Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aralık, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

2012 de bitiyor.

ben son kolamı yudumluyorum, son yazımı yazıyorum ve biraz daha büyüyorum. yarının bugünden pek farkı yokmuş, bunları yazınca farkettim. yarın yine kolamı yudumlayacağım ve yazmaya devam edeceğim. her gün büyüyeceğim. anlamadığım şey, bugünün yarından farkı yoksa eğer neden yarın gibi bugünü de kutlamadık? eminim, iyi bir açıklaması yoktur.

her neyse.
düşünseydim eğer daha iyi bir sene geçirirdim. geçirmedim. aslında ne kadar berbat, pislik, iğrenç biri olduğumu da farkettim. maskelerin etkisinde fazla kalmış olmalıydım. sürekli gülen bir maskeniz varsa eğer, büyüdükçe o maskenizden kurtulmanız gerektiğini anlıyorsunuz. kendimden biliyorum, sürekli mutlu göstermek iyi bi yaşam tarzı değil.

bir zamanlar ablam hayatımda aldığım en büyük dersi öğretmişti bana. "sana arkadaşım diyenler, gerçekten arkadaşın olsaydı eğer gülerken oluşan yüz hatlarının altından akan gözyaşlarını görebilirlerdi." yazmıştı odasına. ne yazdığını büyüdüğümde anladım. şimdi, daha fazla büyümüşüm. daha fa…

nerde kalmıştık? o zombiler!

hikaye yazmayı denedim. gerçekten denedim. ama olmadı. işe yaramayacağını düşünüyorken, olmayacak bence.
fazlaca film ve dizi izlemenin en kötü tarafı, bir zaman sonra hayatlarımızın onlar gibi olduğunu zannetmekti bence. aslında, aksiyonu sıfıra indirilmiş, sadece yaşam kaygısıyla dolu hayatlarımızda, onlardan birisi olmayı istemek bizim suçumuz sayılmazdı.

insanların yavaş yavaş zombi olmaya başlamasını yaratıcıdan yüzlerce kez diledik. olsaydı eğer, güzel olurdu. ama ben, hayallerin gerçekleşmediğini kurduğum binlerce hayalin gerçekleşmemesinden öğrenmiştim.
hayatta kalma kaygısıyla uyuyamıyordum bile. arkadaşlarım ve ben günlerce uykusuz kalmıştık. yiyeceklerimiz oldukça azalıyordu, dışarıda nelerin olduğunu bilmiyorduk. öğrenemiyorduk. ne bir televizyon, ne bir bilgisayar kaynağı, ne de çalışan televizyonlar. hiçbirisi kalmamıştı. sadece şoku üzerimizden atmaya çalışıyorduk.

dışarıya baktığımız zaman beraber futbol oynadığımız, kavgaya koştuğumuz mahalle arkadaşlarımın yürüyen ölü…

saçmalattirik: kaybediyoruz

başlığın ismini yazdığım zaman sonuna nokta koymalı mıyım koymamalı mıyım? bu sefer koymamayı seçtim. hayatta hiçbir şeyi sınırlamayı sevmedim çünkü. nokta koyuyorsam eğer, o konunun dışına çıkamayacakmış gibi hissediyorum kendimi. ama biliyorum ki, yazmaya başladığım zaman konudan konuya atlayacağım. sonuna geldiğim zaman nereden başladığımı unutup, başını okumaya üşeneceğim. her neyse.
özgün bir tarzın var diyenleri göremiyordum artık. ben de özgün olmaktan vazgeçip, başkalarının yazdıklarını yazmaya başladım. bir kaç romanın ilk satırlarını yazdım ve bıraktım. zaten yazdığım her şeyin başı, "bugün yine uyandım" ile başlıyordu. "yalan söyleyen, yüzleri gülen profesyonel yalancılardan" bahsedeyim dedim. onları en iyi ben tanırım, en çok ben yaparım çünkü diye düşündüm kendimce. kendi hayatımı yazsaydım ansiklopedi olmazdı ama, bu ansiklopedi olurdu büyük ihtimal. bütün insanlığın yalanlarını yazmak, bir ömür ister sanırım.

