Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

uyan dostum, bugün de sabah oldu.

sessiz olun, başım çok ağrıyor; çok fazla konuşuyorsunuz. çok fazla şey söylüyorsunuz, söylediğiniz çoğu şeyi dinlemiyorum bile. pardon, ne diyordunuz? anlamadım, umrumda değil. beni dinler misiniz? anlamadınız mı? umrunuzda değil. biliyorum. olsun. yazacağım.
hayatta yaşama amacı olanları çekemiyorum. ben, bir şeyler için kavga etmek istiyorum. ne için kavga edeceğimi bilmiyorum ve sadece bunun için saatlerce düşünüyorum. ne kadar boş olduğumu kendime hatırlatmam gerekiyor bazen. hatırlattıkça daha fazla nefret ediyorum hayattan. koskoca saatlerim, boşu boşuna gidiyor. yeni şeyler öğrenemiyorum, yeni şeyler yapamıyorum; yapmak istiyorum, ama ne yapacağımı bilmiyorum.

sahi ya, sürekli mutlu olanlar nasıl oluyor? biliyorum, ben sürekli kafanızı sikiyorum. ama sorunlu sizlersiniz; hayatında mutluluk adına hiçbir şeyi olmayan bir insandan mutluluk dolu kelimeler bekliyorsunuz. "çok karamsarsın!" diyorsunuz akciğerleri sigara içmekten kapkaranlık hale gelmiş bir insana!

zannedi…

bursaya gitmeden önce ankara

bu şehrin kömür kokmuş sokaklarını eskiden severdim. rahat rahat kendimle konuşabileceğim güzel yerlerdi. insanlar geldi, kalabalıklaştı, sesimi ne kadar fazla insan duyduysa o kadar rahatsız oldum. bi kaç şehir değiştirip tekrar geldiğimde anladım aslında, kömür kokusunun berbat bir şey olduğunu.

burnumdan nefes alamıyordum, içim daralıyordu ve bir an önce temiz havası olan bir yere girmek istiyordum. herhangi bir yere. sigaranın dumanıyla dolmuş küçük odalar bile daha temiz geliyordu bazen. şimdi o koku yüzünden başım ağrıyor. şimdi, daha fazla gitmek istiyorum ankaradan. ailem burada olmasaydı eğer, burada yaşamak için hiçbir sebebim olmazdı zaten. akrabalarım falan umrumda değil. "arkadaş" demek istemiyorum, aklıma "hangi sandalye?" hikayesi geliyor.

aklıma gelmişken, o hikayeyi anlatayım size:
bir felsefe dersinde, öğrencilerin kıl olduğu bir hoca sınav yapacakmış. öğrencilere sınavın tek soru olacağını ve çalışmalarına gerek olmadığını söylemiş. sınav günü g…

benim göçebe hayatım!

üstnot: bu yazı epey bir kişisel, hikaye falan arıyorsanız yok bunda. altı çizilecek cümlelerde yok, sadece içimi döküyorum.

bayramlardan nefret etmemin diğer sebebi, küçük yaşta fazlaca şehir gezmiş olmam sanırım. evdekilerle sürekli kavga ediyorum, "onlar senin büyüklerin! bayram ziyaretine git! ellerinden öp!" diyorlar, ben genelde sessiz kalıyorum.

böyle bir konuda kimseyi suçlayamam, hayat şartları mı desem, ne desem bilemiyorum. "böyle olması gerekiyordu, böyle oldu." diye kabullenip sineme çekiyorum zaten her şeyi. "ben neden bayram günleri büyüklerimin elini öpmeye gitmiyorum?" diye sormak istemiyorum kendime. ailem illa ki bastıra bastıra söylüyor ama, fazla gelmeye başladı artık.

küçükken, ilk 3 yaşımı istanbulda geçirdim. hiçbir şey hatırlamıyorum ama eminim güzeldir. daha sonra izmir'de yaşadım. izmir'de yaşamanın güzel tarafı, henüz daha küçücük olmamdı. küçücük olduğunuz zaman etrafınızda gördüğünüz insanları unutamıyorsunuz. daha fa…

katliam yapılmalıydı!

