saçmalattirik: iyiyim, sen nasılsın?

mustafa- nasılsın?
mustafa- iyiyim, sen nasılsın?
mustafa-
yalan söylediğini bilecek kadar kötüyüm.
mustafa- herkes böyle değil mi? bir iyiyim içerisinde kim bilir kimlerce "ölüyorum" saklı. ya da kim bilir, insan "nasılsın" sorusuna kaç kere gerçek cevabı verdi.
mustafa-
neden böyleler?
mustafa- yalanlar, öyle olmayan şeyin öyle olması istenildiği için söylenir.
mustafa- bu yüzden mi yalancısın?
mustafa-
bu yüzden yalancıyım.
çok insan güldürüyorsun, çok insan eğlendiriyorsun; ama içinde bir boşluk varsa... ah o lanet olası, içi hiç dolmayan boşluk. nefret ettiğim kadar güzelsin bazen, var olduğumu hatırlatıyorsun; ama nefret ettiğim kadar da kötüsün işte, bazen hiç gitmeyip acı çektire çektire öldürüyorsun.

yazı yazarken karşımda biri varmış gibi konuşmak istiyorum, beni duyuyor musun okuyucu? bağırmam mı gerekiyor? ya da ne bileyim, var olduğumu görmen için toprak altına mı girmem gerekiyor?

nasıl bu kadar duygusal oldum? saatler önce, dakikalar önce kahkahalarla gülen insanı da mı öldürdüm? kırmızıyı öldürdüğümü biliyorum, kendimi de mi öldürüyorum? ne bileyim işte, ne çok soru soruyorum.. kim bilir, var olmayan bir boşluğu yaratmış ve içine kendimi atmışımdır. uzay boşluğu gibi; atmışımdır kendimi içime ve birilerinin beni kurtarmasını bekliyorumdur.

güneşe doğru mu yaklaşıyorum, yoksa dünyaya mı?

ben dünya gibi hissediyorum, çünkü yapmaya çalıştığım her şeyde geleceğimi biraz daha yakıyorum.

kabul et artık.

öldü mü?
sanırım benim, bunu kabul etmem gerekiyor.
öldürdüm.
ve her şey bitti.
ben de öyle.

herkes mi ölür?

kırmızı- yeter artık! çok fazla naz yapıyorsun, ölmemi mi istiyorsun? öldür beni artık!
mustafa- seni öldürmek, 10 yıldır sahip olduğum köpeği bir gece ansızın bıçaklamak gibi! benimle kavga ediyorsun, yine mi tüm suç benim?
kırmızı- kapa çeneni!
mustafa- ben kendi yarattığım şeyi öldürebilecek kadar cani miyim?!
kırmızı- kendi yarattığın şeyi üzebilecek kadar umursamazsın.
mustafa- her şeyi umursasaydım sen burada olmazdın!
kırmızı- ne dememi bekliyorsun, anlattıklarından ne çıkardım biliyor musun! bırak bu sefer ben yazayım!
umursamazmış! ağlayamazmış! peh, sen yalancının tekisin. gerçek hayatta onlarca arkadaşın varken yalnızım deyişlerine mi inanacağım ben senin? kendini kandırmaya ne kadar devam edeceksin. şuraya bak.

hayatını anlatıp duruyorsun, hayatını sevmiyorsan eğer hayatın için bir şeyler yaparsın. ama sen sadece bununla boş boş zırvalar anlatan birisin. insanların ne demesini bekliyorsun? ben sadece kırmızıyım, kırmızı! seni mutlu etmem için yaratırken elime bir sihirli değnek vermeliydin. sen beni diğer insanlar gibi yarattın, diğer insanlardan hiçbir farkım yoktu. onu boşver, beni bile umursamadın.
mustafa- ben senden beni mutlu etmeni istemedim.
kırmızı- o zaman neden ağlıyorsun?
mustafa- beni hiç tanımıyorsun. beni tanıdığın kadarıyla yorumluyorsun. bırak şu kalemi, ben yazacağım.
seni bile umursamıyorken, nasıl böyle mantıksız cümleler kurabildin? yalancının tekiymiş, beni yalancı olarak mı tanıdın? garip, yazık. yalnızım deyişlerimden yalnız olduğumu mu çıkardın? ben her yalnızım deyişimde insanlardan ilgi bekledim be kadın. birisinin ben "naber" demeden "naber" demesini bekledim. birinin işi düşmeden ilgilenmesini istedim, saçmalamak istedim.

hayatımı anlatmamı sen istemedin mi? bu kadar boktan hayatım olduğunu bile bile sordun. hayatımı kaç kere değiştirdim, kaç kere farklı kişiliklere büründüm ben biliyor musun? yalnızlığı bile denedim, gerçek anlamda. arkadaşlarımı sildim, insanları sildim. her şeyi sildim, anlatabiliyor muyum her şeyi! ama her bitiş, yeni başlangıcı değiştirmedi. hayatıma her arkadaş soktuğumda çıkarcı birer pislik oldular.

boş boş zırvalar anlatıyorsam beni neden dinliyorsun, beni neden okuyorsun? seni ben yarattım, yaratırken bir gerizekalı yarattığımı bilseydim keşke! insanlara karşı gerizekalı rolü yapmamdan mı anladın benim böyle bir insan olduğumu?

söylesene, benim hakkımda kaç şey biliyorsun. uzaktan baktığında masallarda anlatılan gariban ama hayatından mutlu insanlara mı benziyorum? ben bir şeyleri değiştirmek istiyorum, hani o milyonlarca insanın "bu saatten sonra hiçbir şey değişmez" deyişlerine kulak asmadan "bir şeyleri değiştirebileceğime" inanıyorum. çok mu umrumda süperkahraman olmak?

beni tanıdığını zannediyorsun! sen beni tanımıyorsun. sen beni sadece benim anlattığım kadarıyla tanıyorsun. bir kaç günlük hayatımdasın, nereden tanıyacaksın? hayatımda her an yanımda mıydın? beni uzaktan mı izliyordun, nesin sen? melek mi, tanrı mı? kimsin sen!
kırmızı- son bir sigara içmek istiyorum seninle, sonra gideceğim.
mustafa- son bir sigara mı? siktir et! ben seni şimdi, kendi hayallerimle öldüreceğim.
okuyucu- durun orada. bu kadar iyiyken ne oldu size?
ben, sanırım. şu an çok duruldum, şu an çok...

bak, kelimeler bile kuramaz oldum. arkasından bağırmak istiyorum "ölme, gitme!" diye. duygusallığın kitaplarından böyle öğrendim. her izlediğim dizide ölenin arkasından bağırırdı kirli sakallı karakter, "ölmeni istemiyorum, yapamaz. tam her şey yoluna girerken ölemezsin! gitme!" diye.

