uyan dostum, bugün de sabah oldu.

sessiz olun, başım çok ağrıyor; çok fazla konuşuyorsunuz. çok fazla şey söylüyorsunuz, söylediğiniz çoğu şeyi dinlemiyorum bile. pardon, ne diyordunuz? anlamadım, umrumda değil. beni dinler misiniz? anlamadınız mı? umrunuzda değil. biliyorum. olsun. yazacağım.

hayatta yaşama amacı olanları çekemiyorum. ben, bir şeyler için kavga etmek istiyorum. ne için kavga edeceğimi bilmiyorum ve sadece bunun için saatlerce düşünüyorum. ne kadar boş olduğumu kendime hatırlatmam gerekiyor bazen. hatırlattıkça daha fazla nefret ediyorum hayattan. koskoca saatlerim, boşu boşuna gidiyor. yeni şeyler öğrenemiyorum, yeni şeyler yapamıyorum; yapmak istiyorum, ama ne yapacağımı bilmiyorum.

sahi ya, sürekli mutlu olanlar nasıl oluyor? biliyorum, ben sürekli kafanızı sikiyorum. ama sorunlu sizlersiniz; hayatında mutluluk adına hiçbir şeyi olmayan bir insandan mutluluk dolu kelimeler bekliyorsunuz. "çok karamsarsın!" diyorsunuz akciğerleri sigara içmekten kapkaranlık hale gelmiş bir insana!

zannediyor musunuz ki ben hep böyleyim? zannediyor musunuz ki size dert yanarken ben hayatımda hiçbir şeyi düzene sokmuyorum? ama girmiyor işte! edindiğim her yeni arkadaşla edebileceğim sohbetler, yapabileceğim şeyler bitiyor her gün. her gün daha fazla bitiyorum, her gün daha fazla kötüye gidiyor her şey!

çaresizseniz çare sizsiniz diyen adamı bulup ağzını burnunu dağıtmak istiyorum. bi de utanmadan "ya yolda hareket edin ya da yoldan çekilin!" demişler. hangi yol? çoktan izini kaybettiğim mi?

hiçbir şey düzelemiyor. gün geçtikçe söylediğim "her şey düzelecek!" lafı nereye kayboldu acaba şimdi. düzelmiyor anasını satayım hiçbir şey. öyle bir düzen kurulmuş ki, bazen mutsuz olmak için sebebim olmadığı için bile mutsuz olabiliyorum, çünkü aynı anda mutlu olmam için de sebebim olmuyor.

yahu size sesleniyorum her gününü mutlu geçirenler, bir şey için savaşanlar... nasıl yapıyorsunuz bunu? varsa bir yönteminiz, biz piç kurusu değiliz, bizimle de paylaşın.

kırmızı, piçler, fahişeler falan.. hepsini karşıma dizmiştim ve terketmiştim o yoldan. insanlar ya beni dinlemiyor ya da anlamıyorlar. depresyondayım diyorum, bunalımdayım diyorum ve hiçbir şey anlamamış gözlerle bakıyor bana psikolog. kendisine hayat uzmanı diyor bir de, tüküreyim onun uzmanlığına.

yeni yeni kitaplar alıyorum kitaplığımı süslesin diye. daha sonra benim bir kütüphanem olmadığını farkediyorum. sahi ya, benim neden kütüphanem yok diye düşünmeden edemiyorum. içinde 6 kişi yaşadığımız bu küçük odada nasıl kütüphanen olabilir ki diyor hiç tanımadığım içten gelen bir ses.

o sesler zaten, sürekli birbiriyle sevişip ertesi gün kavga eden çiftler gibi. aynı şeyi söylediklerini hiç görmedim, hiç duymadım. sadece didinmeyi biliyorlar.

ondan sonra alarmı kapatıyorum ve diyorum ki "siktir et bugün de okulu falan! ne de olsa amaçsız bi şekilde gidiyorum." sabah uyandığımda okula gitmek için türlü türlü fanteziler kuracağımı ve uyuyamayacağımı düşünüyorum kafamda. uyumak, inanın bana hiç bu kadar zor olamaz!

uyumadan önce kendimle konuşuyorum o gece. tam düşüncelere dalarken "sus," diyorum "düşündüğüm zaman uyuyamıyorum!" tüm düşüncelerimi silmeye çalışıyorum kafamdan. kendime küfür eder gibi tüm düşünceleri durduruyorum. tam yeni bir şeyler çıkaracakken tekrar bağırıyorum içimden "kes!" diye.
ben ne yapacağım doktor? ben ne yapacağım psikolog?
deliriyorum ulan, deliriyorum ve bu kimsenin umrunda değil! kurtarın beni! KURTARIN BENİ!

