zamanda yolculuk.

her şeyi düzeltebileceğim bir zamanda uyanmak istedim.
uyudum.
gözlerimi açtığım zaman, her şeyi düzeltebileceğim bir zamandaydım.
ama canım, hiçbir şeyi düzeltmek istemiyordu. çünkü biliyorum, her yeni bir düzeliş; yeni bir hataya neden oluyordu.
devamında özür dileyerek, yazacak bi şey bulamadığımı söylemek istedim. iyi geceler.

sarhoştum, aklım gelip gidiyordu.


beraberdik. sarhoş olamayacağımı düşünüyordum, ama güçlü insanlar bile sarhoş olabiliyormuş.
sarhoş olmadığımı kanıtlamak için düz çizgileri yürüyebildiğimi gösteriyordum. bir parktaydık, terkedilmiş bir park. heykelleri vardı, yıkılmıştı. inceliyordum, birinin kafasını kopartmışlardı. bulamadım. heykele bile acımıştım, artık göremeyecekti.

çanak antenlere bakıp kablolarının hangi evlere girdiğini inceliyordum, çok iyi hatırlıyorum. çatıya koydukları antenin kablosu en alttaki eve gidiyordu. teyzenin birisi çıkıp normal insanlar gibi çamaşırlarını asıyordu.

gözlerimi biraz kapattım, banka oturdum. kız da yanımda geldi. hafif hafif bilincimi kaybetmeye başlamıştım. gözlerim bir açılıp bir kapanıyordu, sağa sola düşüyordum. sanırım öpüşüyorduk, ama vücudumu hissetmiyordum. duyguları da hissetmiyordum. fiziksel olarak öpüşüyorduk, hissetmiyordum.

"etkisi geçti galiba, ben kendime gelmeye başladım." dedi. "ben de" dedim daha başlamadığını farketmeden. tekrar öpüştük. biraz daha öpüştük. sonrasını bir hatırlıyorum, bir hatırlamıyorum. "hava kararsın artık, kimse bizi görmesin" diyorduk sanırım birbirimize. kendime her gelişimde hava aydınlık oluyordu, saniyeler sonra tekrar kendimden gidiyordum.

"bunu yapmak için sarhoş mu olmalıydık?! bunun için mi sarhoş olduk?" diye sordum, kendime içimden sormam gerekiyordu ama dışarı sordum. verdiği cevabı hatırlamıyorum.

sonra gittim. karanlıktı. hiçbi şey hatırlamıyorum.

telefon sesi duyuyordum. psikolojik bir baskı gelmiş olmalı, nasıl bir baskıysa hatırlamıyorum. "abla!" dedim telefona, "benim kurtarılmaya ihtiyacım var, lütfen kurtar beni. lütfen." diyordum. aslında ortalıkta bi şey yoktu. kız kendine gelmiş olmalıydı ama ben hala gidiktim, telefonu ona verdim. kesik kesik konuşmalarını hatırlayabiliyorum, olduğumuz yeri anlatıyordu.

ben tekrar gittim. karanlıktı.

ayağa kalktığımı farkettim, "gitmem gerekiyor gitmeliyim" deyip çantamı aldım. nereye gideceğimi bilmiyordum gerçekten, zaten bilsem bile hiçbir şey görmüyordum. etraf çok karanlıktı, sanki yerde değil de gecenin üzerinde yürüyordum. tırmandığımız yeri tekrar tırmanıp atladım.

fiziksel olarak bir şey hissetmiyordum. yürüyor muydum koşuyor muydum bilmiyordum ama çok hızlıydım. karşıdan karşıya nasıl geçtiğimi bile bilmiyorum, kendimi alışveriş merkezinin önünde buldum ve telefonla konuşuyordum. ne konuştuğumu hatırlamıyorum ama ailemin beni bulması uzun sürmedi.

yanıma geldiklerinde ablama sarıldım, anneme sarıldım. "kurtarmanız gerekiyor beni anne" dedim, "beni siz zeki olarak yetiştirdiniz, ben böyle bir insan değilim. o kızın, kızın da kurtarılmaya ihtiyacı var anne onu da kurtaralarım" dedim. babam hemen arabayı getirdi, bindim. nasıl tarif ettiğimi hatırlamıyorum ama orayı bulduk.

"bir lünapark vardı, baba lünapark vardı hatırlıyorum baba" diyordum. içeri girdik. kız orada değildi, gitmişti. hala "kurtarılması lazım baba, ne yaptığımı hatırlamıyorum" dedim. kendime gelmeliydim, "baba bana çok sert bir şekilde vur!" dedim. vurdu. fiziksel olarak acı çekmedim ama biliyordum, içim acıyordu. sherlock holmes olmuştum o an, "burada öpüştük. burada yatıp yuvarlandık. burada konuştuk" dedim. "hatırlamıyorum baba bana bir daha sert bir şekilde vur" dedim, babam da hırsını alsın ki uyandığımda beni dövmesin. çok sert bir şekilde vurdu, içim acıdı. "bir daha vur kendime gelmem lazım vur." dedim, bir daha vurdu.

hala hissetmiyordum. ama biliyordum, içim acıyordu.

kızı kendini kurtarması için orada bıraktık ve yola çıktık. eve doğru giderken ne söylediğimi hatırlamıyorum. "insanlar ölüyor" demişim, "ehliyet almak istemiyorum insanlar ölüyor baba" demişim. "bana çok baskı yaptınız ben sizi çok üzüyorum" demişim. 
eve geldiğimde hala kendimde değildim. "alkol dediğin ağızla içilir, içerken vücudunun başka kısımlarını kullanmamalısın" lafını söylemiştim, ama pek uymamışım demek ki. telefonumu gösterdi ablam. annemler yanıma ilk geldiğinde, neden olduğunu bilmediğim şekilde fırlatmışım telefonu. şimdi paramparça.
her neyse.

şimdi uyanığım, kendime geldim. gidip onlara "keşke zamanı geri alabilsem, çok pişmanım çok!" diyemiyorum, demeyeceğim de. babam sabah kahvaltı da "ee oğlum, dün akşamki olaylar hayatında bir dönüm noktası yaratacak mı?" diye sordu. "evet" dedim, "yaratacak."

neden olduğunu bilmediğim sebeplerle "siz beni çok zeki olarak yetiştirdiniz baba. çok zekiyim ben, siz öyle yetiştirdiniz." demiştim sarhoşken.

sarhoş olup kendime geldikten sonra, büyüdüğümü farkettim. onlar beni çok zeki yetiştirdiler, artık büyümenin zamanı gelmiş demek ki dedim. sürekli övdüğüm çocukluğu bırakmaya karar verdim, "yaşlanmak zorunda olabiliriz, sanırım büyümek de zorundayız."

artık, hayatıma çeki düzen vermeye karar verdim. her şeyi düzelteceğim.

uykuyu bile vakit kaybı olarak gören bir ben için, sarhoş olmak büyük bir vakit kaybı. artık, yemin ettim kendime alkol kullanmayacağım diye. kafa yapan hiçbir şey kullanmayacağım, çünkü kendini kaybetmek büyük bir vakit kaybı ve kimseye yararı yok.

merak etme baba.

dünkü olaylardan sonra büyüdüm. artık, hayatımı düzene sokmak için her şeyi yapacağım.

pişmanlıklar, falanlar filanlar.


