Kayıtlar

2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ankarayı özlemek.

aklımın ucundan geçmiyor değil. aklımın en ücra köşelerinde bulundurduğum bir kaç duyguyla hitap edesim var. böyle, hani olur ya; bir şeyleri özlediğini hissedersin ama, kavuştuğundaysa her şeyin hayal kırıklığına düşüneceğini bilirsin. özlediğine pişman olduğun anda çoktan iş işten geçmiştir. bir kere özlemişsindir işte. off, ne diyorum ben ya? kafam allak bullak. "dünyanın öbür ucunda olsan bile gelip seni bulacağım." demişti bir kadın. dünyanın öbür ucunu yüzlerce kere turlamışımdır. belki olur da gelir ya diye, tekrar dönmüşümdür geriye. bir kere bulamadı o kadın beni. hala bekliyorum, belki bulur diye.
buraya gelip alışılagelmiş yalnızlık cümlelerini kurmaktan bıktım. bir de ankara'ya gider, ankara'da kurarım. yalnızlık denen uçuruma bir kere düştüğü zaman insan, milyonlarca ağaç diksen yukarı tırmanamıyor. bir kadından kastım, yüzlerce arkadaştı; anlamazsınız diye söyleyeyim. yüzlerce arkadaş dönüşüp binlerce yalnızlık oldu. şimdi hayalini kurdum da ankara'…

bana.

bırak çalsın şarkı, durdurma. bir köşede kalsın baş ağrısı. ne hoş gelir oldu nefes alışverişlerinin fısıltısı. bir kahve ol gel, bir çay ol gel, ne olur gel. ve şimdi git, fazla geldin. biraz otur ama fazla kalma. bak yine fazla geldin. ne anlatırsam anlatayım, anlamayacaksın. bu paragrafı oku ve git. anlamayacaksın. beni biraz müzikten uzaklaştır. beni biraz bilgisayardan uzaklaştır. bana biraz sorumluluk kat be ey insan! bana biraz benden bahset, oturup sabaha kadar dinleyeyim. bana kim olduğumu anlat, bu aralar bir hayli unuttum. bana kim olmam gerektiğini anlat. bana benle alakalı bir şeyler anlat. kim olduğumu hatırlamıyorum, sahi ya; ben kimdim?

bana biraz yapacaklarımızdan bahset. yapmamam gerekenleri öğret, birinin bana rehber olmasına ihtiyacım var. tam tuşa bastığımda, "hayır, basma." diyen birine. sessiz sakin oturduğum evden dışarı çıkartacak birine, bir şeylere ihtiyacım var.
bakma git dediğime, sensiz yapamam.

her şeyini topla ve kaç, git.

aynı insan, iki kişi. tek kurşunda iki kuş. biri sigara içerdi, diğeri temiz yüzlüydü. biri sorumluluklarını bilir, diğeri bilmezdi. bir gün tek kurşunla ikisi birden öldü. aynı yerden, tek kurşun.  hayatım kurtarılamaz noktada, sağa çek kaptan inmek istiyorum. şayet hayatım kurtulursa sana tüm minnet duygularımı göndereceğim, hayatın kurtulacak. tüm dünyayı yok etmek istiyorum, nükleer bombaların emanet edebileceği bir insan değilim. elimde "sakın bu düğmeye basmayın" yazan bir düğme olsaydı, belki dünyayı yok eder diye düğmeye basardım. kafam bir hayli karışık dostlar, hala ölmek istiyorum.
bir şeylerden ölerek kaçamazsın. öldükten sonra bile illa ki bir şeyler kovalar peşinden. hem daha cenaze masrafları var. off, bu dünyada ölmek bile zor iş. "dövüş kulübüne hoş geldiniz, bir kaç beyaz don ve cenaze masraflarınızı hazırlayın." kadar basit bir hayat değil bu. bir anda yok olmak ile, sessizce yok olmak arasında dağlar kadar fark var. her şeyin başı yanlış seçiml…

izninizle, hayatım kayıyor.

aşktan, meşkten, seksten, birbirlerini sevip de kavuşamayanlardan bahsetmeyeceğim. otur şöyle iki sohbet edelim, bana "nasıl olduğumu sorduğunu" farz et. anlatıyorum bak, dinle. berbatım. yıkıldım.

