ankarayı özlemek.

aklımın ucundan geçmiyor değil. aklımın en ücra köşelerinde bulundurduğum bir kaç duyguyla hitap edesim var. böyle, hani olur ya; bir şeyleri özlediğini hissedersin ama, kavuştuğundaysa her şeyin hayal kırıklığına düşüneceğini bilirsin. özlediğine pişman olduğun anda çoktan iş işten geçmiştir. bir kere özlemişsindir işte. off, ne diyorum ben ya? kafam allak bullak.
"dünyanın öbür ucunda olsan bile gelip seni bulacağım." demişti bir kadın. dünyanın öbür ucunu yüzlerce kere turlamışımdır. belki olur da gelir ya diye, tekrar dönmüşümdür geriye. bir kere bulamadı o kadın beni. hala bekliyorum, belki bulur diye.
buraya gelip alışılagelmiş yalnızlık cümlelerini kurmaktan bıktım. bir de ankara'ya gider, ankara'da kurarım. yalnızlık denen uçuruma bir kere düştüğü zaman insan, milyonlarca ağaç diksen yukarı tırmanamıyor. bir kadından kastım, yüzlerce arkadaştı; anlamazsınız diye söyleyeyim. yüzlerce arkadaş dönüşüp binlerce yalnızlık oldu. şimdi hayalini kurdum da ankara'nın... kilometreleri yakınlaştırsam, onbinlere dönüşürler.
en derinden üzüntülerimle paylaşıyorum üzüntünüzü. en içten anlıyorum yalnızlığınızı, hiç merak etmeyin. geçen senelerdeydi yanlış hatırlamıyorsam, bir istisnaya sebep olsun diye her zamanki gibi; hayal kurdum. bir kadın vardı, "ankara'ya gel, söz görüşelim." derdi. yüzlerce defa ankara'ya gittim, bahsetmesi bile üzüntü veriyor.
olur böyle şeyler, yazılır. bir yazarın sakladığı en tehlikeli silahtır yalnızlığı. odunluzıkkım olmaktan da bıktım. eski ben olmak da bıktırıcıydı. yeni bir benlik yaratsam yalnızlığa alışık, yalnızlığı seven... güzel olur aslında. ankaralı hayallerini evin önündeki parkta yürümekten başka bir şey süslemez olur; ama, her şey değişir yine.

ne kadar değişirsen değiş, yalnızlığa alışırsan alış. hayallerinde yürüdüğün parkı yıkar; yerine apartmanlar dikerler.
yanlış hatırlamıyorsam yine, bir kadın vardı.
yok oldu. kim bilir, nerdedir?
yine yanlış hatırlamıyorsam, kadının sevdiği bir adam vardı.
bilen bilir... kaybettim.

bana.

bırak çalsın şarkı, durdurma. bir köşede kalsın baş ağrısı. ne hoş gelir oldu nefes alışverişlerinin fısıltısı. bir kahve ol gel, bir çay ol gel, ne olur gel. ve şimdi git, fazla geldin. biraz otur ama fazla kalma. bak yine fazla geldin. ne anlatırsam anlatayım, anlamayacaksın. bu paragrafı oku ve git. anlamayacaksın.
beni biraz müzikten uzaklaştır. beni biraz bilgisayardan uzaklaştır. bana biraz sorumluluk kat be ey insan! bana biraz benden bahset, oturup sabaha kadar dinleyeyim. bana kim olduğumu anlat, bu aralar bir hayli unuttum. bana kim olmam gerektiğini anlat. bana benle alakalı bir şeyler anlat. kim olduğumu hatırlamıyorum, sahi ya; ben kimdim?

bana biraz yapacaklarımızdan bahset. yapmamam gerekenleri öğret, birinin bana rehber olmasına ihtiyacım var. tam tuşa bastığımda, "hayır, basma." diyen birine. sessiz sakin oturduğum evden dışarı çıkartacak birine, bir şeylere ihtiyacım var.
bakma git dediğime, sensiz yapamam.

her şeyini topla ve kaç, git.

aynı insan, iki kişi. tek kurşunda iki kuş. biri sigara içerdi, diğeri temiz yüzlüydü. biri sorumluluklarını bilir, diğeri bilmezdi. bir gün tek kurşunla ikisi birden öldü. aynı yerden, tek kurşun. 
hayatım kurtarılamaz noktada, sağa çek kaptan inmek istiyorum. şayet hayatım kurtulursa sana tüm minnet duygularımı göndereceğim, hayatın kurtulacak. tüm dünyayı yok etmek istiyorum, nükleer bombaların emanet edebileceği bir insan değilim. elimde "sakın bu düğmeye basmayın" yazan bir düğme olsaydı, belki dünyayı yok eder diye düğmeye basardım. kafam bir hayli karışık dostlar, hala ölmek istiyorum.
bir şeylerden ölerek kaçamazsın. öldükten sonra bile illa ki bir şeyler kovalar peşinden. hem daha cenaze masrafları var. off, bu dünyada ölmek bile zor iş. "dövüş kulübüne hoş geldiniz, bir kaç beyaz don ve cenaze masraflarınızı hazırlayın." kadar basit bir hayat değil bu. bir anda yok olmak ile, sessizce yok olmak arasında dağlar kadar fark var.
her şeyin başı yanlış seçimler. aslında her şeyin başı, seçimleri öğretmeyen seçim kuralları. bugün yaptığınız seçim, size şu an bir şey kazandırmayacak. bugün yaptığınız seçim yıllar sonra karşınıza çıkıp ağzınıza sıçacak, farkında değilsiniz. her şey dün ve yarın arasında başlayıp bitiyor. bugün önemli değil, bugün zaten yaşıyoruz.
yazar "benim için üzülür müsün, ölürsem bugün?" diyor. benim ölmem umrunda olur mu ölürsem bugün? bak yine aynı boklukla başladık. yine her şeyin sonu yavaş yavaş ölüme gidiyor. yine mi ölmedik? hayır ustam, kimsenin umrunda değil.
herkese bir olric lazım, ama kimse bir olric değil. "bugün de hata yapar mıyız olric?" "şüphesiz ki efendimiz."
en sevdiğim çiçek, dağdaki diken. zaten bu yüzden oram buram, her yanım yara. şu kalbe bak, delik deşik. askerlikten korkuyorum da, gitsem zaten "kalbin delik" der geri iterler. doktor bey, her sabah uyurken burnum tıkanıyor ama uyandığımda hep aynı yerdeyim. çok zor nefes alıyorum doktor bey, buna inat sigara içiyorum ama; uyandığımda hala aynı yerdeyim. ne istiyorum biliyor musunuz doktor bey? biraz siyahlık rica ediyorum, karanlık peşinden geliyor zaten.
arada sırada, nerede olduğunu bilmediğim karaciğerim ağrıyor. karaciğerimdir illa ki, çünkü onun ağrımasını istiyorum. "geceden gündüze, gündüzden geceye bilgisayar başındayım olric." "neden efendimiz?" "çünkü o da başka şeyler kadar zevk vermiyor."
bak doktor bey, bunlar gözyaşları. az önce iki kişi öldürdüler, bir insan. beni öldürdüler. her şeyimi topladım ben de. kaçtım, sana geldim. üçüncü kişiliğim ben, tedaviye ihtiyacım var.

izninizle, hayatım kayıyor.


aşktan, meşkten, seksten, birbirlerini sevip de kavuşamayanlardan bahsetmeyeceğim. otur şöyle iki sohbet edelim, bana "nasıl olduğumu sorduğunu" farz et. anlatıyorum bak, dinle. berbatım. yıkıldım.

üzgünüm, her zamankinden daha fazla üzgünüm. benim bu anlarımı bilirsiniz, bir yandan ölmek, bir yandan gitmek isterim. bir yandan sisteme küfür eder, bir yandan beklenmeyen şeyler yaparım. bir yandan hala intihar mektubu yazasım var, bir yandan intihar etmek istiyorum. bir yandan, lütfen, benimle ölür müsün? yalnızlıktan korkuyorum, yalnız ölmekten de öyle.
21 yaşımdayım, 14 senedir okuyorum düz mantık hesabımla. güzel bir matematik görmedim, ilk okul öğretmenim bu hallere düştüğümü bilseydi hayata bağlılığını kaybederdi. veli toplantılarının en favori öğrencisiydim ben; "hanımefendi, beyfendi... oğlunuz zeki, ama çalışmıyor. ama yine de tontiş tontiş yanaklarını yerim onun ben. çok sempatik."
ilk okuldan beri gerizekalıydım, öğretmenlerim bendeki bu yeteneği keşfetmiş olmalıydı. yıllardır değiştiğimi, en azından bir zerre olsun zekamda ilerleme olduğunu düşünmüştüm. bir gram beynim varmış gibi ümitlendiren öğretmenlerim suçlu! veli toplantılarının en ezik öğrencisi olmalı, "beyfendi, hanımefendi! oğlunuz bildiğin gerizekalı!" denmeliydim. olmadı.
zaman çok çabuk ilerliyor be adam. gözünü öyle bir kapatıyorsun ki, açtığında bile her şeyin rüya olduğuna inanıyorsun. saklambaç oynanan günün ardından eve gelmiş, yorgun argın uyuduğunu ve bir daha uyanamadığını düşünüyorsun. bana sert bir tokat atın, kafama kurşun sıkın! uyanmak istiyorum artık, yoksa ben yapacağım.
herkesin kendilerine göre sıkıntıları var, anlıyorum. ne yani, en büyük sıkıntım para mı? yoksa, beni hayata iyi hazırlayamadıklarını mı düşünüyorlar anlamıyorum. bir akrabamız var, 3 tane üniversite bitirmiş. ne yapıyor peki? boş gezenin boş kalfası. bir ben varım, henüz üniversite bitirmedim. ne yapıyorum peki? boş gezenin boş kalfasıyım. beni bir mezundan üstün yapan ne o zaman? bir türlü anlamıyorum.
korkma diyorlar, geçer diyorlar. bana biraz daha viski koyar mısın? sarhoş olmak istiyor, anlattıklarıma öyle devam etmek istiyorum. "siktir et ya!" diye geçiyor içimden biraz, "para dediğin nedir ki? bu kadar masraflıysam bırak gitsin, soğuktan donmak da güzel bir ölüm şekli." biraz yeteneklerim gelişsin istiyorum, fazla bir şey değil. askerlik dediğin nedir ki? gidilir, ölünür ve gelinir. ne oluyor abi? neden her şeyin sonu ölüme gidiyor?
hazır ölmek demişken, biraz daha genişletelim ne dersin? ben ölsem, rahatlar mısın biraz daha? üzerindeki yükün hafifler mi? gözyaşların yerini huzur alır mı, merak ediyorum sadece? bilmek istiyorum. çünkü, kendime öyle ölüş senaryoları hazırladım ki, bilsen benimle gurur duyardın.

gözyaşlarımın akmak için hücum ettiği, gözlerimin direndiği dakikalardayım şu an. dışarıdan görmüyor olabilirsin ama içimden, tam şöyle kalbimin oralardan seller akıyor. ağlıyorum abi! ben ağlıyorum. senin odun olarak gördüğün adam ağlıyor. ama, ağlamak dediğin nedir ki abi? ağlarsın, biter. ama bitmiyor ulan! geçmiyor.

aranılan sevgili.

haklısın. çok haklısın. her konu da haklısın. biraz tartışmaya ne dersin? biraz alttan almamaya. biraz, savaşmaya ne dersin be adam. biraz peşinden koşmaya ya da ne bileyim lanet olsun, kalbinin ufak bir parçasından sevmeye yer açmaya ne dersin? sevmemek zor olmuyor mu kimseyi, hafiften duygusal boşluğunda hissetmiyor musun kendini? gelmişini geçmişini... neyse, sakinleş şimdi.
her yazıyla paketimdeki sigaralar bitiyor. bir firmanın sigaralarıma sponsor olmasını çok isterdim. bir adam vardı, nerede o? "sen yaz yeter ki, sigaralarının parasını vereyim!" derdi, bir gün sigara istediğimde kaybolmuştu. bir adama çok güvenmiştim, bir kadına güvendiğim kadar. bir kadınla aldattım erkeği, her şey birbirine girdiği gündü o. her sigaramın, her paketimin parasını ben veriyorum şimdilerde. selam olsun sana, aranılan sevgili. bilmiyorum, bir paket sigara daha bitirmeye değer misin?

konu aşk olduğu zaman... şş, sessiz ol. birilerinin duymasından korkuyorum artık. aşka zerre inancın kalmadığı zamanlarda, bir parça aşık olmayı istemek nedir bilir misin? anlatayım, dinle o zaman. biraz şarap ekleyeyim istersen bardağına, ara vermeden konuşmak istiyorum çünkü; bilen bilir. çok yoruldum artık.

çabuk pes ediyorum, savaşmayı bilmem. hayatı savaş olarak görmekten nefret etmişimdir ki bu yüzden kazanmamış olmalıyım hiçbir zaman. en beceriksiz adamım ben belkide dünyanın. mutlu eder giderim, sever giderim, terk eder giderim ama kalmayı beceremem bir türlü. ben gittiğimde peşimden gelecek bir kadın aradım hep; ben gittim, ara sokaktan girdim ve bekledim! bir kaç adım atsalar, bir kaç adım daha, biraz daha; kafasını çevirseler orada olacaktım. bir kez olsun... neyse, boşver.