ben de şöyle yaptım:

bugün yine uyandım. ya…

mim: yeni yıldan istiyoruz da vermiyor.

tam 2012'ye sitem ederken "2013'ten istediklerim" diye bir mim gönderilmesi, cuk diye yerine oturmuş bence. önce pişman değil şişman, sonra ahu dudusu beni bir güzel mim'leyivermişler. ben de mimleri çok seven, yeni yazak bir şeyler üretemediğinde işin kolayına gidip mimleri cevaplayan bir insan olduğum için çok sevindim buna.

gelelim mim'e. 2013'ten ne istiyorum?

yeni bir bilgisayar: hayatımın en zor dönemlerinden birini yaşıyorum. grafik tasarım yapan bir insanın önündeki bilgisayarları alıp netbook verirseniz ve "a3 tasarım yapacaksın bununla!" derseniz ne tepki verir biliyor musunuz? ben kalp krizi geçiriyorum sanmıştım, meğersem sinir kriziyle ne yaptığımı bilmiyormuşum. bu yüzden, yeni ve kaliteli bir bilgisayar istiyorum. en azından, yapacaklarımı yaparken zorlanmamak istiyorum.

bir şeyler başarmak: ailemin, intihar etmeye çalışsam bile başaramayacağımı düşünmesi beni deli ediyor artık. elime neyi alsam, elimi neyi sürsem bokunu çıkarıp baş…

yeni yılın umutsuzluğu. koş git 2013.

geçen sene 2012'ye girerken yazdığım yazıya baktım. ne kadar umut dolu şeyler söylemiş, ne kadarda güzel kandırmışım kendimi.

insanların içindeki ufak ufak umutların ölmesi için, fazla büyümeye gerek yokmuş onu öğrendim. daha 2012'ye girdikten kısa bir süre sonra farketmiştim bunu. büyümeye karşı savaş açtım, "yaşlanmak zorunda olabiliriz, ama büyümek zorunda değiliz" demiştim çok iyi hatırlıyorum. ondan sonra yaptığım, yaşadığım, düşündüğüm çoğu şeyde hata yaptığımı farkettim. "yaşlanmak zorunda olabiliriz, büyümekte zorundayız."

benden bir yazar olmayacağını, daha doğrusu benden hiçbir zaman bir şey olamayacağını da fark ettim ben bu sene. bize "zamanla, mutlaka bi şeyler olacaksınız" diye öğretildi, ben de dışarı çıkıp sokaktaki yaşlı dilencileri izledim. zamanla bi şeyler "mutlaka" olsaydı, onları görebilir miydik? göremeyen var mı? ben göremeyenlerden değilim.
bu kadar umutsuz olmayı istemezdim. sağıma döndüğüm zaman solumdan, solum…

mim: sorular, sorular.

idealleri olupta başarılı olan insanların hayatlarını çok merak ettiğim halde, araştırmadım hiç. hayallerini gerçekleştirme fırsatı olduğu halde, hayatta yaşama amacı kalmaz diye hayallerini gerçekleştirmeyen insanın bir hikayesini biliyorum. az önce aklıma bir şey geldi, twitter'a da yazdım:
"ben gidiyorum, blogu kapatıyorum." dediğim zaman "gitme" diyecek birileri var olana kadar yazacağım. sonra ne yaparım bilmiyorum. gerçekten, ondan sonra ne yapacağımı bilmiyorum. bir amaç, bir hayal, bir hedef peşinde koşmam gerekiyor ama koşmuyorum ya, o yüzden kendimden nefret ediyorum.

her neyse, konu arifin manchester'a attığı gol değilken birden bire kendimizi orada bulmamız çok şaşırtıcı oldu. şimdi asıl konuya dönebiliriz. en sevdiğim, canım, cicim bloggerlarından melodram beni bir yazıya mim'lemiş. hadi, cevaplayalım.

soru 1: mantığın mı, yoksa duyguların mı ön plandadır?
mühendislik okuyan bir insana sorulacak en yanlış sorulardan birisidir sanırım bu. siva…

son param.

sadece 1 liram kaldı ve düşünceler, hayaller para etmiyor. yazdıklarım da öyle. her şeyim öyle.
şu an aklımdan geçen ve yazabileceğim, tek şey bu. neyse, görüşürüz.

saçmalattirik: derdi rahmetli..

