Ana içeriğe atla

son zamanlarda önerdiğim diziler.

sürekli duygusal, sürekli monoton şeylerden yazmaktan bıktım; eminim siz de okumaktan bıkmışsınızdır. beni seven ve okuyan bir insansanız, herhalde soruyorsunuzdur kendinize "bu çocuk, hiç mi mutlu olmuyor?" diye. tabi ki oluyorum, mutlu olduğum zamanlarda blog yazmıyorum sadece.

yani şöyle diyeyim, blog benim için birnevi düşüncelerden kaçış yolu. ya da, beynimden düşünceleri atmamın diğer bir yolu. 6 kişilik odada, kendimle konuşarak düşüncelerimi dışarı atarsam eğer; deliymişim gibi bakar insanlar. zaten, biliyorsunuz pek akıllı biri de sayılmam. o yüzden, yeni bir yazı dizisi yazmaya başladım, o yüzden artık izlediğim ve beğendiğim dizileri yazacağım.

bugün size, 2 tane ingiliz mini dizisi hazırladım.

Black Mirror
dizilerden birincisi black mirror. türkçeye çevirdiğimizde siyah ayna anlamına geliyor sanırım.

kim oynuyor, kim çekiyor falan gibi klişe şeyleri geçip direkt konuya atlarsak eğer; son zamanlarda diğerlerinden farklı ve beni en çok etkileyen dizilerden birisi olduğunu söyleyebilirim. teknolojiyle eminim aranız vardır ve eminim gelecek teknolojilerin nasıl olacağını merak ediyorsunuzdur. işte bu dizi, "tam anlamıyla" gelecek teknolojinin nelere yol açabileceğini 3 bölüm ile özetlemiş bize.

birinci bölümde, var olan, şu an kullandığımız teknolojinin nelere yol açabileceğini göstermiş. şu anki teknoloji ile başbakana nasıl şantaj yapılabilir merak etmiş miydiniz hiç? işte ingilizler, tam anlamıyla bize bunu göstermiş ve "böyle bir şey yapılırsa eğer, göt gibi kalırsınız!" demek istemişler. neden daha önce aktivist bir eylemci, böyle bir şeyi yapmadı düşünmedim değil! ayrıca dizinin ilk bölümü, sosyal bir mesajın en alasını taşıyor. bize "televizyonun başından kalkın!" demek ister gibi bir hali var.

ikinci bölümdeyse gelecek teknoloji anlatılıyor. enerji üretmek için bisiklete binmek zorunda bırakılmış insanlar. bölüm ilk başladığında "çok sıkıcı" diyorsunuz, gerçekten sıkıcı bir bölüm. ama gel gelelim, gelecekte böyle bir şey olmayacağının garantisini kimse veremez! çünkü enerjiye, elektriğe o kadar çok ihtiyacımız var ki. "bir gün hazırdan enerji üreten yerlerimiz bitseydi, neler olabilirdi?" sorusunun cevabı burada! ama itiraf etmeliyim ki, 3 bölümlük dizinin en kötü bölümü.

üçüncü bölüm, başlı başına bir harika. yine gelecek teknoloji anlatılıyor ve öyle güzel bir dram çekilmiş ki, gelecek teknolojinin paranoyaklığını hemen hemen içinizde yaşayabiliyorsunuz. öyle bir alet düşünün ki: hayatınızda yaşadığınız her anı, her dakikayı kaydediyor ve daha sonradan önünüze çıkartabiliyor. geçmişe dair hiçbir şeyinizi unutmadığınızı bir düşünün! harika gibi gözüküyor değil mi? ama değil! "nasıl değil?" kısmını görmek istiyorsanız eğer, mutlaka bu bölümü izleyin!

dipnot: dizinin tüm bölümleri birbirinden farklı. yani ikinci bölüm, birincinin devamı olmadığı gibi, üçüncü bölümde birinci veya ikincinin devamı değil. o yüzden istediğiniz bölümden başlayabilirsiniz.


Good Cop
yine bir ingiliz mini dizisi, "good cop". 4 bölümden oluşuyor.

dizinin kamera çekimleri ve renk tonları gayet mükemmel! bir an, "ya siktir et yazarlığı, kameramı verin bana film çekeceğim!" demedim değil.

dizi, tam bir polisiye drama dizisi. öyle bildiğimiz, CSI gibi ileri teknolojik aletler kullanarak katili yakalamacılık bir polisiye değil. ya da ne bileyim, romanlarda bahsedilen kahraman polislerden değil bu sefer kahramanımız. bildiğimiz, halktan ingiliz polisi.

bir gün restorantta otururken, henüz vardiyası başlamadığı halde polisliğini konuşturan bir insanın hayatının bir anda dramaya dönüşmesini izliyoruz bu sefer. eminim gerçek hayatta yaşayan bir insan olsaydı, "onun yerine ben ölseydim keşke!" derdi. işin mantık hatası; "o" öldüğü halde hiçbir şey olmamış gibi işe devam edebilmesi.

peki gerçekten, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam mı etti? o dediğim insan kim? bunları bilmek istiyorsanız, merak ediyorsanız ve boşa geçirecek bir kaç saatiniz varsa, bu diziyi kesinlikle öneririm.

Yorumlar

  1. blog benim için kaçış yolu. bu yazını okuduğumda fark ettim.

    hep mutlu ol, yazı da yaz ama. ya da yazmasan da olur ben nasılsa twitterdan dürtüyorum seni :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…

1 yıl.

buraya yazmayalı çok uzun zaman oldu. her gün yazdığım, yazmadan duramadığım, yazarken paketlerce sigara bitirdiğim günleri hatırlarım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; insanı, yazmadan duramadığı günlerden yüzüne bile bakmadığı günlere getirebiliyor. insan hayatı garip gerçekten... size, bu garipliklerden bahsetmek isterim.

hiç, ömür boyu mutlu olmayacağınıza inandınız mı? "sınırsız seçenek hakkın olsaydı, şu an seni ne mutlu ederdi?" gibi bir soruyla karşılaşıp cevapsız kaldınız mı? hayatta bir adım daha ileri gidemeyeceğinize, gücünüzün kalmadığına, pes ettiğinize, her şeyden pes edeceğinize ve hiçbir şeyin sizi mutlu edemeyeceğine inandınız mı? ben inandım. körü körüne inanıp, körü körüne yaşadım bunları; kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yaptım. hayatım boyunca çıktığım merdivende, bir sonraki adımı atmaya sıkıldığım için inmeye başlamıştım. güçsüz olduğumdan değil, sıkıldığımdan. yaşarken yaşamaktan sıkılır mı insan? ben sıkıldım, çoğunuz gibi.

eskiden olsay…