kendime inanamıyorum, bu aralar zaten her şeye inancım biraz da olsa zayıfladı. çıkıp dışarıya "olric, ne kadar çok hata yapmışız değil mi olric?" diye bağırmak istiyorum insanların deliymişim gibi bakışları arasında. sonra olric olup kendime cevap vermek istiyorum, "hala efendimiz... hala yapmaya devam etmiyor muyuz?" diye.
şu siktiğimin hayatı bize zaten birnevi oyun, birnevi tiyatro diye öğretilmedi mi? dışarı çıkmak istiyorum dediğim gibi, çıkıp kendi tiyatromu yaratmak istiyorum! tiyatro izlemek için para verenler halt etmişler. dışarı çıkıp "gelin! ben size ücretsiz tiyatro yaratıyorum!" diye bağırmak istiyorum.
dışarı çıkıyorum. "gelin." diyorum, "bugün size ücretsiz bir tiyatro izlettireceğim." diye bağırıyorum.

efendimiz- ne kadar, ne kadar çok hata yapmışız değil mi olric?
olric- hala efendimiz.. hala yapmaya devam etmiyor muyuz?
efendimiz- hatalar, neden varlar olric?
olric- siz, benden daha iyi bilirsiniz efendimiz.
efendimiz- biliyorum olric, biliyorum... başkalarını dinlediğimiz için.

bir polis ekibi geliyor, alıyorlar beni içeriye. "ne oluyor?" diyorum, "ihbar geldi" diyorlar. "ne ihbarı?" diyorum, "deli olduğunuzu söylüyorlar" diyorlar. "biliyorum.." diyorum, "zaten pek akıllı biri değilim. en azından kendimi akıllı biri olarak görmüyorum."
parayla tiyatro izlemeye gidenler, sokakta kendi başına tiyatro çeviren bir insana neden "deliymiş" gözüyle bakarlar? ne eksik, bir kaç sahne mi? hayatı bir sahneye benzetmek için, perdelere mi ihtiyacınız var?

her neyse.

"hatalar" diyorum, sayın okuyan. kendi başına var olmuyorlar gibi. hatta, sevdiğimiz arkadaşlar, dostlar, aileler; hatalar yaptırmak için yaratılmış koskocaman bir ekipe benziyor. kimisi senaryoyu yazıyor, kimisi kamera başına geçiyor, kimisi montajını yapıyor ama oyunu oynamak, sadece size kalıyor.

mesela ziraat mühendisliği okuyarak bir bok olmayacağını biliyorsunuz. açık öğretimden bir bölüm yazayım diyorsunuz, ek olarak kalsın diyorsunuz. abiniz "ne yapacaksın, o kadar harç parası" diyor. anneniz "sen daha bu bölümün birinci sınıfında kaldın, ikisini birden geçemezsin" deyip gerizekalı yerine koyuyor sizi. babanız, ne desin? "evde kalan tek evladının, beş para etmez olduğunu" düşünüyor, söyleyemiyor susuyor sadece.

ve siz, bunları düşünüp tercih bile yapmıyorsunuz. kendi düşüncelerinizi düşünmüyorsunuz mesela, "istersem yaparım, hatta istemeyi bırak istediğim bölüm olursa amına bile koyarım." deyişlerinizi hiçe sayıyorsunuz.

işte tam bu döngüde, hata oluşuyor.

kendi düşüncelerinizi unutup, başkalarının dediklerini yapıyorsunuz. sonra pişman oluyorsunuz, hata yaptım diyorsunuz ve; ağlamak istiyorsunuz.

sonuç, yine aynı.

elinde ne kaldığını görüyor musun? göremezsin tabi ki. "elinde koskoca bir hiçten ve bomboş bir yaşamdan başka hiçbir şey yok."

şimdi hatırladım..

çok iyi hatırlıyorum, şöyle bir şey yazmıştım.
lisedeyken kime sorarsan sor, "karavan dolusu hayaller"i vardı herkesin. hayattan mı sıkılmıştık, dertlerden mi, derslerden mi yoksa gençlik psikolojisinin verdiği acılardan mı bilmiyorum ama tek isteğimiz "her şeyden uzaklaşıp, kimsenin bizi bilmediği, kimsenin bizi tanımadığı" yerlere gitmekti. yolumuzu bilmeden, kafamızın bizi götürdüğü yere gitmek işte. sanırım birilerinden gitmeye, birilerinin hayatında kalmamaya o zamandan beri çok meraklıyız. (yazı için tıklayınız)
senelerdir karavan dolusu hayallerimiz var bizim. bugün, çok farklı bir şeyi farkettim.
18 sene "olduğun gibi görün" gibi saçma bir şeye inandıktan sonra, değişmenin güzel bir şey olacağını düşünmüştüm. güzel bir hayat, güzel bir insan yaratacaktım; insanların peşinden değil, insanların peşinden koştuğu bir insan.

sivasta üniversiteyi yeni bırakmıştım. yine istemediğim bir bölüme, istemediğim bir zamanda kendi hatalarımla gitmenin acısını çekiyordum ama kendimden daha fazla emindim. "üniversiteyi bırakamazsın, saçmalama" diyenlerin arasında üniversiteyi bırakmak biraz zor oldu. ilk değişime o zaman karar verdim ve hayatımda var olan tüm insanları sildim.

ankaraya geldiğim zaman, çoğu şeyi değiştirmem gerekiyordu. basit oldu, kimsenin tanımadığı bir karakteri, odunluzıkkımı, yani beni yarattım.
zaman geçti, tam mutlu olmaya başladığım zaman dersaneye başlamak zorunda kaldım. engeller çıktı önüme.

dersaneyle mutlu olmaya uğraştım, alıştım ve mutlu oldum. tekrar yeni bir dünya kurdum. üniversite sonucum açıklandı, bursaya gitmek zorunda kaldım.
ilk haberi aldığım zaman kurduğum tüm dünyalar yıkılmıştı. ilk gittiğim zaman, bunalıma girdim. bunalımla dolu aylar yaşadım, alıştım.
zaman geçti, tam bunalımlarla mutlu olmaya başladığım zaman birileriyle tanıştım. engeller çıktı önüme.

bursadan ayrılıp yaz tatili için eve geleyim dedim. bu sefer, insanlarla sürekli konuşup insanları çok önemseyen bir insan yarattım. alıştım, kalabalıktı etrafım çünkü. yalnızlıktan kaçtım, tam mutlu oluyordum; ailem evden gidince yalnız kaldım.

biraz zaman sonra, 2 haftalığına var olan yalnızlığıma alıştım.
zaman geçti işte, 2 haftacık geçti. tam mutlu olmaya başladım, tam her şey normale dönmeye başladı, ailem tatilden geldi ve yine bozuldu tüm düzenim.
şimdi hatırladım, şimdi anladım.

küçükken, karavan dolusu hayallerimiz vardı bizim, tüm dünyayı dolaşmak isterdik. çünkü o zaman bilinçaltımızda yatıyordu; "sürekli yerinizi değiştirmediğiniz zaman, kurmaya çalıştığınız, alıştığınız sistemi mutlaka bozacak bir şeyler oluyor" diyordu beynimiz. "sabit kalmamalısınız, bir yere asla bağlanmamalısınız, bir insana asla bağlı kalmamalısınız." diyordu.

şimdi daha iyi anlıyorum.
şimdi, tekrar yeni bir arayışa giriyorum.
yazı yazmaya da çok alıştım, 1 ay sonra bursaya dönmek zorunda kalacağım ve bu alışkanlığım bile bozulacak.
sonra, tekrar yeni bir arayışa girmeliyim.
sonra..
sonra, ve sonra...

sonra, kim bilir; belki bir gün sırt çantamı alır ve kimseyi takmadan gidebileceğim her yere yürüyebilirim. alışkanlığa, düzene ihtiyacım olmadan.

çok değişmişim.