"bana bak! şu an senin ağzını burnunu kırardım ama yapmıyorum. öfkeme sahip çıkabiliyorum, gör ve sus. sadece öfkemi sigaraya ve küfüre vurduruyorum. yani bir gün "amına koyarım!" dersem eğer, o gün için şükretmelisin!" derdi rahmetli. bir gün şehrin en kalabalık yerinde buldular, ağzına dört tane kurşun sıkmışlar. demek ki iyi baş etmiş! bir ağıza dört kurşun..  ilginç ölüm senaryolarına ilgim olmuştur hep. aslında her ilginçliğe biraz ilgim var. sokakta yalnız başına, "imdaaat!" diye bağırarak koşan bir delinin yaptığının mantıklı olduğunu söyleyebilir misiniz? eğer bir deliyseniz, evet.
"adaleti kim sağlıyor. peki bu? şu gördüğün şey neden var!" diyen bir insan tanımıştım. daha bu sene gazetelerde faşistlerin saldırısında öldüğü yazıyordu. boğazını satırla kesmişler, polis görmüş ama bir şey dememiş. utanmasalar bir de derisini yüzüp ızgara yapacaklarmış şerefsizler! ne olduklarını hatırlamışlar sonra, kendilerine gelmişler. zaman geçtikçe ola…

fazlalık..

kendimi çok fazla hissediyorum bugün. insan öldürülmek için alınmış, ama atış poligonlarından kullanılmaktan ileri gidemeyen bir silah mermisi gibi. istemeden yaptığı, kıyamadığı için aldıramamış bir annenin çocuğu gibi. sessizliği isterken anlamsızca ortaya çıkan rüzgarın hafıf tınısı gibi ya da ne bileyim işte, sevilmeyen bir sevgiliye veda ederken verilen son öpücük gibi. istenmeye istenmeye söylenmiş "kendine iyi bak" gibi ya da, işte siz bilirsiniz... gitmesini istemediğimiz birine söylemek zorunda kaldığımız "git" gibi..

herkesin hayatında bir "fazlalık" gibiyim. kiminin kullanmak istemediği kalemi, kiminin küçüklükten biriktirip büyüdüğü için oynamadığı oyuncağı gibi. fazladan kullanılan elektrik gibi ya da ne bileyim, kendini öldürmek isteyipte beceremeyen bir insanın jileti, ipi gibi..

bugüne çok fazlalığım, bu dünyaya.
ben de bağırdım. hiçbir şey olmamış gibi, hiç doğmamış gibi. sesim çıkmadı doğal olarak. henüz annesinin karnında büyüyen bir ço…

son zamanlarda önerdiğim diziler.

sürekli duygusal, sürekli monoton şeylerden yazmaktan bıktım; eminim siz de okumaktan bıkmışsınızdır. beni seven ve okuyan bir insansanız, herhalde soruyorsunuzdur kendinize "bu çocuk, hiç mi mutlu olmuyor?" diye. tabi ki oluyorum, mutlu olduğum zamanlarda blog yazmıyorum sadece.

yani şöyle diyeyim, blog benim için birnevi düşüncelerden kaçış yolu. ya da, beynimden düşünceleri atmamın diğer bir yolu. 6 kişilik odada, kendimle konuşarak düşüncelerimi dışarı atarsam eğer; deliymişim gibi bakar insanlar. zaten, biliyorsunuz pek akıllı biri de sayılmam. o yüzden, yeni bir yazı dizisi yazmaya başladım, o yüzden artık izlediğim ve beğendiğim dizileri yazacağım.

bugün size, 2 tane ingiliz mini dizisi hazırladım.

dizilerden birincisi black mirror. türkçeye çevirdiğimizde siyah ayna anlamına geliyor sanırım.

kim oynuyor, kim çekiyor falan gibi klişe şeyleri geçip direkt konuya atlarsak eğer; son zamanlarda diğerlerinden farklı ve beni en çok etkileyen dizilerden birisi olduğunu söyle…