berbat rüyalar


İÇ. MUSTAFANIN BEYNİ. GECE. 30.09.2012.

içtiğim sigaranın sonsuz olmasını istediğimden bahsetmiş miydim? her neyse, bunun şu an yazacaklarımla bir alakası yok, sadece hatırlatmak istedim.

yaslandım. yatağımın koskoca bir kısmını bırakıp iyice duvara dayandım. öyle uzun zaman olmuş ki kendimi bir yere emanet etmeyeli, duvara dayanmak güzel geliyor olmalı. ya da ne bileyim, ya da kim bilir; güzel gelen emanet etmek değil de, her şeyden saklanma isteğidir. öyle bir şey ki bu, kendimi kapatıp yıllarca kimseye gözükmek istemiyorum. kimsenin beni görmesini istemiyorum, kapatın beni lütfen!

bir haftadır aynı rüyanın etkisinde olmaktan bıktım. rüyanın tam ortasında buluyorum kendimi, büyük bir ödül töreni ya da küçük bir kutlamada bulunuyorum. sıra yemek yemeye geçiyor, tost yemekle başlıyorum. masa üzerinde bir tabak daha beliriyor, nedir bu diye bakıyorum; ölü gibi gözüken beyaz yılanlar görüyorum. lezzetli olmalı. yanımda arkadaşlarım belirliyor, "ben bunu yiyemem" diyorum. şakasına biri üzerime doğru yılanı fırlatıyor. yılan, vücuduma yapışıyor. ne yaparsam yapayım, çıkmıyor oradan. daha sonra canlanıyor, vücudumun içine girip paramparça ediyor beni.

sonrasını hatırlamıyorum. "neredeyim lan ben" bakışlarıyla uyanıp en son yurtta yattığım aklıma geliyor. uyumak isterken, korku filmlerinden çıkma canavarlarla savaşmaktan bahsetmiyordum ben.

her gün aynı rüyayı göreceğim diye, uyumaktan korkuyorum. önceden yurtta uyuduğumda gördüğüm rüyalar hoşuma giderdi; tek düzeleşmiş hayatımın tek aksiyonuydu onlar. ama artık, çok korkuyorum. çoğu şeyden korkuyorum. bu yazıyı bile korkumu atmak için yazmaya başladım.

haa, yeri gelmişken, yazıyı bitirirken söylemek istedim: allah, şu şarkıların belasını versin. ne demiş yazar? "hayatta kan ıslatır sizi, ben kupkuru kalacağım. neresinden bakarsan bak, bardağın boş tarafıyım."

neresinden bakarsam bakayım, kendimi öldürmek istiyorum.

mastercard


İÇ: MUSTAFA'NIN EVİ - GECE.

bazen, sigaram hiç bitmesin istiyordum. ciğerlerime dolan dumanı dışarı attığımda, bu hayatta var olmamın bir sebebi varmış gibi hissediyordum. ama her şeyin olduğu gibi, sigaramın da sonu geliyordu.

beş parasızdım diyordu bir yazar, zengin olma hikayesini anlatıyordu. "bir gün ben de bu zenginlerden olacağım" hissi uyandırıyordu izlediğim her film. 20 metre karelik bir odada başladım yazmaya, şu an 200 metre karelik bir villadayım diyordu hayallerine kavuşmuş bir yazar. ne güzel kandırıyorlardı bizi. keşke diyordum, kişisel gelişim kitabı okuyan her insan 20 metre karelik bir odadan 200 metre karelik villaya geçebilseydi.

derin derin hayaller kurdurtmayı çok seviyor olmalıydı hayatın üst kısmında yaşayan insanları. onların yaşadığı hayatların hayallerini kurmasaydık eğer, onların yaşadığı hayatların bir önemi kalmazdı çünkü. onların da vardı elbet, bizden daha iyi yaşamak için sebepleri. mesela kimisinin babası zengindi, kimi insan kazıklamayı iyi biliyordu, kimisi insan kandırmayı. sonuçta hepimiz kandırılıyorduk. yaşayamayacağımız hayatların, yaratabileceğimiz hayallerini yaşıyorduk.

bugün, dandik telefonumun ses kayıt cihazını açıp bir şeyler söylemek istedim. söyleyebildiğim tek şey, "neden hala burada olduğumu bilmiyorum" oldu. peh, şuraya bak.. neden burada olmadığını bilmediği bir insandan doğru düzgün bir şey olmasını bekliyorlar. doğru düzgün ne olabilirdim? ya da ne bileyim, nedir bu doğru düzgün?

sürekli aynı kelimeleri kurup, sıkmaktan bıkmıştım insanları. yazmayı bile bıraktım, günde bir yazarken haftada bir oldu mesela. senaryo kitapları aldım kendime; okuduğum ilk cümle "ne olursa olsun, bir yazar mutlaka peşinden koşmalı istediği şeyin" diyordu. ne olduysa oldu da, peşinden koştuğum şeyler bir türlü gerçek olmadı.

nasıl olsun be adam? film istiyorsan, ekipmana ihtiyacın var. ekipman içinse paraya. ne diyordu reklam? "geri kalan her şey için, mastercard." veriyordu zaten ince ince mesajı alttan; ölülerden geriye kaldıysan eğer, ihtiyacın olan tek şey mastercard. iyi demişti teyzelerimiz "sadece aşk, karın doyurmuyor be yiğidim" diye.

ne diyeyim ki? ya da ne yazayım?
söyleyebileceğim tek şey: "geriye kaldık, ve hepimiz için birer mastercard."

buruk sevinç.


ankarada son sigaralarımı aşti'de içip etrafı biraz inceledim. ayrılmak, gerçekten çok zor iş. birbirine belki de son kez veda edenler vardı. birbirinin gözlerine "gitme, lanet olası gitme!" diye bakanlar, "keşke otobüs bozulsa, burada kalsam" diye düşünenler.

benim öyle gözlerime bakıp, "gitme, lanet olası gitme!" diyebilecek kimse yoktu. hatta bana sarılıp, ne olacağını bilmeden "kendine iyi bak" diyebilecek bir arkadaşım da yoktu. yalnız bir insan olduğumu oradan anlıyorum. ben sadece, "keşke otobüs bozulsa, burada kalsam." diyen insanlardım. neden olduğunu bilinmez, sadece o an kalmak istiyordum.

