Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kasım, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

başarısızlık ve parasızlık.

ne yapacağımı bilmiyordum. otobüs kartına yüklediğim son 5 liram vardı, sivastaydım. üniversiteye gitmek için otobüs bekliyordum ama; lanet şehrin otobüsleri tıklım tıklım dolu oluyordu.

binlerce lira verilmiş arabaların tekerlek sesleri, ani fren yapan arabaların şoförlerine küfür eden onlarca insan. küçücük yollar ve dar şehrin kötü kokusu.

bir orospuya güvenmemeliydim hiçbir zaman, büyüdükçe anlıyordum. bir orospuya takılıp kaldığım için büyüdüğüm yerden kurtulmak istemiş ve hiç bilmediğim bir yere, sivasa gelmiştim. ne kahrolası bir durum! o an dünyanın başıma yıkılmasını istemiştim, her zamanki gibi. yıkılmadı, otobüse bindim ve üniversiteye gittim. derse girip hocayı takmadan, düşüncelerle koca vakitler geçirerek kaldığım yurda geri döndüm.

elimde bi kaç lira yüklü olan otobüs kartı ve ahmet şerif izgören kitapları vardı. büyük hatalar yaptığın zaman, onlardan ders çıkarman gerekir. bazen o kadar çok hata yaparsın ki, bundan önceki hatayı nerede ve ne zaman yaptığını hatırlamazsı…

ölümün rengi siyah olmalıydı.

başımı kaldırıp "neden ben!" diye bağırdım, cevap gelmedi. o kadar çok küfür ettim, o kadar çok sövdüm saydım ki; biri bana yapsaydı, ben de cevap vermezdim. işin kötü tarafı, daha önce ne kadar nazik olursam olayım, cevap vermedi. ne dersem diyeyim, ne istersem isteyeyim cevap vermeyecekti biliyorum. desen bile, bazen... bazen sadece bir işaretin yeterli olabileceğine inanıyorsun işte.
balkonda sigara içiyordum. yine yalvarmaya başlamıştım. "her şey düzelecekse eğer bir işaret gönderir misin?" derken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. içeri girdim ve hiçbir şey olmamış gibi bilgisayarımda saçma sapan şeylere bakmaya başladım. yazın ortasında yağmur yağmaya başladı. tekrar sigara içmek için dışarı çıktım.

bir kuş, uçtu uçtu ve bana bakarcasına balkonuma kondu. sonra uçtu. nereye gidiyorsun diyemedim çünkü çocukken bana öğretilen kuş dilini anlamıyordu kuşlar. "negeregeyege gigidigiyogorsugun?" desem bile anlamayacaktı biliyorum.

işin diğer bi ilginç tarafıysa... bu…

saçmalattirik: sevgiyle ilgili bi kaç şeyler.

aynı küçükken kurduğumuz her hayalin, 18 yaşımıza geldiğimizde gerçekleşeceğine inanmak gibi biliyor musunuz her yeni sevgilimize "işte bu, benim evlendiğim kadın olacak!" dememiz. belki de bu alışkanlığımız oradan geliyordur. aslına bakarsanız, belkide her alışkanlığımız küçüklükten geliyordur. biyolojinin, tıbbın söylediği genetikler, fenotipler falanlar filanlar; mantıklıca yazılmış insan kandırmacalarının bir sayfasıdır sadece. bilmiyorum.
yıllardır çölde kalmış bir devenin suya olan hasreti kadar özledim seni. bugün de çok susadım. dur artık, canımı çok yakıyor susuzluk. hayatımdan bir kitap yazsaydım eğer ansiklopedi çıkardı diyen insanlara çok özeniyorum bazen. ben hayatımı bir kitaba yazacak olsaydım eğer, ön kapağına "sevdim", arka kapağınaysa "öldürdüler" yazardım. kitabı eline alan her insan, kitabımın neden sadece ön kapaktan ve arka kapaktan oluştuğunu merak ederdi. o kadar acımasızım ki, bazı kitap delisi insanların bu anlamsız şey karşısınd…

ama, hayat bu. dizi değil.