öyle bir yağmur yağacak ki, tüm cenabetlik silinecek yer yüzünden diye düşledim hep. bugün, kirli hissedip kendimi, bir kaç aşk filmi izlemek istedim. ilk yirmi dakikasından sonra kapattım hepsini.
biraz hayal et. ilk ilişkini, ilk kadını. ilk kadının, yıllar sonra orospu olmuş halini düşün. "her neyse, ben orospuyum! sense normal insan!" dediğini. cüzdanından çıkan 200 lirayı koy komidinin üzerine, uzaklaş oradan. hayal ettin mi? güzel.
yaralı hissediyor musun şimdi kendini? yoksa kafandan sorgular, sualler mi geçiyor? umrumda değil. yıllar sonra aşkın gelmiş olduğu noktadan bahsettim. aşk filmlerinden, aşk hayatlarından, aşk hayallerinden. sonuçta, hepimiz birbirimizin hayal dünyasında en ucuz orospularız. hayatıma gir kadın, çıkarken komidinin üzerine 200 liranı koymayı unutma.

ve, merhaba aranılan kadın. sana, herkesin hayal dünyasında orospu olduğu dünyadan bildiriyorum. uzaklarda mısın, yakınlarda mısın umrumda değil. güzel bir yazıya başladım, güzel umutlar yazacaktım ama bilmeni isterim; gelecek aşkım hakkında hiçbir güzel şey barındıramıyorum.

dedim ya, aşka inancını kaybetmiş bir insanın aşık olmasına inanabiliyor musun? ben inanıyorum. inancımla birlikte gelenler ortada. bana inanıyor musun? çünkü şu an, en dürüst halimle yazıyorum sana aranılan kadın. gücenme, alınma; sen ne kadar orospuysan, ben o kadar orospuyum.

açık arttırmadan satılık ruh.

yeşiller, sarılar, maviler. bir adam bağırıyor, "100 lira daha arttırıyorum!"
"genç bir ruhun bedeli daha fazla eder. 1000 lira arttırıyorum!" diyor bir adam.
zengin giyimli biri, "100 bin lira!" diyor. sessizleşiyor ortam.
"satıyorum..." diyor sunucu. "satıyorum... sat..."
ve araya giriyor tanrı. "durun, bende daha iyisi ve yenisi var."
tam hayallerin en güzel olması gereken noktadan bildiriyorum. gökleri delen bir gökdelenin en üst katından aşağıya düşerken yazıyorum bu yazıyı, basınç fazlalaşıyor. burnum kanıyor olmalı. hiçbir şey hissetmiyor, şimdiye kadar ölmüş olmam gerekiyordu. tanrının benim için ayırdığı bir lütuf olmalı. ya da onu gülümsetiyor olmalıyım. şimdiye kadar ölmemiş olmamın bir sebebi olmalı.

kulaklık takılıyken su için. yutkunma sesiniz hoşunuza gidecektir. şimdi yutkunduğumu hayal edin, tanrıyı gülümsetmek için hayallerinizden bahsediyor olmanız yeterli. boğazım yanıyor, sigaranın bir etkisi olmalı. biraz daha içebilir miyim? içerim tabi ki, sana mı soracağım? viskinin boğaz yakışlarını hayal edin şimdi. içmemiş olmanız bir şeyi değiştirmez, hayal dünyanız olmalı. unutmayın, hepimiz tanrıyı gülümsetmek için yaratılmış kuklalarız!

gökdelenin iki yüzüncü katında olmalıyım, buralarda hava soğuk, üşüyorum. "güçsüz bir ruhun bedeni 100 bin lira olmamalıydı" diye geçiriyorum içimden. hava ısınıyor. tanrı, artık ona karşı gelmediğimin farkına varmış olmalı. "belki biraz daha düşük olabilirdi" derken şimşekler çakıyor. güzel. tanrı, tekrar ayaklanabileceğimi fark etmiş olmalı. sessizleşiyorum. hissizleşmeliydim şimdiye.

bir müslüman için cami, bir hristiyan içinse kilise, ineğe tapan adam içinse inek kutsaldır. her savaşta camiler, kiliseler yakılır, inekler ölür. insan öldüren bir makine yapar insan, insanları öldürür. her şeyin bir sebebi var... yeşiller, sarılar, dolarlar, eurolar falan.

dibe yaklaşmış olmalıyım, buralar yukarılardan daha güzel. ölmek üzereyken düşünülen her şey güzel aslında. ölmek üzereyken ölümsüzlüğün hayali bile güzel. sen hayal kur, tanrı gülümser.

dibe çarpmış olmalıyım, acıyı hissetmek güzel şey. bedenim buralardan kat kat uzaklarda kalmış olmalı. bir işin sonunu bildiğiniz halde okumak saçma olmuş olmalı. ölmediğimi hayal edin, güzel şey olmalı. tanrıya karşı gelmek, güzel şey olmalı; başka bir açıklaması yok çünkü! ölmediğimi hayal ettiniz mi peki? bırakın şimdi, gitsin, öleyim.

ve hayatlar yaşanır. bir grafik, "televizyon izle, oku, evlen, çocuk yap, yasalara boyun eğ... sonra da bağır 'ben özgürüm' diye!" mesajı verir. milyonlar "tamam sakin ol anarşist çocuk." dalgasını geçer. kimileri ölür. sessizleş şimdi, yutkun, kendinden kork biraz ve okumaya devam et.

ben içtiğim şeyi höpürdetmeyi, sakızı orospu gibi çiğnemeyi severim. yerin en dibinden bildiriyorum, dünyanın çekirdeğinde, ismini bildiğiniz ama hiç görmediğiniz bir yerde yaşıyor olmalıyım. tanrı, yukarıdan gülüyor olmalı, birilerinin cebinde harcanıyor olmalı.

bana biraz tanrı verir misin, borcum olsun? sana biraz para veririm, tanrı yukarılarda. bana biraz para verir misin, geri ödemem. sana biraz tanrı vereyim; geri ödersin.

ben buyum oğlum! kızım!

ben buyum kızım. hiç saklamadım. sana hiç yalan söylemedim. hiç değişmedim. eğer memnun değilsen, sana yetemiyorsam, siktirip gidersin.
güzel replik. söylerken utanıyorum, zira bu aralar çok küfürbazım. bir sihirbazın kendi tekniklerini söylediği hiç görülmemiştir. karşıdaki insanı nasıl tanıyorsun? bir bakışla, her şeyini çözebiliyor musun? siktir et bunları, beni ne kadar yorduğunun farkında mısın? ne kadar yorulduğumu merak ettin mi hiç ya da ne bileyim, "al bunu tanı!" deyip fotoğrafımı atmak geldi mi aklına? gelmemiştir.

siktir edip başkasına mektup yazmayı bırakıyorum. söyleyeceklerim bu kadardı, gerisi saçmalıklarıma bağlı benim.

geçenlerde blogumu kapattım, fark etmemişsinizdir. zira fark edip "neyin var?" demenizi isterdim. geçenlerde bir kaç olay oldu, geçenlerde hiç istemediğim olayların içerisinde buldum kendimi. yine geçenlerde pişman oldum yazdığıma, yazdıklarıma; hepsini silesim geldi. gidesim var, anlıyor musun? kim bilir oğlum! bir intihar mektubu bırakırım arkamda. sözlüklerde "intihar" başlıklı yerlere bir şeyler tıngırdatıp, giderim. ruhun bile duymaz. öldürürüm odunluzıkkım'ı. sikseniz bulamazsınız, giden gitmiştir. gittiği gün biter mi? unutur musunuz kolayca? kolaysa, sorun yok.

"burada neden kalıyorum?" diye sorduğunuzda cevap alamıyorsanız eğer, kalmanın hiçbir anlamı kalmamış demektir. "buradan nereye gideceğim?" sorusu gelir sonra... yine cevap alamıyorsanız, bir an kalmak mantıklı gelir. bir an gidip, bir an gelirsiniz; git gel'lerle devam eder hayat. mutluluk uzaklara gider, yalnızlık yaklaşır. şarkılar anlamsızlaşır bazen. bir an... sadece bir an ölmek istersiniz. cesaretiniz var mı? güzel.

kafam bir hayli sevişmelerde bu aralar. dışardan görseler abaza diye saldırırlar vücuduma, linç olurum. içeriye girseler keşke, biraz yaklaşıp sağa çekseler ve biraz, sadece biraz bekleseler orada. içerden görseler, bambaşkalaşır her şey. biraz beni anlamaya çalışın. biraz olmasa da olur, çok azı da olur, daha azı da... saatin 02.41 olduğu şu dakikalar... ne bileyim, daha azın da azı varsa, o da olur. ben biraz kahve alayım, şekersiz olsun.

saçmalattirik: "saf ve seks" demeye utanıyorum.

acımasızca yaktım sigaramı. bir kültablasına koydum. delirmiş gibi bıraktım onu kültablasında. hiçbir dudağa değmesin istedim, hiçbir dudakla birleşmesin. içindeki zehri akıtmasın kimsenin ciğerlerinden içeriye dedim kendimce. ne olduğunu izlemek istedim, belki bitmez dedim her şeydeki gibi. yandı, yandı. biraz daha yandı. sonra da bitti. aynı aşk gibi.
ironilerle, hikayelerle çok yorgunum. beni çok iyi anladığını, bana bilerek ilgi göstermediğini biliyorum. neden korkuyorsun? şarkılardan mı? merak etme, herkes acı çekiyor. herkes içinde bir şeyler saklıyor. bana romantik şeyler söyle. bana, benmişim gibi davran. ne olur, ben olmanın nasıl olduğunu hatırlamak istiyorum.

delicesine yağsın yağmur gökten. yağmur dediğin zaten gökten yağar, gözyaşlarına bir dur de. sessiz kalma, sessizlik sadece rüzgar hafiften estiğinde güzel. gecenin bir saatinde, hava karanlıkken, usul usul içeriye girerken, bana seni hatırlatırken güzel. havalar bir değişik zaten. rüzgar esmiyor. sahi ya, sen kimdin?

ben iyiyim, merak etme. karamsarlığın dibine vurduğum, kendimi yalnız hissettiğim, sineme çekildiğim anlardan birindeyim sadece. paragraflarımı kısa tutuyorum ki okurken sıkılmayasın. egzantirik kelimeler seçiyorum, cümleler kuruyorum ki facebookta paylaşıp sigaranın dibine vurasın! ha uzun, ha kısa! aynı şerefsizliği yapıyorsun yine. bak, sinirleniyorum. susayım ben, sustum.

bir kaç dakika sürer benim suskunluğum. bir kaç dakikaya geri dönerim. doğru yaşadığında her şeyi bir kaç dakikaya sığdırabilirsin. doğru kadını, 2 dakikada 120 defa öpebilirsin mesela. her dakika 60 saniyedir çünkü, her saniyenin farklı bir anlamı vardır seçim yapmak üzere olan adamın. yanlış kadınsa öpülmez. doğru kadındın. bilmiyorum, çayına kaç şeker alırdın? diyette misin? çay şekersiz içilmez ama.

kırmızı rujunu sürdün mü? kırmızı geceliğini giydin mi peki? çok kirlenmiş olmalısın. bıraktığım yerden, üzerine basa basa geçen çok muydu? tren duraklarında insan bol olur. son tren gelmiştir şimdiye. treni beklemek, elveda demek şehre, sıkıntılı olmalı. yolculuğuysa yorucu. kaç paran vardı istasyondan önce? peki zengin etti mi seni bıraktığım yer?

bazen çok acımasız oluyorum, senden öğrendim. bırakıp gitmeyi de, unutmayı da, aldatmayı da. kafamda elf perileri sikişiyor. masumiyetimi alıyorlar. izlemesi hoşuna gider miydi? yapmasından mı hoşlanırdın yoksa? keyifsizleştin mi şimdi? sakin ol, uyandığında hiçbirisi geçmeyecek. her şey, aynı kalacak.

unutur musun yazdığım her şeyi silersem? "sana aşkım, ilk günkü gibi saf ve seks" desem, koşup gelsem kirletir misin masumiyetimi?

kirletirsin sen. bilirim. kirletilmişlerin derdini bir tek, kirlenmişler bilir. kırmızı geceliği kaç kez kirlettin? hala doymadın mı? kırmızı rujuna kaç dudak dokundu? kimsenin doğru kadını oldun mu peki, hissettirdin mi doğru kadın olduğunu? 2 dakikada 120 öpücük aldın mı kimseden?

almışsındır sen. bilirim.

mektup: eski odunluzıkkım, yeni ben, yine yalnızlık.

oysaki çoktan bırıkmıştım insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" denen kişi olmayı. sonra, tekrar eskiye döndüm. insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" denen kişi oldum. siktir edemiyorum. eskiyi özlüyorum bazen her insanın yaptığı gibi. şimdiye bakıp "ne farkım var ulan? ne farkım var ilk odunluzıkkım'dan." diyorum. birilerine sorasım geliyor, soruyorum da. "eser kalmadı." diyorlar, susuyorlar sonra. içimde bir his var, sanki onlar da özlüyorlar onu. ama, işin bu kısmını soramıyorum.

hiç mi yetenekli biri yok diye geçiyor içimden. baksana, kimse gelip "neyin var?" diye sormayı akıl edemiyor. anlatmam önemli değil, sormaları önemli. anlatmak isteyip anlatamadığım şeylerin hepsi yazıyor burada zaten. anlamak isteyen insan bulamıyorum sadece. eskiden böyle değildi. eskiden, hiçbir şey böyle değildi. ya ben çok egoistim, ya da insanlardan çok fazla şey istiyorum. anlatması zor, kestirmesi de öyle.

artık "ben" demek istemiyorum mesela. birileri derdini anlattığında "zamanında böyle yaşamıştım, ben şöyle yapmıştım" diye yorum yapmak istemiyorum. herkes kendi hayatını yaşıyor, herkesin kendi seçimleri var. ben, doğru seçimler yapsaydım böyle olur muydum? seçimlerimin çoğu yanlışken, insanlara bu seçimleri anlatmak saçma. kimse de çıkıp "senin hayatın çok mu mükemmel? siktir git, kendi hayatınla ilgilen!" demiyor. deselerdi, memnun olurdum.

kendimi korkusuz gibi gösterdiğim için mi güçlü sanıyor insanlar beni? "sen güçlü adamsın, bununla baş edersin. ben senin nelerle baş ettiğini de gördüm, bu onların yanında hiç." güçsüzleşiyorum. bir duvara 100 kere yumruk atarsanız kırılmaz, ama ilk günkü kadar güçlü de olmaz. zaten olay da bu ya; yavaş yavaş kaybeder gücünü, sürüne sürüne. tam o noktadayım ben de. güçlüydüm, ama eser kalmadı artık.

uyumak istemeyen o insanın yerine, başka birini koyuyorlar sanki uyku vaktinde. rüyalarına bağımlı, hayatı inception gibi yaşamak isteyen birini. uyanmak istemeyen, bu gerçeklerle yüzleşmekten korkan bir insanı getirmişler sanki.

derinden yaralanıyorum. ilk odunluzıkkım olduğum da, "dertlerinde anlatmadığın ufak kısımlar birikir ve dünya kadar yeni dert oluşur." demiştim. kendi hayat dersimin içinde boğuldum sanki. "asla insanlara güvenme, asla aşık olma, asla sevme."lerin yerini "bir kere daha şans ver, bir kere daha, bir kere..."ler aldı bu günlerde. belki de hepsi birikmiş, her şey birikmiştir de yeni bir ben yaratmıştır farkında bile olmadan.

insanlar her gün değişir. ben de değişiyorum. bir kere cesaretim vardı tamamen değişmeye, bir kere değiştim. şimdi, her seferki gibi "siktirip gidiyorum! artık gelmeyeceğim." demek istiyorum, gitmek istiyorum tekrar tekrar ama bir türlü cesaret edemiyorum. eskisi gibiyim aslında, tam odunluzıkkım'dan önceki halim. sadece, bir değişimi daha kaldırabilir miyim bilmiyorum. kaldıramam, cesaretim yok.

peki, "neden değişmeye çalışıyosun ha? neden gitmeyi düşünüyorsun hep? ulan insafsız! bir kere de kalmayı düşün!" diye geçmiyor mu içimden? "bir kere geride bırakacaklarını düşün ulan, sadece bir kere." diye bağırdığım olmuyor mu içimden? geçiyor, oluyor. sonra ilk paragrafa dönüyor ve diyorum ki; "kalmayı düşünsem, kim fark edecek? gitmeyi düşünsem kim?"

aklım almıyor artık hiçbir şeyi. ilk baştan, bu işin bir yerde patlak vereceğini bilmem gerekiyordu. kurduğum hayatın sadece ankara için geçerli olduğunu ve benim en yakın zamanda şehir değiştireceğimi bilmem gerekiyordu. bursa'ya geldiğim an, hatta odunluzıkkım olarak ankara'dayken ilk sevgilim olduğunda patlak verdiğimin farkına varmalıydım. yazılarımda bahsettiğim duygusuzluğu hep uygulamalıydım hayatıma. hiçbir zaman sevgilim olmamalıydı benim. hatta, hiçbir zaman gün yüzüne çıkmamalıydım.

belki de, patlak verdiğini yeni yeni fark ettiğim için yalnızlaştırıyorumdur kendimi. ilk günden yalnızlığımı kabullenseydim, kandırmasaydım kendimi, kandırmasaydım insanları, her şeye alışırdım şimdi. "umrumda değil" dediğim çoğu şey yalan olmasaydı, alışırdım yalnızlığa falan.