"çok değiştin" dedi benim için. aslında gözlerinin içine bakmam gerekiyordu konuşurken. kendimi suçlu hissettiğim zamanlarda yere bakardım. bu sefer havaya bakıyordum, ne anlama geldiğini çözemedim.

"mustafa" diye devam etti, duraksadı. bu sefer o da yüzüme bakmıyordu. benden adam olmayacağını anlamış olmalıydı o da. "belki, en derinde çok yalnız ve mutsuz. belki de çok kötü bir insan. sadece, mutlu olduğuyla ilgili kendini kandırmış." dedi devamında. soluk almadan konuşmasını çok seviyordum. kendisinden emin olarak konuşan insanları sevmişimdir hep. işin sevmediğim tarafı, söylediği şeyleri sevsem bile acı veriyordu. "mutlu gibi yaşıyor. yazdıkları da mutsuz olduğunun, acı çektiğinin uzun zamanlık kalıntısı." dedi. soluk almadan konuşmanın yanı sıra, söylediği şeyleri bastıra bastıra söylemesi ve arada sırada duraklaması acı çektiriyordu zaten.

böyle, nasıl söyleyeyim; derinden derinden etkiliyordu beni.

uzun zamandır görüşmediğim, beni sadece uzaktan uzaktan takip eden çok eski bir arkadaşımın beni bu kadar net bir şekilde tanıtması da kötüydü.

"olsun" dedi, "ne olursa olsun, çok değiştin. çocuklaştın. kendini mutlu göstermek için yapmadığın şebeklik kalmadı." dedi. kafamı çevirip aynaya baktım, insanlara baktım, etrafıma baktım. kendimden emin bir şekilde devam ettim.

mustafa- çok kral insansın, anlıyorum seni. bana değiştiğimi söylerken etrafına bile bakmadın. görmüyor musun? mekanlar değişti, insanlar değişti, zaman çok çok ileri gitti, sen değiştin ama tek gözüne batan şey benim değişmem değil mi? sen hiç mi değişmedin? sen hiç mi değişmek istemedin? bu kadar kötü şey olurken çocuklaşmayı hiç mi istemedin?
kız- seni artık tanıyamaz oldum.
mustafa- beni tanımanın bir önemi yok, bana naber bile demiyorsun ama değişip değişmediğimi sorguluyorsun. seni umursamayacağımı düşünüyormuşsun, etrafımda yeni insanlar varmış, onlar bana yardımcı olurlarmış. saçma sapan cümlelerle kandırma beni. 2008den beri, naber demeden beni tanıyan tek bir insan sen varsın. karşına geçmiş, söylediklerini umursuyorum. başkası olsaydı, umursamazdım. sana değer vermeyeceğimi düşündüğünü söyledin ya, malsın sen! "naber" dediği zaman "iyiyim" diyerek kandırdığım insanlar mı mutlu edecek beni? mutluluk oyunuma kanan insanlar mı mutlu edecek beni? çok değişmişsin be kadın! bana değiştin diyorsun da, çok değişmişsin. eski sen olsaydın, bunları da düşünürdün.
sonra, sustuk.
farkettim. çok değişmişiz. ben çok değişmişim, o çok değişmiş. ikimizde zamana yenilip gitmişiz, kaybolmuşuz. sonra da suçu birbirimize atar olmuşuz.

biliyorum, son zamanlarda çok değiştim.
düzelmem gerekir. bi şeyleri düzene sokmam gerekiyor artık.

sherlock'un saçmalattirik hali.

"görüyorsun biliyorum, sadece bana görmediğini söylüyorsun. ölseydin eğer, beni mutlu etmek için rüyama girip ölmediğini söylerdin." dedi kim olduğunu bilmediğim kız. ilk defa bara giriyor, hatta aylar sonra ilk defa biriyle konuşuyordum. "benimle gel" diyerek kolumdan tuttu. bir şeyler konuşmamı engelliyordu, zaten konuşmak istemiyordum.

dışarı çıkmıştık. "beni hatırlamıyorsun değil mi piç kurusu!?" dedi, kafamı hayır anlamında salladım. giydiği minik etek, bu gecedeki avını arıyor gibi gösteriyordu. çizmeleri vardı, siyah; anladığım kadarıyla kendine zengin bir görünüm veriyordu. askılı t-shirt'ünün üzerinde bira lekeleri vardı, kokusundan anladığım kadarıyla 5-6 tane içmiş olmalıydı.

nerden tanımam gerektiğini çıkaramıyordum. aslında son zamanlarda yeni kitabımı yazmak için evime kapanmıştım. söylenene göre bir insanın özgür olması için, her şeyi kafasının estiğince yapması yerine geçmişi tamamen unutması gerekiyordu. işin ilginç tarafı, geçmişime dair hiçbir şey hatırlamıyordum.

"seni nerden tanıyordum?" demek istedim, hatta neden şu an böyle olduğumu da anlatmak isterdim ama "aylar sonra ilk defa dışarı çıktım, adımı bile hatırlamayorum" deseydim biraz delice kaçardı.

"neden sürekli memelerime bakıyorsun?" diye bir soru sürüldü üzerime. dakikalardır susmamdan konuşmak istemediğimi anlayıp yanımdan defolmalıydı. zaten yalnızlığa çok alıştığımdan dolayı yanımda kimseyi istemiyordum. en azından bu gecelik.

gözlerimi kapattım ve hızlıca kelimeleri bir araya getirmeye başladım: "aylardır kimseyle konuşmuyorum. aylardır hiçbir kız görmedim, aynaya bile bakmadım ve tam çekici bir kız görmüşken memelerine bakmamı mı yasaklıyorsun? gördüğüm kadarıyla zengin insanları ayarlıyorsun ama yalnızım. söylediğin yalanları yiyecek kadar aptal değilim, sadece kendimi gerizekalı gibi gösterip insanların neler yapabileceğini ölçüyordum. bana deli gibi bakma, deli olduğumu düşünüyorsun ama askılının üzerindeki bira lekelerine bakarsam kanındaki alkol oranı çoktan yüzde on beşi geçmiş olmalı. ayrıca yüzündeki kırışıklara bakarsak nereden baksak otuz yaşındasın ve ayakkabı seçiminden dolayı çok fakir olduğunu gösteriyorsun. şimdi benimle sorunun ne bilmek istiyorum?!" şeklinde bir tepki verdim.

"ne?" dedi.
"bir şey yok, gittiğimden beri siz insanlar hiç değişmemişsiniz yeni farkettim. ve hiç değişmeyeceksiniz. bak şu karşıdaki kızı görüyor musun? sevgilisinden yeni ayrılmış, gözlerinin altındaki ağlamaklı torbalardan görebiliyorum. büyük ihtimal sevgilisiyle olan şeyleri atmak için başka bir erkeğin bedenini kullanacak ki o da şu gördüğün zengin piçine benziyen insan oluyor. sağ köşedeki erkeği görüyor musun? cebinden çıkan poşetten gördüğüm kadarıyla esrar satıyor ve yüzünün aldığı ifaden anlayabileceğimiz üzere her an gelebilecek bir polis baskınından korkuyor. güvenlik görevlilerini görüyor musun? güvenlik görevlilerinin ayakkabılarından ve takım elbisesindeki darlığından anlayacağın üzere olay çıkmasından çok korkuyor. çünkü olay çıkarsa eğer direkt silahına davranacak ve bu rahatsızlığın arasında strese girip mutlaka birini vuracak. aşağıya doğru giren adamı görüyor musun? karısının haberi olmadan buraya gelmiş. sıktığı parfümün kokusunu buradan duyabiliyoru..."
"tamam" dedi, "delirmişsin sen, uzaklaş benden."
sanırım tam şu an, delirdim ben. uzaklaşıyorum.

saçmalattirik: hikaye başlangıcı.