o gün, gökten kurban edilmesi üzerine bir hayvan indirilmemeliydi. ben olsaydım eğer, çocuğumu keser ve geleneğin böyle devam etmesini sağlardım. daha küçük yaşta, büyüdüğümde kim tarafından atıldığını bilmediğin hain bir kurşunla değil; beni büyüten babamın boğazımı kesmesiyle ölmeyi isterdim. düşünsene, "oğlum..." diyor, "seni kurban etmekten korkuyorum, ama bu acı dolu dünyada yaşamanı istemiyorum. seni, bana verene geri gönderiyorum." diye devam ediyor babam. ramazan bayramında yalnızlığımdan bahsetmiştim.(o yazıyı okumak için tıklayınız.)
hiçbir akrabama gitmemiştim, zaten hiçbir akrabam da bana gelmemişti. akrabaları boşverin de, kapımı çalıp "bayramınız kutlu olsun" diyecek çocuklar bile yoktu o bayramda. kendimi çok çaresiz hissetmiştim ve kapımda "çaresiz" yazdığını hayal etmiştim. aslında yalnız olmadığımı, sadece kapıda asılı olan "çaresiz" yazısı yüzünden kimsenin kapımı çalmadığını hayal etmiştim.

yeni bir bayram geldi. a…

fahişe: darmadağın olmam gerekiyormuş.

mustafa- peki, gideceklerini biliyorsan eğer neden onlarla sevgili oluyorsun?
kim?- gitmemelerini umuyorum. dua ediyorum bazen. "en azından bir ümit." diyorum ve bağlanıyorum tekrar.
mustafa- ama gidiyorlar.
kim?- evet, gidiyorlar.
mustafa- siz kızların en büyük sorunu ne biliyor musun? sizi ağlatan insanlara sevgili deyip, sizi ömür boyu sevebilecek insanlara gözünüzü kapatıyorsunuz. kendi hayatınızı berbat ettiğiniz yetmiyormuş gibi, bir de onların hayatını berbat ediyorsunuz.
kim?- tüm suç bizim mi?
mustafa- hayır.. ortada bir suç yok, sadece çözülmesi gereken bir sorun var. eskilerde, dünyanın ortak konuşabileceği bir dil yaratmak istemişler. bana sorsaydılar eğer, "zaten var, biz sadece adına 'aşk' diyoruz." der, susar ve konuşmama yemini ederdim. her zaman yaptığım gibi kendimi sorguya çekerdim acımasızca.
önümde iki seçenek vardı, ya bir fahişeye aşık olacaktım ya da kendimi vuracaktım. uzun zaman önce hikayelerini anlattığım kırmızı geldi yanıma, "o …

özür dilerim okuyucu.

bu yazıyı kısa tutacağım, iki paragraf falan. sizden özür dilemek istiyorum, son zamanlarda fazlasıyla yazı yazamıyorum. aslında çok şey yazmak istiyorum ama nereden başlasam derken kalıyorum 40 yıllık ağaç gibi. elim kolum kıpırdamıyor, yazamıyorum.

düşüncelere dalıyorum, sanki aynı şeyleri yazıyormuşum gibi geliyor artık. kendimi çok yetersiz buluyorum. zaten bir de bunalımdayım, depresyondayım. ankaraya gider gitmez ilk iş olarak bir psikiyatrist ile görüşmeyi düşünüyorum. gerçekten çok kötü bir dönemden geçiyorum.

tekrar özür dilerim.

ne kadar değişirsen değiş, aynısın.

başımda o adam vardı. elindeki silahı kafama doğrulttu, ateş etti. öldüm.
başımda o adam yoktu. elimde bir silah vardı. kafama doğrulttum, ateş ettim. öldüm.
başımda o adam yoktu. hangi adam? hiç öyle birisi olmadı. o yoldaydım, yine o yol. karşıya geçmeye çalışıyordum, sağa sola bakmamıştım. bir araba çarptı, öldüm.
bir odadaydım, neresi bilmiyorum. elimde bir şırınga vardı ve sanırım altın vuruşunu yapmaya çalışan bir rock yıldızıydım. başardım, öldüm. her seçim, farklı sonuçları doğurur diyorlar. her tarafta sigara içmeyin, sevişirken prezervatif kullanın uyarıları var. alkol sağlığa zararlıymış. içerideki yükses ses, ufakta olsa sağırlığa sebep olabilirmiş. önümüzdeki yüksek gerilim hattına dikkat etmezsek eğer, elektrik çarpabilirmiş. fahişelere aşık olmamamız gerekirmiş çünkü fahişeler bizden başka yüzlerce insanla birlikte oluyorlarmış.