bursaya gitmeden önce ankara

bu şehrin kömür kokmuş sokaklarını eskiden severdim. rahat rahat kendimle konuşabileceğim güzel yerlerdi. insanlar geldi, kalabalıklaştı, sesimi ne kadar fazla insan duyduysa o kadar rahatsız oldum. bi kaç şehir değiştirip tekrar geldiğimde anladım aslında, kömür kokusunun berbat bir şey olduğunu.

burnumdan nefes alamıyordum, içim daralıyordu ve bir an önce temiz havası olan bir yere girmek istiyordum. herhangi bir yere. sigaranın dumanıyla dolmuş küçük odalar bile daha temiz geliyordu bazen.
şimdi o koku yüzünden başım ağrıyor. şimdi, daha fazla gitmek istiyorum ankaradan. ailem burada olmasaydı eğer, burada yaşamak için hiçbir sebebim olmazdı zaten. akrabalarım falan umrumda değil. "arkadaş" demek istemiyorum, aklıma "hangi sandalye?" hikayesi geliyor.

aklıma gelmişken, o hikayeyi anlatayım size:
bir felsefe dersinde, öğrencilerin kıl olduğu bir hoca sınav yapacakmış. öğrencilere sınavın tek soru olacağını ve çalışmalarına gerek olmadığını söylemiş. sınav günü geldiğinde sınıfın ortasına bir sandalye koymuş ve öğrencilere sorusunu yazdırmış: "bana bu sandalyenin olmadığını kanıtlayın."

tüm öğrenciler hayretle bakmış ve önlerindeki boş kağıdı doldurmaya başlamışlar. sayfalarca şey yazmaya çalışıyorlarmış. ertesi hafta, sınav sonuçları açıklanmış. sınavı tek bir kişi geçmiş ve sınav kağıdında sadece şu cümle yazıyormuş:

"hangi sandalye?"
saatler kaldı gitmeme ve ben hala düşünüyorum "şu şehirde bana ihtiyacı olan hiç kimse yok." diye. nasıl yaşamış, nasıl büyümüş, nasıl hayaller kurmuşum acaba ben bu şehirde? ya da ne bileyim, nasıl hayatımın en büyük hatalarını yapmışım, nasıl yanlış kararlar almışım da hayatımı berbat etmişim..

şimdi annemin, babamın bana anlattığı şeyler daha mantıklı geliyor. okusaymışım, bu şehirden uzaklaşmak daha kolay olurmuş. zevk ala ala, başka şehirlerde yaşarmışım. şimdiki kafam lisedeyken olsaydı, hiçbir arkadaşımla takılmadan sınıfın en çok ders çalışan inek öğrencisi olmak isterdim. arkadaşlarımla takıldım da ne oldu? liseli arkadaşlarımdan konuştuğum insan sayısı, 1-2 falan.. diyorum ya: "hangi arkadaş?"

neyse ankara.. sana çok kırgınım. sana ve içinde barındırdığın o milyonlarca insana. yüzüme bile bakmıyorlar, yüzlerine bile bakamıyorum. bi şeyler istemekten korkuyorum insanlardan, yardım istemekten mesela. nasıl gideceğimi bilmediğim bir yola nasıl gideceğim ile ilgili bilgi almak bile istemiyorum insanlarından. birbirlerinden kopmuş o kadar insanı barındırıyorsun ki içinde, hepsi sana yansıyor ve insanı kendinden nefret ettiriyorsun ankara.

benim göçebe hayatım!


üstnot: bu yazı epey bir kişisel, hikaye falan arıyorsanız yok bunda. altı çizilecek cümlelerde yok, sadece içimi döküyorum.

bayramlardan nefret etmemin diğer sebebi, küçük yaşta fazlaca şehir gezmiş olmam sanırım. evdekilerle sürekli kavga ediyorum, "onlar senin büyüklerin! bayram ziyaretine git! ellerinden öp!" diyorlar, ben genelde sessiz kalıyorum.

böyle bir konuda kimseyi suçlayamam, hayat şartları mı desem, ne desem bilemiyorum. "böyle olması gerekiyordu, böyle oldu." diye kabullenip sineme çekiyorum zaten her şeyi. "ben neden bayram günleri büyüklerimin elini öpmeye gitmiyorum?" diye sormak istemiyorum kendime. ailem illa ki bastıra bastıra söylüyor ama, fazla gelmeye başladı artık.

küçükken, ilk 3 yaşımı istanbulda geçirdim. hiçbir şey hatırlamıyorum ama eminim güzeldir. daha sonra izmir'de yaşadım. izmir'de yaşamanın güzel tarafı, henüz daha küçücük olmamdı. küçücük olduğunuz zaman etrafınızda gördüğünüz insanları unutamıyorsunuz. daha farklı bir şekilde bağlanıyorsunuz. sünnet olurken bile yanınızda olan insanlardan bahsediyorum.

