2012 de bitiyor.

ben son kolamı yudumluyorum, son yazımı yazıyorum ve biraz daha büyüyorum. yarının bugünden pek farkı yokmuş, bunları yazınca farkettim. yarın yine kolamı yudumlayacağım ve yazmaya devam edeceğim. her gün büyüyeceğim. anlamadığım şey, bugünün yarından farkı yoksa eğer neden yarın gibi bugünü de kutlamadık? eminim, iyi bir açıklaması yoktur.

her neyse.
düşünseydim eğer daha iyi bir sene geçirirdim. geçirmedim. aslında ne kadar berbat, pislik, iğrenç biri olduğumu da farkettim. maskelerin etkisinde fazla kalmış olmalıydım. sürekli gülen bir maskeniz varsa eğer, büyüdükçe o maskenizden kurtulmanız gerektiğini anlıyorsunuz. kendimden biliyorum, sürekli mutlu göstermek iyi bi yaşam tarzı değil.

bir zamanlar ablam hayatımda aldığım en büyük dersi öğretmişti bana. "sana arkadaşım diyenler, gerçekten arkadaşın olsaydı eğer gülerken oluşan yüz hatlarının altından akan gözyaşlarını görebilirlerdi." yazmıştı odasına. ne yazdığını büyüdüğümde anladım. şimdi, daha fazla büyümüşüm. daha fazla anladım. biraz ağladım, ama geçti şimdi.
2012'ye girdiğim zaman mükemmel fikirlerim yoktu. çünkü 2011'in ağustos'unda tüm projelerimi kurmuş, eylül'ünde üniversiteye başlayarak hepsini katletmiştim. eğer hayallerimin, projelerimin peşinden koşabilen mükemmel bir insan olsaydım, şu an mutluluğun formülünü ağzımdan kaçırmıştım bile. sizin mutsuzluğunuzdan da ben sorumluyum. çünkü projelerimin peşinden koşabilen mükemmel bir insan değilim, bu yüzden mutluluğun formülü umrumda bile olmadı. yine ve yeniden bu yüzden; mutsuz olduğunuz için tüm küfürlerinizi bana edebilirsiniz.

ama ne yapayım? ben buyum. bu hayatta sadece bir kaç cümle kurmak ve "tüm umutsuzluklarınızı, salaklıklarınızı" üzerime alınarak sizi rahatlatmak için duruyorum. sizin için bulunmaz bir nimet olduğumu söylediğim zaman egoist ve bencil oluyorum biliyorum ama; siz benim değerimi bilmiyorsunuz. bu yüzden mutsuz oluyorsunuz.

tekrar, yine ve yeniden her neyse.

ben alkolü pek sevmiyorum. ama sarhoş olmak için ortalama 5 bira, tekelden alındığında 20 liraya geliyor. siz eğlenceli insanların, neden sarhoş olmak için özel günleri beklediğinizi anlayamıyorum. özellikle bar'lara gittiğinizde giriş parası olarak 75 lira verip kazığın babasını yiyorsunuz. yılbaşıymış, 2013'ün gelişinizi kutluyormuşsunuz o kısmı anladım. ama bugün mükemmel değilseniz, "yarın da mükemmel olmayacaksınız" kısmının neresini anlamadığınızı anlamadım.

ankarada bir tavuk döner'in 3 lira olduğunu biliyor musunuz? ve 75 lirayla sokakta yaşamaya mahkum bırakılmış 25 tane çocuğa döner alabileceğinizi? tabi ki biliyorsunuz, ama umrunuzda değil. çünkü siz değişik insanlar, yeni bir yıla sarhoş girerek 2013'te mükemmel olacağınızı zannediyorsunuz. çünkü siz bencil insanların hayatında sadece "siz bencil insanlar" var.

her neyse, bu kadar zahmet ediyorsanız eğer, "lütfen mükemmel olun."
ben 2013te kendim için hiçbir şey dilemiyorum. her şeyimin bok gibi olduğunu, her şeyi kendimin mahvettiğini ve hayatım düzelemeyecek bir kalp kırıklığına döndüğünü biliyorum. kabul ediyorum, 2013te hiçbir şeyin düzelmeyeceğini bilmiyorum. sırf bu yüzden, 2013te kendim için bir şeyler dilemiyorum.