üzgünüm, her zamankinden daha fazla üzgünüm. benim bu anlarımı bilirsiniz, bir yandan ölmek, bir yandan gitmek isterim. bir yandan sisteme küfür eder, bir yandan beklenmeyen şeyler yaparım. bir yandan hala intihar mektubu yazasım var, bir yandan intihar etmek istiyorum. bir yandan, lütfen, benimle ölür müsün? yalnızlıktan korkuyorum, yalnız ölmekten de öyle.
21 yaşımdayım, 14 senedir okuyorum düz mantık hesabımla. güzel bir matematik görmedim, ilk okul öğretmenim bu hallere düştüğümü bilseydi hayata bağlılığını kaybederdi. veli toplantılarının en favori öğrencisiydim ben; "hanımefendi, beyfendi... oğlunuz zeki, ama çalışmıyor. ama yine de tontiş tontiş yanaklarını yerim onun ben. çok sempatik." ilk okuldan beri gerizekalıydım, öğretmenlerim bendeki bu yeteneği keşfetmiş …

aranılan sevgili.

haklısın. çok haklısın. her konu da haklısın. biraz tartışmaya ne dersin? biraz alttan almamaya. biraz, savaşmaya ne dersin be adam. biraz peşinden koşmaya ya da ne bileyim lanet olsun, kalbinin ufak bir parçasından sevmeye yer açmaya ne dersin? sevmemek zor olmuyor mu kimseyi, hafiften duygusal boşluğunda hissetmiyor musun kendini? gelmişini geçmişini... neyse, sakinleş şimdi. her yazıyla paketimdeki sigaralar bitiyor. bir firmanın sigaralarıma sponsor olmasını çok isterdim. bir adam vardı, nerede o? "sen yaz yeter ki, sigaralarının parasını vereyim!" derdi, bir gün sigara istediğimde kaybolmuştu. bir adama çok güvenmiştim, bir kadına güvendiğim kadar. bir kadınla aldattım erkeği, her şey birbirine girdiği gündü o. her sigaramın, her paketimin parasını ben veriyorum şimdilerde. selam olsun sana, aranılan sevgili. bilmiyorum, bir paket sigara daha bitirmeye değer misin?

konu aşk olduğu zaman... şş, sessiz ol. birilerinin duymasından korkuyorum artık. aşka zerre inancın kalm…

açık arttırmadan satılık ruh.

yeşiller, sarılar, maviler. bir adam bağırıyor, "100 lira daha arttırıyorum!"
"genç bir ruhun bedeli daha fazla eder. 1000 lira arttırıyorum!" diyor bir adam.
zengin giyimli biri, "100 bin lira!" diyor. sessizleşiyor ortam.
"satıyorum..." diyor sunucu. "satıyorum... sat..."
ve araya giriyor tanrı. "durun, bende daha iyisi ve yenisi var." tam hayallerin en güzel olması gereken noktadan bildiriyorum. gökleri delen bir gökdelenin en üst katından aşağıya düşerken yazıyorum bu yazıyı, basınç fazlalaşıyor. burnum kanıyor olmalı. hiçbir şey hissetmiyor, şimdiye kadar ölmüş olmam gerekiyordu. tanrının benim için ayırdığı bir lütuf olmalı. ya da onu gülümsetiyor olmalıyım. şimdiye kadar ölmemiş olmamın bir sebebi olmalı.

kulaklık takılıyken su için. yutkunma sesiniz hoşunuza gidecektir. şimdi yutkunduğumu hayal edin, tanrıyı gülümsetmek için hayallerinizden bahsediyor olmanız yeterli. boğazım yanıyor, sigaranın bir etkisi olmalı. biraz d…

ben buyum oğlum! kızım!

