şeyler yazıyorsun da, blog yazılarında ağlıyorsun?!" diye.
çok sevdiğim bir arkadaşımla görüştüm. "eski popülerliğini kaybettin" dedi. "hangi popülerlik? aslında ben hep arkadaydım, hep yalnız." demek istedim, diyemedim. "ben mi kaybettim?" dedim, sustum.

oysaki geçen seneye kadar facebooktaki arkadaşlarıma çok değer verirdim ben. tanımadığım, yüzünü görmediğin yüzlerce insanın kişisel özelliklerini biliyordum. seviyordum, dinliyordum.

başlıkta diyorum ya, "çok ilerledim. çok yürüdüm". ama zaman öyle bir geçti ki, "öyle bir kaybettim ki hiçlik duygusuyla her şeyimi"; bak, "o kadar çok ilerledim ama odunluzıkkım olmaya ilk başladığım yerdeyim".

o an zaman durmalıydı.

2 gün sonradan gelen düzenleme: ilk paragrafı kendi yaşayış şeklimde anlatıp, diğerlerini ilahi bakış açısıyla yazmışım sanırım. hatam için affedersiniz umarım.
kim bilebilirdi ki? belki son kez bakıyordum ben onun gözlerine. ağlıyordu. "şşş" dedim dudaklarımı yuvarlayıp harfi sonuna uzatarak, "sakin ol, ben sana güçlü olmayı öğrettim; gidene ağlamayı değil".
"erkek olmaktan" neden nefret ediyorum biliyor musunuz? içinizden delicesine ağlamak geçiyorken bile sevdiğinizin gözlerine bakıp güçlü olduğunuzu göstermek zorunda kalıyorsunuz. "gitmeyeceğim" derken sesinizin titrememesi için elinizden gelen her şeyi yapıyorsunuz. hatta onun eline belkide son kez dokunacağınızı bildiğiniz halde, sanki hiç bırakmayacakmış gibi dokunuyorsunuz. sonuçta siz erkeksiniz! siz güçlüsünüz.
biraz daha vakit geçmişti. farkında değildi çocuk, uyuyamamıştı. 15 metrekarelik odasında bulunan tek pencereye baktı. havanın aydınlandığını yeni fark etti. ilk defa olmasa bile bu sefer kendinden çok emin bir şekilde "zamanın durmasını" istiyordu. tanrıya küfretmek geçti içinden, edemedi. sesinin titreyeceğini biliyordu, korkuyordu birileri duyar diye. zaman geçtikçe "ayrılık vakti" geliyordu.
belli bir yaştan sonra ayrılıktan hiç korkmaz olmuştum biliyor musunuz? hayatımda birileri hep gidiyordu, bazen ben birilerinin hayatından gidiyordum. alışmıştım. nereden bilecektim böyle olacağını?
bavullar hazırlanmıştı. gitmek için tek yapmak gereken, terminale götüren arabaya binmekti. içinden hala zamanın durması gerektiğine inanıyordu; ama her inandığı şey gibi, bunun da gerçek olup olmadığını bilmiyordu çocuk. yolda arkadaşlarıyla karşılaştı, onunla da karşılaştı. yürüdüler, hep beraber yürüdüler. terliyordu, korkuyordu; ama yine biliyordu. gülmesi gerekiyordu kimseye göstermemek için ağladığını.
bazen arkadaşlarına bile gülüyormuş gibi yapmak zorunda kalıyorsun. ben her zaman gülen bir insanım. o yüzden "sürekli gülen insan" diye bir yazı yazmıştım. 'sürekli, zorla gülen bir insan'.
otobüs gelmişti. sanırım herkesten ayrılma vaktini işaret ediyordu bu. ağzı gülüyordu ama kalbi kan ağlıyordu çocuğun. önce oda arkadaşına sarıldı. "nasıl olacak lan? biz uzun süredir beraberiz, ayrılabilecek miyiz amk?" diye sordu, ama içinden. dışarı çıkamadı sesinden. dışardan sadece "ahaha görüşürüz" oldu. öyle duydular. sonra diğer arkadaşlarına sarıldı, sıra ona geldi.
sarıldı çocuk. "son kezmiş" gibi sarılamadı, arkadaşlarından utandı ama sarıldı işte sarılabildiği kadar. işte o an dedi ki: "o an zaman durmalıydı! o an, sonsuza kadar zaman durmalıydı! herkes, her şey durmalıydı ve biz orada saatlerce zaman geçirmeliydik onunla. kimse görmemeliydi, kimse bilmemeliydi ama biz o zamanı geçirmeliydik!".
ama ne oldu biliyor musunuz?

