Kayıtlar

Ağustos, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

zamanda yolculuk.

her şeyi düzeltebileceğim bir zamanda uyanmak istedim.
uyudum.
gözlerimi açtığım zaman, her şeyi düzeltebileceğim bir zamandaydım.
ama canım, hiçbir şeyi düzeltmek istemiyordu. çünkü biliyorum, her yeni bir düzeliş; yeni bir hataya neden oluyordu.devamında özür dileyerek, yazacak bi şey bulamadığımı söylemek istedim. iyi geceler.

sarhoştum, aklım gelip gidiyordu.

Resim
beraberdik. sarhoş olamayacağımı düşünüyordum, ama güçlü insanlar bile sarhoş olabiliyormuş.
sarhoş olmadığımı kanıtlamak için düz çizgileri yürüyebildiğimi gösteriyordum. bir parktaydık, terkedilmiş bir park. heykelleri vardı, yıkılmıştı. inceliyordum, birinin kafasını kopartmışlardı. bulamadım. heykele bile acımıştım, artık göremeyecekti.

çanak antenlere bakıp kablolarının hangi evlere girdiğini inceliyordum, çok iyi hatırlıyorum. çatıya koydukları antenin kablosu en alttaki eve gidiyordu. teyzenin birisi çıkıp normal insanlar gibi çamaşırlarını asıyordu.

gözlerimi biraz kapattım, banka oturdum. kız da yanımda geldi. hafif hafif bilincimi kaybetmeye başlamıştım. gözlerim bir açılıp bir kapanıyordu, sağa sola düşüyordum. sanırım öpüşüyorduk, ama vücudumu hissetmiyordum. duyguları da hissetmiyordum. fiziksel olarak öpüşüyorduk, hissetmiyordum.

"etkisi geçti galiba, ben kendime gelmeye başladım." dedi. "ben de" dedim daha başlamadığını farketmeden. tekrar öpüştük. bir…

pişmanlıklar, falanlar filanlar.

Resim
kendime inanamıyorum, bu aralar zaten her şeye inancım biraz da olsa zayıfladı. çıkıp dışarıya "olric, ne kadar çok hata yapmışız değil mi olric?" diye bağırmak istiyorum insanların deliymişim gibi bakışları arasında. sonra olric olup kendime cevap vermek istiyorum, "hala efendimiz... hala yapmaya devam etmiyor muyuz?" diye. şu siktiğimin hayatı bize zaten birnevi oyun, birnevi tiyatro diye öğretilmedi mi? dışarı çıkmak istiyorum dediğim gibi, çıkıp kendi tiyatromu yaratmak istiyorum! tiyatro izlemek için para verenler halt etmişler. dışarı çıkıp "gelin! ben size ücretsiz tiyatro yaratıyorum!" diye bağırmak istiyorum.
dışarı çıkıyorum. "gelin." diyorum, "bugün size ücretsiz bir tiyatro izlettireceğim." diye bağırıyorum.

efendimiz- ne kadar, ne kadar çok hata yapmışız değil mi olric?
olric- hala efendimiz.. hala yapmaya devam etmiyor muyuz?
efendimiz- hatalar, neden varlar olric?
olric- siz, benden daha iyi bilirsiniz efendimiz.
efendimiz- …

şimdi hatırladım..

Resim
çok iyi hatırlıyorum, şöyle bir şey yazmıştım.
lisedeyken kime sorarsan sor, "karavan dolusu hayaller"i vardı herkesin. hayattan mı sıkılmıştık, dertlerden mi, derslerden mi yoksa gençlik psikolojisinin verdiği acılardan mı bilmiyorum ama tek isteğimiz "her şeyden uzaklaşıp, kimsenin bizi bilmediği, kimsenin bizi tanımadığı" yerlere gitmekti. yolumuzu bilmeden, kafamızın bizi götürdüğü yere gitmek işte. sanırım birilerinden gitmeye, birilerinin hayatında kalmamaya o zamandan beri çok meraklıyız. (yazı için tıklayınız) senelerdir karavan dolusu hayallerimiz var bizim. bugün, çok farklı bir şeyi farkettim.
18 sene "olduğun gibi görün" gibi saçma bir şeye inandıktan sonra, değişmenin güzel bir şey olacağını düşünmüştüm. güzel bir hayat, güzel bir insan yaratacaktım; insanların peşinden değil, insanların peşinden koştuğu bir insan.

sivasta üniversiteyi yeni bırakmıştım. yine istemediğim bir bölüme, istemediğim bir zamanda kendi hatalarımla gitmenin acı…

çok değişmişim.