ölmeni istemiyorum.

bak, görmüyor musun? ben kendi hayali karakterimle ilişkilerimi bile berbat eden bir insanım. bugüne kadar sevgililerimle mutlu olmayı isterken ne kadar hata yaptığımı şimdi farkettim. hayali karakteriyle bile mutlu olamayan insan, sevgilisiyle nasıl olsun?

mustafa- ben.. kötü bir insan mıyım?
içses- hayır. behzat ç deyimiyle: "kötü insanların arasında kala kala, kötü olmuş bir insansın." ve unutma mustafa. herkes ölür, sen bile.

saçmalattirik, deli misin sen?

kırmızı- kendinle çok çelişiyorsun.
mustafa- kendimi tanısaydım burada olmazdın. ben deliyim, sense benim hayalim.
kırmızı- sadece hayalden mi ibaretim?
mustafa- ve biraz da benden.
çıldırıyordum. gel dediler, geldim. dur dediler, durdum. boşver bunları, en önemlisi: büyü dediler, büyüdüm. yaşa dediler, yaşadım. öl diyecekler, ölmek istemiyorum.

hayatım kırmızı renkli intihar korkusuyla geçti. hayatımı düzene soktum, bozdular. bir kaç şizofrenik hayalin kimseye zararı yoktur umarım. söylemek istediklerimi söyleyebileceğim birilerine ihtiyacım vardı, oysa kırmızı giyinmişti ve güzeldi. inandığım şeyler bana "sen yaratamazsın" diyordu, yarattım. diyorum ya, "kırmızı giyinmişti, ve çok yakışmıştı".  gerçek bir insanmış gibi davrandım, anlattım durdum.

küçüklüğüm "şizofrenliğin iyi bir şey olduğunu söyleyen" msn arkadaşlarıyla geçti. garipti o zamanlar. bir arkadaşım 4 tane anti depresan kullandığını söylüyordu, özeniyordum. psikolojisi bozuk insanların hayatları hep çekici gelmişti bana, aradan fazla zaman geçmemişti ki kendi psikolojimi bozdum. o anlatılanları yaşamaya başladığım zaman kandırıldığımı anlamıştım.

şizofrenlik, paranoyaklık, depresiflik anlatılan kadar güzel değildi. daha doğrusu, sadece anlatıldığı zaman güzeldi. bir ses duyuyordun, hiç beklemediğin bir anda duvarların konuşuyordu. insanların konuşulmaya ihtiyacı vardı azizim, benim de. anlatmaya ihtiyacı vardı, birilerinin bir şeyler anlatmasına. işte o seslerin sana bir şeyler anlatacağını düşünüyordun. öyle anlatıyorlardı.

duvarımda bir ses duydum. etrafıma baktım, dili yoktu. depresiftim ben, dili olması gerekiyordu. yattığım yatağa bakıyordum, sağa sola döndükçe sesler çıkarıyordu; bir şey söylüyor sanıyordum, ama dili yoktu. susuyordu. bilgisayarıma bakıyordum, müzik çalıyordu. her dinlediğim müziğin benimle konuşabileceğini düşündüm, ama dili yoktu; konuşmuyordu.

kimseyle konuşamadığın zaman etrafında gördüğün her şeyle konuşmak istiyorsun. şu mühendislerin gözü kör olsun. benim konuşmayı istediğim hiçbir şey benimle konuşmuyordu.
kırmızı- bunları bana neden anlatıyorsun?
mustafa- beni tanımak istediğini söylemiştin.
kırmızı-
ne kadar deli olduğunu bilmek istemiyorum.
mustafa- deli değilim. sadece söyledikleri kadar akıllı olmadığımı kanıtlıyorum.
ne anlatıyordum ben. evet evet, doğru. hatırlayamadım.

yazdığı her şeyde sevdiği kadına, birbirine adım atmak için harcanacak zamana değinen insanlardan nefret ediyordum. hala ediyorum. aslında ben de yazabiliyorum, hatta dur. bu sefer ben de yazmak istiyorum.
kilometrelerce değil, sadece bir kaç adımlık mesafeler bile olsa aranızda yürüyemiyorsunuz işte. ayaklarınız size gitmemeniz gerektiğini söylüyor, ya da o an küçüklükten beri yapabildiğiniz yürüme eylemini unutuyorsunuz. peki, emeklemeyi de mi hatırlamıyorsunuz? birbirinize doğru gitmek için her yolu denediğinizi söylüyorsunuz, hiç mi başkalarından yardım istemeyi düşünmüyorsunuz?

sadece, sadece bir kaç adım sizi belki de mutluluğa götürecek olan.

ama siz insanlar çok adisiniz. birbirinize gitmek için, hiçbir şey yapmıyorsunuz.
 ne kadar saçma olduğunu biliyorum, ya da mantıklı mı oldu? bak işte onu bilmiyorum.
kırmızı- az önce ne diyordun, şimdi ne diyorsun..
mustafa- ben ne dediğimi biliyor muyum? bakma öyle. bana kitap yazmamı söylüyorlar, akıllı olduğumu söylüyorlar. öyle değil işte. ben yeri geldiğinde akıllıyım, ama genellikle deli.

ne iş yapmak isterdin?

kırmızı- hadi biraz okundun diyelim. ne yapmak isterdin?
mustafa- öncelikle biraz para kazanmak isterdim. tüm kırıklıklara inat kurduğum hayallerim var.
kırmızı- nasıl hayaller?
mustafa- anlatacağım, biraz kahve koyar mısın? sigaramı da yaksan ya. çok tatlısın.
herkesin birbirine soru sorabildiği bir sitede "yalnız mı takılmayı seversin, yoksa insanlarla beraber mi?" diye sormuşlar. çoğu "yalnızlıktan nefret ediyorum" diyen insanın "yalnız takılmayı seviyorum" deyişine tanık oldum. yalnızlıkta, insanlarda bulamadığımız neyi buluyoruz bilmek istiyorum. sessizliği mi? ama öyle değil ki, "sessiz ol, sadece susmanı istiyorum" dediğimiz zaman herkes susar zaten. şş, sessiz olun; bakın, bir şey yazıyorum.

insanlara değer vermek nedir biliyor musunuz? elbette biliyorsunuz, sonuçta hepimiz yıllar önce "arkadaşlarımızın mutluluğu için kendi mutluluğumuzu bırakacak kadar" fedakardık. bir arabanın benzini bittiği zaman, 30-40 kilometre daha gider ve sonra durur biliyor musunuz? insanlıkta böyleydi bizde. biz büyümeye başlamadan önce benzini vardı, büyürken benzini bitti ve büyüdük. şimdi insanlık o 30-40 kilometresini yaşıyor, az kaldı, bitecek.