ama lütfen siz, "bugün bok gibiyken yarın mükemmel olun."
çünkü dünya "sizin gibi mükemmel, gözleri etraftaki kötülüklere kapanmış bencil insanlar" tarafından yönetiliyor ve bok gibi. lütfen, daha da bok edin.

iyi eğlenceler, iyi seneler.

nerde kalmıştık? o zombiler!

hikaye yazmayı denedim. gerçekten denedim. ama olmadı. işe yaramayacağını düşünüyorken, olmayacak bence.
fazlaca film ve dizi izlemenin en kötü tarafı, bir zaman sonra hayatlarımızın onlar gibi olduğunu zannetmekti bence. aslında, aksiyonu sıfıra indirilmiş, sadece yaşam kaygısıyla dolu hayatlarımızda, onlardan birisi olmayı istemek bizim suçumuz sayılmazdı.

insanların yavaş yavaş zombi olmaya başlamasını yaratıcıdan yüzlerce kez diledik. olsaydı eğer, güzel olurdu. ama ben, hayallerin gerçekleşmediğini kurduğum binlerce hayalin gerçekleşmemesinden öğrenmiştim.
hayatta kalma kaygısıyla uyuyamıyordum bile. arkadaşlarım ve ben günlerce uykusuz kalmıştık. yiyeceklerimiz oldukça azalıyordu, dışarıda nelerin olduğunu bilmiyorduk. öğrenemiyorduk. ne bir televizyon, ne bir bilgisayar kaynağı, ne de çalışan televizyonlar. hiçbirisi kalmamıştı. sadece şoku üzerimizden atmaya çalışıyorduk.

dışarıya baktığımız zaman beraber futbol oynadığımız, kavgaya koştuğumuz mahalle arkadaşlarımın yürüyen ölülerini görüyorduk. korkunçtu.

dışarıya çıkmayı, diğerlerini geride bırakıp denemiştim. beraber kavgaya koştuğum o insanlar üzerime üzerime geliyordu bu sefer. bir tane, iki tane, beş, yedi ve sayamadığım kadar çoğalmışlardı. elimdeki ekmek bıçağıyla bir şeyler yapabileceğimi zannediyordum. koşmakta olan bir yürüyen ölünün karnına sokmuştum bıçağı. üzerime siyah bir kan fışkırmıştı, sanırım işkembesini deşmiştim orospu çocuğunun. ama ölmemişti. sorunda burada zaten, ölmüyorlardı! daha fazla düşünemedim.
bilmenizi isterim. eğer ki etrafta, korku filmlerini andıran şeyler varsa bir salaklık yapıp "o şeyin" üzerine gitmeyin! ondan uzaklaşmaya çalışın. kahramanlık sadece filmlerde güzel çünkü! gerçek hayatta kahramanlık yapmaya çalışan insanlar sadece salaklardır.

yüzlerce zombinin, vücudunuzun her tarafını, iç organlarınız ve çükünüz dahil her tarafını yemesinin ne kadar acı verici olduğunu anlatabilecek cümleler seçemedim size. çünkü, yukarıda başladığım hikayede kahramanlık yapmaya çalışan salak bendim.

her neyse, ah işte o zombiler yok mu o zombiler? bizi öyle alakasız bir konudan başlatıp böyle alakasız bir yere getirdiler.

saçmalattirik: kaybediyoruz

başlığın ismini yazdığım zaman sonuna nokta koymalı mıyım koymamalı mıyım? bu sefer koymamayı seçtim. hayatta hiçbir şeyi sınırlamayı sevmedim çünkü. nokta koyuyorsam eğer, o konunun dışına çıkamayacakmış gibi hissediyorum kendimi. ama biliyorum ki, yazmaya başladığım zaman konudan konuya atlayacağım. sonuna geldiğim zaman nereden başladığımı unutup, başını okumaya üşeneceğim. her neyse.
özgün bir tarzın var diyenleri göremiyordum artık. ben de özgün olmaktan vazgeçip, başkalarının yazdıklarını yazmaya başladım. bir kaç romanın ilk satırlarını yazdım ve bıraktım. zaten yazdığım her şeyin başı, "bugün yine uyandım" ile başlıyordu. "yalan söyleyen, yüzleri gülen profesyonel yalancılardan" bahsedeyim dedim. onları en iyi ben tanırım, en çok ben yaparım çünkü diye düşündüm kendimce. kendi hayatımı yazsaydım ansiklopedi olmazdı ama, bu ansiklopedi olurdu büyük ihtimal. bütün insanlığın yalanlarını yazmak, bir ömür ister sanırım.