daha sonra, ankaraya taşındık. o günden sonra hayatıma giren her insana arkadaşımmış gibi bakmaya başladım ben. neden biliyor musunuz? çünkü, anne tarafımdan olan ankaradaki insanları hayatım boyunca görmemiştim ben. akraba diyebilecek bir tarafları yoktu, onlar benim "sonradan hayatıma girmiş arkadaşlarım gibiydiler.

akraba olduklarına nasıl inanabilirdim ki. birisi geldiğinde "bak, bu annenin dayısı." diye tanıtıyorlardı ama; hayatım boyunca bayramlarda bana harçlık vermemiş bir insana nasıl akraba diyebilirdim ki? ya da çocuklarıyla bilgisayardan başka ilişkim olmamış, sadece işleri düştüğünde bana gelen insanlara nasıl akraba diyeyim ben? diyemem.

izmirdeyken, baba tarafımdan olan akrabalarımın çocuklarıyla buluşurduk. bizim büyük musti vardı, adaşım. saçları düz olduğundan dolayı ona mustafa, banaysa kıvırcık derlerdi. onun da abisi vardı ismail. kuzenim semih. hatırlarım, bir bayramda birleşmiştik. ben küçücüktüm, onlar da küçüktü ama sigara içiyorlardı. paramız vardı ama bakkal amca bize sigara vermiyordu. yerden küçük izmaritleri toplayıp içiyordu pezevenkler! ben de yardım ediyordum, ama içmiyordum.

yine aynı kişilerle bir gün nerede olduğunu hatırlamadığım bir deniz kıyısında buluşmuştuk. o akşam yürüyorduk. tekneler vardı. tekneye atladım, geri karaya çıkmam gerekiyordu. karaya atlayamadım, çünkü her tarafım sular içerisindeydi. sulara düştüğümü biraz sonra fark etmiştim.

o tarafımla, babamın akrabalarıyla aynı evde buluşurduk. öyle 2-3 kişi değil, 20-30 kişi olurduk, her şeyi konuşurduk biz. beraber eğlenir, beraber cips yer, beraber sohbet ederdik. büyükler sağ başta olurdu, sağ baştan el öpmeye başlar ve tüm ziyareti bir evde hallederdik biz.

ondan sonra her şey değişti, ben ankaraya geldim.

o kuzenlerimle yaptığım hiçbir şey kalmadı ama. ya da ne bileyim, hep birlikte aynı eve toplanıp bayramımızı kutlayamadık biz hiç ankarada. anne tarafım beni hiçbir zaman kesmedi. anne tarafından kuzenlerimle doğru düzgün anlaşamadık zaten.

neden eski bayramlar benim için daha güzeldi biliyor musunuz? öyle eski muhabbetler, eski komşular yok falan diye demiyorum ben "eski bayramlar daha güzeldi" diye.

kendimi ankarada yalnızlığa itiyorum, yalnızlığa kilitliyorum. yalnız olmak daha fazla huzur veriyor. ama eskiden olsaydı, yalnız olduğumda huzursuz olurdum diye eski bayramları istiyorum.

-da... eski bayramlar gelse bile, boşuna geçmiş 10 senem hiç gitmiyor be gözümün önünden. boş, yalnız ve mutsuz.

neden akrabalarımın elinden öpmüyorum? bilmem, akrabam var mıydı ki?

katliam yapılmalıydı!

o gün, gökten kurban edilmesi üzerine bir hayvan indirilmemeliydi. ben olsaydım eğer, çocuğumu keser ve geleneğin böyle devam etmesini sağlardım. daha küçük yaşta, büyüdüğümde kim tarafından atıldığını bilmediğin hain bir kurşunla değil; beni büyüten babamın boğazımı kesmesiyle ölmeyi isterdim. düşünsene, "oğlum..." diyor, "seni kurban etmekten korkuyorum, ama bu acı dolu dünyada yaşamanı istemiyorum. seni, bana verene geri gönderiyorum." diye devam ediyor babam.
ramazan bayramında yalnızlığımdan bahsetmiştim. (o yazıyı okumak için tıklayınız.) 
hiçbir akrabama gitmemiştim, zaten hiçbir akrabam da bana gelmemişti. akrabaları boşverin de, kapımı çalıp "bayramınız kutlu olsun" diyecek çocuklar bile yoktu o bayramda. kendimi çok çaresiz hissetmiştim ve kapımda "çaresiz" yazdığını hayal etmiştim. aslında yalnız olmadığımı, sadece kapıda asılı olan "çaresiz" yazısı yüzünden kimsenin kapımı çalmadığını hayal etmiştim.