artık "arkadaşlarımızı nasıl mutlu ederiz" diye düşünmek yerine "insan mı? peh, mutluluğu kimse haketmiyor" diye düşünüyoruz.

ama durun, leyla ile mecnundaki mecnun'un çığlığı gibi "ben bu oyunu, bozarım arkadaş!"
kırmızı- ben bu anlattıklarından bir şey anlamadım.
mustafa- dur, daha anlatmadım.
kırmızı- neyi anlatacaksın?
mustafa- henüz kırılmamış hayalimi.
bir dükkan hayal et.
ya da hayal etme, ben anlatayım.

yalnızlığı öldürmek istediğim hayalim var benim. yapması zor değil, basit. paradan çok bahsedişlerimin sebebi de bu. hani öyle, paranın gözüne vurup barlarda yemeyeceğim. kendim adına büyük, arkadaşlarım adına büyük ama insanlık adına küçük bir adım atacağım.

ne iş yapmak istiyorsun diye soruyorlar bana. benim cevabım belli, sırf bugünün mühendislerine, çok para kazanan insanlarına inat bir mekan açacağım, yeri cismi ne olduğunun pek önemi yok. parası olmayan insanlar gelecek, oturacak ve birbirleriyle sohbet edebilecekler. hatta içeriden bir çay demleyeceğiz, ve vuracağız sohbetin dibine.

hani amerikan filmlerinde olur, adına terapi derler. parasını verirsin, 5-6 kişi birleşir kendi hayatından anılar anlatırlar. öyle bir şey işte; ama bu işte para olmayacak. biz bırak 5-6 kişiyi, yüzlercesi birleşeceğiz, oturacağız öyle.

yalnız olan, facebookta takılan insanları da toplayacağım oraya. evde işsiz yatanı, "hiç" olduğunu düşüneni, hepsini alacağım yanıma. fazla bir şey yapmayacağız, "insanlığın ölmediğini konuşacağız", "insanları öldüremeyeceklerini". öyle toplanıp beraber eylemlere de gitmeyeceğiz. sadece konuşacağız, bildiğin, sadece "konuşacağız".

çünkü biliyorum. insanların konuşmaya ihtiyacı var, birilerine bir şey yazmaya değil. insanların karşı karşıya oturup birbirlerine bakmalarına ihtiyacı var. insanların içinde biriktirdiği dertleri birilerine anlatma ihtiyacı var.

biliyorum, imkansız geliyor. belki de delice geliyor. ama yapacağım, bir gün param olursa eğer açacağım ben o dükkanı.

taytım yok, belki süpermen olamayacağım ama insanları yalnızlıktan kurtaracağım.
kırmızı- bunların hepsi deli saçması.
mustafa- biliyorum, benim de pek akıllı bir insan olduğumu söylemiyorlar.

hiç olmaktan kurtulmak istiyorum.

kırmızı- uyandın mı? güzel, sevindim. kahvaltını yanına getirdim, biraz konuşalım istiyorum.
mustafa- biraz konuşalım, ama bana sakın kendinden bahsetme. seni tanımıyorum ama biliyorum, seni tanıdıkça senden nefret edeceğim. insanların gerçek yüzlerini gördükçe insanlardan nefret ediyorum. insanlardan korkuyorum.
kırmızı- neden?
mustafa- neden mi? çünkü gidiyorlar, ölüyorlar. mutlu ediyorsun, kaçıyorlar. ağlatıyorsun, bağlanıyorlar. ne yaptıklarını bilmiyorlar. mesela bir gün çok mutlu uyanıyorlar, bir günse hayata küfür ederek.
kırmızı- insanları boşver, böyle şeyleri bilmeyen kalmadı. kendinden bahset. kendinden neden korkuyorsun? neden her gün uyandığında küfürler ediyorsun, neden sigara içiyorsun, neden yüzün gülmekten başka tepki vermiyor? neden bu kadar boşsun? bana sadece, sadece kendini anlat.
mustafa- ben konuşmayı bilmiyorum, bilgisayarımı aç. yazacağım. sen biraz daha uyu.
sen bilmiyorsun. her gün uyumadan önce, yıllar boyunca hem de, dua ettim. yeni doğan her güne yıllar boyunca "her şey geçecek, üzülme" dileğiyle uyandım. geçmeyecek derdin var olmadığına inandım, yaşadım. her gece yatağa uzandığımda, "bu gün de hiçbir şey düzelmedi, yarın..." diyerek başladım cümlelerime. her bugün yarın oldu, bir kere bile düzeltemedim bi şeyleri. 20 sene oldu, dile kolay; sadece yaşadım, yaşamayı doğru düzgün yapabildim.

günler geçtikçe ümidim kesildi. ben, tarih "11.11.11" oldu diye 'belki bir şeyler düzelir, küçücük bir umut' inancıyla bile yaşadım. olmadı, küçücük ümitler birleşerek büyük şeyler yaratır derler; benim ümitlerim hep küçük kaldı. ümitlerim de sevgililerimle ben gibi, birbirine ne kadar yakın olsalar bile birleşemediler hiçbir zaman. aralarına hep bir şeyler varmış sanki.

yavaş yavaş küfür etmeye başladım. mesela birleşmeyen ümitlerime küfür ettim, düzelmeyen hayatıma, düzelmeyen şeylere; bir zaman sonra rahatladığımı hissettim. her sabah uyandığımda geçiyordu, ama o gece rahatça uyuyordum.

bir zaman sonra hayallere küstüm, arkadaşlara küstüm. sigaranın psikolojik bir etkisi vardı. dumanını içime çektiğim zaman, dışarıya çıkarabildiğimde tüm dertlerimi atıyormuş gibi hissediyordum. aslında yoktu öyle bir şey, ama vardı işte. ben öyle hissediyordum, delirmiyorum hayır deli değilim! ama biliyorum, rahatlık bir yerden geliyordu.

bir zaman sonra hayal kuramaz oldum. düşünemez, düşüncelerimi dökemez oldum. öyle zaman geldi ki "sevgilimi yanımda taramalı tüfekle tarasalardı" eğer, bakar güler ve yoluma devam ederdim. ağlamayı unuttum. hani söylerler ya yalan olarak, "ağlamayı bilmiyorum" diye. çoğu yalandır onların, ben de yalan olduğuna inanıyordum bendekinin. ama çok sevdiğim arkadaşım annesini kaybettiğinde gördüm ağlayamadığımı. sonra, gülmeyi keşfettim. her şeye rağmen gülmeyi. mutsuzken, ağlayacakken, nefret ederken, korkarken gülmeyi.

gülmek güzeldi. her şeyi güzel gösteriyordu, her insan seni mutlu zannediyordu.

her şeyi hallettim. küfür ettim, güldüm, düzeldi mesela ama hepsinin bana verdiği bir şeydi boşluk işte. neden bu kadar boşum diye sorma bana, o zaman sanki "bile bile boş olduğumu" kastediyormuş gibi oluyor. boş olmak istemiyorum, hiç olmaktan nefret ediyorum. boş olmak ve hiç olmak insana parasızlık getiriyor, ben parasızlıktan da nefret ediyorum.

boşluk hissinden kurtulmak için uğraşıyorum. hiç olmaktan kurtulmak için. yapamıyorum.