ben de şöyle yaptım:

bugün yine uyandım. yarın yine uyanacağım. zaten sorun burada ya işte; özgür olduğunu iddia edebiliyorsun ama yarın uyanıp uyanmayacağının kararını sen veremiyorsun. en azından ben veremiyordum.

her neyse, bir şeyler okudum. "yaz, yaz ki duyguların körelmesin" yazıyordu. ne zamandır yazmadığımı farkettim, duygularımın köreldi mi bilmiyorum. duygusal bir yazı yazsaydım eğer, herkesi ağlatırdım. ağlamayanlaraysa duygusuz derdim, bu işin kolayı olurdu. ya da ben haklı olurdum en azından.
yavaş yavaş yeni şarkılar anlamını yitiriyorsa ve eski şarkılardan da bıkıyorsanız eğer... devamına getirecek cümleler bulamadım, ama başlangıç iyiydi. bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum.

etrafa bakıp, insanların yüzüne salakça gülümsemeler. mutluymuş rolü yapmalar.. insanların ağızlarında dolaşa dolaşırken istemeye istemeye orospu olmuş binlerce cümle. hepsi bir araya geldiğinde anlamlı oluyor aslında. zaten diğer bir sorun da burada başlıyor. bir şeyler fazlaca anlam kazandığı zaman her şey sıradanlaşıyor. can sıkıntıları, yapacak şeylerin kısıtlığı ve yukarıda bahsettiğim "yavaş yavaş yeni şarkılar anlamını yitiriyorsa ve eski şarkılardan da bıkıyorsanız eğer..." kısmı da bundan kaynaklanıyor sanırım.

etrafınızdaki yüzlerce insanın güldüğünü biliyorsunuz, yalan söylediklerini de. siz bilmiyor olabilirsiniz ama ben biliyorum. güldüklerini değil, yalan söylediklerini. işte bu bilindiğinde, beraber yaşanacak olan çoğu şey zevk vermeyen piyanoya benziyor. oysaki piyano çalmak, her zaman zevklidir.

sizi mutlu edebileceğini düşündüğünüz çoğu şey, yok oluyor. bugün sizi ne mutlu edebilir? bugün, hangi "çok istediğiniz şey" gerçekleşseydi çok mutlu olurdunuz? ben cevap veremiyorum işte bu sorulara. önceki gün beş parasız olsaydım ve ertesi gün piyango biletimin numaraları tutsaydı eğer, ketılıma sıcak su koyar ve kendime ıhlamur yapardım.

sahibi olacağım kaliteli bilgisayar, bir yayınevi falan... hangisinin beni mutlu edeceğini bilmiyorum. çünkü annemin deyimiyle ben "ayran gönüllü"yüm. her şeye çok çabuk hevesleniyorum, çok çabuk istiyorum ama elde ettiğimde bir anlamı kalmıyor.
derken, yeni bir güne daha uyandım. eminim, yarın da uyanacağım. ve 21 aralıkta kıyamet kopmadı. yine uyandım.

mim: yeni yıldan istiyoruz da vermiyor.

tam 2012'ye sitem ederken "2013'ten istediklerim" diye bir mim gönderilmesi, cuk diye yerine oturmuş bence. önce pişman değil şişman, sonra ahu dudusu beni bir güzel mim'leyivermişler. ben de mimleri çok seven, yeni yazak bir şeyler üretemediğinde işin kolayına gidip mimleri cevaplayan bir insan olduğum için çok sevindim buna.

gelelim mim'e. 2013'ten ne istiyorum?

yeni bir bilgisayar: hayatımın en zor dönemlerinden birini yaşıyorum. grafik tasarım yapan bir insanın önündeki bilgisayarları alıp netbook verirseniz ve "a3 tasarım yapacaksın bununla!" derseniz ne tepki verir biliyor musunuz? ben kalp krizi geçiriyorum sanmıştım, meğersem sinir kriziyle ne yaptığımı bilmiyormuşum. bu yüzden, yeni ve kaliteli bir bilgisayar istiyorum. en azından, yapacaklarımı yaparken zorlanmamak istiyorum.