"görüyorsun biliyorum, sadece bana görmediğini söylüyorsun. ölseydin eğer, beni mutlu etmek için rüyama girip ölmediğini söylerdin." dedi kim olduğunu bilmediğim kız. ilk defa bara giriyor, hatta aylar sonra ilk defa biriyle konuşuyordum. "benimle gel" diyerek kolumdan tuttu. bir şeyler konuşmamı engelliyordu, zaten konuşmak istemiyordum.

dışarı çıkmıştık. "beni hatırlamıyorsun değil mi piç kurusu!?" dedi, kafamı hayır anlamında salladım.
gibisinden bir hikaye yazmak istiyordum. daha sonra, sıkıcı oluyormuş gibi hissettim ve bıraktım.

beni hiç bırakma, olur mu?

kız- beni hiç bırakma.
erkek- seni hiç bırakmam.
kız- sessiz konuştuğunda hep kötü bir şey olur, noldu?
erkek- yalan söylüyorum.
kız- neden?
erkek- çünkü, bırakmayacağıma dair benden garanti bekliyorsun ama bırakmayacağının garantisini vermiyorsun. ve ben bunu sana söylediğim için bana "seni tabi ki bırakmayacağım" diyeceksin. biliyorum, her kız gibi sen de bırakacaksın.
aslında aşkın iyi bi şey olduğunu anlatmaya çalışanlar halt etmişler. insanlar kendisini mutlu eden, güldüren insanlara dost, kendini ağlatan insanlaraysa sevgili derler. biz insanlar var ya, bizi mutlu eden insanların bize aşık olabileceğini görmeyecek kadar aptalız. umrumuzda değil ki. bizim için en iyi aşk, henüz elde edemediğimiz olandır. hatta tüm aşklar karşıdaki kişiyi elde edebilene kadardır belki de. istisnalar dışında.

aslında ben, sevdiğim insandan fazla bi şey beklemedim biliyor musunuz? 2 aydır konuşmuyoruz. dünse benim doğum günümdü. sadece bir "iyi ki varsın" mesajı olabilirdi. o mesajı gün boyu bekledim. arkadaşlarımın arasında bile mutsuzluk dolu baktım gökyüzüne. kim bilir belki bir mucize, bir mektup güvercini gelirdi ve "sana sürpriz yapıyor." derdi. ya da ne bileyim işte, gözü kör biri 'sevdiğin şu an seni düşünüyor, ben gördüm." dese yeterdi belkide.

ama mucizeler, sadece kitaplarda oluyor. ya da izlediğim filmlerde.

aslında, artık ben de tüm büyük sanatçılar gibi tek gecelik ilişkilerle geçireceğim hayatımı. sonunda acı çekeceğini bile bile, aşık olmanın bir anlamı yok artık. yaşadığım her şeyin benim için bir tecrübe olacağını düşünüyordum ama, bu kadar tecrübe yetmedi mi? kalbimi açsan, içi, kim tarafından açıldığı belli olmayan küçüklü büyüklü binlerce yaradan oluşuyordur.

hem, ilişki süresi ne kadar kısa olursa açtığı yara o kadar da küçük olur diye biliyorum.

belki de teomanın yaptığı gibi, onu unutmanın en güzel yolu başka bir bedende sabahlamaktır. kim bilir, belki işe yarar.
(tek gecelik ilişkinin sonu)
kız- şimdi gideceksin değil mi?
erkek- kalırsam, acı çekeriz.
kız- çekelim. ne önemi var ki, beraber olalım ama çekelim.
erkek- senin acı çekmeye gücün kalmış olabilir. ben artık girdiğim her savaşta pes ediyorum.
kız- en azından kahvaltı yapalım, bir kahve iç.
erkek- beni 40 yıl boyunca hatırlamanı istemiyorum.

doğum günü ve bayram.

bana hayatın böyle olduğunu söylemediler. herkesin sevdiği açık renkli hayallerim vardı benim küçükken. kurarken hep zevk alır, kurdukten sonra gerçekleştiğini düşünürdüm. kimi zaman fakirlere yardım eden dev işadamı olabiliyordum. kimi zamansa 18 yaşına girer girmez kızların gönlünde taht kurmuş bir erkek.

dedim ya, hayatın hiç böyle olduğunu söylemediler. küçükken babamın bana anlattığı masallar olmadı hiç, ama olsaydı eğer eminim mutlu sonlarla biterdi. izlediğim filmlerden de bahsetmeyeceğim, bunlar zaten her yazarın yazdığı sıradan şeyler.

yaşlandım biraz, içimdeki çocuğu öldürmelerine izin vermek istemezdim. hep kendimi savunmuşumdur "içimdeki çocuğu öldüremezsiniz!" diye. ama şimdi, bugün doğum günümde kendime geliyorum; "içimde bir çocuk olsaydı eğer, asla böyle şeyler düşünmezdi. asla böyle şeyler yazmaz, asla bunalıma girmezdi."

dile kolay gelen koskoca 20 sene geçti, bugün 21. yaşıma adım atıyorum. bayramın ikinci günü, ne kadar da güzel. eski bayramlardan eser yok şimdi demeyeceğim, bunu da herkes yazıyor. herkes söylüyor. zaten eskilerden güzel olan ne kaldı ki?

dün, bayramın birinci günüydü. bir hevesle uyanmadım ne diyeyim, bir hevesle de yaşamadım günü. ama olsun. beklentilerim vardı. elbet, henüz büyümemiş ve mutluluktan her tarafa gülücükler saçan çocuklar gelir kapımızı çalar diye bekledim. gelmedi. kapı zilim bugün hiç çalmadı ve ben hiç açamadım o çocuklar için kapıyı.

dedim ya, hayatın bana böyle olduğunu söylemediler.
yaşlanacaksın, büyümek zorunda kalacaksın ve "etrafında olan her şeyin sorumlusu senmişsin, dünyada zaman senin aleyhine ilerleyecekmiş gibi hissedeceksin" demediler. diyemediler. ben de zaten demiyorum. 20 sene geçmiş, 21. senenin içine giriyorum; ne mutluluğu kalmış diyemiyorum mesela.

acaba kapımda çaresiz mi yazıyordu? "çaresiz bu çocuk, yaşama amacı yok, sizi de mutsuz eder!" falan mı yazıyordu? neden kimse gelmedi.. çok yalnızlaştım. hala bekliyorum, saat 01.25 oldu ve kimse gelmedi.

okuyucuya soruyorum: diyemedim ya la.


eğer ki her yazımda olduğu gibi bir kaç hikaye bekliyorsunuz benden, kusura bakmayın bu sefer hayal gücüm yeterince durgun. sadece bi şeyler söylemek istiyorum, bi kaç "diyemedim ya la."

geçen gün çok sevdiğim bir yazar abim "insanları bu kadar takarsan, senden bi şey olmaz." dedi. yeterince "benden adam olmaz" diyen bir insanım zaten -ki benden bi şey olmayacağını biliyorum. benim kendimi gizli saklı tutmam gerekiyorken askfm adresime girip canım sıkıldıkça videolu cevaplar vererek saçmalıyorum. facebookta küfürlü durumlar giriyorum. twitterda insanların beni itici bulması için her şeyi yapıyorum sanki. böyle bir insana hangi yayınevi teklif götürerek kendini rezil eder, bilemedim. ama ben bunları ona diyemedim ya la.