çünkü şu an, çünkü şu hayatımda "yaşamaktan ve yazmaktan başka hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey yapamıyorum. yazmakla ilgili iş bulamadığım sürece, boş ve hiç olacağım."
kırmızı- anladım, peki ne zaman iş bulacaksın?
mustafa- sorun da orada zaten. herkes ben gibi yazıyor. okuyandan çok yazanın olduğu bir ülkede, nereden bulacağım işi?
kırmızı- iş bulmak için ne yapıyorsun?
mustafa- birilerinin beni okumasını bekliyorum.

saçmalattirik, kırmızı bir elbisesi vardı, anlamadılar.

neden, neden kırmızı giriyorsun rüyalarıma be kadın?
kana mı susadın? kanımı mı, canımı mı alacaksın?
bende sana verecek kan kalmadı, sinekler ısırdı.
bende sana verecek can kalmadı, nerede olduğunu ben de bilmiyorum.
duygusal iki cümleden sonra olayı sineklere bağladığım için kendimle gurur duyuyorum. beni "çok duygusal" bir insan zannediyorlar, aslen ben çok duygusal insanım.

bir zamanlar, yalnız kalmaktan çok korkardım. "yalnız kalmak istemiyorsan eğer, yeri geldiğinde bir gayle, bir travestiyle, bir fahişeyle arkadaş olup sohbet etmeyi iyi bileceksin" derdim. farklı bir fahişeydi o, kırmızı elbisesi vardı. yakışmıştı. kırmızı ojeli, mavi gözlü, sarı saçlı bir fahişe ve onun kırmızı elbisesi.

hiç yalnız olduğunuz için değil de, kimseyle konuşamadığınız için parasını verip bir fahişeyle konuşmayı istediniz mi? ben istedim. param olsaydı, parası neyse verir sohbet ederdim. çok merak ediyorum bir fahişenin dostluğunu. içi dışı bir olmayan dostlara o kadar alıştım ki, içini dışını bildiğim bir dosta ihtiyacım var. içini dışını utanmadan bana anlatabilecek, içimi dışımı utanmadan anlatabilecek birine ihtiyacım var.

sırlardan nefret ediyorum. sırlardan nefret ettiğim kadar, beni tanıdığını düşünen insanlardan da. beni tanıdıklarını iddia ediyorlar. yaşam tarzımı çözdüklerini iddia ediyorlar. oysaki beni sadece "benim anlattığım kadarıyla" tanıyabileceklerini bilmiyorlar. yaşam tarzımı çözmekmiş, peh. benim yaşam tarzım, "ben sadece... sadece yaşıyorum"dan ibaret.

bir fahişe olsaydım eğer, yaşadığım her ilişkinin ardından neler yaşadığımı yazardım. benim hayatım o kadar sıradan ki bazen ayda, bazen yılda bir anlatılmaya değer şeyler yaşıyorum. geri kalanın da yaşamak istediğim şeyleri hikayeler halinde uydurup, böyle saçma sapan bir yere yazıyorum ki insanlar okusun.

bakın, yine saçma sapan bir hikaye yazdım; belki okursunuz.
18 yaşımdaydım, önce içimdeki çocuğu vurdular.
büyümem gerektiğini söylediler, bir şeyler yapmam gerektiğini. büyüdüm, bir şeyler yapmaya çalıştım. 20 yaşıma geldim. 2 senedir düzenli ve adam akıllı yapabildiğim tek şey "yaşamak".
diğer insanlardan farklı olmayı hayal ediyordum. "yaşamak", gerçekten çok farklı.
insanlar, onlardan farklı olduğumu düşünüyorlar.
nerem farklı? benim de 2 bacağım, benim de 2 kolum, benim de tek kafam var.
çoğunuzun olduğu gibi, benim de kafamın içi boş ve çoğunuzun yaptığı gibi ben de yaşıyorum.
düşününce, siz benden daha farklısınız.
gerçekleşeceğine inandığınız hayalleriniz var. büyüyüp dünyayı kurtaracaksınız, mutlu olacaksınız, aile kuracaksınız, çocuklarınız olacak, ve zengin öleceksiniz.
benimse sadece hayal kırıklıklarım var.
param olmadığı için alamadığım bilgisayar, yaşayamadığım için yazamadığım yazılar, özgürleşemediğim için giremediğim ortamlar ve yazamadığım için okunmayan yazılar.

yeni bir şey.

yeni bir şey yazamıyorum, zaten okumuyorsunuz.

bazen, tatsız oluyor.

bazen, içtiğim sigaranın tadını bile alamıyorum. tütünün eksikliğinden mi, yoksa senin eksikliğinden mi bilmem. bazın sigaranın sadece bitişinden zevk alıyorum. kim bilir, belkide her bitişin yeni bir başlangıç doğuracağına inandığım içindir. öyle değil mi?

bazense birilerini sevmek için, onlara uzak olman gerektiğini düşünüyorum. hayat çok garip. bazı insanları yanındayken deliler gibi seviyorsun, uzaktayken çok şey değişiyor; bazı insanlarıysa sadece uzaktan seviyorsun, yakındayken çok şey değişiyor.

hatta bazen, çok fazla ölmek istiyorum. bunu da kim bilir, belkide her bitişin yeni bir başlangıç doğuracağına inandığım içindir. elde edilemeyen şeyleri hep çekici bulmuşumdur, kim bilir belki de intiharın elde edilemeyişi çekici geliyordur, bu yüzden ölümü istiyordur hep insanlar.

bazen, çok uzaklara uçmak istiyorum mesela. belki de bu da imkansızlıktandır, uçmanın da elde edilemeyişinin verdiği bir histir. şu balkondan kendini aşağıya doğru atıp, kollarını çırptığında uçmayı kim istemez? aradaki mesafeleri sadece bir geceliğine kapatabilirsin. kilometrelerce uzağa gidip sevdiğin insanın şu an ne yaptığına bakabilirsin mesela.