"yalnızlık, bizim kanımızda var." demişti bir arkadaşım. yalnızlaştırmak da var benim kanımda. önüme her "yalnız mı kalmak istiyorsun?" sorusuna "evet" seçimini yaptığım için oluyor bunlar. karşıma çıkan her insanı tanıyabildiğim ve zamanla kendimden nefret ettirdiğim için oluyor bunlar.

ilk günlerde böyle değildi. kendimle çelişiyorum, farkındayım. zaten hayatım hep çelişkilerle dolu. bir gün evet, ertesi gün hayır diyebiliyorum. ilk günkü halimden bazen hoşlanıyor, bazen nefret ediyorum mesela. duygulu bir insan olmak zevk mi veriyor? peki, duygusuz olmak daha fazla mı zevk veriyor? daha önemli bir soru var. gerçekten duygusuz musun? yoksa duygulandığında nasıl tepkiler vereceğini bilmiyor musun?

gerçekten umrunda değil mi hiçbir şey? yoksa, her şeyi kafana takıyor ama umrunda değilmiş gibi mi davranıyorsun? korkuyor musun? bu kadar soruya, yetersiz sayıda cevabım var. oysaki kaybedenler kulübünde de dendiği gibi; cevabı olmayan herhangi bir şeyin, sorusu da mı olmaz? bilmiyorum.

biri bana teşhis koysun. çift kişilikli desin, paranoyak desin, şizofren desin, içinde bir çocuk var desin, kronik depresyon desin, hatta gerekirse deli desin; ama tanımlasın biri. lütfen, yalvarıyorum biri beni tanısın. ben bile, beni tanıyamaz oldum.

benim için her şeyle yüzleş.

bitti mi?. senin için her şey bitti mi?. kırmızı kadının, buz tutmuş bankta yatan bir adam, patlayan bir silah, ağlayan bir bulut, alakasız binlerce kelime. arkanda ne bıraktın peki? iyi geldi mi acaba mentollü sigaranın tadı? sırf rahatlamak için kullandığın sigara, artık rahatlatmıyor mu seni? kafan nasıl? en son içtiğin viskinin etkisinde misin hala? 
değişiksin biliyorsun. kafan da karışmış bir o kadar. kayboluyor musun hala? delileri merak edip, eskileri özlüyor musun? korkuyor musun bir şeylerden yoksa, duygularını tamamıyla kayıp mı ettin? sessizlik, avuntu, çözüm yolları... bildiğin her şey, bitti mi şimdi?
takma beni, ne dediğimi bilmiyorum bu aralar. bir kaç kelimeyi birleştirip anlamlı cümleler kuramadığım zamanlardayım. yazının neresinden başlayıp, neresinden bitireceğimi bilemiyorum her zamanki gibi. bir yerinden başlarsam eğer, bir tarafından çıkmayı başarabilirim diye düşündüm. olur belki, deneriz.
eve çıkmanı istemiyorlar mı? korkuyorlar mı çevireceğin işlerden? yani, içlerinde eve atıp suratına bile bakmadan becereceğin kızların korkusu mu var etrafındakilerin? yanılıyorsun, bil. yalnız olduğunla yüzleş mesela, karanlıkta kalmayı seçtiğinle. ne kadar kalabalık olursan ol, evden bir adım bile dışarı atmayacağınla yüzleş. hayat dediğin şeyin, ufak bir ekran ve teknik ekipmanlardan ibaret olduğunu kabullen lütfen. 
iyiliğini isteyenler, şimdikinden daha kötü olacağını bildikleri için konuşuyorlar. "daha, daha ne kadar kötü olabilirsin ki? daha ne kadar dibe batabilirsin?" deyip de susma kendince. daha'nın dahasını da gördün, kötünün kötüsünü de. battığın her dibin daha derini olduğunu ve kurtulmak için son çırpınışların olduğunu fark etmiyor musun?
etmiyorum.
nasıl bir bunalımda, nasıl bir oyunun içerisindesin? etrafına baksana biraz. hayat denilen olay, bir bilgisayar oyunu değil. kaydedip çıkamıyor, sıkıldığın yerde kapatamıyorsun kendini. bilmiyorum. fark etmiyorsun değil mi hala? bu kadar yazı, bu kadar söz. hepsi boş. tabi ya, sen iyisini bilirsin. ama benim için, yüzleş.

yalnızlığın en dibi.

biraz alkol iç, mutfağa uzan. buz dolabındaki meyveler konuşuyor mu? üşümüşler midir? peki çekmecede duran, yıllardır kullanılmamış bıçaklar, kafesinden çıkartılacak olsa bıçaklar mıydı birilerini? her gün ayak bastığın yerin bağırdığını duyuyor musun? bağırıyor mudur? her adımda acı çekiyor mudur ya da ne bileyim...
hikaye falan yazasım yok, yarım kestim. aslında bir şeyler yazasım da yoktu, neden burada olduğumu bilmiyorum. "yalnızım" demek için yüzlerce kelimeyi bir araya getirmenin manasını da anlamıyorum zaten.
biraz zamana, biraz birilerine, biraz bir şeylere ihtiyacım var ne olduklarını bilmediğim. bir organım olsaydı eğer yalnızlık, beynim olsun isterdim. ne onsuz, ne onunla, mutlu olunmuyor.

aşk üzerine roman yazsaydım eğer.

çoğu kısım hayal ürünüdür.
adam gibi birisi vardı da biz mi sevmedik?
benim salaklığım. bardan beraber çıktığım bir kadına güvendim. film izleyeceğimizi, kitap okuyacağımızı, kahve içeceğimizi ve sabaha kadar konuşacağımızı söylemişti. eve girdiğimizde yaptığı ilk hamle dudaklarıma yapışmak olmuştu. geri itememiştim. erkek olmanın en kötü tarafıydı bu. reddedebileceğiniz bir hamle yapabileceğiniz halde yapamıyordunuz. 
"istemeyerek yapılan her şeye tecavüz mü denir?" sorusunun cevabını almıştım o gün. istemeyerek arkadaşlarınızla takılabilir, bir yerlere gidebilir ve bayram temizliği bile yapabilirdiniz; ama aşk... orası farklı.
yine yazıp yazıp sildiğim, kahveyle birlikte tekrar tekrar başladığım yazıdayım. konu böyle geniş olduğunda, neler söyleyeceğinizi biliyor ama okuyucuyu hangilerinin sıkacağını tahmin edemiyorsunuz. gönül isterdi ki hep beraber oturup kahve içerken anlatabileyim bunları. ama, her istediğini elde edemiyorsun.
suç benim, ama bir şey yaptığımı hatırlamıyorum.
bazı şeyler fedakarlık ister. bazı şeylerse isyan. bazen kendini en yakın arkadaşına sahiplendirmek istiyorsun. bazen, en yakın arkadaşının sahibi. bazen en sevdiğin insanı bile öldürmek istediğin oluyor. bazen sevgilinden bile nefret edebiliyorsun. hepsinin ortak noktasıysa, sebebini bilmiyor oluşun. 
hiçbir şeyden haberim yoktu. her zaman buluştuğumuz the doors cafe'ye gidiyordum. nostaljik tarzını, eskiye dönüklüğünü seviyordum oranın. kendimi en huzurlu hissettiğim yerde, en huzurlu hissettiğim insanın yanına gitmenin sevinci vardı içimde. sevdiğimin suratı asıktı. daha selam verememiştim. "ayrılmak istiyorum" dedi. şok etkisindeydim. bir şey diyemedim. balkona çıktım, sigaramı yaktım. suçumu hala bilmiyorum.
"ayrılmak istiyorum" diyebilen insanların psikolojisinden istiyorum kendime. konu aşk olduğunda, tüm bakış açısını başkasına veren bir insanın; aynı şekilde ondan uzaklaşabilmesine inanamıyorum. salaklık bende olabilir.

pes ediyorum. yazamadım. yazamıyorum. ne bileyim, bir kaç cümle daha kurmak istemiyorum konu aşk olduğunda. kim, kime aşık oluyorsa olsun. kim, ne bok yiyorsa yesin. içimden, kendi kendime, bir daha aşk yaşayamayacak olmanın acısıyla yaşayayım.

iyi geceler diliyorum.

saçmalattirik: oksijen'in hikayesi.

bilgisayar ses çıkarıyor, moralim bozuldu. sabah olduğunda kurbanlar kesilecek, canım acıyor, ben de bir parçasıyım. hayat, nejat işler'in öleceği haberini okumaktan biraz daha kötü olsa gerek. 30 sene sonra dünyada oksijen bitecek, kimse farkında değil. ağaçlar kesiliyor, üzülmeyin. candan kıymetli olmasa gerek. mala geleceğine ağaca gelsin. serbest çağrışım bittiyse, yazıya geçelim.
keman sesiyle oksijen sesi birleşirse eğer, güzel bir orkestra olur. oksijen bile ses çıkartır kimsenin duymadığı. oksijen de yanar, ağaçlar gibi. bir oksijen olsaydım, oksijen olmaktan nefret ederdim. insan olmaktan nefret ettiğim gibi. 
oksijenin de hikayesi olduğunu söylerler. güneş doğar, yeşillikleri yaratır. esrarengiz bir şekilde oksijeni yavrular yeşillikler. bir insanla tanışır oksijen. aşık olur. tüm varlığını insana bağışlar. hayat verir. kıymet bilmez ya insanoğlu, oksijenin aşkı fazla gelir. dışarı atmak, kendinden uzaklaştırmak ister. o kadar değişir ki oksijen, kimse tanıyamaz olur. adına "karbondioksit" derler.
böyledir oksijenle karbondioksitin hikayesi.
ne yazmak istiyorsun bugün? güzel soru. kafamı eseni yazmak istiyorum. kafamdan ne esiyor? ne bileyim. her gün öğretmeninden "oğlum, dersi dinle! kafan nerede?" azarı yemiş öğrenciyim ben. kafam, şimdilik hiç var olmayan bir yerde.
"biraz iç dünyandan bahset." dedi güzel kadın. içkimi yudumladım. ayağa kalktım. uzaklaştım. aynı geceydi sanırım. önümde birine araba çarptı. uzaklarda, hiç görmediğim biri aşırı dozda uyuşturucudan öldü. dünyanın öbür ucunda bir insanın kafasına meteor yağdı. bir bebek, daha doğamadı bile. bense yürüdüm. eve gidene kadar yol bitmedi. yürüdüm sadece. sonra uyudum. sonra uyandım. 
bir gece, "biraz iç dünyandan bahset." dedi güzel kadın. içkimi yudumladım. "hayat..." diye başladım cümleye, 24 yerinden bıçakladılar kadını önümde. 
yine bir geceydi, "biraz iç dünyandan bahset." dedi biraz sonra hayatımı vereceğim kadın. iç dünyamdan bahsettim. 
sevgilim yok, olmasını istediğimi söyleyemem. ne burada, ne başka yerde, hiçbir yerde bir şeyim yok. ne mutlu, ne mutsuzum. ikisi de umrumda değil. sigara da zevk vermiyor zaten. birilerine değer vermediğinde, birilerinden değer görmediğinde duygular da anlamsızlaşıyor. insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" olduğunda yalnız olmasan bile yalnızlaşıyorsun. öyle alıştırıyor ki yalnızlık, kendini yalnızlaştırıyorsun sonra. başım ağrıyor bir de. kitap bile okuyamıyorum. yani, ne bileyim... bir çok şey eksik, ama tam olarak neyin eksik olduğunu bile bilmiyorum. 
kendimi ne buraya, ne başka yere ait hissediyorum. burada farklı, başka yerde farklı mutsuzluklarım var. elimdekilerin değerini bilmiyorum diye de bir şey yok. zaten, hiçbir şeye değer vermeyen bir insanın neyi olabilir ki?
kalkmıştı o da, gitmişti. bir kadın daha geldi sonra, aynı geceydi. "seninle sevişebilirim" dedi. mutsuzluklarımı da aldım. seviştik o gece. sabahında yine yalnızdım. yine bir geceydi sanırım, "berbattın" dedi aynı kadın. "biliyorum..." dedim, "zaten iyi olma gibi bir beklentim yoktu." 
"neyin var, biraz iç dünyandan bahset." dedi aynı kadın. "nasıl bu kadar umursamaz olabilirsin?" dedi. tanışıp tanışmadığımızı sordum. cevabını almış olmalıydı. 
bir gündüzdü. önce trafik kazası geçirdim. sonra aşırı dozda uyuşturucu aldım. etrafıma meteorlar yağdı. ölmedim. tanrının bir mesajı vardı: "acı çekmeni istiyorum."

mim: duygular.

malum, uzun zamandır mim'lenmiyorum. geçenlerde bizim melodram yine beni mim'lemiş. mim'e cevap vermek adettendir derler. ama, benim kural ve prensiplerimi bilirsiniz; mimleyecek insan tanımam. bu yüzden, cevaplıyor ama kimseyi mimlemiyorum. iyi okumalar.

1- en çok kırıldığın, incindiğin kelime nedir?
tam sohbete dalmışken, bir şeyler anlattığımda ciddi ciddi söylenen "sus artık ya" kelimesi çok fena kırıyor beni. ne kadar sonrasında şakaya vurulsa da, ne kadar göstermesem de üzerime alınıyorum ne yalan söyleyeyim.

2- "herkesin kullandığı bir kelime olur, ama senin için bir insan vardır ve o özel insan; o kelimeyi kullandığında alınırsın" cümlesi hakkında ne düşünüyorsun?
benim için en özel kelimelerden birisi "odun"dur. sokakta beni tanımayan birisi, arkadaşına küfür ederken "odun" diye bağırsa döner bakar ve ismail abi tarzında "hoop" diye cevap veririm. şaşkın bakışlar arasında kaybolur giderim sonra.

3- seni en çok duygulandıran şarkı hangi şarkı?
şarkıları tek'e düşürmek çok zor bir seçim. her anımı anlatan başka bir şarkı var çünkü. mutluluk duygusu uyandıran şarkıyla mutsuzluk duygusu uyandıran şarkıyı bir tutamam. son zamanlarda duman'dan rüyanda görsen inanma şarkısı favorim. sonrasında ceylan ertem'in cover yaptığı son bakış parçası geliyor.