bir şeyler başarmak: ailemin, intihar etmeye çalışsam bile başaramayacağımı düşünmesi beni deli ediyor artık. elime neyi alsam, elimi neyi sürsem bokunu çıkarıp başarısızlığa gidiyorum sanki. küçükken, elimden tornavidayı hiç düşürmediğim için, benim mühendis olacağımı düşünmüşler. bu yüzden ben de mühendis olacağımı düşündüm. peki, ne oldum? boş beleş bir şeyim hala. 2013'te bir şeyleri başarmak istiyorum artık. kitap yazmak olabilir ya da ne bileyim, bir işe girmek olabilir. bir şeyler olmalı.

biraz yalnızlık: son zamanlarda kendimi, sevgilim hariç herkesten, her şeyden soyutlamak istiyorum. sevgilim hariç hiçbir şeyi düşünmeden yaşamak istiyorum ama yapım gereği, her şeyi kendimden daha fazla düşünmeye alışmışım. ne kadar değişik bi şeysem, yalnız kaldığım zamanlarda yalnız olmamayı, yalnız kalamadığım zamanlardaysa yalnız olmayı istiyorum. her türlü, ironik bir varlığım.

para: 'bir şeyler başarmak' meselesi ile doğru orantıyla, bir işe girersem zaten param olur. ama paraya ihtiyacım var, kredi kartı borçlarımı, 3G borcumu ve tüm borçlarımı ödemem gerekiyor. düşünmeden para harcamam gerekiyor aslında. ama gel gelelim, düşünememek gibi bir yeteneğim yok benim.

iyi şeyler: nasıl olacağını, neler olacağını tanımlayamadığım şeyler olsun istiyorum aslında. üniversite altında yaptıklarım, yapabildiklerim o kadar az ki: var olan hiçbir şeyin beni mutlu edemeyeceğini düşünüyorum. mutlu etmiyorlar da zaten. o yüzden, bir şeylerin olmasını istiyorum, sadece olsun işte. bi aksiyon gelsin hayatıma.

sanırım 2013'ten sadece bu 5 şeyi istiyorum. istediklerim aklıma gelmiyor. ne yazık ki, "şu şey ben de olsaydı şöyle mükemmel bir hayatım olurdu" diyebileceğim hiçbir şey yok.

malesef ki, üzülerek söylüyorum ki ben mimleyecek kimseyi yine bulamadım. bu özelliğim için kendime çok küfür ediyorum ama gerçekten, tanıdığım çok az blogger var -ki yarısından çoğu bu mim'i cevaplamış :(. özür diliyorum.

yeni yılın umutsuzluğu. koş git 2013.

geçen sene 2012'ye girerken yazdığım yazıya baktım. ne kadar umut dolu şeyler söylemiş, ne kadarda güzel kandırmışım kendimi.

insanların içindeki ufak ufak umutların ölmesi için, fazla büyümeye gerek yokmuş onu öğrendim. daha 2012'ye girdikten kısa bir süre sonra farketmiştim bunu. büyümeye karşı savaş açtım, "yaşlanmak zorunda olabiliriz, ama büyümek zorunda değiliz" demiştim çok iyi hatırlıyorum. ondan sonra yaptığım, yaşadığım, düşündüğüm çoğu şeyde hata yaptığımı farkettim. "yaşlanmak zorunda olabiliriz, büyümekte zorundayız."

benden bir yazar olmayacağını, daha doğrusu benden hiçbir zaman bir şey olamayacağını da fark ettim ben bu sene. bize "zamanla, mutlaka bi şeyler olacaksınız" diye öğretildi, ben de dışarı çıkıp sokaktaki yaşlı dilencileri izledim. zamanla bi şeyler "mutlaka" olsaydı, onları görebilir miydik? göremeyen var mı? ben göremeyenlerden değilim.
bu kadar umutsuz olmayı istemezdim. sağıma döndüğüm zaman solumdan, soluma döndüğüm zaman sağımdan yumruk yiyecekmişim gibi hissettiğimden önüme bakarak yürüyordum. üstüm başım kan içerisindeydi, elbiselerim yırtıktı ve ben kahrolmuştum. hala adam olmayı bekliyordum ama, babamın dediği gibi: "benden adam olmuyordu."

mim: sorular, sorular.