bazen, insan çok fazla imkansız şey istiyor.
bazense, insan hiçbir şey istemiyor.
bazen işte, sadece bazen, insan bir kaç dakikalığına ölüp hiçbir şey hissetmeden duymadan görmeden geri dönmek istiyor.
masanın üzerinde boş kağıtları gördüm. hepsi doldurulmayı bekliyordu.
kimin, neden bıraktığını bilmiyordum. elime bir kalem aldım. doldurmam gerekiyordu, biliyordum.
sahne 1 yazdım.
uyuyakaldım.
sabah uyandığımda kağıtlar yerinde durmuyordu.
sanırım, birileri hayatımı sil baştan yazmamı istemiyor.

saçmalattirik, "nasıl var şu para?"

parayı bok mu var da bulmuşlar?

parayı bulan insanlar, insanlığın bu halde olduğunu görseydiler eğer yaptıklarına pişman olurlar mıydı? bence olmazlardı. çünkü parayı ben bulsaydım eğer, onu istediğim gibi çoğaltma gücüne de sahip olurdum. bok yemişler dünyanın en zengin insanları falan! parayı ben bulmuşsam eğer, bu dünyanın en zengini benimdir! tüm insanlığı ele geçirebilecekken, ne gerek var her şeyi düzeltmeye? insanlığı tekrar eski haline sokmaya falan?

aslında paranın yaratılış macerasını çok merak ediyorum.

iki tane genç, beraber otururken "bak kanka, bunu buldum. buna para diyeceğiz. ben sana bunu vereceğim, sen de bana insanlığını vereceksin." mi demiş? paranın hiçbir değeri yokken, birden nasıl öyle değerlenmiş ve insanlar her şeyini buna verir olmuş? bilmek istiyorum, bunu bilmek benim hakkım değil mi? ben "para" uğruna "hayallerimi" veriyorum, madem öyle hakkım değil mi sorarım size! bu da mı gol değil he? bu da mı gol değil?

yani düşünsenize, paranın bugüne kadar bulunmadığını ve her şeyin takas yöntemiyle işlediğini düşünün. ben sizin en yakın arkadaşınızım ve yanınıza bir kağıt parçasıyla geliyorum. "bak" diyorum, "bu para. kimsede yok, ben sana bunu vereyim sen bana bilgisayarını" diyorum. bilgisayarınızı bir kağıt parçasında bana verecek kadar salak mısınız gerçekten?

demek ki zamanında insanlar gerçekten bu kadar salaktı.

aslında bence, bu para meselesi iki arkadaş arasında gerçekleşen bir şakalaşmaydı. size sesleniyorum saygı değer büyüklerim, "şakanın kakasını çıkardınız artık!"

ve size sesleniyorum saygı değer büyüklerim. "hayallerimi satılığa çıkarttım. çünkü hayallerimi gerçekleştirmem için gereken paraya ihtiyacım var, ve ona siz sahipsiniz."

rüyamda gördüm.


Last Night I Dreamt That Somebody Loved Me by Low on Grooveshark

param yoktu. hayallerimi satabilirsem eğer, olabilirdi.
hayallerimi de satabilirdim, ruhumu da.
insanlar paraya bu kadar değer verirken, hayallerimin de ruhumun da önemi yoktu.

vazgeçtim. savaşmak gibi şeyler bana göre değildi sanki. gitmek vardı, kaçmak. belki hiçbir şeyin çözümü değildi, belki yeni bir zaferin başlangıcı.

ya da ne bileyim. zaten her gidişi, yeni bir zafer için yapmadım mı?

boşverdim bu sefer.
benim için zaferin önemi yoktu, bıraktım.

ses çıkardı, rüyamdaki kırmızı elbiseli kadın.
"bırak, bu sefer onlar kazansın."
"bırak, bu sefer sen kaybeden tarafsın."
"kaybet, ama gitme. bırak, bu sefer sen değil kazananlar utansın."
sigaramı yaktım.
bir nefes çektim.
"bak kadın, bıraktım. bu sefer onlar kazandı."
"bak kadın, bıraktım. bu sefer kaybeden tarafım."
"kaybettim, gitmiyorum. bak kadın, bıraktım. ama yine ben utandım."

saçmalattirik, "kim demiş?"

hafif müziğimi açmış dinliyordum. kimdi söyleyen, nasıl yapıyorlardı, nasıl söylüyorlardı bilmiyordum. umrumda değildi, müzik aletleriyle anlatmaya çalıştığı şey beynimi yiyordu sadece.

gitar "ne yapıyorsun" dermiş gibi sesler çıkartıp sohbete giriyordu benimle.
"ne mi yapıyorum?"
"evet, ne yapıyorsun?"
"görmüyor musun? müzik dinliyorum."
"benimle konuşabilecek kadar manyaksın! tek yaptığın şey müzik dinlemek mi?"
"neden seninle konuşuyorum? nasıl?"
"benden anlam çıkartmaya çalışıyorsun."
"çünkü.. çünkü diğer her şey anlamsız geliyor. diğer her şey, yalan söylüyor. diğer her şey, gidiyor. ama sen böyle değilsin; sen bana yalan söyleyemiyorsun. sen, benim seni anladığım ve kendime anlattığım kadarsın. yalan söyleyemezsin."
olur bazen böyle. şaka yapıyorum, olmaz böyle. dinlediğin enstrüman müziklerden anlam çıkarmaya çalışıyorsan eğer delirmek üzeresindir. ben bırak anlam çıkarmayı, sohbet etmeye başladım. delirmekten öte bir yerdeyim, benimle gelir misin?
yine o müzik çalıyordu. müziğin üzerinde söyleyenin verdiği garip his vardı. duyuyor muydun?
"neyse boşver" dedim. önemli değildi. yakınlaştım, masanın üzerindeki sigarayı gösterip "şu sigarayı uzatır mısın?" dedim. "çok içiyorsun" dedi, "kendine zarar vereceksin".
sustum, uzun uzun süzdüm.
"sen neden içmiyorsun?"
"ben, acılarla savaşabilecek kadar güçlüyüm."
"bense acılarla beraber yaşayabilecek kadar."
çok güçlü sayılmam. ben insanların bana "artık kocaman adam oldun, herif oldun. kendi ayaklarının üzerinde duracaksın, hayatında hep baban olmayacak ve sen yalnız kalacaksın" demeleriyle büyüyorum. kendimi hala 12 yaşımda gibi hissediyorum. zaman geçiyor, farkında değilim. büyüyorum, farkında değilim.

bi şeyler değişiyor, bi şeyler büyüyor.
hayatımda, hayatıma anlam katacak bir şeyler yapmalıyım ama boşversene sen; hiçbir şeyin farkında değilim.
"bazı şeylerin farkında olmalısın."
"bazı şeyler, beni farketmeli."
"bazı şeyler senin kadar düşünceli değil ki."
"boşver o zaman, bazı şeyler düşünmedikçe farkında değilim."

yazarın okuyanıyla derdi.