aslında ilginç, 1 aydır bu zamanın gelmesini ve bursaya gitmeyi bekliyorum. konuşmak kolay oluyor ama iş ayrılmaya geldiğindeyse çok zorlaşıyor her şey. zamanın durmasını istiyorsun. geçenlerde bir film izlemiştim, adam "zamanı durduramadığı için, belki tersine akar diye saati tersine çevirmişti."

işte öyle, ümitsiz bir şekilde saati geriye çevirmek istiyorsun; ama olmuyor. telefonun saatini kurcalayıp, saati geri alsan bile hayat o saate geri dönmüyor. dönseydi, güzel olurdu. zaman makinesi yapacağıma dair söz verdim kendime, yapsaydım gerçekten güzel olurdu.

biraz zaman geçtikten sonra otobüste görevli bağırmaya başlıyor, "14 bursa yolcusu kalmasın. bursa yolcusu kalmasın." diye. içimde bir sevinç olacağını düşünüyordum, gerçekten de bir sevinç oldu ama çok buruk. gitmeyi mi istemiyordum? hayır, bir an önce ankarayı terketmeyi düşünüyordum. ama o öyle olmuyor işte, yine kahrolası arkanda bıraktıklarını düşünüyor insan.

gitmeyi isterken, gitmemeyi istememek diye bir şeyin var olduğunu farkettim o an. bir tarafım, "hiç kimsenin olmadığı ankarada dur" diyordu, diğer tarafım "yurttaki arkadaşlarınla eğlenebileceğin bursaya git."

önüme bir seçenek sunsaydılar eğer, hangisini seçeceğimi bile bilmiyordum.

bir tarafım hala "dur, geri dön" diyor. bir tarafımsa "boşver, alışırsın." diyor.
biliyorum, alışırım. zaten alışmak istiyorum, ama canım hiç alışmak istemiyor.

bazen, oluyor işte böyle. bazen o otobüse bindiğin zaman hiç inmek istemiyorsun, bazense o otobüsten bir an önce inip geri dönmek. bazen o otobüste geçen sürenin hiç bitmemesini istiyorsun, sonsuza kadar gitsin, sürsün bu yolculuk istiyorsun ama; sürmüyor. her yolculuk bitiyor.

ve sana hiçbir zaman seçenek vermiyorlar, "kalmak mı istiyorsun? gitmek mi?" demiyorlar.

yüzüncü yazı.

önüme seçenek sunsaydılar eğer insan olmazdım, biliyorum. bir sürüngen olmak daha mantıklı geliyor, en azından sürünmekten başka şansım olmazdı.

ya da bilmiyorum. liseye giderken yolda, ufak bir solucanın parçalara ayrılmış bir şekilde yaşam savaşı vermesini izliyordum. etrafta güzel bir manzara vardı, adına harikalar diyarı demişler. ne kadar parçalanmış olursa olsun, yaşamak için verdiği savaş gözümün önünden bugün bile gitmiyor. yaşamış mıdır, yaşamamış mıdır bilmiyorum, okula geç kalıyordum ve onu orada terk ettim.

o günden beri kendimi o solucana benzetiyorum. paramparça hale getirilmişim, yaşamaya devam etsem bile yaşam ümidim yok ama ben yine de yaşamak için bir çok mücadele veriyorum. ne demiştim geçenlerde? her savaşı ben başlatıyorum anne, ama hep başkaları bitiriyor. ben ne kadar mücadele verirsem vereyim, hep başkalarıyla ilgili bir şeyler oluyor.

yaşamın, en ilginç tarafı bu. başkalarının hayatını yaşasak bile, yaptığımız hataları kendi hayatlarımızla ödüyoruz.

her savaşı ben başlatım, başkaları bitirdi.

"oğlum, biz seni böyle yetiştirmedik. neden içtin? neden sarhoş oldun?" diye sordu annem. böyle bir soruya ne cevap vereceğimi bilmiyordum, kendimi öldürmek istedim. ortadan kaybolmak istedim, kimsenin beni göremeyeceği bir yere gitmek istedim. hiç kimsenin sahip olmadığı topraklara..

"çaresizdim anne. okuduğum savaş kitapları 'savaşı ben başlattım, ben bitiririm' derdi. her savaşımı ben başlattım ama başkaları bitirdi anne. neyi unutmak istediğimi unutmak istiyordum sadece. beceriksizliğimi, hiçbi işe yaramamazlığımı, her şeyimi unutmak istedim anne." diyemezdim. benim kahraman olmamı isteyen insanlara karşı bu cümleleri kuramazdım. ölmek daha güzel gelmişti o an. sadece ölmek, gitmek istedim.
bazen, babamı izlerim. cebinde 5 kuruş parası olmamasına rağmen, mutlaka bulur bir yerden evlatlarına verirdi. babamı da anlıyorum, bazen düşünüyordur "keşke zengin olsaydık" diye. zengin olsaydık bile, kendi yemez evlatlarına yedirirdi biliyorum. ama ne olursa olsun, evlatlarına bakmayı çok iyi bilir babam.

bazen de evlatlarını izlerim. abimi mesela. ne kadar dışarıdan bakıldığında mutluymuş gibi gözükmeye çalışsa da sanki içi içini yiyor. eminim o da ben kadar hayatından memnun değil, eminim o da yaptığı çoğu şeyden pişman. hayatta geçinmek için, kendisini geçmiş çocukları için elinden geleni ardına koymuyor.

benle abimi karşılaştırıyorum, iyice, dikkatle. arada ince bir fark var; en azından o, bi şeyler için çabalıyor. ben gibi değil.