kalıplaşmış binlerce kural var. diyorum ya, "her seçim, farklı sonuçlar doğurur" diyorlarmış. tamam da, bana seçim hakkı vermiyorlar ki…

sigarayı bırakıyorum.

masanın üzerindeki sigarayı gösterip "şu sigarayı uzatır mısın?" dedim. "çok içiyorsun" dedi, "kendine zarar vereceksin".sustum, uzun uzun süzdüm."sen neden içmiyorsun?""ben, acılarla savaşabilecek kadar güçlüyüm.""bense acılarla beraber yaşayabilecek kadar." yukarıdaki cümlelerle anlatmıştım sigara içmeyi. (kaynak)
ilk başlarda insanlara anlatamadığım şeyleri, dışarıya vurmama yardımcı oluyor diye anlatıyordum. yaşattığı mide bulantısı, baş dönmesi bunları güzel yapan şeylerdi. kanımda biraz mazoşistlik olabilir, kabul ediyorum. daha sonra, içmeye devam ettikçe ne mide bulantım kaldı, ne de baş dönmem. bunlar önemli değil de; psikolojik olarak kendimi inandırdığım, dertlerimi dışarı atıyorum kısmı inandırıcı olmamaya başladı artık.

sadece içiyorum, sigarayı içime çekiyorum ve bir şeylerin değişmesini bekliyorum. sigara bittiği zaman, her şeyin aynı olduğunu farkediyorum. hiçbir şey değişmemiş, dertlerim hala aynı, hala param…

saçmalattirik: yalnızlıktan nefret ediyordu.

"ben kalbime yüzlerce sigara basıp seni öldürdüm. boşver beni, ne kadar yaralandığımı falan. zaten boşvermediğini düşünmüyorum." yazdı bloguna. kısa olmasından yakınmadan yayınla tuşuna bastı, sigarasını aldı. bir kaç nefes çektikten sonra odanın kapısını çarparak çıktı. dayanamadı, bunaldı; ayakkabılarını alıp dış kapıyı da çarparak uzaklaştı evinden.

hava esiyordu, etrafını izledi. birbirini bir daha göremeyecekmiş gibi öpüşen çiftleri, tabakhaneye bok yetiştirirmiş gibi acele eden insanları ve bir çoğunu gözlemledi. ilk defa düşünmemeyi düşünüp, yürümeye başladı. bir duvar yazısı dikkatini çekti: "yalnızlıktan nefret ediyorum."

geri döndü. evine girdi. duştan jiletini aldı ve intihar etti. malesef, neden intihar ettiğini siz hiçbir zaman bilemeyeceksiniz. ben, çok iyi biliyorum. 

ek günlük: birini çok seviyorum ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. biliyorum. zaman makinesini icat etmedikleri sürece, tüm hayatım boyunca yaşanan şeyleri değiştiremediğim için pişmanlı…

saçmalattirik: zamanı öldürdüğüm zaman.

ama cesaretim yetmiyor, diye devam etmeliydi başlık. korkuyorum isminde bir yazı yazdıktan sonra kendimi biraz cesaretliymiş gibi göstermek istedim sadece. sürekli korkaklıktan bahsedersem eğer, insanlar benim ne kadar güçlü olduğumu göremezler diye düşünüyorum. güçlü mü? pardon, anlamadım. ha, tamam tamam.

her sabah kalktığımda "mutluluk dolu hikayeler anlatayım" diyorum.
o sabah hiç beklemediğim bir şekilde yağmur yağmıştı. yazın ortasında yağmurun yağması, taş ararken elmas bulmak gibi bir şeydi. kalkar kalkmaz yüzümü bile yıkamadan, ucuza aldığım kettle'a bir miktar su doldurup ısıtmıştım. nescafe'nin promosyon olarak verdiği bardağa 2 kaşık kahve, 1 kaşık süt tozu ve yarım kaşık şeker atarak kahvemi özenle yapmış ve camın önüne geçmiştim.