idealleri olupta başarılı olan insanların hayatlarını çok merak ettiğim halde, araştırmadım hiç. hayallerini gerçekleştirme fırsatı olduğu halde, hayatta yaşama amacı kalmaz diye hayallerini gerçekleştirmeyen insanın bir hikayesini biliyorum. az önce aklıma bir şey geldi, twitter'a da yazdım:
"ben gidiyorum, blogu kapatıyorum." dediğim zaman "gitme" diyecek birileri var olana kadar yazacağım. sonra ne yaparım bilmiyorum.
gerçekten, ondan sonra ne yapacağımı bilmiyorum. bir amaç, bir hayal, bir hedef peşinde koşmam gerekiyor ama koşmuyorum ya, o yüzden kendimden nefret ediyorum.

her neyse, konu arifin manchester'a attığı gol değilken birden bire kendimizi orada bulmamız çok şaşırtıcı oldu. şimdi asıl konuya dönebiliriz. en sevdiğim, canım, cicim bloggerlarından melodram beni bir yazıya mim'lemiş. hadi, cevaplayalım.

soru 1: mantığın mı, yoksa duyguların mı ön plandadır?
mühendislik okuyan bir insana sorulacak en yanlış sorulardan birisidir sanırım bu. sivas'ta, cumhuriyet üniversitesinde jeoloji okurken fizik hocasıyla bir öğrenci tartışmaya girmişti. hoca, fiziksel formüllerle her şeyi açıklıyor ve doğru cevabı veriyordu ama bir öğrenci tatmin olmamış olacak ki: "hocam, mantıklı değil bir kere yahu. 10 santimetre olamaz." diyordu.

o anda fizik hocası sert bir tepki olarak: "mantık mı? felsefe mi lan bu? görmüyor musun fizik!" demişti.

o zaman kafam yerine geldi, hayatta hep "mantığın geçerli olduğu yerde mantık, duyguların geçerli olduğu yerde duygular." demeyi öğrendim. kısacası, özet olaraktan: mantıklı duygusallık diyebilirim. garip bir terim tabi.

soru 2: insanlar neden mutlu değiller? niye gözlerinin önündeki mutlulukları görmüyorlar ve şükretmesini bilmiyorlar?
böyle bir soru için hazırladığım, beynimde sürekli var olan bir replik var: "bu kadar insan yalnızken, neden bu kadar insan yalnız?". mutluluğun cevabı burada aslında. insanlar mutlu olmak adına adım atmıyorlar, yalnızlıktan kurtulmak için hiçbir şey yapmıyorlar. sadece olmasını bekliyorlar ve sonuç olarak olmuyor. birileri adım atmadığı sürece, olmayacakta.

insanlar, sadece yakınmayı biliyorlar aynı benim gibi. yaz aylarında kapılarının önüne bir kova su koymaları gerekiyorken, koymak yerine twitter'dan insanlara duyurarak sosyal sorumluluklarını yerine getirdiklerini zannetme gibi bir şey bu. arada sırada facebookta gezerken mutlaka rastlamışsınızdır, "yalnızım" yazan onlarca insanı tanıştırmaya çalıştınız mı hiç? ben çalıştım.
yalnızım diyorlardı, yalnız gibi gözüküyorlardı. ben de insanlık görevi olarak araya girip onları tanıştırdım. konuşmaya başladılar. sohbet etmeye başladılar. aradan bir süre geçti, birbirlerinden sıkıldılar, tekrar yalnızlaşmaya başladılar. tekrar yalnız oldular.
mutluluğun en baş sorunu yalnızlık bence. yalnızlığın güzel bir şeymiş gibi, övünerek anlatıldığı bir toplumda insanların yalnız olmasına şaşırmıyorum aslında. insanlar yalnızlığı bir çözüm yolu olarak görerek, mutsuzluğa adım atıyor aslında. ama çok uzun bi konu bu, buraya yaz yaz bitmez.

soru 3: çok para harcayıp, keşke almasaydım ya da harcamasaydım dediğin bir şey var mı?
hayır yok. sadece "keşke zamanında para biriktirseydim." diyorum.

soru 4: haklı olduğun bir konuda kendini savunur musun? yoksa susmak adalet mi dersin?
susmak, bence "cevap veya adalet" değil, çoğu zaman çaresizliktir. siz ne kadar karşıdaki insana karşı cevap vermek için susarsanız susun, karşıdaki insan için cevap olmayacaktır bu. o yüzden, haklı olduğum bir konuda kendimi her türlü savunurum.

ama kime göre, neye göre haklıyım; orası da tartışmaya göre açık.

