izmir günlüğü: geldiğim zaman her şey aynı kalmalıydı.

bir insan, minik çaplı bir geziden ne bekler? aslında gezi denilemez, ben düğüne gitmiştim. ama sonuçta, düğün bile olsa büyüdüğün yere gideceğini bilmek insana zevk vermeli biraz. öyle olmadı. öyle olmasını umuyordum, ama ilk defa nefret ettim izmirden.

aslında sorun izmirde değil, sorun bende.

hani olur ya, bir insandan çok fazla şey beklersin ama hiçbirini veremediği zaman nefret etmeye başlarsın ondan. aynı o mesele; ben izmirden çok şey bekledim, ama vermesi gerektiği şeyleri değil, vermemesi gereken şeyleri verdi bana.

sakın akrabayla evlenme!:
benim ailem "evleneceğin kişi yakından olsun, tanıdık olsun" kafasında yaşıyor. hiç unutulur mu "senin kız bayağı büyümüş, benim oğlana alalım" lafları? ben unutmuyorum. küçüklüğümden beri bilinç altımın bir yerine yerleşmiş, "ulan büyümüş taş gibi olmuş akrabaya bak" dediğim insanlar var. akraba dediğin çirkin olur! ne demek büyümüş taş gibi olmuş? olmasın arkadaş!

düğünde kuzenim ile kuzenim evleniyordu. ikisinin adına çok mutluyum, onlar da çok mutlular. hem birbirlerine yakışıyorlar. düğünde dans ederken gözlerinde gördüğüm gülümsemeyi görseniz, siz de bana hak verirdiniz. ama düğün sadece evlenen insanlara güzel.

işin arkaplanında düğünü hazırlayanlar var. yok şu şuna şu kadar masraf yapmış, iki elinizi cebinize atın da sizde şunu alın felanlar filanlar. bu devirde "para" o kadar önemli bir şey ki: ortaya "para" lafı girdiği zaman ne akrabalık ilişkileri kalıyor ne başka bir şey.

zaten iki akraba birbirine dünür olduğu zaman, birbirleriyle zıt gitmeye başlıyorlar. zaten akrabalarımı pek sevmem, çıkıp bir de akrabalarımdan evlenip ailemle aralarını bozmak istemiyorum.

düğün hazırlıkları!:
bu devirde bir evlenecek insan bulmak zor, bir de evlenecek insan bulduktan sonra düğün hazırlıkları. arkadaş, iki dakika nikah yapalım olay bitsin değil mi? ne uğraşıyorsunuz yahu, yok efendim davetiye bastır, yok efendim takı taktır, yok efendim düğün alışverişi yap, yok efendim kına için malzemeleri al, yok efendim iki horon tep halay çek falanlar filanlar. bu kadar şey ile uğraşılır mı yahu?

yemin ediyorum ben evlenecek olsam ve bu kadar şeyle uğraşsam, evlenmekten soğurum! iki dakika rahat bırakın da karımla eve gidip sevişeyim, bu kadar sene sabretmişim!

hayır, o kadar şeyden sonra gelinle damatı zorla horon teptirmek var bir de. hiç mi düşünmüyorsunuz, bu insanın gece işi var, yorgun yorgun nasıl yapsın? yahu sabır sabır sabır, sabrın da bir sonu var arkadaş!

deniz kenarında sigara:
izmir'in en zevkli taraflarından birisi bu. evlenecek kuzeninizin evi denize sıfır olduğu zaman (yazar burada hava atıyor) sigaranın bile farklı bir tadı oluyor. denizin bir kenarına oturup ateşin sesini duyuyorsunuz. hafif rüzgar esiyor, sigaranızı yakıyorsunuz; daha sonra suyun sesine bırakıyorsunuz kendinizi.

dalgaların yaptığı her gel-git size çok şeyi hatırlatıyor biliyor musunuz? hani, tadı aslında kötü olan sigara o an baklava gibi geliyor, içtikçe içesiniz, yaktıkça yakasınız geliyor.

ölürken söyledikleri "film şeridi" olayı var ya, aynen öyle oluyor işte. yaşadıklarınız, gördükleriniz, sorunlarınız birer birer gözlerinizin önünden geçiyor. bunları yaşamak istemiyorsanız eğer, deniz kenarındaki bikinili kızlardan hiç bahsetmiyorum bile, olaylar olaylar.

bazen, çok tatsız oluyor:
çok yoruluyorum. yukarıda yazdığım onca neşeli şeyden sonra birden bire duygusal moda geçeceğim şimdi, kusuruma bakmayın.