çoğu savaşımı ben başlatıyorum, bugüne kadar hiçbir savaşımı kazanamadım. bu gibi benzetmelerden nefret ederim aslında; savaş falan, entellektüel şeyler bunlar. bugüne kadar ben "savaş" dahi, hiçbir şey kazanamadım. ne bir tecrübe, ne bir para, ne bir hayat dersi. bir şeyler öğrenmeye başlar başlamaz, pes ediyorum. "dertlerim," diyorum, "çok çabuk pes ediyorum." sorunun ne olduğunu biliyorum, "ama siktir ediyorum. zaten savaşanlar da kaybediyor."
 "insanlar, dertleriyle çok çabuk başa çıkabiliyorlar anne. nasıl olduğunu biliyorum, yarını hiç düşünmüyorlar. ama ben düşünüyorum; 2 hafta sonra varolan kredi kartımı nasıl ödeyeceğimi konusunda dert yanıyorum henüz 21 yaşımda. üniversiteye giderken cebimde olacak olan 200 liranın 160ını kredi kartına versem, 40 lirayla 3 hafta geçinebilir miyim diye düşünüyorum. diğer arkadaşlarım gününü gün ederken, ben bundan seneler sonra ne yapabileceğimi düşünüyorum. her zaman söylüyorum, yazarlıktan başka hiçbir şey bilmiyorum; ne yapabileceğimi bile bilmiyorum.

akıllı olduğumu, zeki olduğumu söylüyorlar anne. ben, bu devirde aklın, zekiliğin hiçbir işe yaramadığını düşünüyorum. işe yarasaydı eğer söylediklerine göre, burada olmamam gerektiğini biliyorum.

seneler sonra, belkide sokakta yatan bir dilenci olacağım anne. çok iyi biliyorum, bazen geleceği görüyorum. bazen geleceğimi kendim yaratıyorum ve bunların hiçbirisi bir boka yaramıyor anne. ben hala buradayım, dün neredeysem, seneler önce neredeysem hala oradayım. kendime odunluzıkkım diye bir hayal yaratıp, ortalıkta kaybolmuşum.

bazen işte öyle anne, kaçıp gidesim geliyor. çünkü bazen, dertlerle savaşmanın en iyi yolunun kaçmak olduğunu düşünüyorum. bazen işe yarıyor. bazen işe yaradığı için içiyorum. bi kaç saat de olsa, bunları unutabilmek için içiyorum anne."
ama sana bunları anlatamıyorum.

nasıl anlatayım. anlatsam bile "mücadele etmen gerekiyor" diyeceksin, biliyorum.
ama anlatamıyorum işte. hep bir boşluk kalıyor; "girdiğim her mücadeleyi kaybediyorum anne" kısmını hep unutuyorum.

seri 2: sikerim lan ben böyle hayatı!

not: bu yazı seri birin devamıdır. onu okumadan, bir şey anlayacağınızı sanmıyorum.

yere yattım, kahkahalar atıyordum. az önce, tren raylarının paslı demirlerinde yürürken, tam kimsesiz olduğumu düşünürken hiç tanımadığım bir insanın üzerime atlayıp "ne yapıyorsun lan sen?" diye bağırması çok garip gelmişti. "beni tanımıyorsun, niye hayatımı kurtarıyorsun lan?" demek istedim ama, siktir edip rayların yanında bulunan çakıl taşların üzerine uzandım. anlamsız kahkahalar atmaya başladım, adeta how i met your mother'dan barney'in şeytan gülüşlerinden birini yapıyordum: "nihahahaha!"

gözlerimi kapatmıştım, alkol damarlarımı sanırım terkediyordu ama ölmeyi istememem için bir sebep yoktu hala. etraftan insanların ayak seslerini duyuyordum, sanki buraya doğru geliyordu. birisi "ambulansı arayın" diye bağırdı, diğer birisi "açılın! nefes alsın biraz!" diyordu ama hiçbirisi umrumda değildi. hala kahkahalar atıyordum.

bir ara cem yılmaz'ın bile buralara geldiğini hissettim, arog çekimlerinden yeni çıkmıştı ve kendisine verilen sahnenin etkisiyle bana bir sigara uzatmıştı. "saçmalama," dedi, "hayat bu kadar anlamsız olamaz! tut şu sigarayı, iki elinle siper et! hayat bu kadar anlamsız olamaz!" diye devam etti ama hala kahkahalarla gülmeye devam ediyordum.

devamını hatırlamıyorum, gözlerimi açtığım zaman ambulanstaydım sanırım. gözlerimi tekrar kapattım. bilincim kapanmaya başlıyordu, ama hala kahkaha attığımın farkındaydım. gözlerimi tekrar açtığımda hiç bilmediğim bir odada uzanmış halde duruyordum, yanımda beyaz gömlekli bir adam vardı. hafızasını kaybetmiş bir insan gibi "ne işim var burada? cehennem böyle olmamalıydı." dedim. "ben psikologun" dediği anda dinlemeyi kesmiştim.

neden olduğunu bilmiyorum, beni çok fazla beyaz gömlekli insanın bulunduğu bir yere kapattılar. sürekli gülmeye devam ediyordum, zaten şu amına koyduğumun hayatında ağlarken bile gülmeyi becerebiliyordum. odama kapattıkları anda "siz beni buraya kapattığınızı zannediyorsunuz, ama ben sizi dünyaya kapatıyorum hahahahahaha!" diye bağırıyordum. eminim beni duymuyorlardı, ama hoşuma gidiyordu.

aradan çok uzun zaman geçmişti. çok fazla deli insanla tanışmıştım. birisi dünyayı kendi yarattığına inanıyordu. birisi vardı, sarı saçlı bir fıstık gibi bir hatun, 190 boylarında, türkçeyi rus aksanıyla konuşuyordu. bazen "içimde bir çocuk var. içimdeki çocuğu öldürdü ben! katil ben!" diye bağırıp gülmeye, bazen de ağlamaya başlıyordu.

psikologum iyi bir insandı. beni iyileştirmek için özel olarak görevlendirilmişti, kendisiyle çok iyi anlaşmaya başlamıştık. bir zamandan sonra dayanamayıp hasta koltuğuna kendi yatmıştı ve bana hayatını anlatmaya başlamıştı. adı, neydi adı bilmiyorum. söylemişti, unuttum.

buradaki deli insanları dinleye dinleye hayattan bıkmış, olmayan dertleri artmaya başlamış. benim gibi bir insanla tanışmaya dayanamamış, delirmeye karar vermiş. arada sırada kendi hayatından çıkar, benim hayatıma laf sokardı hatta. "nasıl bu kadar karamsar olmayı beceriyorsun! kırmızı rengi bile siyah görecek kadar kararmışsın be adam!" diyordu. gülüyordum, "siyah görmüyorsam bile, kırmızının kan rengi olduğunu biliyorum" diyordum.

karşılıklı gülüyorduk. zaten, bir süre sonra, yanıma onu da arkadaş olarak getirdiler.

kendimle övünmüyordum, ama bir psikologu delirttiğim için mutluydum.

daha sonra, yine bir zaman sonra. yeni bir psikolog getirdiler buraya.

adını yine hatırlamıyorum. sanırım "sikerim lan ben bu hayatı"ydı.
beraber, hasta koltuğuna oturduğumuz zaman geçmişimizi birbirimize anlatıp "hayatımızı sikiyorduk."

bazenler.

bazen çok düşünüyorum blogu açtığımda, yeni bir yazının ilk paragrafına nasıl başlayayım diye. çünkü biliyorum, bir yazı okunmaya başlandığı zaman en büyük etkiyi ilk paragraf veriyor. okuyup, okumama kararını ilk paragraf belirliyor çoğu zaman. bu sefer, ilk paragraf falan umrumda olmadan yazacağım. okunup, okunmaması umrumda değil.
bazen, arkadaşlarımdan nefret ediyorum. herkesi silip gidesim geliyor, bir kaç dakika içinde geçiyor sonra tüm hissettiklerim. bazen, kendimden bile nefret ediyorum. kendinden nefret eden bir insanın, başkalarına sevgi gösterebilmesi mantıksız geliyor zaten.

