Kayıtlar

Eylül, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

berbat rüyalar

İÇ. MUSTAFANIN BEYNİ. GECE. 30.09.2012.

içtiğim sigaranın sonsuz olmasını istediğimden bahsetmiş miydim? her neyse, bunun şu an yazacaklarımla bir alakası yok, sadece hatırlatmak istedim.

yaslandım. yatağımın koskoca bir kısmını bırakıp iyice duvara dayandım. öyle uzun zaman olmuş ki kendimi bir yere emanet etmeyeli, duvara dayanmak güzel geliyor olmalı. ya da ne bileyim, ya da kim bilir; güzel gelen emanet etmek değil de, her şeyden saklanma isteğidir. öyle bir şey ki bu, kendimi kapatıp yıllarca kimseye gözükmek istemiyorum. kimsenin beni görmesini istemiyorum, kapatın beni lütfen!

bir haftadır aynı rüyanın etkisinde olmaktan bıktım. rüyanın tam ortasında buluyorum kendimi, büyük bir ödül töreni ya da küçük bir kutlamada bulunuyorum. sıra yemek yemeye geçiyor, tost yemekle başlıyorum. masa üzerinde bir tabak daha beliriyor, nedir bu diye bakıyorum; ölü gibi gözüken beyaz yılanlar görüyorum. lezzetli olmalı. yanımda arkadaşlarım belirliyor, "ben bunu yiyemem" diyorum. şaka…

mastercard

İÇ: MUSTAFA'NIN EVİ - GECE.

bazen, sigaram hiç bitmesin istiyordum. ciğerlerime dolan dumanı dışarı attığımda, bu hayatta var olmamın bir sebebi varmış gibi hissediyordum. ama her şeyin olduğu gibi, sigaramın da sonu geliyordu.

beş parasızdım diyordu bir yazar, zengin olma hikayesini anlatıyordu. "bir gün ben de bu zenginlerden olacağım" hissi uyandırıyordu izlediğim her film. 20 metre karelik bir odada başladım yazmaya, şu an 200 metre karelik bir villadayım diyordu hayallerine kavuşmuş bir yazar. ne güzel kandırıyorlardı bizi. keşke diyordum, kişisel gelişim kitabı okuyan her insan 20 metre karelik bir odadan 200 metre karelik villaya geçebilseydi.

derin derin hayaller kurdurtmayı çok seviyor olmalıydı hayatın üst kısmında yaşayan insanları. onların yaşadığı hayatların hayallerini kurmasaydık eğer, onların yaşadığı hayatların bir önemi kalmazdı çünkü. onların da vardı elbet, bizden daha iyi yaşamak için sebepleri. mesela kimisinin babası zengindi, kimi insan kazıklama…

buruk sevinç.

ankarada son sigaralarımı aşti'de içip etrafı biraz inceledim. ayrılmak, gerçekten çok zor iş. birbirine belki de son kez veda edenler vardı. birbirinin gözlerine "gitme, lanet olası gitme!" diye bakanlar, "keşke otobüs bozulsa, burada kalsam" diye düşünenler.
benim öyle gözlerime bakıp, "gitme, lanet olası gitme!" diyebilecek kimse yoktu. hatta bana sarılıp, ne olacağını bilmeden "kendine iyi bak" diyebilecek bir arkadaşım da yoktu. yalnız bir insan olduğumu oradan anlıyorum. ben sadece, "keşke otobüs bozulsa, burada kalsam." diyen insanlardım. neden olduğunu bilinmez, sadece o an kalmak istiyordum.
aslında ilginç, 1 aydır bu zamanın gelmesini ve bursaya gitmeyi bekliyorum. konuşmak kolay oluyor ama iş ayrılmaya geldiğindeyse çok zorlaşıyor her şey. zamanın durmasını istiyorsun. geçenlerde bir film izlemiştim, adam "zamanı durduramadığı için, belki tersine akar diye saati tersine çevirmişti."
işte öyle, ümitsiz bir şeki…

yüzüncü yazı.

önüme seçenek sunsaydılar eğer insan olmazdım, biliyorum. bir sürüngen olmak daha mantıklı geliyor, en azından sürünmekten başka şansım olmazdı.

ya da bilmiyorum. liseye giderken yolda, ufak bir solucanın parçalara ayrılmış bir şekilde yaşam savaşı vermesini izliyordum. etrafta güzel bir manzara vardı, adına harikalar diyarı demişler. ne kadar parçalanmış olursa olsun, yaşamak için verdiği savaş gözümün önünden bugün bile gitmiyor. yaşamış mıdır, yaşamamış mıdır bilmiyorum, okula geç kalıyordum ve onu orada terk ettim.

o günden beri kendimi o solucana benzetiyorum. paramparça hale getirilmişim, yaşamaya devam etsem bile yaşam ümidim yok ama ben yine de yaşamak için bir çok mücadele veriyorum. ne demiştim geçenlerde? her savaşı ben başlatıyorum anne, ama hep başkaları bitiriyor. ben ne kadar mücadele verirsem vereyim, hep başkalarıyla ilgili bir şeyler oluyor.

yaşamın, en ilginç tarafı bu. başkalarının hayatını yaşasak bile, yaptığımız hataları kendi hayatlarımızla ödüyoruz.

her savaşı ben başlatım, başkaları bitirdi.