4- daha önce seni bırakan birisi geldi ve senden ikinci bir şans istedi. sen de verdin. ama buna rağmen yine bırakıp gitti. şimdiyse pişman. ne yapar, ne hissedersin?
aslına bakarsan sorunun mantık hatası, ikinci şansı vermemden oluşuyor. ne kadar seversem seveyim, ikinci şansa inanmayan tiplerdenim. ama varsayalım ki şans verdim. tekrar terk edip sonra pişman olması gerçekten sikimde olmazdı. ayrılmaya, gitmeye götün yiyorsa eğer dönmemeye cesaret edebilecek kadar kocaman bir götün olması gerekiyor. hani gitmiş ya, siktirsin gitsin.

5- nefret mi, aşk mı?
iki seçenekten birini seçmek zorunda mıyım? çünkü aşktan nefret ediyorum fakat nefret etmeyi pek sevdiğim söylenemez. başka bir seçenek olsaydı eğer, arkadaşlığı seçerdim. platon'du sanırım, ne demiş biliyor musun? "aşk, psikolojik bir hastalıktır" demiş ve dünyanın en çok konuşulan konusuna noktayı koymuş ve gitmiş. daha neyini tartışıyoruz?

6- birisinin kalbini kırdığında, nasıl gönlünü alırsın?
birisinin kalbini kırdıysam eğer, haklı sebeple kırmışımdır. kimse kusura bakmasın, o kadar çok aksiyon ve dertle uğraşırken bir de gönlünü almakla mı uğraşacağım? kendisi unutsun. o kadar eski sevgiliyi, acıyı unutuyor da kalp kırıklığını unutamıyor mu?

7- nasıl ağlarsın? bağırarak mı? içine atarak mı?
yine prensip olarak, ağlamamayı tercih ediyorum.

8- en çok korktuğun şey nedir?
seks.

9- ruhun sıkıldığında ne yapmayı seversin? kendini nasıl sakinleştirirsin?
sokağa çıkıp yeni insanlarla tanışmaya çalışmak, en büyük sakinleşme ve rahatlama yöntemlerimden birisi. herkese öneririm. bilgisayardan kalktığınızda, dışarıda, başka bir hayat sizi bekliyor. ve en güzel sosyal ağlardan bile daha güzel.

10- bazen sana kızılmasından hoşlanırsın. peki en çok ne için kızılmasını seversin?
henüz o kadar sado-mazo değilim.

11- şiir mi? müzik mi? öykü mü? deneme mi?
teknik olarak, hiçbirisi. gerçekten.

12- en son ne için ağladın?
geçen gün ağlıyorum sandım yalnızlıktan. sonra geçti.

13- birinde görür görmez hoşlanabileceğin özellik nedir? 14- dayanamadığın şey nedir?
iki sorunun da cevabı aynı olduğu için, aynı yer altında cevaplamaya karar verdim. kadınlarda kısa saç ve farklı renklerden aşırı derecede hoşlanırım. etrafımda yüzlerce saçı boyalı kadın var ve baktığımda; hepsinin saçları aynı. biraz farklılığa davet ediyorum.

15- en sevdiğin duygu nedir?
bilmiyorum.

kaşar muhabbeti, aşk mektupları, ilgisizlik falanlar.

yatağın haram olduğu bir sabahtayım. sağım, solum, oysaki her şey tamam. yorganım, sigaram, kapalı pencereler, soğuk hava, kalorifer ve çıplak ayak. eski alışkanlıklardan olsa gerek, test kitabım eksik. "sen eksiksin" diyemiyorum. sen hiç bu odada olmadın. sen, başka bir odada da benimle olmadın. var olduğunu söylüyorlar, siktirip gitmelerini söylüyorum. "var olsaydın eğer..." diye başlayan her cümlem üç noktayla bitiyor. sonra aynaya siktirip git diyorum. gitmiyorlar. siktirip gidin, kendime yazacağım bugün.

"arkadaş, sen bu değilsin" diyor duman arkadan. tam bu noktada ağlayasım geliyor. "uzaktan bakınca çok mu dertsiz gözüküyorum" diyorum kendi kendime. onlarca insanın ağlamasını dinliyor ve karşılığında sadece bir insanın beni dinlemesini istiyorum. en yakınımı arıyor, en uzaktakine bakıyorum. hiç tanımadığım insana gidiyor, düşüncelerini en sevdiğim insanlara koşuyorum. ama "bir dakikalığına beni dinleyin" diyemiyorum yüzlerine baka baka.

insanlardan önce kendini düşüneceksin diyen insanları seviyor ama bir türlü onlardan olamıyorum. yıllarca hapishanede taciz edilseydim, işkenceye uğrasaydım; hapishane gardiyanı olduğumda kimseyi taciz etmez, kimseye işkence yapmazdım. yıllardır kimsenin düşünmediği bir insanım ben. şebnem ferah'ın arkasında çalan, şarkıyı şarkı yapan müzisyenlerden biri; en iyiler listesine girmiş filmlerin birinin kameramanı gibiyim. insanları mutlu ediyor ama kendimi bir türlü gösteremiyorum.

kim ne derse desin, suçu kendimde arayacağımı biliyorum. "madem dertli gözüküyorum, neden derdimi bir gün olsun sormadınız ulan?" diye soramam hiç. bunun yerine duş alırken deliririm ben, kimsenin haberi bile olmaz. "gerizekalı" diye başlar her cümlem, "kendini bu kadar güçlü gösteren bir insanın, böyle şeyleri kafaya takacağını kim tahmin eder ki?" diye devam eder sonra. iki tarafımdaki melek bile göt gibi kalıp ortada, "cidden derdi mi varmış?" diye düşünür kalır öyle. günahları yazan basar eksiyi ve not alır "bugün saatlerce kendine eziyet çektirdi." diye.

sonra, konu aşktan açılır. benim hayatım ya bu, çayı şekere değil; üçü bir arada nescafe ile karıştırır. dünyanın en berbat halinden biridir zaten yaşadığın her aşkın, senin yüzünden bitmiş olduğunun farkında olmak. kimseye anlatamamakla biriktiğinde "ben kötü bir insan mıyım?"a gelir olay. bir an, anlatsan tüm insanları sıkacağını düşünürsün ve ilk paragrafta bahsettim ya, birinin gelir sormasını beklersin. birler gelir, onlar olur, yüzlerle birleşir ve bir allahın kulu da sormaz "neyin var" diye. işte tam burada patlar "ben kötü bir insan mıyım?" sorusu. öyle bir sorudur ki bu, değerini yeni anlıyorum. tam her şey tükendiğinde, hiçbir şeyi kalmadığında soruyor insan bunu kendini.
ortalığı salgın götürdü. dünyada kalan son insanım. yaşamak için hiçbir sebebim kalmadı. hiçbir insan canlı değil. etrafıma bakınıyorum ve en yakındaki evin çatısına çıkıyorum. senaryo ya bu, kendimi çatıdan aşağıya bırakıyorum. bir ses geliyor. bir yerin telefonu çalıyor. aşağıya düşüyorum. insan, ölmek üzereyken saniyenin milyonda biri sürede, milyonlarca şey düşünebiliyor. birisi yaşıyor. belki de telefon son kez çalıyor. aşağıya düşüyorum. ölmek üzereyim. yere çakılıyorum, etraf siyahlaşıyor. sıçrayarak uyanıyorum. "bu ne lan? dünün aynısı."
demiş işte duman. "rüyanda görsen, inanma."

saçmalattirik: başlığı var. içinde aşk geçiyor.

kola'nın tadında bile yalnızlık var. içtiğim sigara yalnızlık kokuyor zaten. her neresinden bağlarsan bağla yalnızlığı, koşar gelir arkandan. uzun seyahatlerin bile tedavi bulamadığı hastalıklar biliyorum, yalnızlık başını çekiyor. en büyük filozoflar bile susuyor bu konu hakkında. sanırım, bir tek ben konuşuyorum. ve biliyorum, artık "çok" oluyorum.
bağırmak istediğin hiçbir konuda yalnız değilsin. en büyük dertlerini toplasan, aynısından bir kaçında da çıkar dünyadaki insanların. hadi, durma. önce bir kaç insanla yüzleş, onlarcasını topla. birleşip binlerce et ve bağır. dünyanın en iyi seramonisini duymak istemez miydin? sen yarat, gerisi kalsın.
müziğin sesini biraz azalt, çünkü basılmamış bir gitar notası bulana kadar anlamsız geliyor. delirdiğini hissediyorsun biliyorum. senin hataların yüzünden kayıyormuş gibi sanki yıldızlar. yıldızlar kayıyor, hayatlar kayıyor, buzlu yollarda insanlar bile kayıyor ve en acısı; bir türlü sen kayamıyorsun. ölemiyorsun. kimsenin olmadığı yerlere gidemiyorsun, hatta gitsen bile yalnız hissettiğin için geri dönmek istiyorsun o zaman.
biraz aşkı düşünsene. bir how i met your mother'da, bir big bang theory'de yaşıyorsun kendini. 8 sene sonunda aşkına kavuştuğu için ted'e özeniyor ve biraz "aşkın peşini hiçbir zaman bırakma" enjekte ediyorsun kendine. hayatın dizi olmadığını fark ettiğinde her şey hayal kırıklığına dönüyor haklısın. hayalinin güzel olduğunu anlatırken insanlara, yutkunup, hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini kabul bile ediyorsun. 

bar filozofu.

ne de olsa yazmak kolay. bilmiyorum, içimde bir boşluk var ama hangi kelimelerin doldurabileceğini tahmin etmek çok güç. bir abimiz "gece hayatım olsaydi bir bar filozofu olabilirdim, blogda yazdıklarım pek kaale alınmıyor zira. @odunluzıkkım için de aynı şeyi düşünüyorum." demişti. o günden beri bar filozoflarını düşünüyorum. o günden beri, felsefenin ne kadar gereksiz olduğunu hatırlatıyorum kendime.
koşuyordum. koşuyordum. koşuyordum. sonu olmayan bir yolun başında mıydım, sonunda mıydım bilmiyorum. hatta, sonu olup olmadığı da sadece tahminlerim arasındaydı. koşmak huzur veriyordu. tek yaptığım şey, koşmaktı. 
aslında her şeyin başı su olabilir. ya da henüz, hiçbir şey başlamamıştır. sigaranı ateşlediğini ve odadaki tüm oksijenin yavaş yavaş yanmaya başladığını hayal et. daha da ileriye git, suyu yak. en büyük okyanusların bile yandığını hayal et. en küçük kromozomuna kadar eridiğini hayal et. kendine ölümlerden ölüm beğen ve koşmayı bırakıp kendini öldürdüğünü hayal et. 
şimdi, anladın mı sonu olmayan bir yol olmadığını? öldüğünü tekrar hayal et, tekrar tekrar. tekrar tekrar koşmayı bırak ve öl. yolun sonunu gördün mü? göremediysen eğer, koşmayı bırak. gidebileceğin hiçbir yer yok. gördüysen eğer, koşmayı bırak. gidebileceğin yere çok yakınsın zaten.
zerdalilerin güzel olduğunu biliyorum ama ne olduklarını bilmiyorum. kayısının yabanisi mi olur? hangi ara evcilleştirmeyi bıraktım, hangi ara hayvanlaştırdınız? yediğim tatlı kayısılara ne oldu? bilmiyorum. belki de içimdeki boşluk budur. ben küçükken elmalar da kurtluydu, şeftaliler de. ama güzeldi. tadı güzeldi. "tanışmıyoruz ama yanındayım. bu kadar karamsar olma." demişti birisi. şimdi anlıyorum. ben karamsar değilim, elmalarda kurt yok.
orta çağlarda yaşıyordum ben, kimse deli demesin diye anlatamadım. o günden beri "dünyanın sonu geliyor" hikayeleri anlatılır. bir gün yolun ortasında bağıran papazın yanına gidip "dünyanın sonu gelseydi, yapmak istediğin şey burada durup insanları uyarmak mı olurdu?" dedim. ailesiyle birlikte taşındılar floransa'dan. 
floransa'nın kralı lorenzo de medici adam gibi adamdı. karısı da taş gibiydi, saraydan dışarı çıktığını görmedim hiç. dünya ahiret bacımdır, zira laf söylemem hiç. ama o dönemleri çok özledim. elmaları kurtluydu, her şey doğaldı. 
şimdi her şey biraz kaşarlaşmış. kadınlar da öyle, erkekler de. bilmiyorum, belki ben de kaşarlaşmışımdır. aynı şeyleri mi yazıyorum? ay, çok gerildim. çıkalım şu floransa'dan.
kafam çok karışık, gerçekten. bazen twitter'da çok yalnız kalıyorum. son zamanlarda yanımda olduğunu hissettiren iki kişinin tweet'ini yazdım. son zamanlarda birilerinin yanımda olduğunu hissetmeye ihtiyacım var sanki. twitter'ım @odunluzikkim. ulaşırsan, pek bir güzel olur. onu diyecektim. 

aşk acıtmaz yavrum.

bana bir türkü söyle, derinden olsun. derinden olması önemli. çünkü, türküler sadece derinden söylendiğinde güzeldir.
her neyse, kapalı kapılar ardın... her neyse, açılmamış kapılar ardı... her neyse, etkileyici bir cümle bulamadım. derinden bir nefes alıp verelim o zaman. çünkü, her hikayenin nefes kesici bir tarafı vardır. oksijenin bittiğinde, nefesinin kesilmesini istemezsin.
her aşk neşeyle başlar. her aşk güzeldir aslında başlangıçta. başlangıçta her şey güzeldir. hayata ilk başladığımızda hepimiz güzeldik sonuçta. beynimizin hiç olgunlaşmadığı, kemiklerimizin ayakta kalacak kadar güçlenmediği şahane yıllardan bahsediyorum. 
büyüdükçe ayakta kalmayı, beynimizi kullanmayı öğrendik. ayakta kalmanın önemli olduğunu küçükken "ne olursa olsun, güçlü kal." diyen insanlar öğretti. ne olursa olsun, ayakta kalabilen insanlar. aynı insanlar bize paylaşmanın önemini, kazanmanın önemini, başarının önemini de anlattı. ama en önemlisi güçlü kalmaktı. çünkü güçlü kalabilen insan paylaşabilir, kazanabilir ve başarabilirdi. 
çekilen filmlerde en sevilen karakterdir kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlar. bir insan her şeyini kaybettikten sonra güçlü kalabiliyorsa eğer; korku filmlerinin korkmayanı, aksiyon filmlerinin ölmeyeni, bilim kurgu filmlerinin en zekisidir her zaman. ama, filmler ve diziler çok farklı. 
şimdi size bakıyorum, bazen aynada kendime de bakıyorum. kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmamış; bilgisayar, fotoğraf makinesi, facebook, twitter dışında. "işte en büyük aşk bu" dediğimiz zaman kaybetmişiz. "işte en büyük sevgi bu" dediğimiz zaman kaybetmişiz. tam, birinin en büyük aşkı olduğumuzu hissettiğimizde, kaybetmiş. tam, hiç görmediği birini seven insan kazanmaya yaklaşamamış bile. 
filmlere bakıyorum sonra, dizilere bakıyorum. sonra, tekrar size, bana bakıyorum. gerisini biliyorsunuz, anlatmanın yararı yok. bir bok değiliz. henüz senaryosu bile hazırlanmamış filmiz biz, gerisini siz düşünün.
her şeye "siktir et" diyerek yaşayamazsın. ama bazen, her şeyi siktir etmeyi istediğini biliyorum. etrafındaki insanlar gülen yüzüne bakarken, aslında ağladığını ama her şeyi siktir edebildiğini fark edebiliyorum. bazen, seni herkesin içerisinden kurtarıp kendi köşende kendinle yüzleştirmek istiyorum sayın okuyan. ama, "bazen" ile başlayıp "istiyorum" ile biten hiçbir istek gerçek olmuyor.