"bazen" diyorum her zamanki gibi, zaten bir hisse sürekli olarak bağlanamıyorum. zaman geçtikçe bitiyor tüm bağlılıklarım. mesela zaman geçtikçe eski anlamını kaybediyor sürekli dinlediğim şarkılar. zaman geçtikçe eski anlamını kaybediyor arkadaşlıklar, ne konuşacağını bilemez hale geliyorsun ve zaman geçtikçe daha çok ölesi geliyor insanın.

"zaman geçtikçe" diyorum, sanki "zaman geçmedikçe" diyebilecekmişim gibi. zamanın geçmemesini istiyordum bazen, artık istemiyorum. ölümsüzlüğü istemiyorum çünkü. düşünmeye devam ettikçe ölmeyi daha fazla istiyorum, seriler yazıyorum, ölümü anlatıyorum ama kimse "neden ölmek istiyorsun?" demiyor. bu yüzden arkadaşlıklarımdan nefret ediyorum bazen.

yaşımdan büyük arkadaşlarım olsun istiyorum, bulamıyorum. arkadaşlarımı gördükçe, arkadaşlarıma baktıkça beynimin bayağı geride olduğunu düşünüyorum. arkadaşlarımın arkadaşlarına bakıyorum bazen, sanki hepsi dünyanın en başarılı insanlarıyla arkadaş. kıskanmıyor değilim, kıskançlıktan deliriyorum bazen. "ben, o kadar çocuksu muyum?" diye düşünüyorum, bu kadar çocuksu olmasaydım arkadaşlarım küçük yaşta olmazdı diyorum kendi kendime kapılıp giderken. değişmeye çalışıyorum, bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorum; evrim var diyorlar, vücut olarak evrimleşiyor olabilirim ama neden düşünce olarak evrimleşemiyorum bilmek istiyorum.

bazen, bacaklarımdan bir yere asılıp tüm ağırlığımı yer çekimine vermek, serbest bir şekilde etrafı izlemek istiyorum. küçükken salıncağa bindiğimde ayaklarımın yere değmediği zamanlar geliyor aklıma, ayaklarımı salladığım zaman rahatlardım. şimdi ayaklarımdan asılıp, tüm bedenimi sallamak istiyorum sadece. "belki rahatlarım," diyorum, "belki geçer."
"bazen" diyorum, "hiçbir şey olması gerektiği gibi değil."
yaklaşıyor, ağlıyor. "ne olması gerekiyordu? ne olmasını bekliyordun ki?" diyor.
"bilmiyorum" diyorum, "en azından zengin olmalıydım, işe yaramaz bir yazar değil."
susuyor.
ben de susuyorum.
bazen, sadece susuyoruz işte. bazen, sadece susasım geliyor.
 bazen, sadece susuyorum.

insanlara, hayalleri öğretmeyin.


"insanlara," dedim, yanıma yaklaşıp hayat konusunda bana ders vermeye çalışan arkadaşıma. "hayallerin sadece kırılmak için var olduklarını öğretmeyin. gerçeklere daha fazla bağlanırlarsa eğer, ölmeyi daha fazla isterler."
gülümsedi. "hayallerin kırılmak için var olduğunu söylüyosun, ama her yeni sevgilinle hayaller kuruyorsun. seni anlamaya çalışmıyorum, iki yüzlüsün." dedi.

gülümsedim. sonra sustum. bazen susmak çaresizliktir, bazen söyleyecek bir şeyler bulamamaktır. bazense sadece, "kimsenin seni anlamayacağını bilmekten ibarettir."
küçükken, öğretmenlerim 'ne olmak istiyorsun?' diye sorduğu zaman ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. 21 yaşımdayım ama sanırım fazlasıyla yaşlandım. 

öğretmenlerim benden büyüyüp, adam olmamı isterlerdi. babamın, akrabalarımın gözünde her zaman büyük bir bilgisayar mühendisi olabilirdim. arkadaşlarımın gözünde her zaman bir psikolog edası vardı bende. ama zaman geçti, ben büyüdüm ve işe yaramaz, beş kuruş etmez bir blog yazarı oldum.

ilk sevgilim olduğu zamanlar çok mutluydum biliyo musunuz? kurabildiğim hayaller vardı, pembe panjurlu ev olmasa bile dünyanın en mutlu çifti olabilirdik. ilk olmasının verdiği masumluk güzeldi, erkekliğim orospu değildi o zamanlar. benden, başka birisi için ayrıldığı zaman, "hayallerin sadece kurulmak ve daha sonra kırılmak için var olduğunu öğrenmeye başlamıştım."

bir zaman sonra hayaller, yerini beklentilere almıştı. en son sevgilimle evlenmeyi hayal etmek yerine, mutlu olmak beklentisine girdim. gelecekte değil, sadece o an beni mutlu etmesi, benim de onu mutlu etmem yeterliydi. ama, ikimiz de insandık; ben ne kadar onun bana verdiği mutluluklarla yetinirsem yetineyim, benim ona verdiğim büyük mutluluklar bir zaman sonra küçük gelmeye başladı. fazla uzun sürmedi zaten, ayrılıverdik bir çırpıda.

bazen, beklentilerimizi yüklerken karşımızdaki insanların "insan" olduklarını unutup süper kahraman özellikleri göstermelerini bekliyoruz. bazense insanlar insan olduğumuzu unutup, bizden süper kahraman olmamızı istiyorlar. 

bazen, tüm beklentiler boşuna gidiyor. bazen, kurulan hayallerin hiçbir önemi kalmıyor, hepsi "uzayda bir yerde, hayaller çöplüğüne" uçup gidiyor.

bazense, "insanlar, küçücük beklentileri bile yerine getiremiyorlar."
arkadaşım yanımdan gitmişti, son zamanlarda yaptığım gibi yapıp kendimle konuşmaya başlamıştım. böyle yapmak ne kadar şizofren gibi hissettirse bile, iyi geliyordu.