Resim
"oğlum, biz seni böyle yetiştirmedik. neden içtin? neden sarhoş oldun?" diye sordu annem. böyle bir soruya ne cevap vereceğimi bilmiyordum, kendimi öldürmek istedim. ortadan kaybolmak istedim, kimsenin beni göremeyeceği bir yere gitmek istedim. hiç kimsenin sahip olmadığı topraklara..

"çaresizdim anne. okuduğum savaş kitapları 'savaşı ben başlattım, ben bitiririm' derdi. her savaşımı ben başlattım ama başkaları bitirdi anne. neyi unutmak istediğimi unutmak istiyordum sadece. beceriksizliğimi, hiçbi işe yaramamazlığımı, her şeyimi unutmak istedim anne." diyemezdim. benim kahraman olmamı isteyen insanlara karşı bu cümleleri kuramazdım. ölmek daha güzel gelmişti o an. sadece ölmek, gitmek istedim. bazen, babamı izlerim. cebinde 5 kuruş parası olmamasına rağmen, mutlaka bulur bir yerden evlatlarına verirdi. babamı da anlıyorum, bazen düşünüyordur "keşke zengin olsaydık" diye. zengin olsaydık bile, kendi yemez evlatlarına yedirirdi biliyorum. ama ne olu…

seri 2: sikerim lan ben böyle hayatı!

Resim
not: bu yazı seri birin devamıdır. onu okumadan, bir şey anlayacağınızı sanmıyorum.

yere yattım, kahkahalar atıyordum. az önce, tren raylarının paslı demirlerinde yürürken, tam kimsesiz olduğumu düşünürken hiç tanımadığım bir insanın üzerime atlayıp "ne yapıyorsun lan sen?" diye bağırması çok garip gelmişti. "beni tanımıyorsun, niye hayatımı kurtarıyorsun lan?" demek istedim ama, siktir edip rayların yanında bulunan çakıl taşların üzerine uzandım. anlamsız kahkahalar atmaya başladım, adeta how i met your mother'dan barney'in şeytan gülüşlerinden birini yapıyordum: "nihahahaha!"

gözlerimi kapatmıştım, alkol damarlarımı sanırım terkediyordu ama ölmeyi istememem için bir sebep yoktu hala. etraftan insanların ayak seslerini duyuyordum, sanki buraya doğru geliyordu. birisi "ambulansı arayın" diye bağırdı, diğer birisi "açılın! nefes alsın biraz!" diyordu ama hiçbirisi umrumda değildi. hala kahkahalar atıyordum.

bir ara cem yılmaz…

bazenler.

Resim
bazen çok düşünüyorum blogu açtığımda, yeni bir yazının ilk paragrafına nasıl başlayayım diye. çünkü biliyorum, bir yazı okunmaya başlandığı zaman en büyük etkiyi ilk paragraf veriyor. okuyup, okumama kararını ilk paragraf belirliyor çoğu zaman. bu sefer, ilk paragraf falan umrumda olmadan yazacağım. okunup, okunmaması umrumda değil. bazen, arkadaşlarımdan nefret ediyorum. herkesi silip gidesim geliyor, bir kaç dakika içinde geçiyor sonra tüm hissettiklerim. bazen, kendimden bile nefret ediyorum. kendinden nefret eden bir insanın, başkalarına sevgi gösterebilmesi mantıksız geliyor zaten.

"bazen" diyorum her zamanki gibi, zaten bir hisse sürekli olarak bağlanamıyorum. zaman geçtikçe bitiyor tüm bağlılıklarım. mesela zaman geçtikçe eski anlamını kaybediyor sürekli dinlediğim şarkılar. zaman geçtikçe eski anlamını kaybediyor arkadaşlıklar, ne konuşacağını bilemez hale geliyorsun ve zaman geçtikçe daha çok ölesi geliyor insanın.

"zaman geçtikçe" diyorum, sanki "z…

insanlara, hayalleri öğretmeyin.