çünkü, bazen ölmek istiyorsun. bazen eğlenmek istiyorsun. bazen gitmek istiyorsun. bazen görünmez olmak istiyorsun. bazen isyan etmek istiyorsun. bazen ağlamak istiyorsun. bazen, ne bileyim işte zengin olmak istiyorsun. ama, hep bir engelin oluyor.

biliyorum, yalnız değilsin. hepimiz böyleyiz.
"yalnız değilsin" lafını komik bulmuşumdur hep. kalabalık ortasında kendini yalnız hissediyorsan, yalnızsındır işte. en sevdiğine sarıldığında, seni anlamayacağını düşünüyorsan yalnızsındır. en yakın dostun seni anlamadığında bile yalnızsındır. çareyi en yakınında değil de, uzakta bulduğunu düşündüğünde bile yalnızsındır. 
yalnızlık, çok geniş bir kavram. "yalnız değilsin" kadar, "yalnız değilim" demek de yalnızdır. uzayda hep yıldızların olacağı gibi, senin de köşede kalmış yalnızlıkların vardır illaki. yüzleşemediğin, anlatamadığın, farkında bile olmadığın yalnızlığın vardır illaki.
konunun yalnızlığa nasıl geldiğini anlamadım. konu aşk olacaktı şerefsizim. anlamadım ya. bu iş, ne bileyim. aşk'ı nereye çekersen...
aşk dediğin şey, kaybettiğini anladığında biter. neyi kaybettiğinin farkında bile değilsindir çünkü, neyi kazandığını hiçbir zaman tam anlamıyla öğrenememişsindir.
olmadı, yazımı, bir okan bayülgen ile bitirmek istiyorum.
duracağım burada. gidişini seyredeceğim. kıpırtısız, sakin gibi görüneceğim. kavgasız olacak. fırtınasız olacak. saçma sapan olacak. organlarım, birbirine vuracak. arkandan sessiz bakacağım. ben yine, salağı oynayacağım.

küfürlü: para meselesi.

bu hayatın belli başlı kuralları var. murphy bunları biliyordu.

söylemek istediğim bir şey var, sonra gideceğim. belki ayda bir yazacağım, belki yılda bir. bunu kimse bilemez. yarından emin olamadığım için çoğu cümleye belki ya da bazen diye başlıyorum belki de.
bu dünyada hak etmeyen insanların paraları var. bolca paraları. bazen, "niye bu kadar aç var?" diye tanrıyı suçluyor olabilirsin. herkes suçluyor. gerçeğe bakarsan eğer; afrikadaki insanların aç olmasının, sokakta bazılarının aç ölmesinin, soğukta donmasının sebebi tanrı değil.

zengin birinin karşısına geçip; "tüm paranızı mezarda götünüze sokmamızı ister misiniz?" diye sormak istiyorum.
her neyse amına koyayım ya. ben ne kadar konuşursam konuşayım, var olan sistem değişmeyecek biliyorum. suçu bu sefer tanrıya atmayacağım. ekonominin temelini atan da ilk insan değil mi? değer biçtiğiniz, insanlardan sakladığınız tüm para eden değerlerinizi götünüze sokun lütfen.

böylesi, daha güzel oluyor.

charleston biberi.


korkunç derecede güzelsin, bilmiyorum anlatabiliyor muyum? son zamanlarda, bir şeyler anlatabildiğime inanamıyorum. ya ben insanlara kendimi anlatırken yanlış kelimeler seçiyorum, ya da insanlar hayal bile edemeyeceğim kadar gerizekalı.
çiğ köfte acıdır. patatesin yanında kızartılmış biberler de öyle. hangi insanın, kendi ismini bir bibere koyabileceğini düşünüyorum bu aralar. benim bir arkadaşım vardı, charleston. sabahları halsizce kalkıp balkona, sigara içmeye çıktıktan sonra görürdüm onu. içine kapanıktı, sakindi, pek konuşmazdı zaten. 
konuşmadığı anlarda severdim onu. konuştuğu anlarda sinir patlamaları yaşar, sakin kalamazdı. bir gün oturduğu apartmanın önünde polisleri gördüm. kelepçeli elleriyle dışarı çıkan kendisini gördüm sonra. koşarak gidip "ne oluyor? bırakın charleston'ı!" diye bağırdım. "bırakamayız, terasında kendi ismini verdiği acıları yetiştiriyormuş." dediler. 
nasıl bir insan, acılara kendi ismini verebilecek kadar manyak olabilirdi ki? bilmiyordum. hala bilmiyorum. özünde sakin bir insandı charleston. özünü herkes bilir o adamın. özünde sakin olan herkesin, kendi isimlerini verdiği acıları var mıdır ki?
uzaktan bakıldığında mutlu görünüyorumdur. aslında uzaktan bakarsan eğer, maviyi, yeşil görebilirsin. ama bir gökkuşağına ne kadar uzaktan bakarsan bak, renkleri değişmez. deniz kimilerine göre mavidir mesela. kimilerine göreyse yeşil. bunların anlattıklarımla ne alakası var, ben de bilmiyorum. ama bana göre gökyüzü renkli, insanlarsa gridir.
karamsar olduğumu söylemek için çok geç. biraz sigara, biraz sakinlik ve sessizlik verirsen eğer yalnızlığa küfür ederim. biraz sigara, biraz kalabalık ve sessizlik verirsen eğer yalnız olmadığım için küfür ederim. 
sen de mi böylesin? yani, yalnız olduğunda da kötü, yalnız olmadığında da kötü mü hissediyorsun? güzel. yani, demek istediğim... siktir et ya. zaten herkes öyle hissediyor. 
zaten, böyle hissettiği için aşk'a, sevgi'ye, nefret'e vuruyor insanoğlu kendini. aşktan, sevgiden, hatta nefretten bile nefret mi ediyorsun? siktir et ya. zaten herkes ediyor.

derin rüya.

ben küçükken, şu an yaşadığımız hayatın, başka bir hayatımızdaki rüya olduğuna inanırdım. bu yüzden, kendimi her kötü hissettiğimde "biri artık beni uyandırsın" derdim. kendimi cimcikler, uyanmak isterdim; uyanamazdım.

biri artık beni uyandırsın, tüm söyleyeceklerim bu kadar.

istemek, savaşlar, katliamlar falan.

annem bana, "oğlum, senin istediğin zaman yapamayacağın şey yok. zaten sorunun da bu, hiçbir şey yapmak istemiyorsun." der. sınıfı geçmeyi istedim ve nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde yaptım. sanırım, benim gerçek sorunum da bu. dünyaya boşu boşuna geldiğimi düşünmem. bu yüzden araya şu şarkı giriyor:


her zamanki evdeyim. bu sefer mutlu olduğumu hissediyorum. çünkü bu sefer, mutlu olmayı istiyorum. yalnızlık dolu olması gerekiyordu bu satırlar. yeniden ankara, yeniden yalnızlık. alışılagelmiş şeylerin farklı zaman diliminde, tekrar tekrar yaşanıyor olması. artık koymuyor sanırım. çünkü, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadığında sessiz kalmayı öğreniyor insan. bazen, "sessizliğin en büyük cevap" olduğuna psikolojik olarak inandırıyor insan kendini. bu da benim yalnızlığa en büyük sessiz cevabım, mutluluk.
aslında hiçbir şey değişmedi. kurtlar kuzuların, aslanlar geyiklerin, güneş yeniden doğmanın derdinde. özellikle gecenin sessizliğindeyken daha fazla duyulur ayak sesleri. yüzlerce kişi ölürken, önemsiz olan şey kaç kişinin öldüğüdür. çünkü, "bugün 186 kişi öldü" sadece bir istatistiktir. bir kişinin ölmesi büyük bir trajediyken, birlerin birleşerek artması istatistiği oluşturur. zaten bu yüzden "bugün, bir kişi kafasından vurularak öldürüldü." haberini okuduğumuzda, "186 kişi öldü" haberini okuduğumuzdan daha çok acı çekeriz. yine bu yüzden insanlar katliamlara sessiz kalıyor olmalı.

yapılan katliamlara da yorumumu yaptığıma göre, başka bir konuya atlayabilirim. çünkü bu konu çok canımı sıkıyor. reyhanlıda bomba patlarken sesini bile çıkarmayan, ortalıktan kaybolan başbakanımın "müslümanlık adına mısırdaki katliama dur deyin." demesi samimiyetsiz geliyor bana. asıl samimiyet, "dünya üzerindeki tüm katliamları durdurun!" demektir bence. çünkü katliam'ın mısırı, suriyesi, muhalifi yoktur. katliam'ın, ölen insanları ve öldüren insanları vardır. sonra da katliam edebiyatı yaparak pay çıkaranları vardır. pardon, bu konuyu atlıyorduk.
savaşın ortasında doğmamış bir çocuk olarak hayatımdan memnunum. bazı insanların kolayca "hadi savaşa girelim! yıkalım orayı burayı!" demeleri canımı acıtıyor sadece. savaşları sadece tarih kitaplarından öğrenmiş bir nesiliz biz. tarih kitaplarında savaşlar, kazanan ve kaybeden şeklinde anlatılır. öldürülen insanların, öldüren insanların detaylarına girilmez hiçbir zaman. bu yüzden savaşın kötü bir şey olduğunu göremiyor olmalı insanlar. 
savaş bildirgesi varmış, kuralları varmış, o varmış falan. nefsi müdafaa diye bir şey var. bir saldırgan sizi öldürmek üzere saldırıyorsa eğer, saldırganı öldürdüğünüzde suçsuz yargılanabilirsiniz. sene 2013 oldu. bir ülkeye saldırdığınızda, size karşı kullanacağı silahları tahmin bile edemezsiniz. çünkü, "canı tehlikede olan bir insan, canını kurtarmak için her şeyi yapabilir." o yüzden, bildirgelerin, kuralların falan savaş sırasında hiçbir anlamı yoktur. 
lütfen, insanlara "savaşa girelim!" yerine "savaşa dur!" demeyi öğretin. katliam edebiyatı yapmak yerine, "katliamlara dur!" demeyi öğretin.
pardon, konu değişecekti. - değişemedi.

mektup: kaçıncı yaş günü, saymadım.

yirmi birinci senem bitti. yirmi ikiye girdim. yirmi bir kez ölmüşümdür belki, yirmi bir kez tekrar dirilmişimdir. mutlu senelere, huzurlu senelere, beraberinde gelecek onca mutluluk dolu senenin şerefine içelim sigaramızı bugün. siktir et kaybolmayı falan, işte buradasın. umutsuzluksa umut yaralım, çaresizlikse çare yaratalım ama ne olur, son kez iyi bakmayı bilelim hayata. 
bak, yeni gelecek seneler adına mutlu olalım bu sene. fakirlerin bile yiyecek ekmeği vardır inan. afrikada ne kadar aç varsa, avrupada o kadar tok vardır. hepsinin şerefine içelim bu sene sigaramızı. hepsinin şerefine atalım dumanımızı ve bir kez olsun "olsun be! mutsuzsak ne olmuş, mutlu olmak zorunda değiliz ya." diyelim yine. "yalnızsak yalnızız, yalnızlarla bir olur kalabalıklaşırız" diyelim yine. 
ama korkmayalım. tüm şerefsizliğe inat, şerefine içelim sigaramızı. zayıf düşelim, kalkalım sonra. biz ne düşüşler gördük, ne kalkışlar gördük. son kez bile olsa, son otuz dakikamız bile olsa yirmi dokuz dakikanın varlığıyla kalkalım. öleceksek, bir dakikalık olsun. belki de bir saniyelik. ama ne olursa olsun, büyüyelim işte. 
zaman geçtikçe büyümek zorundasın. küçük kalmakla olmaz bu işler, küçüklerin büyük hayalleri vardır. küçüklerin hayalleri gerçek olmaz. büyüyüp, gerçek hayaller kuralım ve her gerçekleşen hayalin şerefine içelim sigaramızı. bir kez olsun, bir doğum gününde pozitif bakalım hayata. "benden adam olmaz" demeyelim, olacak. olmak zorunda. 
bu gün yirmi iki oldum. kim bilir, yirmi bir kez ölmüş ve yirmi bir kez doğmuşumdur. tam yirmi bir kez bıçaklamışımdır kendimi göğüs kafesimden, yirmi bir kez nefes alacak ufak bir delik bulmuşumdur. yirmi bir kere kalp yarasını bantlamışımdır da, hayatta kalmışımdır. ne bir doktor, ne bir hemşireyim ben. ama olsun ulan, yirmi bir kere... tam yirmi bir kere ölmüş ve yirmi bir kere doğmuşumdur ben. 
güçsüzsem güçsüzüm. yalnızsam yalnızım ulan. ama son bir kere, ne olursun en azından son bir kere deneyelim. yalansa yalan söyleyelim. kim bilir, yirmi bir kere kandırmışımdır kendimi. ama gel hadi, yirmi ikinci kez kandırışımızın şerefine içelim sigaramızı bugün. 
hadi, gel. yapalım şunu. intiharı silelim aklımızdan. ölümü silelim. başkalarına emanet edelim kanserli beyin hücresi dolu hayalleri. farklı farklı ölüm senaryolarını bir köşeye bırakıp son bir kez yaşam senaryosu kuralım kendimize. yeni senaryomuzun şerefine de yakarız bir sigara. ama, ne olursun yapalım şu işi. 
bilirsin beni. yirmi bir kez ölmüşümdür ben. yirmi bir kere doğmuşumdur. yirmi ikincisinde ölmeyelim hadi. kahveyse kahvesini yaparız, olmayan paramızın şerefine içeriz sigaramızı. hadi be oğlum, ağlatma beni. yeni bir başlangıç yapalım da, değiştirmeyelim kendimizi. adımız kalsın aynı, gitmeyi hep denedik çünkü. gittik, uzaklaştık da değiştiremedik hiçbir şeyi. 
ters bir şey yapalım da, kalalım bu sefer. belki de değişir bir şeyler ve sırf o ufak umudun şerefine içeriz sigaramızı. hadi, son kez. yapalım şu işi.