hayatım sürekli bursa-ankara arasında git gel yapıyordu. birden bire farklı bir şehre gitmek çok yordu beni. daha buradan otobüse biner binmez ter dökmeye başladım, otobüsle giderken ölecek gibiydim. insan ister istemez "nolur, bir şey olsun da gitmeyelim" diyor kendince. "neden gitmeyelim, neden gitmek istemiyorsun?" sorusunun cevabı bile yok.

güzel bir şey gibi gözüküyor. uzun zaman sonra tatile gidip kafanı dinleme fırsatını bulabilecekmiş gibi buluyorsun ama, anlamıyorum. gerçekten kendimi anlamıyorum, çoğu şeyi biliyorum ama istemiyorum işte.

aslında "korkak değilim" dediğim kadar korkuyorum biliyor musunuz? yalnızlıktan o kadar çok bıkmışım ki, yaptığım her seyahatte tekrar yalnız kalacağıma inanıyorum. bu yüzden tatile gitmiyorum belki de. çünkü bir deniz kenarına tatile bile gitsem, konuşacak birilerine ihtiyaç duyuyorum; ne kadar acınası haldeyim. "bu korkuyu nasıl aşarım?" bilmiyorum. korkumun üzerine gidip iyice yalnız kalayım, iyice bunalıma mı gireyim?

zaten korktuğum da oluyor. düşünün yani, izmire gidiyorum ve tüm akrabalarımın yanında yalnız kalıyorum. kimseyi tanımıyorum, kimseyle bir şey konuşamıyorum ki.

galiba, konuşmayı unutuyorum:
övünebildiğim nadir şeylerden birisi "internette salak salak şeyler yazıp, salak salak durumlar girdiğim gibi gerçek hayatta da konuşabiliyorum" demek.

arkadaşlarım "ay internetten biriyle tanıştım, salak internette vızır vızır konuşuyor ama karşıma geçtiğinde göt gibi kaldı, hiçbir şey diyemedi" dediği zaman, "ahaha lan ben hiç öyle erkeklerden olamadım" deyip basıyorum havayı. bir havalara giriyorum, bir havalara giriyorum.

da, o havalar eskide kalmış gibi geliyor. uzun süre yalnız kaldıktan sonra insanlarla ne konuşacağımı da unutuyorum. mesela ankarada bir arkadaşımla buluştuğum zaman uzun uzun sessiz kalıyorum artık, nereden gireyim sohbete ne diyeyim, nasıl konuşalım sorusunun cevabını veremiyorum kendime.

izmirde de böyle oldu işte. akrabalarımın karşısına geçip nereden gireyim sohbete ne diyeyim, nasıl konuşalım sorusunun cevabını veremedim kendime.

sustum öylece, susuyorum öylece; hala susuyorum öyle.

buralarda mahalle maçı yapardık:
bak görüyor musun? küçükken şurada top oynardık. ben şişmandım, kaleye geçtiğim zaman kaleyi kapladığım için kaleci yaparlardı beni. hâlâ hatırlıyordum, gökhan benden büyüktü. sert şutlar çekerdi. yapabildiğim tek şey topa dokunmak olurdu ve bağırırdım: "elime çarptı, gol değil!".
ne kadar değişmiş buralar. şu gördüğün evlerin olduğu yerde arsalar ve bir de park vardı. etraftan bulduğumuz taşlarla kurardık kalelerimizi, bakkaldan aldığımız 5 milyon'luk toplarımızla oynardık. 2 haftada bir değiştirmek zorunda kalırdık kramponlarımızı. şimdiyse ne gökhan burada, ne onurcan; mahallede "in cin top oynuyor". mahalle maçları yapan çocuklar da kalmamış.
geçmişte her izmir'e gidip top oynadığımız yerleri gördüğümde "oha lan ne günlerimiz geçti şuralarda" derdim. biraz büyüyünce ve o top oynadığınız yerler apartmanlara yem olarak verilince her şeyin farklılaştığını görebildim. değişik bir duyguydu, "insanların geçmişe hiç saygısı kalmamış be adam!". insanlar geçmişi, hayallerimizi büyüttüğümüz yerleri bir kaç parça tuğlaya satmışlar gibi geliyor.

neyseki bunlara alıştığım için pek kafama takamadım bunu.

ve son olarak, merhaba:
"elveda" diye bir yazı yazmıştım geçen günlerde, okudunuz mu bilmiyorum. işte, o elvedanın sonuna geldik; ben tekrar geldim. artık yine geceleri yeni yazılar yazacağım. görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.

Yorumlar

  1. Hoşgellldinnn yeniden, akrabalar ile ilgili yazdığın her şeye katılıyorum. Valla evlenmek zor iş, hele akrabalardan biriyle evlenmek dünür olmak daha da zor iş, evlenmekten gün be gün soğuyorum gerçeklerle yüzleştikçe.:D

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

sence şu an saat kaç?