Resim
"insanlara," dedim, yanıma yaklaşıp hayat konusunda bana ders vermeye çalışan arkadaşıma. "hayallerin sadece kırılmak için var olduklarını öğretmeyin. gerçeklere daha fazla bağlanırlarsa eğer, ölmeyi daha fazla isterler."
gülümsedi. "hayallerin kırılmak için var olduğunu söylüyosun, ama her yeni sevgilinle hayaller kuruyorsun. seni anlamaya çalışmıyorum, iki yüzlüsün." dedi.

gülümsedim. sonra sustum. bazen susmak çaresizliktir, bazen söyleyecek bir şeyler bulamamaktır. bazense sadece, "kimsenin seni anlamayacağını bilmekten ibarettir."küçükken, öğretmenlerim 'ne olmak istiyorsun?' diye sorduğu zaman ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. 21 yaşımdayım ama sanırım fazlasıyla yaşlandım. 

öğretmenlerim benden büyüyüp, adam olmamı isterlerdi. babamın, akrabalarımın gözünde her zaman büyük bir bilgisayar mühendisi olabilirdim. arkadaşlarımın gözünde her zaman bir psikolog edası vardı bende. ama zaman geçti, ben büyüdüm ve işe yaramaz, beş kuruş etme…

gitme.

"neden seninle kalayım! sen tam bir piçsin, senden nefret ediyorum. gittiğim zaman bana bir 'kal' bile dememiştin. ne istiyorsun benden?" dedi kadın. içerledim biraz, dediklerini saniyeler içerisinde düşünmem gerekiyordu. "ben..." dedim, sessizce uzun süre kaldım. "biliyorum, ben... insanları kendimden nefret ettirmek işinde ustayım."

"sana 'kal' demedim. gitmek isteyen bir kadına 'kal' demek, acizlik gibiydi ya da ne bileyim ölmüş bir insana kalp masajı yapmak gibiydi. ben, her çaresiz insanın yaptığı gibi susmayı tercih ettim. ölen insanın öldüğünü kabul edip içimden ağladım." dedim.

"seni anlamıyorum" dedi kulağıma yaklaşıp fısıldarcasına. "hala sakin sakin oturuyorsun! seni öldürmek istiyorum! senden nefret ediyorum, geber lütfen!" diye devam etti.

ayağa kalkıp arkamı döndüm, dışarıdaki hafif karı izlemek için cama doğru yaklaştım. "merak etme," dedim, "zaten ben de yaşamak istediğimi s…

seri 1, bugün ne yaptım?

tren istasyonundaydım. elimde bir silah vardı. ölmeyi bu kadar isterken neden ölmediğimi çok düşünüyordum son zamanlarda, bir arkadaşım ölümün en kesin yolunun trenin önüne atlamak olduğunu söylemişti.

aldığım alkol damarlarıma çoktan karışmış, kanım çoktan kalbime pompalanmış ve beynim çoktan yerinden hoplamış olmalıydı. şu an nerede olduğumu, nasıl olduğumu nasıl hatırladığıma hayret ettim, sonradan boşverdim.

delice geliyordu. ağlamak istiyordum, zaten ağlıyordum babası tarafından tecavüze uğramış küçük bir kız çocuğu gibi. hıçkırıklara boğulmuştum, her şeyi içime atmamın bedeli olaraktı gözlerimden akan damlaların dışarı çıkışı.

insanın kendisini öldürmesi, cesaret istiyor. biraz hareket edeyim dedim, istasyonun yalnızlığı güzel geliyordu. yalnızlığı bugüne kadar hep kötü bulmuş olsam bile, ilk defa huzur doluydum. huzur dolu, ağlayan bir çocuk; ne garip. tren istasyonundan inip tren raylarına indim. pas kokulu demirlerin üzerinde, kim bilir kaç insan sevgilisine kavuştu, kim bili…

mim: boş vakit ve eğlence.

Resim
blogger'ların sade gülü melodram, benim ismimi belirmeden "cevaplamak isteyen herkesi mimledim" yazmış. çok alındım, oysaki o da benim "hiç mimlenmeyen, mimlerin gülü" olduğumu bilir. çok alındım, kendisine bu da açık bir mektup olsun.

aslında ben bugün, güzel bir hikaye yazacaktım hatta; "tren yollarında yürüyordum. arkadaşlarıma, ölmek istiyorum dediğim zaman 'bileklerini kesme, hap içme; kesin ölmek istiyorsan eğer kendini bir trenin önüne atacaksın' demişlerdi." diye başlayacaktım ama hazır "mim" bulmuşken, kaçırmayayım dedim.

hadi geçelim, mim sorularına.

günün nasıl geçti?
günüm, "olm çok yalnızım" çığlıklarıyla başladı aslında. size bir şey söyleyeyim mi? insan, yalnız olduğunu düşünmeye başladığı zaman kim ne derse desin, yalnız oluyor. insanlar yalnız olmadığımı söylüyorlar, insanlara benim arkadaş çevremin sadece internet üzerinden oluştuğunu anlatamıyorum.

her neyse. yalnızlık çığlıklarımın yanında, bugün birileri…

kalbim kırıldı.