"ne adam oldum, ne bilgisayar mühendisi, ne psikolog. ne ilk sevgilimi hatırlıyorum şimdi, ne de son sevgilimi. sadece, hayalleri hatırlıyorum, beklentilerimi hatırlıyorum ve sadece, bunlar acı veriyor.

her sevgilimle hayaller kuruyorum, her tanıştığım insanlara beklentiler yüklüyorum. neden, bilmiyorsun. anlatsam bile, anlamayacaksın. ama, şu kadar söylüyorum: 'kırılan hayallerim, yıkılan beklentilerim olmasaydı; hiçbir şeyim olmazdı. ben sadece, bi şeylere sahip olmayı istiyorum. acı vereceğini bilsem bile.'"

gitme.

"neden seninle kalayım! sen tam bir piçsin, senden nefret ediyorum. gittiğim zaman bana bir 'kal' bile dememiştin. ne istiyorsun benden?" dedi kadın. içerledim biraz, dediklerini saniyeler içerisinde düşünmem gerekiyordu. "ben..." dedim, sessizce uzun süre kaldım. "biliyorum, ben... insanları kendimden nefret ettirmek işinde ustayım."

"sana 'kal' demedim. gitmek isteyen bir kadına 'kal' demek, acizlik gibiydi ya da ne bileyim ölmüş bir insana kalp masajı yapmak gibiydi. ben, her çaresiz insanın yaptığı gibi susmayı tercih ettim. ölen insanın öldüğünü kabul edip içimden ağladım." dedim.

"seni anlamıyorum" dedi kulağıma yaklaşıp fısıldarcasına. "hala sakin sakin oturuyorsun! seni öldürmek istiyorum! senden nefret ediyorum, geber lütfen!" diye devam etti.

ayağa kalkıp arkamı döndüm, dışarıdaki hafif karı izlemek için cama doğru yaklaştım. "merak etme," dedim, "zaten ben de yaşamak istediğimi sanmıyorum."
gitmek isteyen bir insan arkasından neden "kal" lafını duymak ister anlamıyorum. siz kadınlar, biz erkekleri çaresiz duruma düşürmekten zevk mi alıyorsunuz?

seri 1, bugün ne yaptım?

tren istasyonundaydım. elimde bir silah vardı. ölmeyi bu kadar isterken neden ölmediğimi çok düşünüyordum son zamanlarda, bir arkadaşım ölümün en kesin yolunun trenin önüne atlamak olduğunu söylemişti.

aldığım alkol damarlarıma çoktan karışmış, kanım çoktan kalbime pompalanmış ve beynim çoktan yerinden hoplamış olmalıydı. şu an nerede olduğumu, nasıl olduğumu nasıl hatırladığıma hayret ettim, sonradan boşverdim.

delice geliyordu. ağlamak istiyordum, zaten ağlıyordum babası tarafından tecavüze uğramış küçük bir kız çocuğu gibi. hıçkırıklara boğulmuştum, her şeyi içime atmamın bedeli olaraktı gözlerimden akan damlaların dışarı çıkışı.

insanın kendisini öldürmesi, cesaret istiyor. biraz hareket edeyim dedim, istasyonun yalnızlığı güzel geliyordu. yalnızlığı bugüne kadar hep kötü bulmuş olsam bile, ilk defa huzur doluydum. huzur dolu, ağlayan bir çocuk; ne garip. tren istasyonundan inip tren raylarına indim. pas kokulu demirlerin üzerinde, kim bilir kaç insan sevgilisine kavuştu, kim bilir kaç insan sevgilisinden ayrıldı diye düşündüm.

düşünmeyi seviyordum, tren raylarının üzerinde yürürken kendimle konuşmaya başladım. "çok merak ediyorum, öldükten sonra burada olmak isterdim. işe yetişmek için acelesi olan yüzlerce insanın, insan öldüğünü takmadan 'ölecek başka yer mi bulamamış?' dediklerini görmek isterdim. yaşlı teyzelerin, amcaların 'gençmiş sanırım, niye böyle olmuş ki' dediklerini görmek isterdim. bir takım genç insanın ibretlik şekilde ölümümden korkmasını, bir takım genç insanın da 'bizim yapamadığımızı yaptı' demelerini bile görmek isterdim."

hala yürüyordum, tren gelmek bilmiyordu. sanki ölümümü biliyorlarmış gibi trenlerin gelmeyişi deli etti biraz beni. işin ilginç tarafı, sanki ölümümü istiyorlarmış gibi hiçbir güvenlik görevlisi de "dur, ne yapıyorsun?" demedi. biraz saçmalıyordum sanki, eli silahlı bir insana yaklaşmakta cesaret isterdi. gerçi ne diyorsam, eli silahlı bir şekilde pas kokulu tren raylarının üzerinde yürüyen bir genç varken cesaretten ne kadar bahsedilebilirdi?

bilmiyorum.

hiçbir şey bilmiyordum.

sadece ölmek istiyordum, ve sadece yürüyordum.
tren hala gelmedi, hala bir güvenlik görevlisi dur demedi.
ve ben, hala yürüyorum.

seri 1 bitti, diğer bir seride görüşmek üzere. bu arada hikayenin adı "ölmek istiyorum", serileri yazdıkça etiket kısmında "ölmek istiyorum" olarak etiketleyeceğim, oraya bakarak okuyabilirsiniz.
bu arada bu yazıyı, burada beni izleyen ceren ve atakan'a armağan ediyorum. öpüyorum.

mim: boş vakit ve eğlence.

blogger'ların sade gülü melodram, benim ismimi belirmeden "cevaplamak isteyen herkesi mimledim" yazmış. çok alındım, oysaki o da benim "hiç mimlenmeyen, mimlerin gülü" olduğumu bilir. çok alındım, kendisine bu da açık bir mektup olsun.