yeni bir bayram geldi. ama, ramazan bayramında yaşadığım yalnızlık hala aklımda. "nerede kaldı o eski bayramlar" demeyeceğim, nerede kaldı o eski hayatlar daha mantıklı. son zamanlarda konuştuğum her insandan "nerede o eski mustafa?" lafını işitiyor oldum. değişim, çok değişik bir konu aslında. insanlar her şeyin değiştiğinin farkına varmıyorlar; sadece en yakın arkadaşının değişmesini takıyorlar. her şey değişti, herkes değişti; biliyorum, ben de değiştim. bu kadar yalnız değildim. yalnız olabilirim ama en azından eskiden "bayramlarda değildim."

her neyse, bayramınız kutlu olsun.
kutlanacak bir tarafı kaldıysa eğer.

fahişe: darmadağın olmam gerekiyormuş.

mustafa- peki, gideceklerini biliyorsan eğer neden onlarla sevgili oluyorsun?
kim?- gitmemelerini umuyorum. dua ediyorum bazen. "en azından bir ümit." diyorum ve bağlanıyorum tekrar.
mustafa- ama gidiyorlar.
kim?- evet, gidiyorlar.
mustafa- siz kızların en büyük sorunu ne biliyor musun? sizi ağlatan insanlara sevgili deyip, sizi ömür boyu sevebilecek insanlara gözünüzü kapatıyorsunuz. kendi hayatınızı berbat ettiğiniz yetmiyormuş gibi, bir de onların hayatını berbat ediyorsunuz.
kim?- tüm suç bizim mi?
mustafa- hayır.. ortada bir suç yok, sadece çözülmesi gereken bir sorun var.
eskilerde, dünyanın ortak konuşabileceği bir dil yaratmak istemişler. bana sorsaydılar eğer, "zaten var, biz sadece adına 'aşk' diyoruz." der, susar ve konuşmama yemini ederdim. her zaman yaptığım gibi kendimi sorguya çekerdim acımasızca.
önümde iki seçenek vardı, ya bir fahişeye aşık olacaktım ya da kendimi vuracaktım. uzun zaman önce hikayelerini anlattığım kırmızı geldi yanıma, "o fahişenin," dedi gülerek "hiç gülümsediğini gördün mü?"

gün boyu, tüm işimi gücümü bırakıp onu takip etmeye başladım. daha önce hiç gülümsemiş miydi?

bir gün, arabadan yola fırlatıldığını gördüm. sokağın başında oturmuş, her zaman işini yaptığı yere gelmesini beklemiştim. yüzü gözü ağzı burnu kan içerisindeydi. ilk defa o zaman yanına gitmiştim ve ilk defa o zaman gülümsemişti. burnundan süzülen kanları hiç takmadan gülümsüyordu, kahkaha atıyordu. neden gülümsediğini sordum..

"yıllardır buradayım... yıllar sonra ilk defa biri beni kullanmamak için yanıma geliyor." dedi. gözlerine bakıp susmaya devam ettim. konuşmaya çalışıyordu, dağılmış çenesini zorla açmaya çalıştı tekrar. "birilerinin beni farketmesi için, darmadağın olmam gerekiyormuş."  

özür dilerim okuyucu.

bu yazıyı kısa tutacağım, iki paragraf falan. sizden özür dilemek istiyorum, son zamanlarda fazlasıyla yazı yazamıyorum. aslında çok şey yazmak istiyorum ama nereden başlasam derken kalıyorum 40 yıllık ağaç gibi. elim kolum kıpırdamıyor, yazamıyorum.

düşüncelere dalıyorum, sanki aynı şeyleri yazıyormuşum gibi geliyor artık. kendimi çok yetersiz buluyorum. zaten bir de bunalımdayım, depresyondayım. ankaraya gider gitmez ilk iş olarak bir psikiyatrist ile görüşmeyi düşünüyorum. gerçekten çok kötü bir dönemden geçiyorum.

tekrar özür dilerim.

ne kadar değişirsen değiş, aynısın.

başımda o adam vardı. elindeki silahı kafama doğrulttu, ateş etti. öldüm.
başımda o adam yoktu. elimde bir silah vardı. kafama doğrulttum, ateş ettim. öldüm.
başımda o adam yoktu. hangi adam? hiç öyle birisi olmadı. o yoldaydım, yine o yol. karşıya geçmeye çalışıyordum, sağa sola bakmamıştım. bir araba çarptı, öldüm.
bir odadaydım, neresi bilmiyorum. elimde bir şırınga vardı ve sanırım altın vuruşunu yapmaya çalışan bir rock yıldızıydım. başardım, öldüm.
her seçim, farklı sonuçları doğurur diyorlar. her tarafta sigara içmeyin, sevişirken prezervatif kullanın uyarıları var. alkol sağlığa zararlıymış. içerideki yükses ses, ufakta olsa sağırlığa sebep olabilirmiş. önümüzdeki yüksek gerilim hattına dikkat etmezsek eğer, elektrik çarpabilirmiş. fahişelere aşık olmamamız gerekirmiş çünkü fahişeler bizden başka yüzlerce insanla birlikte oluyorlarmış.