"çok değiştin" dedi benim için. aslında gözlerinin içine bakmam gerekiyordu konuşurken. kendimi suçlu hissettiğim zamanlarda yere bakardım. bu sefer havaya bakıyordum, ne anlama geldiğini çözemedim.

"mustafa" diye devam etti, duraksadı. bu sefer o da yüzüme bakmıyordu. benden adam olmayacağını anlamış olmalıydı o da. "belki, en derinde çok yalnız ve mutsuz. belki de çok kötü bir insan. sadece, mutlu olduğuyla ilgili kendini kandırmış." dedi devamında. soluk almadan konuşmasını çok seviyordum. kendisinden emin olarak konuşan insanları sevmişimdir hep. işin sevmediğim tarafı, söylediği şeyleri sevsem bile acı veriyordu. "mutlu gibi yaşıyor. yazdıkları da mutsuz olduğunun, acı çektiğinin uzun zamanlık kalıntısı." dedi. soluk almadan konuşmanın yanı sıra, söylediği şeyleri bastıra bastıra söylemesi ve arada sırada duraklaması acı çektiriyordu zaten.

böyle, nasıl söyleyeyim; derinden derinden etkiliyordu beni.

uzun zamandır görüşmediğim, beni sadece …

artı onsekiz: sadece kokusunu seviyordum.

hikaye +18'dir, lütfen utanacaksanız ve çekinecekseniz okumayın. bu da bir uyarı olsun.
hayatımın en boktan dönemiydi. ilk ilişkimi yeni bitirmiştim o zamanlar, dışarıya çıkmıştım dolaşmak için. yürüyerek düşünmeyi her zaman sevmiştim, üzerine bir de kulaklık takıp bu dünyadan göç etmek sahip olunabilecek en güzel duyguydu.

hastalık mıydı bilmiyorum ama yüksek sesle müzik dinlediğim zaman etrafımda birilerinin varlığını unutup kendime dünyalar yaratıyordum. kimi zaman dünyanın en çok sevilen rockçısı oluyordum, kimi zaman arkadaşlarıyla kapışan grup elemanı. kimi zaman hiç kimsenin bilmediği bir sahilde düşüncelere dalıyordum sadece boşa vakit geçsin diye, neden düşündüğümü bilmeden.

ayaklarımın ettiği hareketlerden anladığım kadarıyla evden çıktıktan sonra ilk sağa dönüp çok sessiz olan sokağa girmiştim. sessizlikten nefret ederdim aslında ama ilk ilişkin olduğu zaman unutmak için her şeyi yapabiliyorsunuz. gözlerimi kapatmıştım, yürüyordum.

gözlerimi açtım, şok geçirecektim. sanır…

sherlock'un saçmalattirik hali.

"görüyorsun biliyorum, sadece bana görmediğini söylüyorsun. ölseydin eğer, beni mutlu etmek için rüyama girip ölmediğini söylerdin." dedi kim olduğunu bilmediğim kız. ilk defa bara giriyor, hatta aylar sonra ilk defa biriyle konuşuyordum. "benimle gel" diyerek kolumdan tuttu. bir şeyler konuşmamı engelliyordu, zaten konuşmak istemiyordum.

dışarı çıkmıştık. "beni hatırlamıyorsun değil mi piç kurusu!?" dedi, kafamı hayır anlamında salladım. giydiği minik etek, bu gecedeki avını arıyor gibi gösteriyordu. çizmeleri vardı, siyah; anladığım kadarıyla kendine zengin bir görünüm veriyordu. askılı t-shirt'ünün üzerinde bira lekeleri vardı, kokusundan anladığım kadarıyla 5-6 tane içmiş olmalıydı.

nerden tanımam gerektiğini çıkaramıyordum. aslında son zamanlarda yeni kitabımı yazmak için evime kapanmıştım. söylenene göre bir insanın özgür olması için, her şeyi kafasının estiğince yapması yerine geçmişi tamamen unutması gerekiyordu. işin ilginç tarafı, geçmişi…

saçmalattirik: hikaye başlangıcı.