canım sıkkın: eşyalarını topla.

eşyalarını topla, eve dönüyorsun. bavulunu hazırla ve bursaya dair her şeyi sil içinden. farklı zaman dilimleri mutlaka vardır. elbet birinde bursada kalıyorsundur, elbet birinde sevdiğinle mutlu oluyorsundur. ama, bu zaman diliminde değil. 
bu zaman dilimi, çok berbat. önce yapabileceğine inandırıyor seni. gözlerini kapattığında geçmişe gidebileceğin zaman makinesinin planlarını bile gösteriyor. her şeyi değiştirebilecek, dünyaya huzur getirecek o zaman makinesi. 
sonra, birden inancını kapatıyor. gözlerini açtığını, büyüdüğünü fark ediyorsun. o zaman makinesinin hiçbir zaman orada olmadığını, hiçbir zaman orada olamayacağını fark ettiğinde çok geç oluyor. 
bu zaman diliminin panzehir gibi gözüken zehirleri bile var. çaresizliği bir hastalık olarak gösteriyor mesela. sonra hastalığına çözüm bulduğunu söylüyor, kulağına yaklaşıp "çaresiz kaldığın, her şeyden pes etmeye başladığın o anda sakın pes etme! çünkü doğru yoldasın." diyerek kandırıyor seni. çaresizlikten kurtulabileceğini düşünsen bile, o an çaresiz hissetmek istiyorsun kendini. çaresizlik sen oluyorsun, çaresizliğin büyük bir zafer olacağını düşünüyorsun: ama değil! 
bu zaman dilimi, ümit vermeyi de çok seviyor. görmüş geçirmiş insanların yazdığı kişisel gelişimlerde sadece "ben bunu yaptım, şöyle yaptım ve zengin oldum! sen de yaparsan eğer, sen de olabilirsin." diyor mesela. insana o an çok mantıklı geliyor, çünkü zengin olursan eğer kitap yazmak yerine tüm dünyaya yardım edebilirsin diye düşünüyorsun. ama... bu zaman diliminin insanları çok kötü, yalan söylüyorlar. 
bu zaman dilimine gelmeyin çocuklar. bu zaman diliminden, bu dünyadan, bu siktiğimin hayatından kurtarın kendinizi. bu, çocukluk hayallerinde yarattığınız dünyanız değil. bu, bir piskopatın yarattığı ölümcül yer. kurtarın kendinizi.
yazımı, oğuz atay ile bitirmek istiyorum.
"...başıma gelecek olayları, yani yapmayı tasarladığım basit işleri göz önünde tutarak endişeleri, kuruntuları önümdeki olayın sonuna kadar erteliyorum. bugünlerde umutsuzluk var, boyumdan büyük işlere giriştim galiba. şimdi geri dönmesi de zor. bu yüzden görünüşte bir şeyler olmak için çabalıyorum. ne olursa olsun bana saygı göstermelerini istiyorum. bana istisnasız herkes kızıyor; kafalarındaki ben'i bozduğum için. ben onların hayallerinde tutarlıyım. belki kendi hayalimde de tutarlıyım. yaşarken bu iki tutarlığın da dışındayım. her şeyle sırasıyla alay ettiğim halde kendimi gülünç durumlarda buluyorum. bu durumlar geçtikten sonra kendimle de alay ediyorum. yalnız artık hissediyorum ki, bunun sonu yok. saatlerce hiç bir şey yapmadan evde oturuyorum; sonra tam çıkarken, evde kalsaydım bir şeyler yapabilirim gibi hissediyorum. galiba hep acele ettim." ~ oğuz atay.

canım sıkkın: mars ve dünya.

sonsuz bir döngüye sahip dünya. zaman hep ilerler. insanlar ölür, insanlar üzülür. sonra, ölen insanlar yerine birileri doğar. dünyanın ağırlığı bunlarla değişmez. gökyüzünde bir patlama olur, kalıntıları üzerimize düşer. mars'ın yörüngesinden çıkmayı istemesi bizi etkiler. bir hüzün yaratır ya da ne bileyim, bir şeyler değişir. 
mars olmak kötü şey olmalı. gitmek istersin, kaçmak istersin ama her zaman bir güç vardır seni yerinde tutan. dünya da öyle olmalı. gitmek ister, kaçmak ister ama bir güç hep yerinde tutar onu. yapabileceği tek şeyi yapar, döner sadece. dünyanın dönmesi, geceleri, gündüzleri... sessiz bir çığlık olabilir aslında kimsenin duymadığı. yanlış anlaşılmanın verdiği gözyaşları olabilir yağmurlar. tüm evrene karşı gösterilen isyan olabilir mesela depremler. 
mars olmak da, dünya olmak da kötü şey olmalı. ve biz o karamsar dünyanın topraklarında yetişen günahkar tohumlarız ne de olsa. ne bileyim, insan olmak bile kötü olmalı anlayabildiğin noktaya kadar. 

yazarlık yalanı.

daha iyi bir şeyler yazana kadar, yeni bir şeyler yazmaktan uzak durmalıyım sanırım. ama bir kitapta da "daha iyi şeyler yazabilmek için daha fazla yazmanız gerekiyor." yazıyordu. şimdi kafam karıştı işte.
en güzel rüyaların da bir sonu vardır. rüzgar, sadece sonbaharda güzel eser zaten. rüzgarların en iyileri, en üst katta oturanlar içindir. bu yüzden bulutlara yakın olmak güzeldir. güneşi fazlaca hissedebilir, ama çok az etkilenirsin. güneş ışınlarını rüzgarlar keser. hayatta her şey böyledir zaten.

her yeni bir rüyayı, yeni bir uyanış keser mesela. edebiyatta buna "rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır." demişler. yanlış bir şeyler var. rüyalar, gerçek olamayacak kadar güzeldir. insanlarsa imkansızı sever. bu yüzden çoğu insan, imkansızı gerçekleştirmek ister.
benim rüyam, yazar olmaktı. yaşlı bunak ile mezarlık kenarında oturuyorduk. "bir gün sen de bu hale geleceksin." diyordu. mezarlık girişindeki ölümsüzlük ile ilgili saçmalıkları okuduktan sonra içeri giriyordum. bir mezar vardı, içi boş. ismi de yazmıyordu. bizim yaşlı bunağın koşarak bana geldiğini gördüm, "kim bu" diyecektim. yaşlı bunağın yanımdan geçişini, mezara büyük bir neşeyle atlayışını izledim. içeri doğru baktım. gözü kapalıydı. sadece gülüyordu. gülümsüyordu.
yolda yürürken anonim olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu düşündüm. anonim değilim, "odunluzıkkım" diye google'da arattığınızda fotoğraflarımı bile bulabiliyorsunuz. biraz araştırsanız, soyadımı bile bulabilirsiniz. ama bazen, gerçekten anonim olmayı düşünüyorum. siminya gibi, ya da ne bileyim; internette tanıdığınız ama fotoğrafını bile göremediğiniz bir insan gibi.

geçenlerde bir arkadaşım, "daha önce değiştin, neden tekrar değişemeyesin?" diye sordu. ikinci bir değişimin ne kadar zor olacağını anlattım ona. yalnızım, kötüyüm, daha da yalnız kalır ve daha da kötüleşirim. ama kim bilir; belki iyi olur ve mutlu olurum.

internetteki kimse beni tanımaz, zaten ben de kimseyi tanımak istemem. işin kötü tarafı, bunu yaparken kendime yeni facebook hesabı, twitter hesabı ve blogger hesabı açmak zorunda kalacağım. ama, sıfırdan başlamak ve değişmek denen şeyin anlamı bu zaten değil mi?

yani, ne bileyim... kim bilir, belki yaparım. belki cesaretim yeter.

saçmalattirik: öldürmeye programlı bir robot!

bu yüzden her gün biraz sokaklara atmalısın kendini.
her şeyin başı, her şeyin özeti. ya da ne bileyim, bir yazının ilk cümlesinde ne görmek istiyorsanız onu hayal edin burada. sizi ben yönlendirmek istemiyorum, kendi yazınızın kendi kahramanı olmanızı istiyorum sadece.
bir kaç anti depresanın etkisini bir kaç şişe alkol de verebilir. ağrı kesicileri en son kullandığımda yine bu odadaydım. lanet doktorlara hiçbir zaman güvenmemişimdir. bu yüzden kanser olsam bile, kemoterapi yerine ağrı kesiciyi tercih ederim. büyük bir psikolojik sorununuz olduğunu ve hiçbir psikiyatristin gerçek tanıyı koyamayacağını düşünün.
bu size büyük bir hayal kırıklığı getirecektir ama kendinize gurur duymanızı da sağlayacaktır. insanoğlu bu. kendisine acı veren şeylerden zevk alır. bugün dünyanın en büyük şirketlerinin sahipleri, acı çekmekten çok acı çektirmeyi seven insanlardır. bilmenizi istiyorum, bu bilgiyi tamamen kafamdan salladım; çünkü, öyle düşünmek zevk veriyor.
tamam, yazının sıkıcı ve benlik olan kısmı geçti. şimdi, diğer kısmına geçebiliriz.
bana göre, tanrıydı o. her sabah uyanır, elbiselerini giyer ve beni öpmeden önce çiçeklerini sulamaya giderdi. o öldükten sonra, en çok bu özelliğini özledim. ama bu, gereksiz bir bilgi. 
küçükken hayatın sıkıcı olduğunu düşünenlerdendim. psikiyatrist ilk anti depresanı kullanmama sebep olduğunda daha fazla sıkıcı gelmeye başladı. büyük bir başkentin küçük kalmış, memurların işgal ettiği dar sokaklı bir yerinde yaşıyordum. burası da birbirlerinin yüzüne bakmayan, selam vermeyen insanlarla kaplıydı. bu yüzden soyutlamıştım onlardan kendimi.
yolda her yürüdüğümde aksiyon filmlerini andıran anlar yaşamayı isterdim. çatılarda silahının dürbünüyle beni kontrol eden, öldürmeye programlı robotlar çok çekiciydi. bu yüzden birbirlerinin yüzlerine bakmayan insanlara bakmaktansa, çatılara bakmayı tercih ederdim. 
bir gün çatının birinde, öldürmeye programlı bir robot görmüş koşmaya başlamıştım. silahını bana doğrulmadığını çok sonra fark ettim. hemen bulunduğum yerin ön tarafında başbakan konuşma yapacakmış, onun için hazırlanıyorlarmış. kendimi aptal gibi hissetmiştim ama güzeldi. öldürmeye programlı, keskin nişanlı tüfeği olan bir robot!
her neyse, bu hikayenin sonunu nereye bağlayacağımı bilmemem utanç verici oldu. ama insan, bazen kafasından geçenleri yazmak istiyor. bu yüzden sonsuz bir hikaye uydurdum. hatta sonuna kılıfımı da buldum!
her şeyin başı, her şeyin özeti. ya da ne bileyim, bir yazının son cümlesinde ne görmek istiyorsanız onu hayal edin burada. sizi ben yönlendirmek istemiyorum, kendi yazınızın kendi kahramanı olmanızı istiyorum sadece.
cümlenin başına gelince, bundan bir önceki yazı hakkında @bazenoyleolur lakaplı arkadaşın yazdığı bir yorum o. saatlerdir o yorumu düşünüyor ve ne kadar bağımlı olduğumuzu hatırlıyorum.

bir şeylerin kitaplarda anlatıldığına inanıyordum. yani, kitaplardan elbette binlerce şey öğrenebiliriz. ama tüm hayatımızı bir bilgisayar ya da bir kitap başında geçiremeyiz. bir şeyler oluyorsa eğer, sokaklarda olmalı.
zaten, bir şeyler oluyorsa eğer... sokaklarda oluyor. en cesur, en cesaretli cinayetler sokaklarda işleniyor. okuduğunda kanını donduran şeyi gözünü kırpmadan izleyebiliyorsun.

bilgisayar başındaydım.

daha küçüktüm, 6 yaşında falan. 6 yaşındaki bir insan, sokakta çocuklarla top peşinde koşturmalıydı. arkadaşlarıyla kumda oynamalıydı. kumdan solucan çıkartıp, içine su doldurduğu pet şişeye atmalıydı. saklambaç oynayan abilerini izlemeliydi.
7 yaşımda, okula başlamıştım zaten. derslerimin başına geçmeli, ödevlerimi bitirdiğim zaman sokağa çıkmalıydım. 7 yaşındaki çocuklar böyle yapardı. saklambaça yavaş yavaş adım atar, profesyonelce saklanan abilerini bulmaya çalışırdı.
8 yaşımda da hayatım garipti. 8 yaşındaki bir çocuk, inşaattan çaldığı küçük hortumlarla "tüftüf" denilen silahı ve kağıtlarla da mermilerini yapmalıydı. ben bunların çoğunu yaptım, ama çoğundan fazla zamanda da bilgisayar başındaydım. işte, ben böyle oluştum; bilgisayar başında, psikolojim bozuk halde büyüdüm.
6 yaşındayken psikolojinizin bozulmaya başladığını düşünün. benim gibi bir şey ortaya çıktığında, kendinizi hiçbir şeyden sorumlu tutamazdınız.
yanlış hatırlamıyorsam orta okula ilk başladığımda, altıncı sınıftayken internet kafemiz olmuştu. 12 yaşımdaydım sanırım. 12 yaşında bir insan için, internet kafeler mükemmeldirler. sabahları derse gidiyor, saat 13.30'u gösterdiğinde soluğu internet kafede alıyordum. oyunlar, internet, her şey mükemmeldi. tehlikenin farkında değilim. (yazar burada, müzik açıyor.)


iyi bir liseye gitmek için sınava hazırlanmam gerekiyordu. ama internet kafe ve bilgisayarlar güzeldi. vaktimin hepsi, bilgisayar başında geçiyordu.

benim yaşımdakiler arkadaş ediniyorlardı, şu an hepsinin kalıcı arkadaşları var.
benim yaşımdakiler sürekli geziyorlardı, o an hepsi yeni arkadaşlarla tanışıyorlardı.
benim yaşımdayken ben, sürekli bilgisayar başındaydım. gelecekte yalnız kalacaktım, gelecekte hayatım bok gibi olacaktı, gelecekte hiçbir şey hissetmeyecektim ama bu kısımlardan daha bahsetmedim.

dersanede hiçbir zaman derslerimi takmadım. çünkü bilgisayar mükemmeldi. oyunlar mükemmeldi. internet kafe sahibi olmak, mükemmeldi. sınava da hiçbir şey bilmeden girip, her gerizekalının yaptığı gibi düz liseye gittim.

düz lisedeyken de her derse girdiğimde, ders çıkışında beni bekleyen oyunları düşünüyordum. düz lise'nin ismi çok garip aslında. bildiğin, düz insan. hiçbir şeyi olmayan, herhangi bir tanrı lütfu bulunmayan, gerizekalı insanların bulunduğu yer işte. ama, bunun konuyla bir alakası yok.

