ölümün rengi siyah olmalıydı.

başımı kaldırıp "neden ben!" diye bağırdım, cevap gelmedi. o kadar çok küfür ettim, o kadar çok sövdüm saydım ki; biri bana yapsaydı, ben de cevap vermezdim. işin kötü tarafı, daha önce ne kadar nazik olursam olayım, cevap vermedi. ne dersem diyeyim, ne istersem isteyeyim cevap vermeyecekti biliyorum.
desen bile, bazen... bazen sadece bir işaretin yeterli olabileceğine inanıyorsun işte.
balkonda sigara içiyordum. yine yalvarmaya başlamıştım. "her şey düzelecekse eğer bir işaret gönderir misin?" derken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. içeri girdim ve hiçbir şey olmamış gibi bilgisayarımda saçma sapan şeylere bakmaya başladım. yazın ortasında yağmur yağmaya başladı. tekrar sigara içmek için dışarı çıktım.

bir kuş, uçtu uçtu ve bana bakarcasına balkonuma kondu. sonra uçtu. nereye gidiyorsun diyemedim çünkü çocukken bana öğretilen kuş dilini anlamıyordu kuşlar. "negeregeyege gigidigiyogorsugun?" desem bile anlamayacaktı biliyorum.
 

işin diğer bi ilginç tarafıysa... bunu bir işaret olarak mı kabul etmeliydim, o kısma karar veremiyordum. işaret olarak kabul etmedim, zaten hiçbir şey düzelmedi.
bazen böyle oluyor işte. inansan bile, yalvarsan bile hiçbir şey düzelmiyor. bazen, hikayelerin arasına böyle küçük dipnotlar giriyor ve sonra devam ediyor hikaye:
kendimi yerden yere vurup az önce kanlar içerisinde kalmış sevgilime bakıyordum. "hayır! lütfen bu olmasın, lütfen bu rüya olsun. ne istiyorsun benden!" diye haykırırken kendimi yerden yere vurup öldürmeye çalışıyordum. ben kendimi ne kadar yere vurursam vurayım, yer sanki yumuşak bir yatağa dönüşüp geri tepiyordu beni. öldürmek istiyordum kendimi ama doğa geri tepiyordu işte.

birbirimizle şakalarımızı hatırlıyordum aklım gidip gidip gelirken. "yolun ortasında arabanın önüne düşeyim de gör, arkamdan ağlarsın o zaman. 'aşkım ne olur geri dön' dersin." diyordu. gülüp "atarım bak arabanın önüne!" diye cevap veriyordum, "ölürsen öl!" diyordum. karşılıklı gülüşmelerimizden sonra, sadece gülüp geçiyorduk işte. sorun buradaydı, korkudan sarılıp "seni seviyorum! asla bir daha ağzına alma böyle bi şeyi!" diyemiyordum.
daha önce de söylemiştim. siz kızlar bilmiyorsunuz ama, bazen bi ilişkide en güçlü tarafın hep erkek olarak kalması gerekiyor. bazen biz erkekler, ne kadar korkak olduğumuzu göstermekten bile korkup güçlü rolüne yatıyoruz ve hiçbir şey olmayacakmış gibi gülüyoruz.
arkamda arkadaşlarım beni tutup "mustafa!" diye bağırıp, sakin olmamı söylüyorlardı. hayatımın kadını gözlerimin önünde eriyip bitiyordu ve amına koyduğum ambulansı hala gelmemişti ve sakin olmamı söylüyorlardı! şoka girdiğimi düşünen arkadaşım sert sert tokat atıp kendime gelmemi bekliyordu benden.

anlamıyorlardı beni! hayatımın kadını, her şeyim gözlerimin önünde giderken kendime gelmemi bekliyorlardı. "o giderse, nasıl kalırım ben!" diyemiyordum. "hayır olamaz!"dan başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan.
sonra, ambulans geliyordu biliyor musunuz? hemşireler sakinleştirici dedikleri bir iğneyi basıp hastane koridorlarında uyandırıyordu sizi. moraliniz bozulmasın, kendinize gelin diye kimse söylemiyordu onun öldüğünü. bu kısmı yazmadım, yazmak istemedim. standart sonların olmasını sevmiyorum çünkü. okurken eminim anlamışsınızdır böyle bir sonla biteceğinizi.

bir kısa film çekseydim, böyle bitirmezdim zaten filmimi.

ne ambulansın gelmesini beklerdim, ne başka birinin müdahale etmesini. tonlarca ağırlıkta kamyonları taşıyan betonların, "sevgilisinin öldüğünü gören gencin üzerindeki yükü nasıl taşıyamadığını" anlatırdım filmimde. betonun nasıl ortadan ayrılıp tüm dünyada deprem etkisi yarattığını ve kıyameti getirdiğini gösterirdim.

ha sevgilim ölmüş, ha tüm insanlık. ne farkeder?

dipnot: hikayede ve yazıda geçen çoğu şey hayal ürünüdür. gerçekte olmamıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

farklılaşamadıklarımız