"görüyorsun biliyorum, sadece bana görmediğini söylüyorsun. ölseydin eğer, beni mutlu etmek için rüyama girip ölmediğini söylerdin." dedi kim olduğunu bilmediğim kız. ilk defa bara giriyor, hatta aylar sonra ilk defa biriyle konuşuyordum. "benimle gel" diyerek kolumdan tuttu. bir şeyler konuşmamı engelliyordu, zaten konuşmak istemiyordum.

dışarı çıkmıştık. "beni hatırlamıyorsun değil mi piç kurusu!?" dedi, kafamı hayır anlamında salladım. gibisinden bir hikaye yazmak istiyordum. daha sonra, sıkıcı oluyormuş gibi hissettim ve bıraktım.

beni hiç bırakma, olur mu?

kız- beni hiç bırakma.
erkek- seni hiç bırakmam.
kız- sessiz konuştuğunda hep kötü bir şey olur, noldu?
erkek- yalan söylüyorum.
kız- neden?
erkek- çünkü, bırakmayacağıma dair benden garanti bekliyorsun ama bırakmayacağının garantisini vermiyorsun. ve ben bunu sana söylediğim için bana "seni tabi ki bırakmayacağım" diyeceksin. biliyorum, her kız gibi sen de bırakacaksın. aslında aşkın iyi bi şey olduğunu anlatmaya çalışanlar halt etmişler. insanlar kendisini mutlu eden, güldüren insanlara dost, kendini ağlatan insanlaraysa sevgili derler. biz insanlar var ya, bizi mutlu eden insanların bize aşık olabileceğini görmeyecek kadar aptalız. umrumuzda değil ki. bizim için en iyi aşk, henüz elde edemediğimiz olandır. hatta tüm aşklar karşıdaki kişiyi elde edebilene kadardır belki de.istisnalar dışında.

aslında ben, sevdiğim insandan fazla bi şey beklemedim biliyor musunuz? 2 aydır konuşmuyoruz. dünse benim doğum günümdü. sadece bir "iyi ki varsın" mesajı olabilirdi. o mesajı gü…

doğum günü ve bayram.

Resim
bana hayatın böyle olduğunu söylemediler. herkesin sevdiği açık renkli hayallerim vardı benim küçükken. kurarken hep zevk alır, kurdukten sonra gerçekleştiğini düşünürdüm. kimi zaman fakirlere yardım eden dev işadamı olabiliyordum. kimi zamansa 18 yaşına girer girmez kızların gönlünde taht kurmuş bir erkek.

dedim ya, hayatın hiç böyle olduğunu söylemediler. küçükken babamın bana anlattığı masallar olmadı hiç, ama olsaydı eğer eminim mutlu sonlarla biterdi. izlediğim filmlerden de bahsetmeyeceğim, bunlar zaten her yazarın yazdığı sıradan şeyler.

yaşlandım biraz, içimdeki çocuğu öldürmelerine izin vermek istemezdim. hep kendimi savunmuşumdur "içimdeki çocuğu öldüremezsiniz!" diye. ama şimdi, bugün doğum günümde kendime geliyorum; "içimde bir çocuk olsaydı eğer, asla böyle şeyler düşünmezdi. asla böyle şeyler yazmaz, asla bunalıma girmezdi."

dile kolay gelen koskoca 20 sene geçti, bugün 21. yaşıma adım atıyorum. bayramın ikinci günü, ne kadar da güzel. eski bayramlarda…

okuyucuya soruyorum: diyemedim ya la.