soru 5: tok gözlü müsün, yoksa her şeyim olsun diyenlerden misin?
işin aslı, bu konuda kendime pek güvenemiyorum. ilk başlarda "sadece yazı yazmak istiyorum, bana bir netbook yeterli." diyordum. daha sonra grafik tasarımları yapmaya başladım, daha büyük bir bilgisayara ihtiyacım oldu. o yetersiz gelirse, daha büyük bir bilgisayara ihtiyacım olur büyük ihtimal.

tok gözlü olamadığım bir kaç konu var sadece. bilgisayar bunlardan birisi, telefon da öyle. teknolojik malzemelerin çoğunda öyleyim. zaten 6 yaşımdan beri bilgisayar ile büyüdüğümden dolayı, böyle şeylere merakımın olmasını da gayet doğal görüyorum.

mimlediklerim: melodram gibi, ben de ahu dudusu mimliyorum. çifte baskı yapalım da cevaplamadan edemesin diye düşündüm. yanına bir de "pişman değil şişman" gelsin. hatta üzerine de kurukuleta gelsin.

son param.

sadece 1 liram kaldı ve düşünceler, hayaller para etmiyor. yazdıklarım da öyle. her şeyim öyle.

şu an aklımdan geçen ve yazabileceğim, tek şey bu. neyse, görüşürüz.

saçmalattirik: derdi rahmetli..

"bana bak! şu an senin ağzını burnunu kırardım ama yapmıyorum. öfkeme sahip çıkabiliyorum, gör ve sus. sadece öfkemi sigaraya ve küfüre vurduruyorum. yani bir gün "amına koyarım!" dersem eğer, o gün için şükretmelisin!" derdi rahmetli. bir gün şehrin en kalabalık yerinde buldular, ağzına dört tane kurşun sıkmışlar. demek ki iyi baş etmiş! bir ağıza dört kurşun..
 ilginç ölüm senaryolarına ilgim olmuştur hep. aslında her ilginçliğe biraz ilgim var. sokakta yalnız başına, "imdaaat!" diye bağırarak koşan bir delinin yaptığının mantıklı olduğunu söyleyebilir misiniz? eğer bir deliyseniz, evet.
"adaleti kim sağlıyor. peki bu? şu gördüğün şey neden var!" diyen bir insan tanımıştım. daha bu sene gazetelerde faşistlerin saldırısında öldüğü yazıyordu. boğazını satırla kesmişler, polis görmüş ama bir şey dememiş. utanmasalar bir de derisini yüzüp ızgara yapacaklarmış şerefsizler! ne olduklarını hatırlamışlar sonra, kendilerine gelmişler.
zaman geçtikçe olan her şeyin sebebinin siz olduğunuza inandınız mı hiç? saçma salak hayaller, saçma salak sorular. işin en kötü tarafı ne biliyor musunuz? yaşlanıyorsanız eğer, büyümek zorundasınız. çünkü ne kadar büyümemeye çalışırsanız, o kadar artıyor sorularınız. olgun bir insan cevabını bilmediği sorulara ne der biliyor musunuz? "bilmiyorum." konu orada kapanır. cevabı olmayan bir soruyu sormakta mantıksızdır çünkü. peki cevabını bildiğiniz bir soruyu sorar mısınız sık sık? ben sorarım, bu yüzden bu soruyu sordum.
"peki ya ölümsüzlük varsa! ben ölümsüzsem ve ölmeyeceksem? bunu bana kanıtlayabilir misiniz?" diye bağıran bir profesör doktor vardı. bir sahilde yalnız başınayken, elinde şarabıyla birlikte kokuşmuş elbiseler içerisinde bulmuşlar onu, üçüncü sayfa haberlerinden okudum. yere düşmüş kaleminde bile kan varmış, bir söylentiye göre ölümsüz olmadığını kanıtlamak için kalbine sokmaya çalışmış dört beş defa. defterine yazdığı son cümleyi de vermişler haberin altına, "peki ya ölürsem?"
ölümün neden kötü bi şey olduğuyla ilgili düşündünüz mü hiç? ben düşünmedim, açıkcası umrumda da değil. ünlü atalarımız "kime göre? neye göre?" dedikleri lafı tam anlamıyla bu mesele için söylemişler.