geçen günlerde çok sevdiğim bir blogger ablam "neden bu kadar karamsarsın olm, biraz kendine gel." dedi. yeterince hayatının elden geçmiş olduğunu düşünen bir insanım zaten -ki zaman makinemin hiçbir zaman olmayacağını biliyorum. zaman makinem olsaydı eğer geçmişe dönüp yaptığım tüm hataları sonraya ertelemek isterdim mesela. ama olmuyor. mesela bir zaman sonra etrafta gördüğün mutluluk resimleri bile daraltıyor insanları. insanların bir türlü yaşayamadığı aşk, dillerden dile orospu olmuş şekilde dolaşıyor. her gerçeği resmen görüyorum, her şeyin değiştiğini biliyorum. gerçeklere baktıkça nasıl pozitif olabilirim ki? yalanlarla dolu her şeye gözümü kapattım. ama ben bunları ona diyemedim ya la.

hepimizin yazdıklarını takip ettiği melodram bile geçenlerde bana "bay bunalım!" diye hitap etti. aslında hoşuma gitmedi değil, uzun zaman sonra bir insanın "bebeğim, canım, anam, cicim" gibi şeylerden farklı bir şekilde hitap etmesi çok hoşuma gitti. ama ben ona çıkıp "neden bay bunalım diyorsun lan? aslında ben de gayet komik bir insanım, sadece blog yazılarımda bir kere bunalım yazdığım zaman devamını getiremiyorum." diyemedim ya la.

bir de bugün özlem "eeeee.. yeter lannn kendine gelll. bunalım bunalım komik yazılar bekliyoruz artık senden." dedi. bir kere bunalım yazdığın zaman, her yazdığını birden bırakıp komik yazılar yazmak çok zor. yani ne bileyim, tam herkesi mutsuzluğa odaklamışım, birden komik bir şey yazmam ne kadar saçma olur di mi? diyemedim ya la.

neyse. ben sadece şunu sormak istiyorum, lütfen sessiz kalmayın. bir adet yorum bırakın. ve lütfen "kanka sen o an ne istiyorsan onu yazarsın" gibi bir cevap vermeyin. böyle bir şey yapacak olsaydım eğer okuyucuma yorum hakkı bırakmaz, "lan size ne ben yazıyorum işte!" diye cevap verirdim.

sadece söyleyeceklerinizi merak ediyorum. sizce çok mu bunalım yazı yazıyorum? hani ne bileyim, biraz değişmeli mi artık? arada sırada iki komik bi şey yazsam hoşunuza gider mi?

saçmalattirik, çok ağırım.

nasıl böyle oldu bilmiyordum. kustum. yazdım ve sildim. tekrar kustum, tekrar yazdım ve sildim. tekrar tekrar kustum, bu sefer tekrar yazıyorum ve yemin ettim kendime, silmeyeceğim.

ağlamak istiyorum biliyor musun? arkada çalan müziğin tınısı, kulaklarımda en acıklı ağıt gibi. birileri mi öldü? birileri mi acı çekiyor? birilerine işkence mi ediyorsun bilmiyorum. hatta kim olduğunu bile bilmiyorum ama kafamı çok kurcalıyorsun.

arada sırada beyin yapımı sikesim geliyor. neden biliyor musun? çünkü o, beni mutsuz eden tüm sebepleri öğrenmemi engelliyor ve sadece, sadece mutsuz ediyor. başımın en yüksek noktasından tutup damarlarımla hareket eden mutsuzluğun ayaklarıma kadar indiğini hissedebiliyorum.
mutsuzluk hissi, sadece bir his olarak kalmalıydı. hikayelerde, masallarda anlatıldığı ve benim öğrendiğim kadarıyla kendim uydurmalıydım onu. ilk defa, ilk defa bu kadar somut bir mutsuzluk görüyorum.

nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum, sen hiç var olmayan bir sevgiliye aşık olduğunu insanlara anlattın mı? belki de hiç var olamayacak, sadece hayal gücüyle oluşturulmuş bir insanı insanlara anlattın mı? anlatmadın değil mi? ben işte haftalardır bunu yapıyorum. ama bu yazımda bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyorum.

çok karamsarsın diyorlar, çok ümitsizsin diyorlar; susasım geliyor. mesela karamsar olduğumu söyleyen insanlara "bana aydınlığı göster, ne o? güneş mi? bak, o bile batıyor" diyebilirim ya da ne bileyim ümitsizsin diyenlere "bugüne kadar ümit ettiğin hangi barış gerçekleşti?" diye sorabilirim. kendi hamleleriyle kendilerini yıkabilirim ama yapamıyorum işte.
yazdıklarımı okumuyordum. yazdıklarını senaryolaştırma dedi bir yazar, ben de elime bir kağıt aldım ve kimsenin anlayamayacağı bir senaryo yazdım. kendimi herkesi takip eden bir insan olarak yarattım mesela, ve bir gün takip ettiği bir kıza ne yaptığını anlamadığı için aşık olan bir adam.

kadını ise öyle bir şey yaptım ki, sadece takip edildiği kişi tarafından görülebilen bir kadın.

kimsenin anlamadığı kısım şuydu. takip etmeden önce kadını nasıl görebiliyordum?

kimseye anlatamadım. kadını ben yaratıyordum, kadın benim her şeyimdi; ve o kadını sadece yaratıcısı görebilirdi. anlatamadım çünkü anlatsaydım eğer deli derlerdi bana. zaten pek akıllı bir insan olduğumu söylemiyorlar ama deli olduğumu kabul etmiyorum.

daha sonra kimsenin tanımadığı bir karakter yarattım. yarattığım karaktere özellik bile atamadım. çünkü o sadece birisiydi, dünyada, 7 milyar arasında var olan sadece herhangi birisi. herkes anlamaya çalıştı, bunu anlattığım her insan "neden o insan var?" diye sorular sordu. neden sorguladıklarını anlamadım, sadece vardı işte. sadece vardı ve belki de başrol oyuncusu ben değildim, sadece var olan insan bendim.
tanrı, belki de beni sadece "insanlar ona baksın, ve sonra çekilsinler" diye yaratmıştır. üstün işler başarıp televizyonlarda haber olmaktansa hiçbir iş yapmadan ölmeyi tercih ederim. o yüzden yaşım 21 oldu ve bugüne kadar hiçbir şey yapmadım.

bu yazıyla bile ne yaptığımı anlamadım.
ve emin olun, bu yazıyı büyük ihtimal okumuyorsunuz ama okuyorsanız eğer siz de anlamayacaksınız.

sadece şunu bilmek istiyorum. neden anlamak istiyorsunuz ki? bu yazı, sadece sarhoş olmak isteyipte olamamış bir insanın döküntüleri. en fazla, ne çıkarabilirsiniz ki?

şöyle sorayım, bu yazıdan ne çıkardınız ki..