"bir seri katilden kurtulmak istiyorsanız eğer, kontrolün onda olmadığını hissettirin" derdi okuduğum romanlar. işe yarar bir taktik olduğunu sanıyordum. bu gün kendimi, kendi mahzenime çektim. kendimle konuştum.
+ bak, kontrol bu sefer sende değil, hiçbir şey yapamayacaksın bana. acı çektiremeyeceksin, bıçaklarınla yine kalbimi deşemeyeceksin ve diğer insanlara yaptığın gibi beni öldüremeyeceksin.
- ne zannediyorsun, romanlarda öğrendiğin taktiklerle kendi kendini ikna mı edeceksin? hiçbir şey yapmayacağım sana, ben hiçbir şey yapmadım sana. ne yapıyorsan, kendine yapıyorsun.
+ kendime ne yapıyorum?
- aynaya bir bak, ne yapıyorsun?
+ ayna mı? sen zaten bensin, neden sana bakmıyorum?
- sen eğer ki ben olsaydın, duygularınla baş etmeyi bilirdin. sen duygularınla kendini öldürüyorsun, ben düşüncelerimle başkalarını.
hiç sevmem zaten ben o siktiğimin polisiye romanlarını.

seri katil başka biri olduğunda kontrolü sağlamanın kolay olduğunu öğretiyorlar insana. fakat her gün kendini öldüren bir seri katille nasıl baş edebileceğini yazmamış hiçbir yazar.

acaba ben gibi değil miydi hiçbir yazar? ne bileyim, hiç mi kendini öldürmek istemedi bir yazar. ya da ne bileyim işte, hiç mi atar damarlarından toplar damarına kadar duygusallık atmadı bir yazarın?
canım sıkılıyordu. hiç canın sıkılmadı mı? canım, sana sesleniyorum. sesimi duyuyor musun? sen de mi duymuyorsun? ne yani, benim sesimi sadece 27 kişi mi duyuyordu?

midem bulanıyordu, kusmak istiyordum. demek, sadece sesimi 27 kişi duyuyordu. yazdıklarımı sadece 27 kişi okuyordu. ben, ne yapıyordum? ne yazıyordum? ne mi yazıyordum? evet, ne yazıyordum? sadece, böyle şeyler yazıyordum işte sadece böyle şeyler. olmuyor muydu? olmuyorsa neden zorluyordum? neden bu kadar çok soru var ve babam bu kadar güzel pasta yapmayı nereden öğrendi?
bazen öyle şeyler yazıyorum ki, yazıp üzerine okuduğum zaman ben de anlamıyorum.

bir okuyucumun, sadece bir okuyucumun çıkıpta bana "sorun bende değil, sende" demesini bekliyorum. gerçekten, bilmek istiyorum. ben hiç mi okunmayı haketmiyorum? ya da ne bileyim işte, ben mi yazamıyorum? çekinmeyin, söyleyin; gerçekten, ben mi yazamıyorum?

güven tezgahı.

küçükken hiç güven adında bir arkadaşım olmadı. ben "bu dünyada babana bile güvenmeyeceksin" cümleleriyle büyüdüm. insanlar "insanlara güvenin, ama yeteri kadar. en azından gittiği zaman koymayacak kadar." şeklinde bir felsefeyle büyümeliydi bence. hepimizin geçmişten gelen, güven ile alakalı bir problemleri var. hepimize sorsak "ben asla insanlara güvenmem" diyoruz. madem "insanlara güvenmiyoruz, neden gittiklerinde üzülüyoruz?". ya da ne bileyim, babam bu kadar güzel pasta yapmayı nereden öğrendi?

güven bence sadece bir insan ismi olmalıydı. ya da birbirimize birini tanıttığımız zaman söylediğimiz ilk kelime "güvenilir" veya "güvenilemez" olmamalıydı. çok garibiz biliyorsunuz değil mi? insanlara "kendin ol" diyen de biziz, "kendileri olup güvenilmez olduklarında küsüp giden de."

yaşadığımız devri hiç sevmiyorum. ne zaman yaşamak isterdin diye sorsaydılar sanırım "hiçbir zaman" derdim. neden bu devirde değil diye sorsaydılar, söyleyecek, küfür edecek çok fazla şeyim olurdu.

arkadaşlarım bana güveniyor, onların hepsini seviyorum. sonuçta hepimiz profesyonel yalan söyleyen insanlarız değil mi? sadece, söylediğimiz yalanları ortaya çıkaracak bir şey olmadığı için güvenilir insanlarız. yani, aslen yalancıyız ama kimse "yalancı" olduğumuzu bilmiyor. cem yılmaz anlatmıştı bunu insanlara komediyle birleşik: "bir kere bir insanın yalancı olduğunu bilemezsin. yalan söyleyebilen bir insana inanmışsındır, onun nereden bileceksin yalancı olup olmadığını? ama yalan söyleyemeyen, yalan söylediğini yakaladığın insan yalancıdır. çünkü onun yalan söylediğini bilirsin." gerçi bu ne alaka ben de bilmiyorum, ama arada anlatayım dedim.

dedim ya, küçükken hiç güven adında bir arkadaşım olmadı. birilerinin bana "insanlara güven" demesini dilerdim. annem "insanlara yalan söyleme" derdi, 18 sene boyunca yalan söyledim. ondan sonra bir değişim oldu, sanki bir şeyler çarptı beni. geri kalan hayatımda hiç yalan söylememeye çalıştım, ama yemedi. ne yaparsam yapayım, insanların bana yeterince güvenmesini sağlayamadım. insanların bana güvenmesi sorun değil de; ben insanlara gereğinden fazla güvenemedim.

ne alaka bilmiyorum, zannediyorum ki ben insanlara yalan söylemediğim zaman insanlar da bana yalan söylemeyecek. ama öyle değilmiş bu işler, olmuyormuş.