eski sevgililerimden birisi incir reçeli dizisinin fazla esiri olmuş olacak ki "ölümsüz olmak ister misin?" diye sormuştu. ben daha 20 yaşımdayım, dert edindiğim şeylerin yükünü kaldırmakta zorluk çekiyorum. bir de 200 yaşında hayal eder misin beni? 20 yaşında çözemediğim sorunu 200 yaşındayken çözmeye çalıştığımı bir hayal edin. edemediniz mi? edemezsiniz tabi. edebilseydiniz bu yazıyı okumak yerine bilim kurgu senaryosu yazardınız.
bi çocuk vardı, kendimden biliyorum. yazar olma hayali peşinde okulunu takmıyordu, hayatı takmıyordu ve sadece yaşıyordu işte. hala yazar olma hayaliyle dolaşıyormuş ortalıkta, beş parası yokmuş ve sessizce yok oluyormuş.
bunu çok iyi biliyorum, son paragrafta kendimi yazdım. yoksa umrumda değil hayalleri peşinde koşan insanlar. hayaller sadece bir kaç saniyeliğine mutlu olmak için varlar. biliyorsunuz değil mi? yılbaşında çıkan piyangolar.

yılbaşında piyango çıksaydı eğer, önce arkadaşıma bir porsche eder sonra çay demlerdim. bir arkadaşım önermişti bunu bana, çay harareti alırmış. 5 dakika önce 5 kuruş param yok, 5 dakika sonraysa milyonlarım var düşünsenize. düşünemediniz mi? düşünebilirsiniz, düşündünüz de eminim. çünkü, hepimiz hayaller konusunda "işin orospusu" olmuşuz.

sadece merak ettiğimden soruyorum, piyango neden "girişimci bir insana vurmaz" acaba? yani ne bileyim, bana piyango vursaydı eğer, döner ağzını burnunu kırar üzerine yaptığım hayvanlık için sigara yakardım. sonra gidip bir yayınevi açar, yazar olma hayali olan insanlara bilgisayar hediye eder ve kitaplarını basacağımı söylerdim.

peki sana piyango vurursa ne yaparsın? doğru, araba alırsın, bilgisayar alırsın, alkol alırsın, orada burada yersin falan.. haklısın haklısın, yargılamıyorum da; herkes ben kadar salak değil bu kesin.

fazlalık..

kendimi çok fazla hissediyorum bugün. insan öldürülmek için alınmış, ama atış poligonlarından kullanılmaktan ileri gidemeyen bir silah mermisi gibi. istemeden yaptığı, kıyamadığı için aldıramamış bir annenin çocuğu gibi. sessizliği isterken anlamsızca ortaya çıkan rüzgarın hafıf tınısı gibi ya da ne bileyim işte, sevilmeyen bir sevgiliye veda ederken verilen son öpücük gibi. istenmeye istenmeye söylenmiş "kendine iyi bak" gibi ya da, işte siz bilirsiniz... gitmesini istemediğimiz birine söylemek zorunda kaldığımız "git" gibi..

herkesin hayatında bir "fazlalık" gibiyim. kiminin kullanmak istemediği kalemi, kiminin küçüklükten biriktirip büyüdüğü için oynamadığı oyuncağı gibi. fazladan kullanılan elektrik gibi ya da ne bileyim, kendini öldürmek isteyipte beceremeyen bir insanın jileti, ipi gibi..

bugüne çok fazlalığım, bu dünyaya.
ben de bağırdım. hiçbir şey olmamış gibi, hiç doğmamış gibi. sesim çıkmadı doğal olarak. henüz annesinin karnında büyüyen bir çocuğun bağırışlarını duyabilir miydiniz? ben denedim, ben bağırdım.. kimse duymadı. 

son zamanlarda önerdiğim diziler.

sürekli duygusal, sürekli monoton şeylerden yazmaktan bıktım; eminim siz de okumaktan bıkmışsınızdır. beni seven ve okuyan bir insansanız, herhalde soruyorsunuzdur kendinize "bu çocuk, hiç mi mutlu olmuyor?" diye. tabi ki oluyorum, mutlu olduğum zamanlarda blog yazmıyorum sadece.

yani şöyle diyeyim, blog benim için birnevi düşüncelerden kaçış yolu. ya da, beynimden düşünceleri atmamın diğer bir yolu. 6 kişilik odada, kendimle konuşarak düşüncelerimi dışarı atarsam eğer; deliymişim gibi bakar insanlar. zaten, biliyorsunuz pek akıllı biri de sayılmam. o yüzden, yeni bir yazı dizisi yazmaya başladım, o yüzden artık izlediğim ve beğendiğim dizileri yazacağım.

bugün size, 2 tane ingiliz mini dizisi hazırladım.