"sen yazar değilsin" demişti, gözlerim dolarcasına baktım. "bana neden acısın ki" diye düşündüm. "beni tanımıyor, beni tanımak istese bile ben anlatmıyorum." yanlış düşünüyorsun dermiş gibi baktı. yanlış düşünmüyordum. kendimi tanısaydım eğer, anlatırdım. biraz sessizliği istiyorum ama odanın havasızlığı ile birleştiğinde anlamsız kalıyor. pencereyi açtığım zaman "hava çok soğuk" diyen oda arkadaşlarımın boğazlarını teker teker kesebilir miyim? ruhlarının bile duyacağını sanmıyorum.

çok uykusuz değilim, aslına bakarsan uyumayı vakit kaybı olarak düşünen bir insan için uykusuzluk nedir ki? sorun değil, geçmesi bir kaç kahveye bakar ve sonra unutursun zaten uyuyamadığını falan.
anlamlı sandığın metin aralarına tekrar tekrar bak, senin istediğin hayat sadece filmlerde oluyor biliyorsun. daha doğrusu, anlamıyorsun değil mi? filmlerdeki, dizilerdeki oyuncuların hayatlarına ne kadarda özeniyorsun oysaki. soruyor musun kendine "bu dizilerdeki oyu…

artı onsekiz: nasıl da terbiyesizleştim!

derken... yazar yazıyı beğenmez ve tüm yazıyı siler.

ufukta yeni bir yazı gözükmez, ya da ikinci bir bölüm daha. o kadar acıklıdır ki, sonda geçmesi gereken oyuncular kısmı bile kısa kesilmiştir ve direkt makine kapatılmıştır.

film tadında kalmıştır, seyirciye mesaj verilememiştir ya da seyirci alacağını alamamıştır. film biter ve perde kapanır.

filmi izleyenler, "boşuna geçen bir 10 dakikaydı mnkym." tepkisiyle salonu terkederler.

mim: valla yine melodram!

daha dün melodram ile "kanka mim yok mu? yazdıkça saçmalıyorum, saçmaladıkça yazıyorum!" şeklinde klasikleşmiş konularımızdan konuşurken, birden bire melodram'ın beni mimlediğini görünce sevinçten, eline mantar tabancası almış çocuğa döndüm!

mimleri, tam yazacak şeyler bulamıyorken birden bire gelip beni yazmaya tekrar teşvik etmesi sebebiyle seviyorum. ah canlarım benim, besleyeyim ben sizi bare.

soru1: hayatınız bir film olsaydı, hangi filmde başrol olmak isterdiniz?
kesinlikle iron man filminin başrolü olmak isterdim! allahım yarabbim, aynı adamda hem zekilik, hem yakışıklılık, hem zenginlik, hem tatlılık, hem sempatiklik, hem... akla gelen her türlü şey birleşmiş! film'in yapımcıları iron man'i yaparken tek kişi olarak değil, ekip olarak çalışmış yemin ediyorum. bir insanın hoşuna gidebilecek her şeyi toplayıp bir adama vermişler. heleki o ukala yapısı yok mu?!

işin diğer tarafı, klasik olarak fight club'taki edwart norton yerine ben de olmak isterdim. bir…

saçmalattirik: biz yazarlar, biraz manyağız!

"bunlar cicim ayları.. geçer." dedi gerizekalının teki barın en çapraz köşesinden. "ağzının ortasına vuracaksın küreği, bak bakalım konuşabilecek mi bi daha edepsiz!" gözüyle baktım. "ne bakıyorsun?" dermiş gibi cevap verdi. o arada unutmuşum, sevgilim başkalarıyla gözgöze gelerek konuşmalarımı kıskanmış olmalı. "ne yapıyorsun lan?!" gözüyle baktı, korktum. "ne yapayım?" dedim, "ilişkimizi kurtarıyorum." ne yalan söyleyeyim, biz yazarlar gerçekten biraz manyağız. bazen bi şeyler yazmak için kendimize acı çektirmemiz, ortalığa şizofrence hareketler göstermemiz ve bir kaşık sudan sebeple büyük kavgalar yaratmamız gerekiyor.

işin daha da aslına girecek olursak, biz yazarlar bazen acıyla besleniyoruz. acı çekmediğimiz zamanlarda yazacak şeylerimiz, bardağın boş tarafına benziyor. dolu tarafındaki mutlulukları unutup o boş yerdeki acıyı içimize basa basa yaşatmak istiyoruz.

ben, en sevdiğim hayali karakterlerden birisi dexter olm…