"ben insanlara yalan söylemediğim zaman, insanlar daha fazla yalan söylüyormuş. insanlar için 'kullanılmaya açık bir hedef' oluyormuşsun. insanlar sana oyuncak gözüyle bakıyorlarmış."

midemdeki sancı mı, boşluk mu?

uzun zaman sonra küfür başlıklı bir yazı yazmak, çok farklı bir şeymiş. kahvemi yaptım, yanında mezedir hiç şaşmaz sigaramı da hazırladım. kulaklığımı da taktım, dinlemek istersiniz diye dinlediğim şarkıyı da paylaşıyorum:

dün, bu konuyla alakalı bir kaç şey yazacaktım. cesaretim yetmemiş ya da yazmak istememişim, hangisi olduğunu hatırlamıyorum. artık çok, çok sıkıldım; yazacağım dedim, dediğim üzere, bakın bu sefer yazıyorum.
bazen ne yapman gerektiğini unutursun,  midende bir boşluk hissedersin.
bazen birilerinin gittiğini hatırlarsın ve midende bir sancı hissedersin.
bazen unutmaya çalışırsın, unutamazsın ve midende bir sancı hissedersin.
bazen hata yaparsın, korkarsın; neden olduğunu bilmeden bir sancı hissedersin.
bazen, sadece hissedersin. neden olduğunu bilmeden, sadece hissedersin işte.
2 gün önce, otobüste gidiyorken, bu sefer hiç sevmediğim şehir izmirden ayrılırken içimde bir boşluk hissettim. izmire giderken de aynı boşluğu hissediyordum. yatağımda yatarken, her gece aynı boşluğu hissediyorum.

bacaklarını göğsüne çekip ağlamak istersin ya bazen, sebepsizce ağlayasım var. mutsuz değilim ama içtiğim her sigara ve kahvenin yanında dinlediğim şarkılara eşlik ederek ağlamak istiyorum. bir insan sebepsiz ağlar mı? ya da ne bileyim, sebepsiz olmak mı bir ağlama sebebi? ya da ne bileyim işte.
çok saçmalıyordum, farkındaydım. gün geçtikçe yazma yeteneğimden bir şeyler kaybediyordum. annem, geçenlerde saçlarımdaki beyazları saymıştı. bir tane, iki tane, beş, yedi, on... yavaş yavaş yaşlanıyorum sanki. sankisi yok, yavaş yavaş yaşlanıyordum. yaşlandıkça gitmiyordu içimdeki sancı, daha fazla artıyordu. sanki, gün geçtikçe kendimi daha fazla öldürüyordum.

şişe tasarımı oldukça berbat olmuş fıçı biradan bir yudum daha çektim. düşüncelerin saçmalığında kaybolmak üzereydim; şuna bak. sürekli bira içen bir insan vücuduna ne kadar da çok benziyor bu şişe. şişkin tarafını göbek olarak çizmişler, üste doğru incelen boyun kısmı var. ne hikmetse, boyun ile kafa kısmı aynı büyüklükte.

tüm bunları düşünürken bir yudum daha içtim. mantıklı şeyler düşünmemem gerekiyordu. ayrılıklar, ölümler böyle daha kolay oluyordu. sevdiğim kişiyi düşünmemeliydim, düşünmemeli... ben sadece seviyordum onu, o ise gitmeyi kolay yol görmüştü. keşke bilseydi benim onu sevdiğimi. gerçi o ne anlar? bilse bile giderdi o. bu kadar vurdumduymaz, bu kadar kişiliksiz, bu kadar acımasız, bu kadar merhametsizdi işte o. ben mi yanlış kişiyi seviyordum, yoksa hayat mı bana yanlış kişileri seçiyordu bilmiyorum.

korkuyorum. şu ilaçları görüyor musun? şu bıçağı? bıçak, daha mantıklı gibi duruyor.
kim bilir, "o boşluğu dolduracak şeyi belki bulmuşumdur".
kim bilir, "o boşlukta kim bilir belki, bunu istiyordur".
bir bıçakla doldurulmayı.

dipnot: arkadaşlarım elime 3 tane anahtar şey verdiler. birisi "platonik meme (pardon mehmet)", diğeri "fıçı biranın tasarımı neden bu kadar kötü", diğeriyse "ayrılık". ben aslında bu kadar saçma yazmayacaktım, ama bu kadar alakasız üç şeyi sadece bu şekilde birleştirebildim.

izmir günlüğü: geldiğim zaman her şey aynı kalmalıydı.

bir insan, minik çaplı bir geziden ne bekler? aslında gezi denilemez, ben düğüne gitmiştim. ama sonuçta, düğün bile olsa büyüdüğün yere gideceğini bilmek insana zevk vermeli biraz. öyle olmadı. öyle olmasını umuyordum, ama ilk defa nefret ettim izmirden.

aslında sorun izmirde değil, sorun bende.

hani olur ya, bir insandan çok fazla şey beklersin ama hiçbirini veremediği zaman nefret etmeye başlarsın ondan. aynı o mesele; ben izmirden çok şey bekledim, ama vermesi gerektiği şeyleri değil, vermemesi gereken şeyleri verdi bana.

sakın akrabayla evlenme!:
benim ailem "evleneceğin kişi yakından olsun, tanıdık olsun" kafasında yaşıyor. hiç unutulur mu "senin kız bayağı büyümüş, benim oğlana alalım" lafları? ben unutmuyorum. küçüklüğümden beri bilinç altımın bir yerine yerleşmiş, "ulan büyümüş taş gibi olmuş akrabaya bak" dediğim insanlar var. akraba dediğin çirkin olur! ne demek büyümüş taş gibi olmuş? olmasın arkadaş!

düğünde kuzenim ile kuzenim evleniyordu. ikisinin adına çok mutluyum, onlar da çok mutlular. hem birbirlerine yakışıyorlar. düğünde dans ederken gözlerinde gördüğüm gülümsemeyi görseniz, siz de bana hak verirdiniz. ama düğün sadece evlenen insanlara güzel.

işin arkaplanında düğünü hazırlayanlar var. yok şu şuna şu kadar masraf yapmış, iki elinizi cebinize atın da sizde şunu alın felanlar filanlar. bu devirde "para" o kadar önemli bir şey ki: ortaya "para" lafı girdiği zaman ne akrabalık ilişkileri kalıyor ne başka bir şey.

zaten iki akraba birbirine dünür olduğu zaman, birbirleriyle zıt gitmeye başlıyorlar. zaten akrabalarımı pek sevmem, çıkıp bir de akrabalarımdan evlenip ailemle aralarını bozmak istemiyorum.