Black Mirror
dizilerden birincisi black mirror. türkçeye çevirdiğimizde siyah ayna anlamına geliyor sanırım.

kim oynuyor, kim çekiyor falan gibi klişe şeyleri geçip direkt konuya atlarsak eğer; son zamanlarda diğerlerinden farklı ve beni en çok etkileyen dizilerden birisi olduğunu söyleyebilirim. teknolojiyle eminim aranız vardır ve eminim gelecek teknolojilerin nasıl olacağını merak ediyorsunuzdur. işte bu dizi, "tam anlamıyla" gelecek teknolojinin nelere yol açabileceğini 3 bölüm ile özetlemiş bize.

birinci bölümde, var olan, şu an kullandığımız teknolojinin nelere yol açabileceğini göstermiş. şu anki teknoloji ile başbakana nasıl şantaj yapılabilir merak etmiş miydiniz hiç? işte ingilizler, tam anlamıyla bize bunu göstermiş ve "böyle bir şey yapılırsa eğer, göt gibi kalırsınız!" demek istemişler. neden daha önce aktivist bir eylemci, böyle bir şeyi yapmadı düşünmedim değil! ayrıca dizinin ilk bölümü, sosyal bir mesajın en alasını taşıyor. bize "televizyonun başından kalkın!" demek ister gibi bir hali var.

ikinci bölümdeyse gelecek teknoloji anlatılıyor. enerji üretmek için bisiklete binmek zorunda bırakılmış insanlar. bölüm ilk başladığında "çok sıkıcı" diyorsunuz, gerçekten sıkıcı bir bölüm. ama gel gelelim, gelecekte böyle bir şey olmayacağının garantisini kimse veremez! çünkü enerjiye, elektriğe o kadar çok ihtiyacımız var ki. "bir gün hazırdan enerji üreten yerlerimiz bitseydi, neler olabilirdi?" sorusunun cevabı burada! ama itiraf etmeliyim ki, 3 bölümlük dizinin en kötü bölümü.

üçüncü bölüm, başlı başına bir harika. yine gelecek teknoloji anlatılıyor ve öyle güzel bir dram çekilmiş ki, gelecek teknolojinin paranoyaklığını hemen hemen içinizde yaşayabiliyorsunuz. öyle bir alet düşünün ki: hayatınızda yaşadığınız her anı, her dakikayı kaydediyor ve daha sonradan önünüze çıkartabiliyor. geçmişe dair hiçbir şeyinizi unutmadığınızı bir düşünün! harika gibi gözüküyor değil mi? ama değil! "nasıl değil?" kısmını görmek istiyorsanız eğer, mutlaka bu bölümü izleyin!

dipnot: dizinin tüm bölümleri birbirinden farklı. yani ikinci bölüm, birincinin devamı olmadığı gibi, üçüncü bölümde birinci veya ikincinin devamı değil. o yüzden istediğiniz bölümden başlayabilirsiniz.


Good Cop
yine bir ingiliz mini dizisi, "good cop". 4 bölümden oluşuyor.

dizinin kamera çekimleri ve renk tonları gayet mükemmel! bir an, "ya siktir et yazarlığı, kameramı verin bana film çekeceğim!" demedim değil.

dizi, tam bir polisiye drama dizisi. öyle bildiğimiz, CSI gibi ileri teknolojik aletler kullanarak katili yakalamacılık bir polisiye değil. ya da ne bileyim, romanlarda bahsedilen kahraman polislerden değil bu sefer kahramanımız. bildiğimiz, halktan ingiliz polisi.

bir gün restorantta otururken, henüz vardiyası başlamadığı halde polisliğini konuşturan bir insanın hayatının bir anda dramaya dönüşmesini izliyoruz bu sefer. eminim gerçek hayatta yaşayan bir insan olsaydı, "onun yerine ben ölseydim keşke!" derdi. işin mantık hatası; "o" öldüğü halde hiçbir şey olmamış gibi işe devam edebilmesi.

peki gerçekten, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam mı etti? o dediğim insan kim? bunları bilmek istiyorsanız, merak ediyorsanız ve boşa geçirecek bir kaç saatiniz varsa, bu diziyi kesinlikle öneririm.

Bu Blogda Ara