aslında ben bugün, güzel bir hikaye yazacaktım hatta; "tren yollarında yürüyordum. arkadaşlarıma, ölmek istiyorum dediğim zaman 'bileklerini kesme, hap içme; kesin ölmek istiyorsan eğer kendini bir trenin önüne atacaksın' demişlerdi." diye başlayacaktım ama hazır "mim" bulmuşken, kaçırmayayım dedim.

hadi geçelim, mim sorularına.

günün nasıl geçti?
günüm, "olm çok yalnızım" çığlıklarıyla başladı aslında. size bir şey söyleyeyim mi? insan, yalnız olduğunu düşünmeye başladığı zaman kim ne derse desin, yalnız oluyor. insanlar yalnız olmadığımı söylüyorlar, insanlara benim arkadaş çevremin sadece internet üzerinden oluştuğunu anlatamıyorum.

her neyse. yalnızlık çığlıklarımın yanında, bugün birileriyle buluşayım bare dedim. facebook'a bir ümitle durum girdim, "yalnız değilsin" diyen arkadaşlarıma kapak olurmuş gibi kimse buluşalım bile demedi. biliyordum kimsenin bir şey demeyeceğini, ama insan bazen küçük bir ümit parçasına sığınıveriyor işte.

kerem'e mesaj attım, canım benim dersaneden çıkmış. buluştuk, gezdik, dolaştık. kendime bir de kitap aldım. iyi oldu, güzel oldu. 96 sayfasını okudum ve ilk defa bir kitabın sıkılmadan 96 sayfasını okuyorum diyebilirim.

isim vermeden birinden bahset!
saçları çok güzel. bursaya gittiğim zaman eski aşklarımın hiçbirini takmadan aşık olmak istiyorum. kıvırcık saçlarına ölürüm ben onun.

aşık olmak istiyorum dediysem, karşısına geçip "sana aşığım" demekten bahsetmiyorum. artık aşka inanmadığımı herkese söylediğimi hatırlıyorum zaten. sadece, platonik olarak sevmek ve kendime acı çektirmek istiyorum. böyle de psikopatım galiba.

bugün, kendin için ne yaptın?
bugün, kendim için kendimi yalnızlığıma inandırdım. etrafım, çok garip biliyor musunuz? bulunduğum şehirden uzakta olduğum zaman onlarca insanın "seni özledim, neden beni görmeden gittin?" deyişlerine tanık oluyorum ama bulunduğum şehire geldiğim zaman biri de demiyor ki "nerdesin? hadi görüşelim." diye.

bugün, bunu kabul ettim. insanlar beni özlemiyor, insanlar beni sevmiyor. sonra sordum sadece, "insanlar beni neden özlesin? ben, başka biri olsaydım mesela tesadüf eseri olmadığı sürece benimle takılmazdım" diye. kendimle konuşmaktan nefret ediyorum.

twitter ana sayfanı aç, gözüne ilk takılanı yaz.
dünyanın kısa tarihi: kabil, habil'i öldürür ve olaylar hızla gelişir. @skutarion.

düşün ki o bunu okuyacak?
sanırım burada "o" derken, az önce bahsettiğim saçları güzel hatundan bahsediyoruz.

isim olarak vermediğim için büyük ihtimal o, oradaki paragrafı ona yazdığımı anlamayacak. zaten anlayabileceğini düşünseydim "ona aşık olacağım" demezdim.

kahkaha atmana sebep olan karikatürler?
klavyeye bakmadan bir şeyler yaz?
aslında bunu yapmak isterdim, ama 6 yaşımdan beri bilgisayar kullanmamın (15 sene) verdiği getiriye dayanaraktan klavyeye bakmadan yazı yazabiliyorum. anlayacağınız, bu paragrafı klavyeye bakmadan yazdım.

bir cümle düşün, sonra kelimelerinin yerini değiştirerek yaz.
günahıyız tohumun biz hangi?

ctrl+v yap.
ne pis bi aşkın meyvesiyim lan ben.

az önceki karikatürü bulmak için google'a yazmıştım, oradan bilgisayarın aklında kalmış demek ki.

veee evet sayın okuyucu, bir mim'in daha sonuna geldik. bundan sonra ben, yine bir mimin sonunda kimseyi tanımadığımdan dolayı "isteyen lütfen mimlesin kendini, yazdığı yazıyı yorum olarak yazsın da ben de okuyabileyim" diyorum. görüşürüz.

kalbim kırıldı.

not: bu eski telefonuma ve htc'ye açık bir mektuptur. kişisel bir şey.

kimileri, insanlara bağlanırlar. ben de denedim, her bağlandığım insan tarafından aldatıldıktan sonra insanlara bağlanmanın bir önemi kalmıyor. sadece insanlardan değil, insan olduğunuz için kendinizden bile nefret ediyorsunuz. söyleyebilir misiniz, "tüm bağlandıkları tarafından aldatılan bir insan, bir daha nasıl bir insana bağlanabilir?"

kimileri de hayvanlara bağlanırlar. bir kedim olmasını isterdim ya da bir köpeğim. bir kuşumun bile olmasını isterdim delicesine. ama söyleyebilir misiniz lütfen, "kendisiyle bile sürekli konuşup ondan sonra 'deliriyorum galiba' diyen bir insanın, hayvanlarıyla neler yapabileceğini?"

kimileri de dinine bağlanırlar mesela. hiçbir zaman görmediği şeylere, ölümden sonra ona kavuşacağına inanarak yaşarlar hayatını. her insan yapar bunu. ben de bağlıyım, oradan biliyorum. ama söyleyebilir misiniz lütfen, "kendisiyle bile sürekli konuşan bir insanın 'tanrıyla konuşamadığı zaman' neler hissedeceğini?"

kimileri de sahip olduğu şeylere bağlanır. bazıları paraya, bazıları çantasına, bazıları kahvesine, bazıları sigarasına sarılır onu hiç bırakmayacakmış gibi. sigara diyorum, ağzına öyle bir alır ve içerisine öyle bir çeker ki; sanki giden dumanıyla tüm dertleri akıp gidecekmiş gibi!

ben de böyleyim işte, telefonuma bağlandım.

sonra, insanlar gibi, herkes gibi... çünkü insanlar, "hiç farkında olmadan, hatalar yaparak uzaklaşırlar bağlandıkları şeylerden." işte ben de herkes gibi, hiç hatırlamadığım bir şekilde, hiç hatırlamadığım bir haldeyken uzaklaştım telefonumdan.

her insan gibi ona giderken "elveda" demek isterdim. kalbini kırıyorsam bile kendimde olmak isterdim. kendimde değildim, kalbini nasıl kırdığımı bile hatırlamıyorum telefonumun! o sırada hatırladığım tek şey "kurtarın beni, benim kurtarılmaya ihtiyacım var ne olur kurtarın beni!" diye bağırmaktı. istememiştim telefonumu falan fırlatmayı, nasıl olduğunu hatırlamıyorum dediğim gibi ama "nasıl olduğunu hatırlayıp, elveda demek isterdim."