Resim
eğer ki her yazımda olduğu gibi bir kaç hikaye bekliyorsunuz benden, kusura bakmayın bu sefer hayal gücüm yeterince durgun. sadece bi şeyler söylemek istiyorum, bi kaç "diyemedim ya la."

geçen gün çok sevdiğim bir yazar abim "insanları bu kadar takarsan, senden bi şey olmaz." dedi. yeterince "benden adam olmaz" diyen bir insanım zaten -ki benden bi şey olmayacağını biliyorum. benim kendimi gizli saklı tutmam gerekiyorken askfm adresime girip canım sıkıldıkça videolu cevaplar vererek saçmalıyorum. facebookta küfürlü durumlar giriyorum. twitterda insanların beni itici bulması için her şeyi yapıyorum sanki. böyle bir insana hangi yayınevi teklif götürerek kendini rezil eder, bilemedim. ama ben bunları ona diyemedim ya la.

geçen günlerde çok sevdiğim bir blogger ablam "neden bu kadar karamsarsın olm, biraz kendine gel." dedi. yeterince hayatının elden geçmiş olduğunu düşünen bir insanım zaten -ki zaman makinemin hiçbir zaman olmayacağını biliyorum.…

saçmalattirik, çok ağırım.

nasıl böyle oldu bilmiyordum. kustum. yazdım ve sildim. tekrar kustum, tekrar yazdım ve sildim. tekrar tekrar kustum, bu sefer tekrar yazıyorum ve yemin ettim kendime, silmeyeceğim.

ağlamak istiyorum biliyor musun? arkada çalan müziğin tınısı, kulaklarımda en acıklı ağıt gibi. birileri mi öldü? birileri mi acı çekiyor? birilerine işkence mi ediyorsun bilmiyorum. hatta kim olduğunu bile bilmiyorum ama kafamı çok kurcalıyorsun.

arada sırada beyin yapımı sikesim geliyor. neden biliyor musun? çünkü o, beni mutsuz eden tüm sebepleri öğrenmemi engelliyor ve sadece, sadece mutsuz ediyor. başımın en yüksek noktasından tutup damarlarımla hareket eden mutsuzluğun ayaklarıma kadar indiğini hissedebiliyorum. mutsuzluk hissi, sadece bir his olarak kalmalıydı. hikayelerde, masallarda anlatıldığı ve benim öğrendiğim kadarıyla kendim uydurmalıydım onu. ilk defa, ilk defa bu kadar somut bir mutsuzluk görüyorum.

nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum, sen hiç var olmayan bir sevgiliye aşık olduğunu insanl…

17 ağustos.

Resim
bilmiyordum saate son kez baktığımı. henüz 2 falandı, ve kim bilebilir belki de yarın mükemmel geçireceğim bir gün olacaktı. bunu düşünerek, bunun rahatlığıyla yatağıma yattım.

sabah uyandığımda, üzerimde binlerce ton ağırlığında tuğlalar ve duyduğum o insan ölüsü kokuları vardı. güçlü olmayı isterdim, güçsüzdüm. beni kurtaracak bir süperman'in olmasını isterdim, ya da tanrının tüm yükü üzerimden atmasını.

ne bir süperman vardı, ne de tanrı elini uzattı.
tarih, 17 ağustostu sanırım; ve kim bilebilir, saatler sonra belki de mezarımı bile bulamayacaklardı.

deniz manzarasıydı, hatırlıyorum.

Resim
denize girmeyi hiç sevemedim, ama deniz kenarında oturup uzun uzun düşünmeye aşıktım sanırım. ne düşündüğümü bile bilmiyordum o gün. sadece, hemen dibime vuran dalgalardan yola çıkıp göremediğim yerlere hayali olarak gitmek hoşuma gidiyordu sanırım.

denizlerin neden mavi yaratıldığını da hiç anlamadım. denizin suları kırmızı olmalıydı bence. kim bilir buralarda daha önce kimler öldü. kim bilir bu denizlerde, aşkını aramak için çıkan kaç denizci kayboldu. kim bilir, bu denizler kaç asır gördü, gözlerinin önünde neler oldu.