yağmurun cama vurmasından çıkan o ses, höpürdeterek içilen kahve; bir insanın mutluluk adına yapabileceği en güzel senfoni orkestrasıydı sanırım. yalnızlığım, düşüncelerim falan; ilk defa hiçbirisi umrumda değildi. sadece, müzik…

benliğim, benden kaçıyor.

ekmek arası çokokremimi sürüp yedikten sonra okul kıyafetimi giyerek servisi beklemeye başlamıştım. her zaman olduğu gibi oraya nasıl geldiğimi ve ne olduğunu bilmiyordum. sanki ışınlanma makinesi yapmışlardı, kendimi birden daha önce hiç görmediğim bir lisede derste buldum.

işin garip tarafı, tek öğrenci bendim. hayal gücümü kullanıp "sanırım, hayat bana ders veriyor" derken zil çaldı. aşağıya indim, hiç bilmediğim evime doğru yürümeye başladım. yağmur yerine kırmızı güller yağıyordu tepemden, onu gördüm.

onu, yıllar önce hayatımdaki en büyük aşk acısını yaşatan kızı, merveyi. bana doğru geliyordu, kaçmam gerekiyordu ama kontrol bende değildi sanki. "beni affettin mi?" diyordu, "evet." diyordum. tekrar el ele tutuşuyorduk. bu sefer, az önce dersten çıktığım lise; üniversitedeki yurt olmuştu. odamıza doğru yürüyord... bir ses duydum, "mustafa, uyan. kalk lan, kahvaltıya gidiyoruz." diye. keşke bir kere kabul edilseydi benim "uyusam ve 5-6 …

korkuyorum.

insanlar, bir şeylerden korktuğu zaman ne yapacaklarını bilmezler. korku filmlerindeki karakterler, bu yüzden bir canavarla karşılaşacaklarını bildikleri halde üzerine doğru giderler. korkuyu bir an önce atlatıp ne yapacağının farkına varan ana karakterler bu yüzden ölmez genelde; ölenler hep korkanlardır.

bir şeyden korkuyorsan eğer, başına geleceğini biliyorsundur der bir yazar arkadaşım. ben, "onu" kaybetmekten korkuyorum. korkusunu üzerinden atabilen bir ana karakter değilim, bu yüzden büyük ihtimal "onu" kaybedeceğim. korkuyorum. aynı masada yemek yeyip, aynı masada konuşulanları dinlediğimiz halde birbirimizle konuşamıyoruz ya; biliyorum, beraber korkuyoruz.

bazen, geçmişte yaşadıklarımızı hatırlayıp onu çok özlüyorum. aynı masada oturduğumuz halde, aynı şeyleri dinlediğimiz halde, aynı şeyleri gördüğümüz halde birini özlemek nasıl bir şey biliyor musunuz? bilmiyorum beni özlüyor mu, tüm karamsarlığımla beni özlemediğini düşünüyorum. kim bilir, unutmuştur bel…

mim: sahne benim, çekilin!

melodram beni üst üste ikinci kez mim'liyor, canım benim. yazacak bir şeylerim çokken bunlara öncelik vereyim dedim ve sorulara bir dikkat ettim. uzun zamandır yazmak istediğim şeylerin soru olarak gelmesi, çok hoşuma gitti. o yüzden kendisine teşekkür ediyor ve cevaplamaya başlıyorum.

sesinizin çok güzel olduğunu farz edin ve ideal sahne performansınızı tarif edin. (hangi şarkıyı söylerdiniz, nasıl giyinirdiniz, size kimler ya da hangi aksesuarlar eşlik ederdi?)

sesim gerçekten güzel olsaydı ve diyaframım kaldırabilecek olsaydı eğer; ilk söyleyeceğim şarkı hypnogaja - here comes the rain again olurdu. daha sonra seçeneklerim arasında skillet - hero var. daha sonra five fingers death punch - coming down olurdu. baktım o da olmadı, türkçe olsun derseler eğer büyük ihtimal zakkum - uyanık mısın olurdu. nedenini bilmiyorum ama şarkıya içten gelen bir bağımlılığım var.

ideal sahne performansım, büyük sanatçıların yaptığı konserlerdeki gibi büyük şeyler yapabileceğim bir mekan olması üz…