Resim
not: bu eski telefonuma ve htc'ye açık bir mektuptur. kişisel bir şey.

kimileri, insanlara bağlanırlar. ben de denedim, her bağlandığım insan tarafından aldatıldıktan sonra insanlara bağlanmanın bir önemi kalmıyor. sadece insanlardan değil, insan olduğunuz için kendinizden bile nefret ediyorsunuz. söyleyebilir misiniz, "tüm bağlandıkları tarafından aldatılan bir insan, bir daha nasıl bir insana bağlanabilir?"

kimileri de hayvanlara bağlanırlar. bir kedim olmasını isterdim ya da bir köpeğim. bir kuşumun bile olmasını isterdim delicesine. ama söyleyebilir misiniz lütfen, "kendisiyle bile sürekli konuşup ondan sonra 'deliriyorum galiba' diyen bir insanın, hayvanlarıyla neler yapabileceğini?"

kimileri de dinine bağlanırlar mesela. hiçbir zaman görmediği şeylere, ölümden sonra ona kavuşacağına inanarak yaşarlar hayatını. her insan yapar bunu. ben de bağlıyım, oradan biliyorum. ama söyleyebilir misiniz lütfen, "kendisiyle bile sürekli konuşan bir insanın…

mide ağrısı.

arada sırada baş ağrılarım oluyordu. baş ağrılarımdan kurtulmak için kafama sıkıp beynimi darmadağın edesim geliyordu.
şimdiyse midem çok fena ağrıyor. bir bıçak alıp, midemi delik deşik etmek istiyorum!

saçmalattirik: her şey, planlanmış gibi.

Resim
casper eğer ki tatilimi iptal etmeseydi, o gün sarhoş olmazdım. o kızla buluşmak yerine, tatil hazırlığımı yapardım. tatil hazırlığımı yapsaydım, telefonum kırılmazdı. ve telefonum kırılmasaydı eğer, en değerli şeylerimden birini kaybettiğim için üzülmezdim.

sarhoş olmasaydım, büyüdüğümü hissetmezdim. büyüdüğümü yeni yeni anladığım için depresyona da girmezdim mesela.

ama her şeyin başı diyorum. her şeyin başı, casper'ın o tatili iptal etmesinden başladı. tüm her şey planlanmış gibiydi, sanki tüm olacakları daha önce planlamış insanlar vardı ve böyle olması gerektiği için böyle oldu.

casper, tatilimi iptal etti. sarhoş oldum. psikolojik olarak kurtulmam gerektiğini öğrendim. telefonum kırıldı. bunalıma girdim. büyümeye karşı çıktığım halde, büyüdüm. bunların hiçbirisi olmasaydı eğer, yazacak hiçbi şeyim olmazdı.

ama sorun şurada başlıyor. "bunların hepsi oldu, ve ben bunları değiştiremezdim." yukarıdaki paragrafları yazdığımda, kendimi yeni çıkarttığım bir kitabın arka sayf…

paranoyalar, olaylar.

Resim
deli olduğumu söylüyorlar, söylesinler. bırakıyorum artık, aldırmıyorum. kaç kere söylediğimi hatırlamıyorum, ama kabul ediyorum; zaten pek akıllı biri sayılmam.

geçen senelerde psikiyatriste gittiğim zaman, doktorun verdiği anti depresanları hiçbi zaman bırakmamalıydım. son zamanlarda balkona her çıktığımda bir şeylerle konuşmaya başladığım. dün mesela, aya küfür ettiğimi hatırlıyorum. "ondan cevap istediğimi! cevap vermezse üzerine c4'ler yerleştirip tamamen havaya uçuracağımı!" söyledim. aynı cevabı verdi, sadece sustu. gülümser edasıyla, benimle dalga geçer gibi sadece sustu.

sonra parkta yürüyüşe çıktım. tüm bu "dalga geçer edasını" unutmak ve biraz düzelmek için. kulaklığımı taktım ve çığlıklar atan bir müziği açtım. gariptir, hep hoşuma gitmiştir; hayal dünyasına daha çabuk götürüyorlar. daha doğrusu, paranoyalarımın azmasına daha fazla yardımcı oluyorlar.

parkta yürüyordum. insan gereksinimi olarak gözlerimi kapatmak zorunda hissettim, açtığım zaman ü…