kalıplaşmış binlerce kural var. diyorum ya, "her seçim, farklı sonuçlar doğurur" diyorlarmış. tamam da, bana seçim hakkı vermiyorlar ki, her seçimi kısıtlıyorlar görmüyor musun? hayatında ne olacağını bilemezsin, ileride ne olacak göremezsin diyorlar. ümit veriyorlar insanlığa. ama ne biliyorsunuz, belki benim için yaratılmış kadın şu an hollandada fahişelik yapıyor? bilmiyorsunuz. ben de bilmiyorum. bilip bilmemeniz sorun değil, sadece hayatıma biri gireceğini söylüyorsunuz ama hayatımı kısıtlıyorsunuz.

sizden nefret ediyorum, insanlar. yani, kendimden de öyle. "bi şeyler öğreteceğim, arkadaşımı mutlu edeceğim" ayağına yatıp onlarca moral cümlesini bir araya getiriyorsunuz ama sadece kısıtlamalardan ibaretsiniz. en son ne zaman özgür oldunuz? gerçekten.

ben olmadım.

sigarayı bırakıyorum.

masanın üzerindeki sigarayı gösterip "şu sigarayı uzatır mısın?" dedim. "çok içiyorsun" dedi, "kendine zarar vereceksin".sustum, uzun uzun süzdüm."sen neden içmiyorsun?""ben, acılarla savaşabilecek kadar güçlüyüm.""bense acılarla beraber yaşayabilecek kadar."
yukarıdaki cümlelerle anlatmıştım sigara içmeyi. (kaynak)
ilk başlarda insanlara anlatamadığım şeyleri, dışarıya vurmama yardımcı oluyor diye anlatıyordum. yaşattığı mide bulantısı, baş dönmesi bunları güzel yapan şeylerdi. kanımda biraz mazoşistlik olabilir, kabul ediyorum. daha sonra, içmeye devam ettikçe ne mide bulantım kaldı, ne de baş dönmem. bunlar önemli değil de; psikolojik olarak kendimi inandırdığım, dertlerimi dışarı atıyorum kısmı inandırıcı olmamaya başladı artık.

sadece içiyorum, sigarayı içime çekiyorum ve bir şeylerin değişmesini bekliyorum. sigara bittiği zaman, her şeyin aynı olduğunu farkediyorum. hiçbir şey değişmemiş, dertlerim hala aynı, hala param yok ve hala aynı yerdeyim. beklentilerim, kendimi birden bire marsta bulmak değil tabi ki. ama en azından, midemi yaktığı kadar dertlerimi de yaksaydı iyiydi.

her neyse, son bir paketim kaldı. bu paket bittikten sonra, bir daha sigara yakmayı düşünmüyorum; en azından param olana kadar.

"sigara içmeyen yazar mı olur?" diye soruyorum da kendime... "acı, dertler falan yazmaya sebep oluyorsa; sigara, acıya veya dertlere mi sebep oluyor?" diye düz mantığımı da konuşturuyor ve gidiyorum.

saçmalattirik: yalnızlıktan nefret ediyordu.

"ben kalbime yüzlerce sigara basıp seni öldürdüm. boşver beni, ne kadar yaralandığımı falan. zaten boşvermediğini düşünmüyorum." yazdı bloguna. kısa olmasından yakınmadan yayınla tuşuna bastı, sigarasını aldı. bir kaç nefes çektikten sonra odanın kapısını çarparak çıktı. dayanamadı, bunaldı; ayakkabılarını alıp dış kapıyı da çarparak uzaklaştı evinden.

hava esiyordu, etrafını izledi. birbirini bir daha göremeyecekmiş gibi öpüşen çiftleri, tabakhaneye bok yetiştirirmiş gibi acele eden insanları ve bir çoğunu gözlemledi. ilk defa düşünmemeyi düşünüp, yürümeye başladı. bir duvar yazısı dikkatini çekti: "yalnızlıktan nefret ediyorum."

geri döndü. evine girdi. duştan jiletini aldı ve intihar etti.
malesef, neden intihar ettiğini siz hiçbir zaman bilemeyeceksiniz. ben, çok iyi biliyorum. 

ek günlük: birini çok seviyorum ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. biliyorum. zaman makinesini icat etmedikleri sürece, tüm hayatım boyunca yaşanan şeyleri değiştiremediğim için pişmanlık duyacağım. tüm günümün özeti, bu.