belkide kırmızı olması gerektiği kadar dili de olmalıydı. kim bilir içinde neler biriktirdi. ve kim bilir, kaç kere çığlıklar atmak isteyip atamadı. bu yüzdendir belki dalgaların şiddetle karaya vuruşu. empatiyi çok seviyorum, fakat sizi uyarıyorum; umarım kendinizi denizin yerine koyacak kadar manyak olmazsınız. olduki o kadar manyaklaştınız, o zaman beni arayın olur mu? konuşacak çok fazla şeyimiz olmalı.

her neyse.
oturuyordum. çok konuştuğumu yeni farkettim, bi…

ben bir ceylanım.

peşine avcısı takılmış bir ceylan gibiyim bugün. orman, çok büyük. nereye kaçacağımı bilmiyorum. ne yapacağımı, nasıl kurtulacağımı.

içgüdülerim kaçmamı söylüyor. "git" diyor, "arkana bakmadan, nereye gideceğini bilmeden sadece koş." bir şeyler savaşmamı söylüyor. "gitme" diyor, "her gidiş bir başlangıç değil mi?" ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum. gidiyorum, avcım peşimden geliyor. savaşayım diyorum, avcım silahına davranıyor. koşmaya başlıyorum, engeller çıkıyor kökleri uzamış bir çok ağaç.

yerimde kalıyorum. nereye gidersem çaresizlik görmekten bıktım çünkü. ne yaparsam, çaresizliği tatmaktan. o çürümüş et tadını damağımda hissetmekten. nasıl bu kadar acımasız olabiliyor insanlar? karşısında hiçbi şey yapamayacak bir ceylana mı yetiyor güçleri sadece?

duruyorum öyle. silahına davranıyor avcım. nişanını alıyor. biliyorum, öldürecek beni. biliyorum, hiçbi şey yapamayacağım. bekliyorum öyle yalvarır gibi. "ceylanların gözleri güzeldir, tat…

ve belki de... ne bileyim işte.

Resim
kasabanın trafik ışıkları kadar basitleştirdim kendimi. kim bilir sevgilim? belki bu sefer, beni daha çok seversin. belki, daha çok özlersin. ya da ne bileyim işte, belki "neden bu kadar basitleştin?" diyerek daha fazla nefret edersin benden. belki daha çok susarsın, belki daha çok konuşasın gelir. belki sigara içip geçmişimizden bahsederiz biraz; belki de... ne bileyim işte.

şarkılar sözsüz oldukları zaman, daha anlamlı oluyorlarmış. ya da öyle değildir; sen yoksun ya, daha anlamlıdır belki her şarkı. ya da öyle de değildir, sen hiç varolmamışsındır ve ben var etmişimdir seni. belki o yüzden "sevgilim" diyememişizdir başkalarının yanında. ve belki de üzülmeyeyim diye söylememiştir yanımdakiler senin aslında olmadığını. ve belki de... ne bileyim işte.

her şeyi yalnızlıktan yapıyorum biliyor musun? yalnız olmadığımı söylüyorlar, benim savaşacak gücümün her zaman var olacağını söylüyorlar. savaştıkça insanlar ayakta kalmayı öğrenir, mücadeleyi öğrenir diyorlar. ya d…

doğum günü.

Resim
3 gün önce, yazdığım yazıyı yazarken dinlediğim şarkıyı hala dinlediğimi farkettim. ne kadar sıradan olmaya başladığımı farkedin diye söylüyorum. son 1 ayda hayatıma eklediğim tek fazlalık, tekrar film izlemeye başlamak oldu.

müzikler herkese anlamlı gelir, bilirsiniz. şarkı sözleri, alır götürür insanları. son zamanlarda sözlerine bakıp beni uzaklara götüren şarkılar bile bilmiyorum. dinliyorum ama sadece kulaklarıma bir fazlalık olsun diye. yoksa, şarkının güzelliği falan umrumda değil.

şarkıyı sizin de dinlemenizi istiyorum.


işte bu şarkıyı tam 3 gündür sürekli dinliyorum, hiç aksatmadan. sözlerinden bir şey anlasam iyi, ama anlamıyorum. sadece hatunun sesi çok hoşuma gidiyor, ben de dinliyorum.

neyse, 10 gün sonra doğum günüm varmış. normal şartlar altında insanlar doğum günlerinde bir huzurla dolar, gelecek mesajlar onları heyecanlandırır mesela. ama ben çok hissizleştim, neden mi?
hayatın çok anlamsız olduğunu biliyordum. cevabı olmayan bir soru, neden sorulurdu ki? bu sorunun b…

hikaye, her gece.