ben buyum kızım. hiç saklamadım. sana hiç yalan söylemedim. hiç değişmedim. eğer memnun değilsen, sana yetemiyorsam, siktirip gidersin. güzel replik. söylerken utanıyorum, zira bu aralar çok küfürbazım. bir sihirbazın kendi tekniklerini söylediği hiç görülmemiştir. karşıdaki insanı nasıl tanıyorsun? bir bakışla, her şeyini çözebiliyor musun? siktir et bunları, beni ne kadar yorduğunun farkında mısın? ne kadar yorulduğumu merak ettin mi hiç ya da ne bileyim, "al bunu tanı!" deyip fotoğrafımı atmak geldi mi aklına? gelmemiştir.

siktir edip başkasına mektup yazmayı bırakıyorum. söyleyeceklerim bu kadardı, gerisi saçmalıklarıma bağlı benim.

geçenlerde blogumu kapattım, fark etmemişsinizdir. zira fark edip "neyin var?" demenizi isterdim. geçenlerde bir kaç olay oldu, geçenlerde hiç istemediğim olayların içerisinde buldum kendimi. yine geçenlerde pişman oldum yazdığıma, yazdıklarıma; hepsini silesim geldi. gidesim var, anlıyor musun? kim bilir oğlum! bir intihar mektubu…

saçmalattirik: "saf ve seks" demeye utanıyorum.

acımasızca yaktım sigaramı. bir kültablasına koydum. delirmiş gibi bıraktım onu kültablasında. hiçbir dudağa değmesin istedim, hiçbir dudakla birleşmesin. içindeki zehri akıtmasın kimsenin ciğerlerinden içeriye dedim kendimce. ne olduğunu izlemek istedim, belki bitmez dedim her şeydeki gibi. yandı, yandı. biraz daha yandı. sonra da bitti. aynı aşk gibi. ironilerle, hikayelerle çok yorgunum. beni çok iyi anladığını, bana bilerek ilgi göstermediğini biliyorum. neden korkuyorsun? şarkılardan mı? merak etme, herkes acı çekiyor. herkes içinde bir şeyler saklıyor. bana romantik şeyler söyle. bana, benmişim gibi davran. ne olur, ben olmanın nasıl olduğunu hatırlamak istiyorum.

delicesine yağsın yağmur gökten. yağmur dediğin zaten gökten yağar, gözyaşlarına bir dur de. sessiz kalma, sessizlik sadece rüzgar hafiften estiğinde güzel. gecenin bir saatinde, hava karanlıkken, usul usul içeriye girerken, bana seni hatırlatırken güzel. havalar bir değişik zaten. rüzgar esmiyor. sahi ya, sen kimdin?

mektup: eski odunluzıkkım, yeni ben, yine yalnızlık.

oysaki çoktan bırıkmıştım insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" denen kişi olmayı. sonra, tekrar eskiye döndüm. insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" denen kişi oldum. siktir edemiyorum. eskiyi özlüyorum bazen her insanın yaptığı gibi. şimdiye bakıp "ne farkım var ulan? ne farkım var ilk odunluzıkkım'dan." diyorum. birilerine sorasım geliyor, soruyorum da. "eser kalmadı." diyorlar, susuyorlar sonra. içimde bir his var, sanki onlar da özlüyorlar onu. ama, işin bu kısmını soramıyorum.

hiç mi yetenekli biri yok diye geçiyor içimden. baksana, kimse gelip "neyin var?" diye sormayı akıl edemiyor. anlatmam önemli değil, sormaları önemli. anlatmak isteyip anlatamadığım şeylerin hepsi yazıyor burada zaten. anlamak isteyen insan bulamıyorum sadece. eskiden böyle değildi. eskiden, hiçbir şey böyle değildi. ya ben çok egoistim, ya da insanlardan çok fazla şey istiyorum. anlatması zor, kestirmesi de öyle.

artık "ben&q…

benim için her şeyle yüzleş.