17 ağustos.


bilmiyordum saate son kez baktığımı. henüz 2 falandı, ve kim bilebilir belki de yarın mükemmel geçireceğim bir gün olacaktı. bunu düşünerek, bunun rahatlığıyla yatağıma yattım.

sabah uyandığımda, üzerimde binlerce ton ağırlığında tuğlalar ve duyduğum o insan ölüsü kokuları vardı. güçlü olmayı isterdim, güçsüzdüm. beni kurtaracak bir süperman'in olmasını isterdim, ya da tanrının tüm yükü üzerimden atmasını.

ne bir süperman vardı, ne de tanrı elini uzattı.
tarih, 17 ağustostu sanırım; ve kim bilebilir, saatler sonra belki de mezarımı bile bulamayacaklardı.

deniz manzarasıydı, hatırlıyorum.

denize girmeyi hiç sevemedim, ama deniz kenarında oturup uzun uzun düşünmeye aşıktım sanırım. ne düşündüğümü bile bilmiyordum o gün. sadece, hemen dibime vuran dalgalardan yola çıkıp göremediğim yerlere hayali olarak gitmek hoşuma gidiyordu sanırım.

denizlerin neden mavi yaratıldığını da hiç anlamadım. denizin suları kırmızı olmalıydı bence. kim bilir buralarda daha önce kimler öldü. kim bilir bu denizlerde, aşkını aramak için çıkan kaç denizci kayboldu. kim bilir, bu denizler kaç asır gördü, gözlerinin önünde neler oldu.

belkide kırmızı olması gerektiği kadar dili de olmalıydı. kim bilir içinde neler biriktirdi. ve kim bilir, kaç kere çığlıklar atmak isteyip atamadı. bu yüzdendir belki dalgaların şiddetle karaya vuruşu.
empatiyi çok seviyorum, fakat sizi uyarıyorum; umarım kendinizi denizin yerine koyacak kadar manyak olmazsınız. olduki o kadar manyaklaştınız, o zaman beni arayın olur mu? konuşacak çok fazla şeyimiz olmalı.

her neyse.
oturuyordum. çok konuştuğumu yeni farkettim, bir paragraf yazar özetlerim olayı diye düşündüm. düşünmez olsaydım keşke. zaten uzun yazıları okumaktan çok sıkılıyorlar dedim kendi kendime. sonra siktir et dedim, "siktir et okuyan okur.."

"çok küfür ediyorsun" dedi arkamdan bir ses. arkamı dönmeye tenezzül edemedim, zaten kim olduğundan çok, neler söyleyeceği önemliydi.
biri konuşmaya başladığı zaman söyleyeceklerine değil, tipine dikkat eden herkes salaktır bence. karşıdaki kişi konuşacaksa eğer ne önemi var ne kadar masum bir yüzü sahip olduğunun, sana olan yakınlığının falan. 
yanımın boş olup olmadığını sordu. içimden bir ses "dolu" dememi istiyordu ama ne söyleyeceğini merak ediyordum. ah şu merak yok mu? "otur, buyur" dedim. kırmızı bir elbisesi vardı, çok güzeldi.

öldürdüğüm insanı tekrar karşımda görüyordum, garip bir duyguydu. bakmayın böyle sakin olduğuma, bir şişe viskiyi fondiplemişim gibi yanıyordu içim. bağırmak istiyordum "neden geldin?" diye. ama vereceği cevabı da biliyordum, "gitmemi hiç istemedin." diyecekti. hala içim yanıyordu, yutkundum.

kırmızı- çok küfür ediyorsun.
mustafa- biliyorum.
kırmızı- sana yakışmıyor.

fırtına öncesi sessizlik oldu. hala içim yanıyordu. tekrar yutkundum. sustum. bir şey söylemek istiyordum ama, bir şey söylemek istemiyor gibi duruyordu. zaten kendi ellerinle öldürdüğüm bir insanla ne konuşabilirdim?
bana yakışmıyormuş, küfür etmek.. aslında:
mustafa- biliyorum. aynı zamanda sakallarım da öyle. saçlarım da uzadı sanırım, bayağı oldu kesmeyeli. sana bir şey söyleyeyim mi? aslında bana hiçbir şey yakışmıyor. şu denize girdiğim zaman bile bir fazlalığım. arkadaşlarım.. hepsinin hayatında bir fazlalığım, bir şey yapamadıkça yakışmıyorum onların hayatına. şu oturduğumuz yeri görüyor musun? ona bile yakışmıyorum işte. neden var olduğumu bilmiyorum. bak görüyor musun? dünyayı boşver, uzayı da boşver; ben şu gördüğün, yaratılmış her şeye yakışmıyorum. sanki, sanki var olan her şeye tepki gibi doğmuşum. olmamalıymışım ama, teknik bir hata olmuş. ben intihar edemem biliyor musun? çünkü elimdeki silah bana değil, ben elimdeki silaha yakışmıyorum. ya da ne bileyim, ben ölüme bile yakışmıyorum. anlıyor musun?
diyebilirdim. ama demedim işte.
çünkü, çünkü kırmızı bir elbisesi vardı ve hala güzeldi o kadın.
mustafa- gerçekten, söyler misin? kendi ellerinle öldürdüğün bir insanla ne konuşabilirsin?
okuyucu- bunların hepsi saçmalık. öldürdüğün bir insanla konuşamazsın. bunlar deli saçması.
mustafa- biliyorum.. benim de pek akıllı bir insan olduğumu söylemiyorlar.

ben bir ceylanım.

peşine avcısı takılmış bir ceylan gibiyim bugün. orman, çok büyük. nereye kaçacağımı bilmiyorum. ne yapacağımı, nasıl kurtulacağımı.

içgüdülerim kaçmamı söylüyor. "git" diyor, "arkana bakmadan, nereye gideceğini bilmeden sadece koş." bir şeyler savaşmamı söylüyor. "gitme" diyor, "her gidiş bir başlangıç değil mi?" ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum. gidiyorum, avcım peşimden geliyor. savaşayım diyorum, avcım silahına davranıyor. koşmaya başlıyorum, engeller çıkıyor kökleri uzamış bir çok ağaç.

yerimde kalıyorum. nereye gidersem çaresizlik görmekten bıktım çünkü. ne yaparsam, çaresizliği tatmaktan. o çürümüş et tadını damağımda hissetmekten. nasıl bu kadar acımasız olabiliyor insanlar? karşısında hiçbi şey yapamayacak bir ceylana mı yetiyor güçleri sadece?

duruyorum öyle. silahına davranıyor avcım. nişanını alıyor. biliyorum, öldürecek beni. biliyorum, hiçbi şey yapamayacağım. bekliyorum öyle yalvarır gibi. "ceylanların gözleri güzeldir, tatlı yaratıklardır" diyorlar, en tatlı görünüşümü alıp bakıyorum belki acır da yapmaz diye.
ama insanlar böyle be ceylanım. insan işte. ne tatlılık biliyor, ne güzellik, ne çaresizlik, ne boşluk, ne bi şey yapamamışlık. insanlar, böyle işte; sanki zamanında hiç ezilmemişler gibi ya da ne bileyim, sanki zamanında çok acı çekmişler de hıncını çaresizlerden çıkarırlarmış gibi.

çaresiz, güçsüz seni vurabilecek kadar güçlüyüz be ceylanım. bazı insanlar doğuştan güçlü doğuyorlar sanki.

ve, ne bileyim işte be ceylanım. insanlar, güçsüzleri öldürmekten başka bi şey bilmiyor be ceylanım.

ve belki de... ne bileyim işte.


kasabanın trafik ışıkları kadar basitleştirdim kendimi. kim bilir sevgilim? belki bu sefer, beni daha çok seversin. belki, daha çok özlersin. ya da ne bileyim işte, belki "neden bu kadar basitleştin?" diyerek daha fazla nefret edersin benden. belki daha çok susarsın, belki daha çok konuşasın gelir. belki sigara içip geçmişimizden bahsederiz biraz; belki de... ne bileyim işte.