çoğu insan benden uzun bir yazı bekliyor.
çoğu insan, sanırım bu yazıda ne yazacağımı bekliyor. fazla bir şey yazmayacağım, o kadar sıradan hale geldim ki saatlerdir aynı şarkının tekrarını dinliyorum. zaman geçtikçe öyle hissediyorum ki, yazdıklarım da ben kadar sıradan hale geliyor.
ve üç el ateş edildi.

sanırım en son duyduğum şey, o üç silah sesi olacaktı. tatsız, renksiz, görünmez üç silah sesi.

insanlar geçiyordu, yanılmışım. ayak seslerini de duyuyordum.
evet evet, ayak sesleri. kalabalığın bana yaklaşan sesi olmalıydı. çığlıklar yükseliyordu.

bulanık görüyordum. grafik çalışmalarında bu görüntüyü hep sevmiştim, ama bu sefer garipti. sanki birileri hayatıma biraz blur efekti uyguluyordu. daha fazla. biraz daha fazla.

güneşin sıcaklığını hissedebiliyordum. yerin soğukluğunu da hissedebiliyordum.

çok garip, acı yoktu. acıyı hissedemiyordum.
sadece biraz, kalbim acıyordu. geçer miydi bu acı?

geçerdi. biliyorum.
çünkü her gece kendimi tekrar tekrar böyle öldürüyordum.
bu sefer gerçek oluyo…

mim: sorular kuşağı

aslında bu mim çok güzel oldu, 2 gündür "bu gece ne yazsam?" acaba diye boş bir sayfa açıp bakakalıyorum öyle. ayrıca bu kadar stresin, derdin, düşüncenin arasına çok güzel geldi. bu mim için melodram'a ve düşünsel avuntular'dan özlemce'ye çok teşekkürlerimi sunuyorum.
sorulara bir göz gezdirdim, sanırım burada ecel terleri dökeceğim. neyse.
soru 1: çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. kalan 1 yılınızda ne yapardınız? hayatım boyunca paranoyak hayallerimde hep "3 aylık hayatım kalsaydı, insanlar bunu nasıl karşılardı acaba?" sorusunu sordum kendime. daha da paranoyaklaşıp otobüsteyken "şu an tam burada, yandan benim bulunduğum yere bir otobüs çarpsa ne olur?" diye de düşünüyordum. ama hayallerimde hiç "acaba ne yapardım?" sorusu yer almadı, o yüzden bu soruyu cevaplamakta zorluk çekiyorum. ben sürekli insanların mutlu olmasını isteyen bir insanım. …

reddedilmek.

mustafa- ne oldu, ne diyeceksin? daha doğrusu, ne yapacaksın.
mustafa- ne yapayım.. oysa bir salak bile, "seni arayacaklar" cümlesinin "seni hiçbir zaman aramayacaklar, bir bok yapamıyorsun. yeteneksizin tekisin." demek olduğunu bilir. idam edilecektim, sadece saniyeler kalmıştı. hani türk filmlerinde olur ya, "idamdan önce son isteğiniz nedir?" derler, dediler. fazla bir şey istemedim, "üzerinde hayat yazılı bir sigara ve çakmak" istiyorum dedim. getirdiler. yaktım. biliyordum, "o sigara ile hayatımı yakıyordum". gerçekten de, yandı; ve öldüm.

öldüğünüz zaman, hayatınızın önünden şerit gibi geçiyor her şey denilen şey kocaman bir yalan olduğunu farkettim. ölürken yüzümde bir gülümseme vardı, içtiğim o son sigaranın tadını daha çok hissediyordum. işte ben sadece, sadece "o sigarayla mutlu olabilen bir insandım." yine ağlamak istiyorum, bak ben buraya "durmadan yazıyorum, başka bir bok yapamıyorum" yazacağım yine ve b…