bitti mi?. senin için her şey bitti mi?. kırmızı kadının, buz tutmuş bankta yatan bir adam, patlayan bir silah, ağlayan bir bulut, alakasız binlerce kelime. arkanda ne bıraktın peki? iyi geldi mi acaba mentollü sigaranın tadı? sırf rahatlamak için kullandığın sigara, artık rahatlatmıyor mu seni? kafan nasıl? en son içtiğin viskinin etkisinde misin hala?  değişiksin biliyorsun. kafan da karışmış bir o kadar. kayboluyor musun hala? delileri merak edip, eskileri özlüyor musun? korkuyor musun bir şeylerden yoksa, duygularını tamamıyla kayıp mı ettin? sessizlik, avuntu, çözüm yolları... bildiğin her şey, bitti mi şimdi? takma beni, ne dediğimi bilmiyorum bu aralar. bir kaç kelimeyi birleştirip anlamlı cümleler kuramadığım zamanlardayım. yazının neresinden başlayıp, neresinden bitireceğimi bilemiyorum her zamanki gibi. bir yerinden başlarsam eğer, bir tarafından çıkmayı başarabilirim diye düşündüm. olur belki, deneriz.
eve çıkmanı istemiyorlar mı? korkuyorlar mı çevireceğin işlerden? yani,…

yalnızlığın en dibi.

biraz alkol iç, mutfağa uzan. buz dolabındaki meyveler konuşuyor mu? üşümüşler midir? peki çekmecede duran, yıllardır kullanılmamış bıçaklar, kafesinden çıkartılacak olsa bıçaklar mıydı birilerini? her gün ayak bastığın yerin bağırdığını duyuyor musun? bağırıyor mudur? her adımda acı çekiyor mudur ya da ne bileyim... hikaye falan yazasım yok, yarım kestim. aslında bir şeyler yazasım da yoktu, neden burada olduğumu bilmiyorum. "yalnızım" demek için yüzlerce kelimeyi bir araya getirmenin manasını da anlamıyorum zaten.
biraz zamana, biraz birilerine, biraz bir şeylere ihtiyacım var ne olduklarını bilmediğim. bir organım olsaydı eğer yalnızlık, beynim olsun isterdim. ne onsuz, ne onunla, mutlu olunmuyor.

aşk üzerine roman yazsaydım eğer.

çoğu kısım hayal ürünüdür. adam gibi birisi vardı da biz mi sevmedik?
benim salaklığım. bardan beraber çıktığım bir kadına güvendim. film izleyeceğimizi, kitap okuyacağımızı, kahve içeceğimizi ve sabaha kadar konuşacağımızı söylemişti. eve girdiğimizde yaptığı ilk hamle dudaklarıma yapışmak olmuştu. geri itememiştim. erkek olmanın en kötü tarafıydı bu. reddedebileceğiniz bir hamle yapabileceğiniz halde yapamıyordunuz.  "istemeyerek yapılan her şeye tecavüz mü denir?" sorusunun cevabını almıştım o gün. istemeyerek arkadaşlarınızla takılabilir, bir yerlere gidebilir ve bayram temizliği bile yapabilirdiniz; ama aşk... orası farklı. yine yazıp yazıp sildiğim, kahveyle birlikte tekrar tekrar başladığım yazıdayım. konu böyle geniş olduğunda, neler söyleyeceğinizi biliyor ama okuyucuyu hangilerinin sıkacağını tahmin edemiyorsunuz. gönül isterdi ki hep beraber oturup kahve içerken anlatabileyim bunları. ama, her istediğini elde edemiyorsun.
suç benim, ama bir şey yaptığımı hatırlamıyo…

saçmalattirik: oksijen'in hikayesi.

bilgisayar ses çıkarıyor, moralim bozuldu. sabah olduğunda kurbanlar kesilecek, canım acıyor, ben de bir parçasıyım. hayat, nejat işler'in öleceği haberini okumaktan biraz daha kötü olsa gerek. 30 sene sonra dünyada oksijen bitecek, kimse farkında değil. ağaçlar kesiliyor, üzülmeyin. candan kıymetli olmasa gerek. mala geleceğine ağaca gelsin. serbest çağrışım bittiyse, yazıya geçelim.
keman sesiyle oksijen sesi birleşirse eğer, güzel bir orkestra olur. oksijen bile ses çıkartır kimsenin duymadığı. oksijen de yanar, ağaçlar gibi. bir oksijen olsaydım, oksijen olmaktan nefret ederdim. insan olmaktan nefret ettiğim gibi. oksijenin de hikayesi olduğunu söylerler. güneş doğar, yeşillikleri yaratır. esrarengiz bir şekilde oksijeni yavrular yeşillikler. bir insanla tanışır oksijen. aşık olur. tüm varlığını insana bağışlar. hayat verir. kıymet bilmez ya insanoğlu, oksijenin aşkı fazla gelir. dışarı atmak, kendinden uzaklaştırmak ister. o kadar değişir ki oksijen, kimse tanıyamaz olur. adı…

mim: duygular.