"özlemek" duygusunu samimi bulmayan bir insandım. arkadaşları tarafından "özledim, çok özledim seni." denilen bir insanım ama "yanlarına gittiğimde bir 'buluşalım' mesajını esirgeyen" arkadaşlara sahibim. durum böyle olunca, nasıl inanabilirdi ki insan özlemeye?

ama, insan bağlandığı şeyleri gerçekten özlüyormuş. bense, telefonuma hiçbir insana bağlanmadığım kadar bağlanmışım. hiçbir insanı özlemediğim kadar özlüyorum telefonumu ve hiçbir insanın yokluğunu hissetmediğim kadar yokluğunu hissediyorum telefonumun.

aslında o kadar dayanıklıymış ki, hala çalışıyor biliyor musunuz? sadece ekranı paramparça olduğu için kullanılamaz hale gelmiş. bu halde bile yanımdan ayırmıyorum hiç! insan, bağlanıp kopamadığı şeyi nasıl yanından ayırır ki? yanımda olduğu zaman güven veriyor bana, hiçbir insanın vermediği kadar. ve biliyorum, "diğer insanlar gibi, beni aldatıp başkalarına da gitmeyecek o."

aslında kendime acıyorum bu durumda. telefonumu yaptırmam için gereken 300 400 lira masraf var ve "bağlandığım şeyin bana geri dönmesi için" elimden "gelemeyen" hiçbir şeyi yapmaya çalışamıyorum bile. nasıl yapayım ki? elimden gelemiyor! olmuyor işte.

her gece yatmadan, uyumadan önce 'yarın sabah kalktığımda 1 hafta önceki sabaha uyanayım' diye konuşuyorum kendimle. her sabah uyandığımda aynı hayal kırıklığıyla uyanıyorum ve her gece uyumadan önce, sabah kalktığımda aynı hayal kırıklığını yaşayacağımı bildiğim halde konuşuyorum kendimle.

ama olmuyor işte.
insan, bağlandığı şeyi bırakmak istemiyor.
ve ben de ona mektup yazıyorum böyle, onunla konuşmak istiyorum, ona dokunmak istiyorum! aseksüelliğimin verdiği hiçbir insana dokunamamak yetkisiyle telefonuma dokunmak istiyorum, fesatça olmadan.
bir şeyler yapmak istiyorum, sadece aklıma yapabildiğim tek şeyi yapmak geliyor.
ben de açıyorum böyle bir sayfa, ve dediğim gibi mektup yazıyorum böyle. belki, htc görürde "bi şeyler hallederiz" der diye. kendimi bu kadar acınası duruma sokuyorum da, hiçbir şey olmuyor işte.

mide ağrısı.

arada sırada baş ağrılarım oluyordu. baş ağrılarımdan kurtulmak için kafama sıkıp beynimi darmadağın edesim geliyordu.
şimdiyse midem çok fena ağrıyor. bir bıçak alıp, midemi delik deşik etmek istiyorum!

saçmalattirik: her şey, planlanmış gibi.

casper eğer ki tatilimi iptal etmeseydi, o gün sarhoş olmazdım. o kızla buluşmak yerine, tatil hazırlığımı yapardım. tatil hazırlığımı yapsaydım, telefonum kırılmazdı. ve telefonum kırılmasaydı eğer, en değerli şeylerimden birini kaybettiğim için üzülmezdim.

sarhoş olmasaydım, büyüdüğümü hissetmezdim. büyüdüğümü yeni yeni anladığım için depresyona da girmezdim mesela.

ama her şeyin başı diyorum. her şeyin başı, casper'ın o tatili iptal etmesinden başladı. tüm her şey planlanmış gibiydi, sanki tüm olacakları daha önce planlamış insanlar vardı ve böyle olması gerektiği için böyle oldu.

casper, tatilimi iptal etti. sarhoş oldum. psikolojik olarak kurtulmam gerektiğini öğrendim. telefonum kırıldı. bunalıma girdim. büyümeye karşı çıktığım halde, büyüdüm. bunların hiçbirisi olmasaydı eğer, yazacak hiçbi şeyim olmazdı.

ama sorun şurada başlıyor. "bunların hepsi oldu, ve ben bunları değiştiremezdim."
yukarıdaki paragrafları yazdığımda, kendimi yeni çıkarttığım bir kitabın arka sayfasını yazıyormuş gibi hissettim. "çocuk olduğunu zannederken, büyüyen bir insanın hikayesi", ne kadar sizi anlatıyor değil mi?

"mr.nobody" filmini izlerken, aslında bahsedilen şeylerin gerçek olabileceğini düşündüm. birileri, ya bizi hayal ediyor ve sırf yaşantılarımız onlar öyle hayal ediyor diye şekilleniyorsa? bunun, böyle olmadığını kanıtlayamazsınız.

ya da, "ya hayatımızda yaşadığımız her şeyi biz hayal ediyorsak, ve hayatımız ona göre şekilleniyorsa?"

mesela, ben bu yazıyı yazdığımı hayal ediyorumdur. nasıl olduğunu bilmediğim şekilde, şu an bulunduğum küçücük dört duvarı ben yaratmışımdır. günlerdir duyduğum o iğrenç kusmuk kokusu, beynimin hiç bilmediğim bir tarafında hiç bilmediğim bir şekilde hayal ettiğim için var oluyordur?

ne bileyim, ne çok soru sordum yine. son bir soru daha sormak istiyorum, bunların aksini iddia edecek bir teoriniz var mı? bunların, böyle olmadığını kanıtlayabilir misiniz?

onu da bilmiyorum.

sadece, demek istediğim; "bu hayatı yaşıyorum, ve bu hayatı birileri yönlendiriyor. birileri böyle olması için planlıyor ve her şey böyle oluyor. inanıyorum, şu an yazmamı bile onlar planlıyor. ve yaşadığım her şeyi, yaşadığım zaman acı çekeceğim her şeyi onlar planlayacaklar.."