şarkılar sözsüz oldukları zaman, daha anlamlı oluyorlarmış. ya da öyle değildir; sen yoksun ya, daha anlamlıdır belki her şarkı. ya da öyle de değildir, sen hiç varolmamışsındır ve ben var etmişimdir seni. belki o yüzden "sevgilim" diyememişizdir başkalarının yanında. ve belki de üzülmeyeyim diye söylememiştir yanımdakiler senin aslında olmadığını. ve belki de... ne bileyim işte.

her şeyi yalnızlıktan yapıyorum biliyor musun? yalnız olmadığımı söylüyorlar, benim savaşacak gücümün her zaman var olacağını söylüyorlar. savaştıkça insanlar ayakta kalmayı öğrenir, mücadeleyi öğrenir diyorlar. ya da öyle değildir; belki de o yüzden pes etmeyi bu kadar erken öğrenmişimdir. belki de bu kadar savaş, pes etmeyi öğretmiştir bana. ve belki de insan yalnız olmadıkça yalnızlaşıyordur. ve belki de... ne bileyim işte.

durduk yer ağıtlar yakıyorum. sanki viski içmiş gibi yanıyor yüreğim. nasıl dertliyim, nasıl anlatacak şeylerim birikmiş bir bilsen. ama susuyorum be sevgilim. eskisi gibi, içime kapanıyorum. anlat diyorlar, belki de geçer anlatırsam. ama anlatamıyorum. çünkü biliyorum, zamanla gidiyor her "anlat" diyen. ve belki de, gidiyordur zamanla her gelen. diyordum ya, "giden herkesin yerine biri gelir elbet." olmuyor be sevgilim, gelmiyor giden. ve belki de... ne bileyim işte.

raymond'un dediği gibi, "işsize iş vermiyor hiçbi iş veren."
aynı onun gibi, "vakit çürütüyorum be sevgilim."
ve belki de... ne bileyim işte.

doğum günü.

3 gün önce, yazdığım yazıyı yazarken dinlediğim şarkıyı hala dinlediğimi farkettim. ne kadar sıradan olmaya başladığımı farkedin diye söylüyorum. son 1 ayda hayatıma eklediğim tek fazlalık, tekrar film izlemeye başlamak oldu.

müzikler herkese anlamlı gelir, bilirsiniz. şarkı sözleri, alır götürür insanları. son zamanlarda sözlerine bakıp beni uzaklara götüren şarkılar bile bilmiyorum. dinliyorum ama sadece kulaklarıma bir fazlalık olsun diye. yoksa, şarkının güzelliği falan umrumda değil.

şarkıyı sizin de dinlemenizi istiyorum.


işte bu şarkıyı tam 3 gündür sürekli dinliyorum, hiç aksatmadan. sözlerinden bir şey anlasam iyi, ama anlamıyorum. sadece hatunun sesi çok hoşuma gidiyor, ben de dinliyorum.

neyse, 10 gün sonra doğum günüm varmış. normal şartlar altında insanlar doğum günlerinde bir huzurla dolar, gelecek mesajlar onları heyecanlandırır mesela. ama ben çok hissizleştim, neden mi?
hayatın çok anlamsız olduğunu biliyordum. cevabı olmayan bir soru, neden sorulurdu ki? bu sorunun bile bir cevabı yok, biliyorum. bunu biliyorsam eğer, neden bu kadar çok soru soruyorum? bak, bu sorunun bile cevabı yok.

ilkokul çağıma gelmeden önce, elime tornavidayı alır her yerde sökülecek vida arardım. diğer çocuklar gibi oyuncaklarla oynamazdım, daha çok onları sökmek ve içini araştırmakla ilgileniyordum. her içini açtığım oyuncağımda aynı hüzünü yaşıyordum, çünkü her açık bende yeni bir karmaşa yaratıyordu. "bu tekerleği birbirine bağlayan çubuk olmasa, arabayı yere sürttüğümüzde terkerlekler dönmez miydi mesela?" gibi.

büyüdüğümde, bu özelliğiminden ötürü bir bilim adamı olabileceğimi düşündüm. biraz daha büyüdüğümde ne bilim adamı oldum, ne de arabaların sileceklerinin düz değil de yatay şekilde yapıldığını buldum.

bir şeylerin içini açıp, içindekileri çözme merakı değilmiş benimki. bir şeylerin içini açıp neden böyle olduğunu sormak, ve soruyu cevapsız bırakmakmış meğersem.

şimdi de öyle.

mesela hayatı olduğu gibi kabul etmek yerine, "hayatım" diyorum "neden böyle?". ya da ne bileyim, düzeni olduğu gibi kabul edip "insanlar yalnız, siktir et. ben de yalnız olurum. niye başkasını takıyorum ki?" demek yerine "insanlar neden yalnız?" diye soruyorum.

daha da içine giriyorum olayların.

ve sorulan sorular arttıkça, sorulan sorular daha fazla artıyor. ve sorduğum her soruyu cevapsız bırakıyorum. aynı bir katil gibi; önce öldürüyorum, sonra uzaklaşıyorum olay yerinden.
ve gel gelelim. işte bu kadar soru olduktan sonra, ne bileyim işte.. doğum günü falan, doldurmuyor insanı.

hikaye, her gece.

çoğu insan benden uzun bir yazı bekliyor.
çoğu insan, sanırım bu yazıda ne yazacağımı bekliyor.
fazla bir şey yazmayacağım, o kadar sıradan hale geldim ki saatlerdir aynı şarkının tekrarını dinliyorum. zaman geçtikçe öyle hissediyorum ki, yazdıklarım da ben kadar sıradan hale geliyor.
ve üç el ateş edildi.

sanırım en son duyduğum şey, o üç silah sesi olacaktı. tatsız, renksiz, görünmez üç silah sesi.

insanlar geçiyordu, yanılmışım. ayak seslerini de duyuyordum.
evet evet, ayak sesleri. kalabalığın bana yaklaşan sesi olmalıydı. çığlıklar yükseliyordu.

bulanık görüyordum. grafik çalışmalarında bu görüntüyü hep sevmiştim, ama bu sefer garipti. sanki birileri hayatıma biraz blur efekti uyguluyordu. daha fazla. biraz daha fazla.

güneşin sıcaklığını hissedebiliyordum. yerin soğukluğunu da hissedebiliyordum.

çok garip, acı yoktu. acıyı hissedemiyordum.
sadece biraz, kalbim acıyordu. geçer miydi bu acı?

geçerdi. biliyorum.
çünkü her gece kendimi tekrar tekrar böyle öldürüyordum.
bu sefer gerçek oluyordu, geçecekti bu acı. biliyorum.

mim: sorular kuşağı

aslında bu mim çok güzel oldu, 2 gündür "bu gece ne yazsam?" acaba diye boş bir sayfa açıp bakakalıyorum öyle. ayrıca bu kadar stresin, derdin, düşüncenin arasına çok güzel geldi. bu mim için melodram'a ve düşünsel avuntular'dan özlemce'ye çok teşekkürlerimi sunuyorum.

sorulara bir göz gezdirdim, sanırım burada ecel terleri dökeceğim. neyse.

soru 1: çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. kalan 1 yılınızda ne yapardınız?
hayatım boyunca paranoyak hayallerimde hep "3 aylık hayatım kalsaydı, insanlar bunu nasıl karşılardı acaba?" sorusunu sordum kendime. daha da paranoyaklaşıp otobüsteyken "şu an tam burada, yandan benim bulunduğum yere bir otobüs çarpsa ne olur?" diye de düşünüyordum. ama hayallerimde hiç "acaba ne yapardım?" sorusu yer almadı, o yüzden bu soruyu cevaplamakta zorluk çekiyorum.
ben sürekli insanların mutlu olmasını isteyen bir insanım. birilerine asla 1 senelik ömrümün kaldığını söyleyemez, ailemden bile saklardım. sanırım hayatıma hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim; insanlara "hayatın güzel olduğunu" anlatırdım. yazılarımda üzerimdeki duygusallığı değil, "yaşamın ne kadar değerli olduğunu, bazı insanların öleceğini bildiğini ve buna rağmen yaşadığını" yazardım. "yalnız değilsiniz, yalnız olmayacaksınız" yazardım mesela. ama ne bileyim, hiç diğer insanlar gibi; amerikaya giderim, yapamadıklarımı yaparım, hayallerimin peşinden koşarım gibi isteklerim yok. sanırım fazla değişmezdim. sonuçta, yarın ölmeyeceğimizi bilmiyoruz.

soru 2: fobileriniz, takıntılarınız var mı? varsa neler?
takıntılar ile ilgili daha önce bir mim gelmişti, onu buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
her insan gibi benim de fobilerim var. özellikle böceklerden nefret ederim! sizi pis, lanet yaratıklar! ne kadar uzakta olursa olsunlar, sevmediğim bir böceği gördüğümde hemen kaşınmaya başlıyorum ve üzerimi silkeliyorum. kilometrelerce uzakta olsa bile üzerimde hissediyorum o böceği! böcek fobim tuttuğunda beni dışarıdan gören bir insanız, "bu salak neden kendine vurup duruyor?" der metrelerce uzak durursunuz. o derece.