her neyse, sonra üniversiteye geldim. bilgisayarın ne kadar psikolojimi bozduğunu fark ettim. ama, iş işten geçmişti. şu an, hala yalnızım. bilgisayarın psikolojimi ne kadar bozduğunu bildiğim halde, gecenin bu saatinde bilgisayar başındayım. arkadaş edinmek istiyorum ama dışarı çıkmaya cesaretim yok. yoldan birini çevirip "benim arkadaşım yok!" diyemem, bu yanlış olur.

gün geçtikçe çaresizleşiyor, daha da yalnızlaştırıyorum kendimi. küçükken, büyüklerden hep kendime ders çıkarırdım. şimdi bakıyorum da, kendimden büyük herkesi sansürlemişler ve yok etmişler sanki. internet piyasasında, 22 yaşından büyük insan bulamıyorum. bulsam bile, hep kendi arkadaşlarının olduğunu fark ediyorum. hiçbirinin benim gibi arkadaşa ihtiyacı yokmuş gibi geliyor.

her neyse işte. bugün, ramazan bayramının ilk günü ve ben bu bayramı da yalnız geçireceğimi hatırladım. bu yüzden, geçmişimi yazdım. bayramınız kutlu olsun.

saçmalık: dünya farklı olabilirdi.

yeni bir blog sayfası açıp, sonra her şeyi silmek son zamanlardaki alışkanlıklarımdan birisi oldu. günlüğümü çok yalnız bıraktım, da eklerini cümlelerden ayırır oldum. kelimeler bile benden korkar oldu, iğrenç bir insanım. biliyorum.

dünyanın en çirkin yaratıkları, arabalardır. ana cadde'nin kenarında yaşıyorsanız eğer, bir süre sonra egzoz seslerinden rahatsız olmazsınız. ama, evlerin bile yalnız bıraktığı bir yerde yaşıyorsanız, ufak bir tekerlek sesi bile deli edebilir sizi.

aynı, tik-tak öten saatler gibi. saatlerin neden sadece "tik, tik, tik" diye ötmediğini bir türlü anlayamadım. sanki iki enstrümanlı orkestra yapıyorlar kendi çaplarında. "tik, tak, tik, tak..." yani diyor ki, seni uyutmayacağım. öyle, sade bir "seni uyutmayacağım" değil bu. can gox'u hayal edin, "dal goncayıı, bi sabaah" demiyor da, "seniii, uyuuuuutmayacağıım" diyor. öyle, farklı ve anlamsız bir şey.
 
her yerim kaşınıyor. ya sinekler ısırmış, ya da çok kirlenmiş olmalıyım. ikisi de sorun ettiğim şeyler arasında değil. ben bir hayvanseverim, sinekleri öldürmeye kıyamam. bir sineği bile kendimden üstün görüyorum, en azından zarar vermeli bile olsa amaçları var. kan emiyorlar, karınlarını doyuruyorlar. bu, güzel bir şey.

kirlenmek de güzeldir zaten. sokaklar bazen pis kokar. elimde fırsat olsaydı eğer, sokaklarda yaşamak isterdim. bu, çoğu kişinin kabul edebileceği şey değil. ama düşünsene, hiçbir zaman dört duvar arasında değilsin. tüm sokaklar, tüm yollar, insanların girebileceği her yer senin. ne özgürlük ama... bir kaç açlık sorunu, para sorunu dışında mükemmel bence.

bir sinek kadar küçük beynimiz olmalıydı. hiçbir şeyi düşünmeyen, sadece yaşayan zombiler olmalıydık insan olmak yerine. bir kişi olarak değil de, dünyanın hepsinin böyle olduğunu düşündüğünde zevkli oluyor aslında. geçim derdi yok, üzülmek yok, sevmek yok, aile kavramı yok, birine bağlanmak bile yok. kafaya takabileceğimiz şeylerin sayısı ne kadar az olursa eğer, dünyamız o kadar mükemmel olurdu. pardon, çok acıktım. fazladan beyniniz var mıydı?

yalnızlığa alışmak.

geçenlerde her zamanki gibi yalnızdım. kafamı yastığa, vücudumu yatağa koydum. telefonum çaldı, bir hevesle sıçradım yatağımdan. telefona dokunup sağa çekseydim eğer parmaklarımı, yalnızlığım geçecekti belki. vazgeçtim, kafamı tekrar yastığa koydum. telefon çalıyordu, gözlerimi kısıyordum. telefon "beni aç" diyordu, sonra uyumuşum zaten.
bazen olur öyle, yalnızlığa öyle alıştığın zamanlar olur ki asla bırakmak istemezsin. yalnızlık aslında zarar verir, acı çektirir. bu yüzden her bünyede biraz mazoşistlik var sanırım. bir süre yalnızlıkla cebelleşir ve yalnız kalmamak için her şeyi yaparsın. ben mesela, onlarca yazı yazdım. tonlarca şey söyledim. yazdıklarım başına vergi alınsaydı eğer, şimdi sokakta dileniyor olurdum.

neyse ki vergi alınmıyor. sokakta dilenmiyorum. bugünün dünden tek bir farkı var sadece. babam para gönderdi, kendimi yalnızlığa alıştırdım.
bazı satılık şeyler vardır. paran varsa eğer, satın alamayacağın hiçbir şey yoktur. mutluluğa değer biçmeyi pek sevmiyorum. ama parasız bir mutluluk, mutsuzluktan daha iyi değildir. içinin bir kenarında seni huzursuz eden bir şey varsa zaten, mutluluk pek de anlamı yoktur. bir yerde bomba patlayacağını biliyorsan eğer, o yere gitmezsin; olay basit. bir yerde mutsuz olacağını biliyorsan eğer, mutlu olmayı istememelisin.
ferrarisini satan bilge kitabını okumadım. okumayı tercih etmiyorum. aslında, gerçek olamayacağını bildiğim her roman beni huzursuz ediyor biraz. düşünsene, ferrarini satıyorsun. neden? çünkü bilgeliği ferraride bulabileceğine inanmıyorsun. tamam da, ya bilgelik ferraride saklıysa?
ferrarisini satan bilgenin tek amacı, içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtulmaktı bence. tekrar düşün. milyarlarca insanla dünyada yaşıyorsun ve sadece binlercesinde ferrari var. bu seni, geriye kalan milyarlarca insandan farklı kılar.

bizim bilge, farklı olmanın ne kadar boktan olduğunun farkına varmış olmalı. benim ferrarim yok, param yok, evim yok ama ben bile farkındayım. sonuçta, milyarlarca düşünmeyen insanın bulunduğu dünyada, düşünen bilmem kaç bin insandan sadece biriysen; yalnızsındır işte. tekrar düşün... milyarlarca insanın içinde binlercesiyle birlikte yalnız hissediyorsun kendini.
bilmiyorum ya, gerçekten. söyleyeceklerim bu kadardı.

bir adam sevmiştim.

insanız, istemeden seviyoruz. aşk denen şey, nereye, kime konacağını bilmiyor bazen. en olmadık yerde, en olmadık insana aşık olabiliyorsunuz. bir kadına, bir erkeğe kendinizi verebiliyor, onunla her şeyinizi paylaşmak isteyebiliyorsunuz. eros diye bir şey varsa eğer, okları yanlış atıyor çoğu zaman. bu sefer, doğru gelmişti.

bir adam sevmiştim, güzeldi. bana hep bir erkeğin, bir erkeğe gönül vermesinin yanlış olduğunu söylemişlerdi. öyle değilmiş. bir şeyi sevmek istediğinde, herhangi bir şeyi sevebiliyormuşsun. bu da öyle bir şeydi.

bir gün, kafede oturuyorduk. el ele tutuşuyorduk. insanlar bize, farklı gözlerle bakıyordu. "farklı değiliz! biz de sizin gibiyiz. insanlar birbirlerini seviyorlar. siz sevgilinizi sevmiyor musunuz? biz de birbirimizi seviyoruz!" diye bağırmak istiyordum. bağıramıyordum. kafenin sahibi yanımıza geliyordu sonra, "sizden çıkmanızı rica ediyorum" diyordu. kafedekiler, dükkanın sahibini büyük büyük alkışlıyordu.

bir gün, sahilde beraber yürüyorduk. el ele tutuşuyorduk. gözümün tam altında büyük bir acı hissettim. yerdeydim. biri saçlarımdan tutuyordu. canım yanıyordu. "sizi bir daha buralarda görmeyeceğim orospu çocukları!" diyordu tükürerek. bunun nasıl bir nefret olduğunu anlamadım hiçbir zaman. "siz hiç birini sevmediniz mi?" diyemiyordum.

bir gün, evde beraberdik. film izliyorduk. sarılıyorduk. 25 yaşındaydım ve kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. bir adamın kollarındaydım. o an "iyiki varım" dedim. hiçbir sorunumuz yoktu. sadece ama sadece bu evin içinde güvendeydik. gülüyorduk, oynaşıyorduk, yemek yapıp birbirimizi yorumluyorduk. ama, güzeldi işte.

bir gün, yine yolda yürüyorduk. kulaklarım çınlıyordu. elimden bir şeyin kaydığını hissettim. yere düştüm. en sevdiğim adam, yanımda benimle birlikte yatıyordu. gözlerime bakıyordu, gözlerine bakıyordum. bir şeyler söylemeye çalışıyordu, sanırım "seni seviyorum"du bu. kalbim acıyordu. gözlerimi biraz kaydırdım. her yer kan içerisindeydi.

kanıyorduk, sanırım bizi öldürüyorlardı. gözlerim kapandı. ölüyordum.
dünya, garip bir yer. birileri sınırlarını koymuş ve "bunları yapmamanız gerekir!" demiş. birileri bu kurallara o kadar bağlanmış ki uymayan herkesi öldürüyorlar.

bu kuralları koyanlar "insan öldürmemeniz gerekir!" dedi mi bilmiyorum. eğer ki demişlerse, birileri sadece kafasına göre kuralları yerine getiriyor ve kimse de çıkıp bir şey demiyor.

bilmiyorum. insanlara belki de "sevgi, aşk" anlatılırken "her şeyi sevebileceği" anlatılmıyordur. oysaki bir insan, her şeyi sevebilir. bir erkek bir erkeği, bir kadın bir kadını sevebilir. bazen köpekleri severiz, bazen kedileri. çünkü, bize "sevmek" denilen şey böyle öğretildi. bazen, sırf bir sivrisineği bile seni yalnız bırakmadığı için sevebilirsiniz.

bazense, sadece bir şeyi sevdiğiniz için sizi öldürürler.
çünkü, dünya böyle bir yer ve adaleti yok.

saat 06.55.

yine günün doğuşunu izledim bugün. öyle romantizm falan yapmayacağım, çünkü gökyüzünün kırmızı olması benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. güneş, yeni bir günün doğuşunu haber veriyor ve gökyüzü de kan ağlıyor belki de. bilimsel araştırmaların hepsini hiçe sayıp yazıyorum bunu.

az önce, içime bir boşluk çöktü. burada olmamalıyım dedim kendi kendime. ufak bir arabayla tüm dünyayı dolaşıyor olabilirdim ya da ne bileyim, sürekli farklı yerler görebilirdim. kendimi şu dört duvar bir kapı arasına hapsettiğimi düşünüyorum bazen. ama fark etmiyor, dışarı çıkıyorum ve dört tarafı havayla kaplı dünyaya hapsoluyorum.

50, belki de 60 ya da 70 yıl hiç yer değiştirmeden yaşayabilen insanlara imreniyorum bazen. düşünsene, bir yerde doğuyorsun ve hep oraya ait hissediyorsun kendini. canın sıkılmıyor. sıkıldığında kahveye gidip çayını içiyorsun ve sen gibi, kendini oraya ait hissedenlerle konuşuyorsun sabahtan akşama kadar.

bir de bana bak. kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum. yatağımda gözümü kapattığımda içime bir boşluk doğuyor "burada olmamalıyım" diye. sadece bu yatakta değil, hangi yatağa gidersem gideyim ait hissedemiyorum işte kendimi. ankara olmuş, istanbul olmuş, izmir olmuş, bursa olmuş ne fark eder?

neden böyle oldu bilmiyorum. belki de hiçbir yatak, tamamen bana ait olmadığı için böyle hissediyorumdur. yani, "ne bileyim", belki de kendime ait bir evim olsaydı hiçbir şey böyle olmazdı.
öyle işte ya, canım sıkılıyor gerçekten.

saat 05.16.

insan düşünmeden edemiyor. öhö öhö. kusura bakmayın, bugün biraz fazla sigara içmiş olmalıyım.
beni olduğum gibi değil, öldüğüm gibi seveceksiniz. buna mecbursunuz. saat 05.24 ve yürüyen bir ölüden farkım yok. buraya ne yazacağımı önceden planladım, ama şimdi hiçbirisi kalmadı.
diyorum ya, insan düşünmeden edemiyor. lütfen, bırakın bu sefer içimi hikayeleştirmeden dökeyim. teşekkür ederim.

hava biraz soğuk, sanırım sabahları güneş doğmadan hep böyle oluyor. serdar ortaç şarkıları gibiyim, sözlerim çok karışık ama hiçbirinin anlamı yok. bazen olur böyle şeyler, anlamsızlaşır her şey. tam o anlamsızlıktayım işte, aman.. ne diyorum ben.

neden derdini anlatmıyorsun diyorlar. yani, dediklerini hayal ediyorum. çünkü, insan kimseyle konuşmadığında hayal etmeye başlıyor. belki de bunun adına şizofrenlik diyorlardır, bilmiyorum. derdimi anlatmıyorum, çünkü dermanı benden başka kimsede yok.

adam olamadığımı söyleyeceğim mesela. söyleyecek bir şeyleriniz elbette vardır. "adam olmaya çalışıyor musun peki? yeni bir başlangıç düşündün mü? hayatına biraz çeki düzen vermelisin. yeni insanlarla tanışmalısın..." falan da falan, eklendikçe artan öğütler. ne söyleyeceğinizi tahmin edebiliyorsam eğer, derdimi anlatmanın ne kadar önemi olabilir ki? sonuçta, ne söylerseniz söyleyin... ben kendime çeki düzen verip, bir şeyleri yoluna sokmadığım sürece değişmeyecek hiçbir şey.

siz, benimle konuştuğunuzla kalacaksınız. bense, "aynı tas, aynı hamam" devam edeceğim.

derdimi bilmeyi istiyor musunuz gerçekten? tamam, anlatıyorum.
geçen gün, ölüyorum sandım yalnızlıktan. yalnızlık denen mesele, facebooktaki arkadaş veya twitterdaki takipçi sayısıyla ölçülmüyor. en son ne zaman aklınızdan "şu çocuğu bi kahve içmeye davet edeyim." diye geçirdiniz? tabi ki geçirmediniz. ama, yalnızlığı şöyle özetleyebilirim: "durduk yerde, 'hadi muhabbet edelim' diye mesaj atıp konuşmaya davet eden bir arkadaşınız yoksa, yalnızsınızdır işte."

her zaman "ankaraya gittiğimde her şey düzelecek" yanılgısına kapılıyorum biliyor musunuz? gittiğim zaman görüyorum ki, aslında benim için her yer aynı. yalnızım işte amına koyim. işi düşmediği taktirde oturup konuşalım diyen arkadaşım yok. sadece bursada değil, dünyanın herhangi bir yerinde.

tüm derdim, tabi ki yalnızlık değil. adam olamıyorum ben. kendime çeki düzen verip, düzenli bir hayata başlayamıyorum. tek yaptığım şey, şu lanet odada oturup bir şeylerin düzelmesini umut etmek. tabi ki "odada oturarak hiçbir şey olmayacağını" ben de biliyorum. ama inanın, dışarı çıktığımda da hiçbir şey değişmiyor.

her sabah, önce kendime yemin ederek başlıyorum. "ya," diyorum "bu sefer farklı bir şeyler yapayım. yarından itibaren sabah kalkacağım, her şeyi eksiksiz yapacağım." diyorum ve o "yarın" bir türlü gelmiyor sanki. yatağa her yattığımda aynı umutsuzluk ile yatıyorum ve her sabah aynı yeminler, aynı hikayeler.

bazen ağlayasım geliyor ama ağlayamıyorum biliyor musunuz? tam gözyaşlarım döküleceği sırada gülesim geliyor, gülmeye başlıyorum. insan bazen ağlayıp tüm içini boşaltmak istiyor. ağlamak, rahatlatır insanı. ama ben kendimi bile kandırıyorum artık.