"o zaman hala durmadı".
şimdi çocuk, o zamana geri dönmenin yolunu arıyor. her şeyi değiştirmenin ve gitmemenin yolunu.

yazıyla ilgili sorularınızı http://ask.fm/odunluzikkim adresinden kimliğinizi belli etmeden sorabilirsiniz. neden yazıyı düz yazı olarak yazmadığımı belki bilmek istersiniz diye düşündüm. kusura bakmayın, kendimi biraz naza çekiyorum. ayrıca http://twitter.com/odunluzikkim adresinden kimliğinizi belli edip sorabilirsiniz. direkt olarak saklamayacaksanız kendinizi, facebook adresim http://www.facebook.com/tambirodun. kocaman öptüm canlarım, okuduğunuz için teşekkürler.

sürekli gülen çocuk

fazla değil. 1 hafta oldu ben  "büyümeyi istemiyorum, 1 sene önceki gibi olmalıyım" yazısını yazalı. hiç beklemiyordum her şeyin bu kadar çabuk değişeceğini. bakın, facebook'a yazdığım durumlar değişti, twitter'a yazdığım twitler değişti. hiç olmadığı kadar küfür ediyorum, hiç olmadığı kadar komik şeyler yazmaya çalışıp hiç olmadığım kadar yavşak gösteriyorum kendimi insanlara.

kendim umrumda değilim biliyor musunuz? bir yazar, yazdığı şeylere ne kadar gülebilir zaten. sadece birileri okuyup gülsün diye yazıyorum. sonra lanet ediyorum kendime, "ulan biraz kendini düşün be adam..." diye, "biraz kendini düşün". şöyle bir hikaye yazdım, belki seversiniz.
biraz daha sıkmalıydılar ipleri.
dudaklarına işkence yapıyorlardı çocuğun. fazla değil, iki tane ip bağlamışlardı dudaklarının kenarlarına. yukarı doğru çektiler ipleri. acı çekiyordu çocuk, gözyaşları akmak üzereydi ama tutuyordu kendini. daha fazla çektiler ipleri. çocuğun dudakları, internet üzerinde dolaşan gülen adam yüzlerinin dudaklarına benzemişti. 
ipleri yukarı doğru çektiler. ipler her hareket ettiğinde acıyordu, titriyordu çocuğun dudakları. gözlerini nasıl sıktıysa bir kaç damla göz yaşı damladı. 
daha sonra önündeki perdeler açıldı. insanlar ona baktı. o da insanlara baktı. 
bir tiyatro salonundaydılar, etrafta kırmızı renkte oturaklar vardı. genç insanlar, mutlu sevgililer, çocuklar, konuşmak isteyenler doldurmuştu etrafı. etrafa dikkatle bakmaya çalışıyordu çocuk, en arkada asılı afişi gördü. 
"sürekli gülen çocuk" yazıyordu. 
kimse çocuğun dudaklarından yukarıya doğru giden ipleri görmüyordu. zorla gülüyordu çocuk, zorla bakıyordu, ağlamamak için tüm her şeyi zorluyordu. en güzel anılarını aklına getiriyordu, en güzel günlerini, en mutlu kişileri aklına getiriyordu. 
dikkatini çekti çocuğun. seyirciler arasında sevdiği kız bile oturuyordu. sevdiği kız bile "ipli gülümsemelerine inanıyordu".
klasik bir bitiriş yapacağım. anlayana.

ne kadar neşeli olabilir ki?

tut elimden, düşüyorum. 
bunun hakkında bir çok düş gördüm. ölümün nasıl bir şey olduğunu hep hayal ediyordum. kimi zaman düşüncelerimde öldürüyordum kendimi, kimi zaman kendi ellerimle. hepsinde farklı şekilde. birisinde trafik kazasında öldürmüştüm kendimi. birisinde hiç olmayan bir seri katilin kurbanıydım mesela. birisinde aşkı için intihar eden sevgili. birisinde kimsesi kalmamış insanın hayattan kurtulma düşüncesi. bazen bir kahraman olarak ölecektim, dünyayı kurtarmış bir kahraman gibi. ama böyle olacağı hiç aklıma gelmemişti. 
uçurumun kenarında, o dal kurtarsın diye seni, bıraktım kendimi. hiç düşümemiştim daha önce yere çakılarak öleceğimi. ölüyorum, kurtar kendini.
bu üstteki paragrafı "hani bundan sonra neşeli yazılar yazacaktın lan yavşak!" diye sormanız için yazdım. sor bi. her şeyi gördüğün gibi yargılama da sor bi! ulan piç, sevdiklerinden, en direktinden sevdiğinden gitmenin anlatışı ne kadar neşeli olabilir ki?

fazla uzun yazmayacağım. bursaya geldiğim zaman çok küfür ettim, "ne yaptım lan ben!" dedim, "her şeyimi kaybettim". nereden bilecektim bu kadar bağlanacağımı, nereden bilecektim birini çok seveceğimi? hayat bu lanet olası, en beklemediğin anda en beklenmedik olayı çıkarıyor karşına. bir bakıyorsun, dün nefret ettiğin yerlerin hepsi cennetin yeşilliği gibi gözüküyor gözüne.

birilerinden gitmek, ne kadar neşeli olabilir ki?

geri dönememe riskin varken, buraya yazdığın yazılar ne kadar neşeli olabilir ki?