saçmalattirik: zamanı öldürdüğüm zaman.

ama cesaretim yetmiyor, diye devam etmeliydi başlık. korkuyorum isminde bir yazı yazdıktan sonra kendimi biraz cesaretliymiş gibi göstermek istedim sadece. sürekli korkaklıktan bahsedersem eğer, insanlar benim ne kadar güçlü olduğumu göremezler diye düşünüyorum. güçlü mü? pardon, anlamadım. ha, tamam tamam.

her sabah kalktığımda "mutluluk dolu hikayeler anlatayım" diyorum.
o sabah hiç beklemediğim bir şekilde yağmur yağmıştı. yazın ortasında yağmurun yağması, taş ararken elmas bulmak gibi bir şeydi. kalkar kalkmaz yüzümü bile yıkamadan, ucuza aldığım kettle'a bir miktar su doldurup ısıtmıştım. nescafe'nin promosyon olarak verdiği bardağa 2 kaşık kahve, 1 kaşık süt tozu ve yarım kaşık şeker atarak kahvemi özenle yapmış ve camın önüne geçmiştim.

yağmurun cama vurmasından çıkan o ses, höpürdeterek içilen kahve; bir insanın mutluluk adına yapabileceği en güzel senfoni orkestrasıydı sanırım. yalnızlığım, düşüncelerim falan; ilk defa hiçbirisi umrumda değildi. sadece, müzik dinlermiş gibi takip ediyordum senfoni orkestramı. yağmurun verdiği karamsarlığı da takmıyordum, sadece mutluydum ve hayal ediyordum o an.

fakirliği falan bir kenara bırakmıştım, gelecekte yazacağım kitapların hayalini kuruyordum. bir kitabıma isim vermeden yayınlayacaktım, üzerinde sadece resim olacaktı ve insanlar "bu kitabın" ne olduğunu merak edeceklerdi. yazarın ismini falan da yazmayacaktım; zaten kendim üzerime yazacağım bir kitapta yazar hakkında bilgi vermek saçmalık olurdu.
daha sonra vakit geçiyor ve "mutlu" günüm; bok çukuruna düşmüş kelebeğin çırpınışları gibi yavaş yavaş kayboluyor. tamamen bitiyor, ölüyor. bir an mutsuz oluyor her şey. düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. bazen sadece rüyalarda mutlu olabileceğimi düşünüyorum. bazense, mutluluğun en büyük düşmanının zaman olduğunu düşünüyorum.

uyanıp, yeni bir hayata başlıyorum ve "zaman" faktörü girdiğinde, yavaş yavaş mutsuzlaşıyorum.
karamsar olmak istemiyorum, bak göreceksin; yavaş yavaş iyimser olacağım. yavaş yavaş düzelteceğim kendimi... zamanı yok edebildiğim zaman.

benliğim, benden kaçıyor.

ekmek arası çokokremimi sürüp yedikten sonra okul kıyafetimi giyerek servisi beklemeye başlamıştım. her zaman olduğu gibi oraya nasıl geldiğimi ve ne olduğunu bilmiyordum. sanki ışınlanma makinesi yapmışlardı, kendimi birden daha önce hiç görmediğim bir lisede derste buldum.

işin garip tarafı, tek öğrenci bendim. hayal gücümü kullanıp "sanırım, hayat bana ders veriyor" derken zil çaldı. aşağıya indim, hiç bilmediğim evime doğru yürümeye başladım. yağmur yerine kırmızı güller yağıyordu tepemden, onu gördüm.

onu, yıllar önce hayatımdaki en büyük aşk acısını yaşatan kızı, merveyi. bana doğru geliyordu, kaçmam gerekiyordu ama kontrol bende değildi sanki. "beni affettin mi?" diyordu, "evet." diyordum. tekrar el ele tutuşuyorduk. bu sefer, az önce dersten çıktığım lise; üniversitedeki yurt olmuştu. odamıza doğru yürüyord...
bir ses duydum, "mustafa, uyan. kalk lan, kahvaltıya gidiyoruz." diye. keşke bir kere kabul edilseydi benim "uyusam ve 5-6 sene önce uyansam" dualarım. ama yine olmamıştı işte, yine dün uyuduğum yurt yatağımdaydım ve hiçbir şey değişmemişti. yaşadığım her acı duruyordu ve dün yazdığım yazı, hala aynıydı.

son zamanlarda çok değiştim biliyor musunuz? artık, hiçbir şeyden korkmuyorum. bir arkadaşım bana prezervatif alamayacağımı söyledi mesela. eskiden olsaydı eğer, korkardım. elime bile alamaz, kasiyerin karşısına nasıl geçeceğimi düşünürdüm. "alırım" dedim, "ver parasını." dedim; markete girdim ve aldım.