"nasılsın" sorusuna verilen "iyiyim" cevabı gibiyim. hiçbir değerim yok. oysaki her "iyiyim"in altında "bok gibiyim, hayatım sikiliyor her gün. nefret ediyorum bu hayattan." yatıyor. bazen, tekrar tekrar psikiyatriste gidip siktiğimin ilaçlarını tekrar alma isteğim geliyor. "zaten hiçbir şeyi umursamıyorum. bir de ilaçları alırsam, ölürüm ben." diyince geçiyor.

bilmiyorum. insanların benden ümitleri olmalı. biliyorum burada da kendimle çelişiyorum. yalnız olduğumu söyleyip birilerinin benden bi şeyler ümit etmesini söylemek biraz saçma. ama, kendimi buna inandırmaktan başka çarem yok. en azından ailem bir şeyler bekliyor. bense kendimi bir yazarlık yalanına kaptırmış gidiyorum.

hepimiz biliyoruz ki, benim gibi bir insandan yazar falan olmaz. bir zamanlar yazar olduğumda ne yazacağıma dair fikirlerim vardı. şu an bir kitap yazmaya başlasam ne yazacağımı bile bilmiyorum.

bu yazıda daha fazla ne anlatacağımı bile bilmiyorum. sadece bir şeylerin yoluna girmesini istiyorum, ama girmiyor işte.

habersiz parti.

odamın kapısının zili yok. olmaması mühim değil, zaten gelenim gidenim yok.

birileri benden habersiz parti yapıyor da, tüm dünyayı davet ediyor gibi hissediyorum. listede davetli olmayan tek insan benim. ben hariç tüm insanlar kayıp.

facebookta yüzlerce arkadaşım var. geçen gün mark zückerberg aradı. türkiye'nin en siklenmeyen adamı ödülünü almışım. gelemeyeceğimi söyledim çünkü masraflarımı karşılayamayacağını söyledi. o da ekonomik buhranda olmalı.

twitter ekibi de tebrik etti geçen. yıllar sonra ilk defa retweet almışım, ilk defa biri mention atmış. bunun bir rekor olduğunu söylediler. ödülü almam için tek yapmam gereken, bankamdaki tüm paramı onlara yatırmammış. "tüm param 8 lira" deyince telefonu suratıma kapattılar.

arada sırada google mail atıyor. sağ taraftaki "hakkında" kısmı çok yer kaplıyormuş. uyardıkları için teşekkür edecektim, "noreply" yazıyordu.

friendfeedin de siklenmeyen adamı pozisyonundayım. onu söylemeyi unutmuşum. geçen arayan mark, "friendfeed'e girme boşu boşuna, siklenmemek senin yeteneğin" dedi. çok da düşüncelidir canım benim.

"yeni bir sosyal ağ falan açtınız da haberim mi yok?" dedim geçenlerde. o derecede yalnızlık çekiyorum. "arada sırada yazmayı bırak da, kendine yeni hobi bul." dedi birisi. batağa, okeye dördüncü arıyorlarmış. beni üçüncü yedek aday yapmışlar.
şimdi, sadece "yalnızım dostlar" yazarak her şeyin özetini geçebilirdim. neden yapmadım? çünkü, o kadar yalnızım ki... böyle saçma sapan şeyler yazıp düşünmemeye çalışıyorum. en azından, yapacak bir şeyim varmış gibi hissettiriyor.

saçmalık: bu seste bir hüzün var.

başlığa nokta koyulmaz, başlıklar büyük harfle yazılır. başlıktan çıkartılacak çok şey vardır aslında. kelimeler ordusunun kısa özetidir. "kısa ve öz konuşuyor." cümlesinin anlamıdır. ama benim için değil.
özlediğin bir şey varsa, küçük metreler büyük kilometrelere dönüşür.
beklediğin bir şey varsa, saniyeler bir anda saatler olur çıkar karşına.
kendini boşlukta hissedene kadar, dünya senin düşmanındır.
her şeyin düzeldiğini gördüğünde, bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorsan eğer...
hiçbir zaman düzelmemiştir zaten her şey.

söylesene çocuk, dünyanın düzeleceğini düşünüyordun, ne oldu?
çocukluk muydu?
sus çocuk, vazgeçtim. söyleme. dünyanın düzelmeyeceğini biliyorduk ama...
üç beş kuruş bile etmeyen hayallerin vardı. onlara ne oldu?
kayıp mısın? bulamıyor musun?
üç adet trafik ışığı vardır. kırmızı, sarı ve yeşil. kırmızı dur der. sarı hazırlan. yeşilse geç. tam tersi de olabilirdi. yedi adet trafik ışığı da olabilirdi. kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor. bir araya gelip, gökkuşağı oluştururlardı. kırmızı durdurup, turuncu düşündürebilirdi. sarı, "açları doyur" demek olabilirdi. yeşilse "fakirlere yardım et". mavi, lacivert ile aşk yaşayabilirdi. ya da ne bileyim... mor, zaten en sevdiğim.
bir ses var, ağlıyor. bir ses duyuyorum, gülüyor. birileri gülerken, birileri hep ağlıyor. bir insan var, kavuşuyor. bir insan görüyorum, özlüyor. bir insan var, yalnız. bir insan görüyorum, yalnız. bir insan daha görüyorum, yalnız.

biliyorum, insanlar biraz yalnız hissediyor. insanlar biraz çaresiz. insanların hep bir sorunu var, ama insanlar hep yalnız.

çünkü, insanların trafik ışıkları üç renkli. duruyorlar, görüyorlar ve yüzlerine bile bakmadan geçiriyorlar. oysaki, ne güzel olurdu yedi renk olsaydı. bir araya gelip, gökkuşağı oluştururlardı. ben mor olurdum, çünkü mor... en sevdiğim.

küçük harf.

sokaktasın. dilenen bir adam görüyorsun, 45 yaşlarında falan. hayatının darbesini daha çocukken yemiş. ölmüş ya da sarhoş ya da elinde hiçbir şey kalmadığından dolayı intihar etmiş babası. büyüdüğü esirgeme kurulunda tecavüze uğramış, 18 yaşına geldiğinde şutlamışlar zaten. hayatına atılmak üzeyken 20 yaşına gelmiş. askere almışlar. yanında arkadaşları şehit olmuş. dayanacak gücü kalmamış, pes etmiş.

aynı sokaktasın. eli çantalı bir adam görüyorsun. 25 yaşlarında falan. babası zenginmiş. kraliyet evleri büyüklüğünde evlerde büyümüş. babasının parasıyla üniversitede okumuş. babası aracılığıyla insanlar tanımış. sonra, iş adamı olmuş. parasını kazanıyor, son model arabası var. yemeğini lüks lokantalarda yiyor.

aynı sokaktasın yine. cebinde son 5 lira paran var. sağ taraftaki dönerciden 2 tane döner alıyorsun, birini kendine, diğerini 45 yaşındaki adama. yanına gidiyorsun, adama dönerini veriyorsun. adam sana bakıyor, gülümsüyor. teşekkür ediyor, sohbet ediyorsun. saatler geçmek bilmiyor. o kadar çok acısını dinliyorsun ki..

yine aynı sokaktasın. cebinde paran yok. 25 yaşlarındaki adama gidiyorsun, aç olduğunu söylüyorsun. aynı yaşlı adam gibi gülümsüyor, arkasını bakıp yola devam ediyor.

aradaki farkı düşünüyorsun... biri muhtaç olduğu için gülümsüyor, biri muhtaç ettiği için. sonrada sövüyorsun zaten adaletine bu dünyanın.
hayat garip, ama benim aslında bugün anlatacaklarımın yukarıdakilerle alakası bile yoktu. konuya neden oradan girdim ve neden oradan çıktım bilmiyorum. ama gelelim hadi, benim anlatacağım kısma. biraz da insanları boşverip, benimle ilgilenelim. neden, tüm harfleri küçük yazıyorum?
aslına bakarsanız, hiçbirimize seçme hakkı vermemişler. doğarken "hangi ailede, nasıl? hangi cinsiyette doğmak istiyorsanız?" diye sorsaydılar, hayat farklı olabilirdi.

kelimeler de öyle. bundan sonraki cümleye hangi kelimeyle başlayacağımı bilmiyorum. kafamdan bir şey geçiyor, sorgusuz sualsiz yazıyorum. bundan sonraki cümlenin ilk harfini büyük yazarsam eğer, cümlenin ikinci, üçüncü ve sonraki kelimelerine haksızlık yapıyor olmaz mıyım?

ilk kelimeler de, ondan sonraki kelimeler gibi rastgele çıkıyor. neden bir harf, sırf diğerlerinden önde geliyor diye büyük harfle yazılma hakkına sahip olsun ki? diğer kelimelerden farkı ne?

oysaki ben, her kelimeye aynı değeri veririm. çünkü, her kelimenin farklı bir önemi vardır. yazılan bir cümlede, yazılmış bir kelimeyi çıkardığında cümle tamamen farklı anlama bürünür.

bu yüzden, elimde iki seçenek vardı. ya tüm harfleri büyük yazacaktım, ya da tüm harfler küçük olacaktı. ben küçüğü seçtim.

uyuyakalmak

daha küçücüksün, masal anlatıyorlar. beşiğindesin. hayattan bi habersin zaten. mutluluk nedir haberin bile yok. ama sadece mutlu ol diye, masal anlatıyorlar. çünkü, sadece masalların sonu mutlu bitiyor o zamanlar. anlayabileceğin dilden konuşuyorlar. uyuyorsun. rüyalarında prenses'i öpüyor prens. zaten, bildiğim başka masal yok.

büyüyorsun, film yapıyorlar. koltuğundasın. ya televizyon başında, ya bilgisayarında. hayattan haberin var bu, sadece unutmak istiyorsun. sadece unut diye, film yapıyorlar. çünkü, sadece filmlerde kahramanlar var. çünkü, sadece filmlerde kahramanlar zorluklarla baş edebiliyor. çünkü, ne bileyim... bir şeyleri unutmaya ihtiyacın var. ve sadece, filmler anlayabileceğin dilden konuşuyorlar. sadece, dizilerin baş kahramanları istediğin hayatı yaşıyorlar. uyuyorsun. rüyalarında kendi filmini yapıyorsun.

kimi zaman, hiç izlemediğin bir porno filminin orospusu oluyorsun. kimi zaman, dünyayı kurtaran adam. kimi zaman zombilerden kaçıyorsun. kimi zaman... ne bileyim işte, boş bir başbakan. "kimi zaman nedir, ne için kullanılır? sadece alışkanlıktan kullanıyorum."
sonra, gün bugün oluyor. uyuyorsun, uyuyakalıyorsun. çünkü, küçüklüğünden beri en büyük mutlulukları uykunda yaşıyorsun. kötü şeyler gördüğünde hıçkırıklarla ağlayarak uyanıyorsun. çünkü, bilmiyorsun ki aslında küçüklükten beri rüyalarda sadece iyi şeyler olduğunu öğrettiler sana.

korku, büyük şey. ben allahtan korkuyorum dediğin zaman da var, uyumaktan da.
yatağa yatıp sağa sola dönüyorsun. bu sefer uyumaktan korkuyorsun çünkü. ne kadar çabuk uyursan eğer, o kadar çabuk ilerleyecek zaman. o kadar çabuk sabah olacak ve seni bekleyen sorunlarla o kadar çabuk yüzleşeceksin.

uyuyorsun, 6 saatlik zaman dilimi dakikalar içerisinde geçiyormuş gibi geliyor sana. saat 01.14'te gözlerini kapatmışsın. açtığında saatin 07.28 olduğunu fark etmişsin. yatakta sağa sola dönüp son bir kere daha, "yeni bir günün amına koyayım! uyanmak istemiyorum ki bu sefer. hay sikeyim ya." diyorsun.

günlük rutin sonra. kahvaltı yapıyorsun, dişlerini fırçalıyorsun, dışarı çıkıyorsun. her zamanki yerde, her zamanki otobüsü bekliyorsun. her gün bir kaç dakika farkla gelen otobüse biniyorsun. gitmen gereken yere gidiyorsun. işkence gibi, yatakta yaptığın gibi sağa sola gidiyorsun.

gece oluyor, yatağa yatıp yine sağa sola dönüyorsun. yine saat 01.14 oluyor, gözlerini kapatamıyorsun. uyumaktan korkuyorsun çünkü tekrar. daha geç saate uzuyor bu sefer.

ne bileyim işte. insansın, bazen her şeyden korkuyorsun.
olayı, farklı yere çekip bitirmek istiyorum yazıyı.
bugün yazıyorsun. yarın da yazacaksın. bugün uyuyorsun, yarın da uyuyacaksın. bugün korkuyorsun, yarın da korkacaksın.

o zaman söylesene bana, "şu amına koduğumun hayatında farklı olan ne var?"
cevap veremiyorsan eğer, "neden canın sıkılıyor, neden yalnız hissediyorsun?" diye sorma bana.
çünkü biliyorum. sen de uyuyorsun, sen de korkuyorsun. senin de farklı bir şeyin yok.
ama, sadece belli etmiyorsun. sikeyim, sadece belli etmiyorsun!
gelmiş bana, benden farklıymış gibi konuşuyorsun.

aramızda, kocaman bir fark var.
farklı olmadığımı itiraf ediyorum.
kendinde ne fark buluyorsun amına koyduğum? neden fark aramak yerine...
sadece itiraf etmiyorsun?
götün mü yemiyor?

Bu Blogda Ara