"enoklofobi"m var. kısaca kalabalık fobisi diyoruz. çok kalabalık olan yerlerde -otobüs bile olsa bu- herkesin bana baktığını düşünüyordum. her an üzerimi kontrol edesim geliyor, acaba t-shirt'ümde leke mi var? yüzümde sivilce mi var? neden insanlar bana bakıyor? ne oluyor lan! gibi. sosyofobi'ye benziyor ama tam olarak değil.

son olarak bir de kasiyer fobim var. bir mekana girdiğim zaman asla "garson, hey buraya baksana!" diye bağıramam. bir markette kasaya girerken kendimi çok zorlamam gerekiyor, çok utanırım. hatta kasiyer bana "başka bi isteğiniz var mı?" dediği zaman çok fena panik yapıyorum. ama bu yavaş yavaş geçmeye başladı.

soru 3: bir sabah kalktınız ve dünyada hiçbir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız?
intihar ederdim.
ben hariç kimsenin olmadığı bir yerde yaşamak istemiyorum. insanlar olmadığı zaman hayat benim için çok anlamsız.

ben sanki, sadece onları mutlu etmek için yaratılmışım. başka bir işe yaramıyorum.

soru 4: dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız? neden?
dünyayı dolaşma, benim neslimin her zaman içinde kalan bir uktedir. lise döneminde herkesin "karavan alıp dünyayı dolaşacağım" şeklinde hayaller kurduğu bir nesiliz biz.
nedenini bilmiyorum ama öncelikli tercihim ispanya olurdu. öncelikle barcelona'sını çok seviyorum, ama sebep o değil. ispanyol kızlara, ispanyol erkeklere, daha doğrusu ispanyol olan her şeye bir ilgi duymuşumdur. bunu 12 yaşımda lakabımı bir ispanyol erkek ismi yaparken farkettim. 

gerek festivalleri olsun, gerekse insanları olsun çok çekici geliyorlar bana.

soru 5: itiraf edin, prensese dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz?
belki adriana lima'ya dönüşür diye çok çirkin kız öptüm, ama henüz kurbağayı denemedim. zaten öptüğüm hiçbir kız adriana lima'ya dönmedi.

soru 6: en son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız olay?
en son yaşadığımı hatırlamıyorum ama, çok küçükken bir muhabbet kuşum vardı. izmirde oturuyordum o zamanlar. ablam, eşiyle birlikte bize gelmişti. ama ne göreyim! eniştemin elinde bir pringles kutusu var! küçükken lays, doritos ile büyümüş olabiliriz ama pringles'in ne kadar kaliteli bir şey olduğunu biliyoruz tabi. benden kaçar mı? eniştem daha içeri girer girmez, hoşgeldin falan etmeden kaptım pringles kutusunu daldım odama! herkes beni tutmaya başladı fakat, kimse tutamadı; çünkü o pringles'i gördüğüm zaman rakibin deviremediği amerikan futbolcusuna dönmüştüm.

ama gel gelelim, o pringles kutusunun içinden muhabbet kuşu için yem çıkmıştı! çok utandım, hala utanıyorum.

soru 7: asla yanınızdan ayıramadığınız üç şey?
netbook'umu asla yanımdan ayırmam, hiçbir işe yaramıyor ama mutlaka çantamda durur.
telefonumu asla yanımdan ayırmam, eğer ki telefonum olmazsa tüm dünyayla ilişkim kesilmiş gibi hissediyorum.

üçüncü olarak bir şey bulamadım, bu kadar da değersizim.

soru 8: en yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk olarak gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız?
önce denek olmanın parasını, sigortasını, yol parasının verilip verilmeyeceğini sorardım. ne kadar arkadaşım olursa olsun, ticaret ile arkadaşlığı karıştırmamak lazım. ondan sonra işin detaylarını öğrenirdim. uzaylı diye, arkadaşımız diye beynimi çıkarttırıp başkalarına yem olarak vermem ben! benim de bir asaletim var!

soru 9: isviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. hapı kullandıktan sonra yapacağınız ilk şey nedir?
bir türk olarak sanırım yapacağım ilk şey aynaya bakmaktır. her şeyi garantiye almak lazım, ondan sonra görünmezim gibi davranıp salak salak şeyler yapmayayım değil mi?
baktım gerçekten işe yarıyor, ticaret kafamı kullanıp hapın gizli formüllerini çalardım. daha sonra aynı hapı yapıp, onlardan önce satmaya başlardım. gerçekten, çok salağım galiba.

ve mim bu kadardı.

yalnız, özür dileyerek ben o kadar araştırmama rağmen mim'i paslayacak kimse bulamadım. facebookumda da yok öyle yazarlar. yani ben çevresi düşük bir insanım, özür dilerim. umarım diğer mim'e paslayacak birileri bulurum :(.

reddedilmek.

mustafa- ne oldu, ne diyeceksin? daha doğrusu, ne yapacaksın.
mustafa- ne yapayım.. oysa bir salak bile, "seni arayacaklar" cümlesinin "seni hiçbir zaman aramayacaklar, bir bok yapamıyorsun. yeteneksizin tekisin." demek olduğunu bilir.
idam edilecektim, sadece saniyeler kalmıştı. hani türk filmlerinde olur ya, "idamdan önce son isteğiniz nedir?" derler, dediler. fazla bir şey istemedim, "üzerinde hayat yazılı bir sigara ve çakmak" istiyorum dedim. getirdiler. yaktım. biliyordum, "o sigara ile hayatımı yakıyordum". gerçekten de, yandı; ve öldüm.

öldüğünüz zaman, hayatınızın önünden şerit gibi geçiyor her şey denilen şey kocaman bir yalan olduğunu farkettim. ölürken yüzümde bir gülümseme vardı, içtiğim o son sigaranın tadını daha çok hissediyordum. işte ben sadece, sadece "o sigarayla mutlu olabilen bir insandım."
yine ağlamak istiyorum, bak ben buraya "durmadan yazıyorum, başka bir bok yapamıyorum" yazacağım yine ve biliyorum, bir boka yaramayacak.

zaten aynı şeyleri yazmaktan çok sıkıldım.

biliyor musunuz, "eğer eksik olursa, seni arayacaklar" lafı insana çok koyuyormuş. özellikle yapmak istediğiniz işi yapmak isterken, yazdıklarınızın beğenilmemesi çok kötü. aslında adamlar da haklı, ben bugüne kadar hiç komedi yazmadım ki. gerçi yazdığım duygusal ve hayatsal şeylerin de güzel olduğu pek söylenemez.

ama ne bileyim işte. düşünsenize, hayatta yapabileceğiniz tek bir şeye adım adım yaklaşıyorsunuz, başka bir alternatifiniz yok ve; reddediliyorsunuz.

idam edilmek istiyorum.
çünkü ölmeye cesaretim yok.

Bu Blogda Ara