bugün, herkesin kahve içmek için gittiği starbucks'a gidip "pardon, canım çok fazla oralet çekiyor ama siz de bulunur mu şöyle kalitesinden?" dedim. "hayır efendim, bizde bulunmaz." dedi, "teşekkür ederim." deyip çıktım oradan.

herkesin dondurma aldığı yere gidip "pardon," dedim, "sıcak dondurmanız var mı? çok üşüyorum da." dedim. ilginç ilginç baktı bana dondurmacı kız, "sıcak dondurma, arkadaşlarım var olduğunu söylüyorlardı da beni mi yediler ki?" diye devam ettim. "evet evet, sizi yemişler sıcak dondurma mı olurmuş hiç?" dedi.

diyorum ya, çok değiştim. bazen, sırf yalnızlığımı gidermek için benimle konuşmayan insanların yanına gidip "benimle neden konuşmuyorsunuz? ben kötü bir insan mıyım?" diyesim geliyor. zaman geçtikçe deliriyor muyum bilmiyorum, bugün deliler hastanesine kapatılırsam eğer don getirenim olur mu diye düşündüm mesela. gün geçtikçe kötü oluyorum. bu yaptıklarım, iyi şeylermiş gibi duruyorlar ama yavaş yavaş kaybediyorum eski benliğimi.

çok kötüyüm, gerçekten. ne yapacağımı hiç bilmiyorum şimdi.
mutluymuş gibi gözüken yüzüme, sürekli gülen bana inanan insanlara çok şaşırıyorum. ağlıyorum be allahsız, kitapsız insanlar. ölüyorum, içim içimi yiyor. ne yapacağımı bilmiyorum, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. buna rağmen gülüyorum, neyime inanıyorsunuz?

korkuyorum.

insanlar, bir şeylerden korktuğu zaman ne yapacaklarını bilmezler. korku filmlerindeki karakterler, bu yüzden bir canavarla karşılaşacaklarını bildikleri halde üzerine doğru giderler. korkuyu bir an önce atlatıp ne yapacağının farkına varan ana karakterler bu yüzden ölmez genelde; ölenler hep korkanlardır.

bir şeyden korkuyorsan eğer, başına geleceğini biliyorsundur der bir yazar arkadaşım. ben, "onu" kaybetmekten korkuyorum. korkusunu üzerinden atabilen bir ana karakter değilim, bu yüzden büyük ihtimal "onu" kaybedeceğim. korkuyorum. aynı masada yemek yeyip, aynı masada konuşulanları dinlediğimiz halde birbirimizle konuşamıyoruz ya; biliyorum, beraber korkuyoruz.

bazen, geçmişte yaşadıklarımızı hatırlayıp onu çok özlüyorum. aynı masada oturduğumuz halde, aynı şeyleri dinlediğimiz halde, aynı şeyleri gördüğümüz halde birini özlemek nasıl bir şey biliyor musunuz? bilmiyorum beni özlüyor mu, tüm karamsarlığımla beni özlemediğini düşünüyorum. kim bilir, unutmuştur belki. "bir hataydı" diye kazımıştır beni satırlarının en çirkin kokan yerlerinde, ufakça bir yere.

her zaman "bir umut, küçücük bir umut" hayalleriyle başlardım günlerime, ama şimdi öyle değil. küçücük umutlarımı, kocaman umutsuzluklar kapladı bu sefer. "belki özlemiştir" diyemiyorum. tam "özlemiştir" diyecekken, nutkum tutuluyor ve kendimle bile konuşamıyor oluyorum. "belki, unutmamıştır" diyemiyorum mesela, "unutmuştur, ben kolay unutulabilen biriyimdir." diyorum bu sefer.

insanlar, kolay bir şeymiş gibi konuş diyorlar. ne diyeceğim? "3 ay boyunca arayıp sormadım, işin doğrusu sen de arayıp sormadın. benden habersiz yemediğin halt kalmadı ve ben de senden eksik değilim, her türlü haltı yedim." diyemem ki.

bursaya geçtiğim zaman, her şeyin biraz düzelebileceğini düşünüyordum her zaman ki gibi. artık alkol kullanmayacağım diyen bir insandan, "bir an önce sarhoş olayım, bilincim kapansın ve düşünmeyeyim bunları" diyen bir insan oldum.

ne diyeyim ki? ne yapayım?
çok korkuyorum.
ve korku filmleri gibi değil bu.
barışsak bile biliyorum, üzerimden bu korkuyu atamayacağım. neyin, ne bok olacağını hesaplayacağım yine. eskisi gibi olamayacağımızı aklıma getireceğim, delireceğim.