paranoyalar, olaylar.


deli olduğumu söylüyorlar, söylesinler. bırakıyorum artık, aldırmıyorum. kaç kere söylediğimi hatırlamıyorum, ama kabul ediyorum; zaten pek akıllı biri sayılmam.

geçen senelerde psikiyatriste gittiğim zaman, doktorun verdiği anti depresanları hiçbi zaman bırakmamalıydım. son zamanlarda balkona her çıktığımda bir şeylerle konuşmaya başladığım. dün mesela, aya küfür ettiğimi hatırlıyorum. "ondan cevap istediğimi! cevap vermezse üzerine c4'ler yerleştirip tamamen havaya uçuracağımı!" söyledim. aynı cevabı verdi, sadece sustu. gülümser edasıyla, benimle dalga geçer gibi sadece sustu.

sonra parkta yürüyüşe çıktım. tüm bu "dalga geçer edasını" unutmak ve biraz düzelmek için. kulaklığımı taktım ve çığlıklar atan bir müziği açtım. gariptir, hep hoşuma gitmiştir; hayal dünyasına daha çabuk götürüyorlar. daha doğrusu, paranoyalarımın azmasına daha fazla yardımcı oluyorlar.

parkta yürüyordum. insan gereksinimi olarak gözlerimi kapatmak zorunda hissettim, açtığım zaman üniversitede buldum kendimi. nasıl olduğunu sorgulamıyordum, zaten son zamanlarda istediğim tek şey zamanın çabuk geçmesi ve ortalardan kaybolmamdı.

yürüdüm. kulağımdaki müziğin sesini hala duyabiliyordum, skillet grubu "i niiiiiiiiid e hiiiiiiiroooo" diye bağırıyordu! çığlıklar atıyordu.

üniversitenin en güzel yerine gittim, şenliklerin yapıldığı o yeşil alana. üniversitenin ortasında bulunmasına rağmen en kimsesiz yeri burasıydı. kendimi kaybedecek, yere düşecek gibiydim. müzik, kulağımda daha şiddetli duyulmaya başladı.

yeşilliklerin tam ortasına geçtim, çoktan kendimi kaybetmiştim bile. sadece, sadece müziğe bıraktım kendimi. etraftaki kimsesizliği takmadan, sesimin yankılacağını takmadan söylemeye başladım. çığlıklar atmaya başladım daha doğrusu.

"i nid e hiiiiiiiiiiiiiiro, to seyv mi naaaaav! i niiid a hiiro, seyv mi naaaağ. i niiid e hiiiro tu seeyv maaaaa laaayf. a hiro wil seeyv mi caaaast in taaaaym" diye bağırıyordum, gitarın akışına çoktan bırakmıştım kendimi. gitar çalarmış gibi yapıp şarkılar söylüyordum. birilerinin bana doğru geldiğini düşündüm, birilerinin bana doğru gelmesini yarattım!

bana doğru geldiler, beni izlemeye başladılar ve gözlerimi tekrar kapattım.
tekrar parktaydım.
bir zamanlar böyle şeylerden nefret ederdim, yapamayacağım şeyler gibi gelir boş boş paranoyalara dalmamam gerektiğini hatırlardım. ama ilk defa, ilk defa böyle olmasını istemeyerek başka şarkıları aramaya başladım. kafamı yorgun tutacak ve başka dünyalara göç etmemi sağlayacak, başka şarkılar.

ilk defa hoşuma gidiyordu, adeta dünyaya gelen bir bebeğin hayatta tattığı ilk mutluluk gibiydi!

listemde sevdiğim şarkılardan birini daha buldum, yine bağırmalı falandı! çok hoşuma gideceğini bildiğimden kulak içi kulaklığımı kulağıma takıp tekrar gözlerimi kapattım.
drama yazarlığı için tiyatro sınavını geçmem gerekiyordu. nerede olduğumu bilmiyordum ki bu yine benim umrumda değildi! yapmam gerekeni yapmam gerekiyor diye düşünüp sadece zevkini çıkaracaktım. bu sefer hayal olduğunu biliyordum! etrafımda kimseyi görmüyordum, ama birilerinin beni izlediğini de biliyordum.

"vur" dedim! "vur olric, bana en sert gücünle vur!"
olric, sanki senelerdir bunu bekliyormuş gibi efendisine çok sert bir yumruk attı. hissettiğimi düşündüm. kendimi yere attım!

"bu kadar mı olric? ahaha, bu kadar mı?" diyerek ayağa tekrar kalktım ve bir yumruk atmasını daha söyledim. çok sert bir yumruk daha attı, bu sefer yere atmak yerine karşımdaki oyunculara gerçekçi gözüksün diye sağa doğru savruldum. yüzümdeki kanı siler gibi yaptım.

yüzümde kan yoktu, olric diye bir kişi de yoktu. sadece ben uyduruyordum, sadece kendimi yere atıyor ve biri bana vurmuş gibi yapıyordum.

gülümsedim, olric hevesini alamayacak olmalıydı ki tekrar vurdu. tekrar. bu sefer fight club filmindeki jack gibi attım yere kendimi. olric'i ben yaratmıştım, üzerime çıkmasını sağladım. olric bir sağ kroşe, bir sol kroşe, sürekli vurup duruyordu.

"insanlar..." dedim, bir yumruk daha. "insanlar, insanlar olric" dedim, bir yumruk daha geldi. "insanlar olric", bu sefer ağlamaya başlamıştım. "insanlar, ne kadar acı çekerlerse..." ağlamayla karışık bir kahkaha attım. tüm izleyenler şaşırmıştı. "ne kadar acı çekerlerse, bir zaman sonra o kadar zevk almaya başlarlar."

olric tekrar vurdu. gülümsedim. kahkaha attım! çok büyük bir kahkaha patlattım türk filmlerinde gülmeye başlayan kötü karakterler gibi.

izleyenleri görmüyordum. ama çok şaşırmışlardı, çok etkilenmişlerdi biliyorum. nefeslerini tutmuşlardı ve sadece beni izliyorlardı, hissediyordum.

"ve" dedim, "olric..."
lafımı bitiremeden, gözlerimi kapattım.
dünyaya, tekrar hoşgeldim.

keşke diyorum, o psikologun paranoyaya karşı olan ilaçlarını kullansaydım. en azından bu kadar delirmemiş olurdum..

Bu Blogda Ara