düğün hazırlıkları!:
bu devirde bir evlenecek insan bulmak zor, bir de evlenecek insan bulduktan sonra düğün hazırlıkları. arkadaş, iki dakika nikah yapalım olay bitsin değil mi? ne uğraşıyorsunuz yahu, yok efendim davetiye bastır, yok efendim takı taktır, yok efendim düğün alışverişi yap, yok efendim kına için malzemeleri al, yok efendim iki horon tep halay çek falanlar filanlar. bu kadar şey ile uğraşılır mı yahu?

yemin ediyorum ben evlenecek olsam ve bu kadar şeyle uğraşsam, evlenmekten soğurum! iki dakika rahat bırakın da karımla eve gidip sevişeyim, bu kadar sene sabretmişim!

hayır, o kadar şeyden sonra gelinle damatı zorla horon teptirmek var bir de. hiç mi düşünmüyorsunuz, bu insanın gece işi var, yorgun yorgun nasıl yapsın? yahu sabır sabır sabır, sabrın da bir sonu var arkadaş!

deniz kenarında sigara:
izmir'in en zevkli taraflarından birisi bu. evlenecek kuzeninizin evi denize sıfır olduğu zaman (yazar burada hava atıyor) sigaranın bile farklı bir tadı oluyor. denizin bir kenarına oturup ateşin sesini duyuyorsunuz. hafif rüzgar esiyor, sigaranızı yakıyorsunuz; daha sonra suyun sesine bırakıyorsunuz kendinizi.

dalgaların yaptığı her gel-git size çok şeyi hatırlatıyor biliyor musunuz? hani, tadı aslında kötü olan sigara o an baklava gibi geliyor, içtikçe içesiniz, yaktıkça yakasınız geliyor.

ölürken söyledikleri "film şeridi" olayı var ya, aynen öyle oluyor işte. yaşadıklarınız, gördükleriniz, sorunlarınız birer birer gözlerinizin önünden geçiyor. bunları yaşamak istemiyorsanız eğer, deniz kenarındaki bikinili kızlardan hiç bahsetmiyorum bile, olaylar olaylar.

bazen, çok tatsız oluyor:
çok yoruluyorum. yukarıda yazdığım onca neşeli şeyden sonra birden bire duygusal moda geçeceğim şimdi, kusuruma bakmayın.

hayatım sürekli bursa-ankara arasında git gel yapıyordu. birden bire farklı bir şehre gitmek çok yordu beni. daha buradan otobüse biner binmez ter dökmeye başladım, otobüsle giderken ölecek gibiydim. insan ister istemez "nolur, bir şey olsun da gitmeyelim" diyor kendince. "neden gitmeyelim, neden gitmek istemiyorsun?" sorusunun cevabı bile yok.

güzel bir şey gibi gözüküyor. uzun zaman sonra tatile gidip kafanı dinleme fırsatını bulabilecekmiş gibi buluyorsun ama, anlamıyorum. gerçekten kendimi anlamıyorum, çoğu şeyi biliyorum ama istemiyorum işte.

aslında "korkak değilim" dediğim kadar korkuyorum biliyor musunuz? yalnızlıktan o kadar çok bıkmışım ki, yaptığım her seyahatte tekrar yalnız kalacağıma inanıyorum. bu yüzden tatile gitmiyorum belki de. çünkü bir deniz kenarına tatile bile gitsem, konuşacak birilerine ihtiyaç duyuyorum; ne kadar acınası haldeyim. "bu korkuyu nasıl aşarım?" bilmiyorum. korkumun üzerine gidip iyice yalnız kalayım, iyice bunalıma mı gireyim?

zaten korktuğum da oluyor. düşünün yani, izmire gidiyorum ve tüm akrabalarımın yanında yalnız kalıyorum. kimseyi tanımıyorum, kimseyle bir şey konuşamıyorum ki.

galiba, konuşmayı unutuyorum:
övünebildiğim nadir şeylerden birisi "internette salak salak şeyler yazıp, salak salak durumlar girdiğim gibi gerçek hayatta da konuşabiliyorum" demek.

arkadaşlarım "ay internetten biriyle tanıştım, salak internette vızır vızır konuşuyor ama karşıma geçtiğinde göt gibi kaldı, hiçbir şey diyemedi" dediği zaman, "ahaha lan ben hiç öyle erkeklerden olamadım" deyip basıyorum havayı. bir havalara giriyorum, bir havalara giriyorum.

da, o havalar eskide kalmış gibi geliyor. uzun süre yalnız kaldıktan sonra insanlarla ne konuşacağımı da unutuyorum. mesela ankarada bir arkadaşımla buluştuğum zaman uzun uzun sessiz kalıyorum artık, nereden gireyim sohbete ne diyeyim, nasıl konuşalım sorusunun cevabını veremiyorum kendime.

izmirde de böyle oldu işte. akrabalarımın karşısına geçip nereden gireyim sohbete ne diyeyim, nasıl konuşalım sorusunun cevabını veremedim kendime.

sustum öylece, susuyorum öylece; hala susuyorum öyle.

buralarda mahalle maçı yapardık:
bak görüyor musun? küçükken şurada top oynardık. ben şişmandım, kaleye geçtiğim zaman kaleyi kapladığım için kaleci yaparlardı beni. hâlâ hatırlıyordum, gökhan benden büyüktü. sert şutlar çekerdi. yapabildiğim tek şey topa dokunmak olurdu ve bağırırdım: "elime çarptı, gol değil!".
ne kadar değişmiş buralar. şu gördüğün evlerin olduğu yerde arsalar ve bir de park vardı. etraftan bulduğumuz taşlarla kurardık kalelerimizi, bakkaldan aldığımız 5 milyon'luk toplarımızla oynardık. 2 haftada bir değiştirmek zorunda kalırdık kramponlarımızı. şimdiyse ne gökhan burada, ne onurcan; mahallede "in cin top oynuyor". mahalle maçları yapan çocuklar da kalmamış.
geçmişte her izmir'e gidip top oynadığımız yerleri gördüğümde "oha lan ne günlerimiz geçti şuralarda" derdim. biraz büyüyünce ve o top oynadığınız yerler apartmanlara yem olarak verilince her şeyin farklılaştığını görebildim. değişik bir duyguydu, "insanların geçmişe hiç saygısı kalmamış be adam!". insanlar geçmişi, hayallerimizi büyüttüğümüz yerleri bir kaç parça tuğlaya satmışlar gibi geliyor.

neyseki bunlara alıştığım için pek kafama takamadım bunu.

ve son olarak, merhaba:
"elveda" diye bir yazı yazmıştım geçen günlerde, okudunuz mu bilmiyorum. işte, o elvedanın sonuna geldik; ben tekrar geldim. artık yine geceleri yeni yazılar yazacağım. görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.

Bu Blogda Ara