oturup, birilerinin beni bıçaklaması için dua ediyorum. ölmek istiyorum bazen. "ölmek isteseydin, yapardın" demeyin, o kadar basit bir şey değil bu. "belki..." diyorum, "ölürsem eğer, değerimi anlarım."

ya da ne bileyim işte, bıçaklanıp hastane köşelerinde bulunursam eğer, gelip "ne yaptın sen be?! manyak?!" diye tepki verir. değerli olduğumu gösterir, en azından bir umut olduğunu gösterir.

itin duası kabul olsaydı, gökten kemik yağardı derler. o kadar dua etmeme rağmen ne bıçaklandım, ne öldüm. birileri, tanrının varlığına dair işaret ister ya hani; ben sadece, çok ufak bile olsa, bir umut için işaret istiyorum.

çok korkuyorum ve biliyorum. korkularımın başıma gelmesi için zaman, gittikçe daralıyor.

mim: sahne benim, çekilin!

melodram beni üst üste ikinci kez mim'liyor, canım benim. yazacak bir şeylerim çokken bunlara öncelik vereyim dedim ve sorulara bir dikkat ettim. uzun zamandır yazmak istediğim şeylerin soru olarak gelmesi, çok hoşuma gitti. o yüzden kendisine teşekkür ediyor ve cevaplamaya başlıyorum.

sesinizin çok güzel olduğunu farz edin ve ideal sahne performansınızı tarif edin. (hangi şarkıyı söylerdiniz, nasıl giyinirdiniz, size kimler ya da hangi aksesuarlar eşlik ederdi?)

sesim gerçekten güzel olsaydı ve diyaframım kaldırabilecek olsaydı eğer; ilk söyleyeceğim şarkı hypnogaja - here comes the rain again olurdu. daha sonra seçeneklerim arasında skillet - hero var. daha sonra five fingers death punch - coming down olurdu. baktım o da olmadı, türkçe olsun derseler eğer büyük ihtimal zakkum - uyanık mısın olurdu. nedenini bilmiyorum ama şarkıya içten gelen bir bağımlılığım var.

ideal sahne performansım, büyük sanatçıların yaptığı konserlerdeki gibi büyük şeyler yapabileceğim bir mekan olması üzerine değil. aslında, üniversitemin yeşilliklerinde geceleri bağıra bağıra söylemek istiyorum bu şarkıları. kimin beni duyacağını, kimin beni dinleyeceğini takmadan; sadece çığlıklar ata ata söylemek istiyorum işte. bu yüzden dolayı giyimim de günlük giyimim olan t-shirt ve eşofman üzerine kurulurdu. üzerinde "i don't care" yazan siyah bir t-shirt ve kırmızı bir eşofman hoş olurdu sanırım.

aksesuar mı? o da nesi?

özel bir gününüzde bir koro ya da özel bir kişi sizin için sürpriz bir parça hazırlamış. parçanın özelliği sizi tarif etmesi. hangi parça olurdu bu?

"ete kurttekin - benden adam olmaz" şarkısı tam olarak otururdu sanırım. ete kurttekin'le ne kadar tanışamamış, facebooktan friendfeedten sohbet edememiş olmasam bile kendisinin bu şarkıyı beni düşünerek yazdığını düşünüyorum.

içinizde kalmış, söylenmemiş bir takım şeyler var. uygun şartların bir araya geldiğini hayal edin. o kişiye (yarım kalmış bir aşk, kırgın olduğunuz bir dost vs.) duygularınızı anlatabileceğiniz bir fırsatınız var. ona hangi şarkıyla duygularınızı anlatırdınız?

bu, karşıdaki insanın ingilizce bilip bilmemesine göre değişir. ingilizce biliyorsa eğer "skillet - hero" parçasıyla anlatırdım. şarkının sözlerinde "hayatımı kurtar" gibi şeylerin bulunması bunda büyük bir etken tabi ki. ama yok efendim, illa türkçe olacak deniyorsa bu şarkı "ahmet kaya - nereden bileceksiniz?" olurdu. mor ve ötesi'nden bir derdim var da olabilir. feridun düzağaç'tan beni bırakma da olabilir (cem adrian'ın yaptığını daha çok seviyorum). vega - elimde değil olabilir.

sizi şu an okuyanlara göndermek istediğiniz parça?

bunu yapmak istemezdim, ama sanırım "durduk yere adamı bunalıma sokan şarkılar"dan seçmek zorundaydım. bu da öyle bir şarkıydı işte.

şimdi gelelim, kimleri mimliyorum? kusuruma bakmayın, hala mimleyecek birilerini tanımıyorum. zaten mim'lemek istediğim insanı melodram mim'lemiş :(.

Bu Blogda Ara