büyümeyi istemiyorum, 1 sene önceki gibi olmalıyım.

zamanla insanların büyümesine hep karşı çıkıyordum, hala karşı çıkıyorum. büyümeyi ben istemedim ki, tercih hakkı verseydiler eğer hep çocuk kalmayı isterdim. "çocuklaşma, olgun ol." diyorlar da, "neden" diyemiyorum. neden olgun olmam gerekiyor, neden büyümem gerekiyor? ben çocuk kalmayı seviyorum, serbestçe küfür edip saçma sapan esprileri yapmayı seviyorum.

büyüyüp olgun gibi davranan insanlara sormak istiyorum. olgun davrandınız, hayatınızda ne değişti? eskisinden farklı olarak daha ciddi ilişkilere mi kapak atıyorsunuz? arkadaşlarınızla bir araya geldiğiniz zaman atomu mu parçalıyorsunuz?

her neyse, konuyla alakasız ilk iki paragrafı yazdıktan sonra beni neden okuyasınız ki kısmına devam ediyorum. kusura bakmayın, başınızı ağrıtacağım.

1 hafta önce facebook hesabım kapatıldı, bununla ilgili 1 haftadır yazı yazacağım ama kelimelere nasıl dökeceğim bilmediğim için atlatıyorum kendimi. yenisini açtım. eklemek isterseniz, adresim http://www.facebook.com/tambirodun/

facebook hesabım kapatıldıktan sonra aklıma mustafa odunluzıkkım'ı ilk açtığım zamanlar aklıma gelmişti. sevgilisine düşman yazılar yazan kızlar genelde fenomen olurdu; ama ben işi değiştirmek için geliyordum. ben geliyordum lan facebook akımına, eski sevgilimi taşlayacak olan bir erkek giriyordu sahalara! taramalı tüfeğimi verin ağzını burnunu kıracağım onun!

bakın eskilerden bahsederken bile gaza geldim, ne yazacağım konusunda sertçe saldırdım bilgisayarıma. o zamanlar facebook durumlarım çok ilginçti, elime aldığım nokia 5800 ile parka gider ve açardım direkt facebook'u. aklıma gelen her şeyi dakikalık aralarla yazardım. "orospular gibi sakız çiğnemeyi seviyorum, bu beni orospu mu yapıyor?", "parktaki dekoltesi güzel hatun sanırım bana bakıyor, ama ben namuslu bir erkeğim gözlerimi ondan ayıramıyorum!", "kıvırtmanın ilk kuralı kıvırtmanızdır, ve bir erkek olarak çoğu kızdan iyi kıvırtıyorum", "adonisi olan erkeklere bayılıyorum, canlarım benim yerim sizi.", "gay değilim ben! shemale değilim ben!"; bak nasıl nostaljik oldum şimdi.

işin güzel tarafı, bunların hepsini içimden gelen bir açıksözlülük ile yazıyordum. hedefim de sadece fenomen olmak yoktu; yani fenomen olup dünyanın anasını satacaktık hep beraber! buluşmalar düzenleyip içinde bulunduğumuz yanlızlığın amına koyacaktık, biliyorum yapardık bunu! çünkü ben de o yalnızlık içinden geliyordum, yalnız olan çoğu insanın halini biliyordum. diğerlerinden farkım, ben insanları nasıl yalnızlıktan kurtarabilirim diye düşünüyordum; belli bir zamana ihtiyacım vardı bunun için.

gel gelelim, o zaman hiç gelmedi. ben o kadar fenomen olamadım, o kadar arkadaşım hiç olmadı.

sonra ben değiştim. bakıyorum da son 1 senedir yazdığım tüm yazılar duygusal içerikli. geçenlerde kendime bir söz verdim, artık duygusal olmadığım sürece duygulu yazılar yazmayacağım diye.

çünkü olay ne biliyor musunuz? ben aslında mutsuz değilim, insanların mutsuz olmasıyla mutsuz oluyorum. onların mutsuzluğunu kelimelere döküp kendi mutsuzluğummuş gibi yazıyorum.

sürekli mutsuzlukla ilgili yazılar yazdığınız zaman bir zaman sonra siz de mutsuz olmaya başlıyorsunuz. bir bakıyorsunuz, etrafınızdaki en mutsuz insan siz olmuşsunuz. aslında mutsuz değilsiniz, ama mutsuzsunuz işte.

bu yüzden kendime söz verdim. artık mutsuzluk dolu yazılar yazmayacağım, sadece mutsuz olduğum zaman mutsuzlukla ilgili yazılar yazacağım ki gerçekten mutsuz olduğumu anlayın diye.

kim bilir, belki eski mustafa odunluzıkkım geri döner. kim bilir, belki her şey daha güzel olur.

ek olarak:
twitter adresim, https://twitter.com/odunluzikkim
facebook adresim, http://www.facebook.com/tambirodun/
anonim olarak iletişebileceğimiz adres, http://ask.fm/odunluzikkim

Bu Blogda Ara