malum, uzun zamandır mim'lenmiyorum. geçenlerde bizim melodram yine beni mim'lemiş. mim'e cevap vermek adettendir derler. ama, benim kural ve prensiplerimi bilirsiniz; mimleyecek insan tanımam. bu yüzden, cevaplıyor ama kimseyi mimlemiyorum. iyi okumalar.

1- en çok kırıldığın, incindiğin kelime nedir?
tam sohbete dalmışken, bir şeyler anlattığımda ciddi ciddi söylenen "sus artık ya" kelimesi çok fena kırıyor beni. ne kadar sonrasında şakaya vurulsa da, ne kadar göstermesem de üzerime alınıyorum ne yalan söyleyeyim.

2- "herkesin kullandığı bir kelime olur, ama senin için bir insan vardır ve o özel insan; o kelimeyi kullandığında alınırsın" cümlesi hakkında ne düşünüyorsun?
benim için en özel kelimelerden birisi "odun"dur. sokakta beni tanımayan birisi, arkadaşına küfür ederken "odun" diye bağırsa döner bakar ve ismail abi tarzında "hoop" diye cevap veririm. şaşkın bakışlar arasında kaybolur giderim sonra.

3- seni en çok duygula…

kaşar muhabbeti, aşk mektupları, ilgisizlik falanlar.

yatağın haram olduğu bir sabahtayım. sağım, solum, oysaki her şey tamam. yorganım, sigaram, kapalı pencereler, soğuk hava, kalorifer ve çıplak ayak. eski alışkanlıklardan olsa gerek, test kitabım eksik. "sen eksiksin" diyemiyorum. sen hiç bu odada olmadın. sen, başka bir odada da benimle olmadın. var olduğunu söylüyorlar, siktirip gitmelerini söylüyorum. "var olsaydın eğer..." diye başlayan her cümlem üç noktayla bitiyor. sonra aynaya siktirip git diyorum. gitmiyorlar. siktirip gidin, kendime yazacağım bugün.

"arkadaş, sen bu değilsin" diyor duman arkadan. tam bu noktada ağlayasım geliyor. "uzaktan bakınca çok mu dertsiz gözüküyorum" diyorum kendi kendime. onlarca insanın ağlamasını dinliyor ve karşılığında sadece bir insanın beni dinlemesini istiyorum. en yakınımı arıyor, en uzaktakine bakıyorum. hiç tanımadığım insana gidiyor, düşüncelerini en sevdiğim insanlara koşuyorum. ama "bir dakikalığına beni dinleyin" diyemiyorum yüzlerine b…

saçmalattirik: başlığı var. içinde aşk geçiyor.

kola'nın tadında bile yalnızlık var. içtiğim sigara yalnızlık kokuyor zaten. her neresinden bağlarsan bağla yalnızlığı, koşar gelir arkandan. uzun seyahatlerin bile tedavi bulamadığı hastalıklar biliyorum, yalnızlık başını çekiyor. en büyük filozoflar bile susuyor bu konu hakkında. sanırım, bir tek ben konuşuyorum. ve biliyorum, artık "çok" oluyorum. bağırmak istediğin hiçbir konuda yalnız değilsin. en büyük dertlerini toplasan, aynısından bir kaçında da çıkar dünyadaki insanların. hadi, durma. önce bir kaç insanla yüzleş, onlarcasını topla. birleşip binlerce et ve bağır. dünyanın en iyi seramonisini duymak istemez miydin? sen yarat, gerisi kalsın. müziğin sesini biraz azalt, çünkü basılmamış bir gitar notası bulana kadar anlamsız geliyor. delirdiğini hissediyorsun biliyorum. senin hataların yüzünden kayıyormuş gibi sanki yıldızlar. yıldızlar kayıyor, hayatlar kayıyor, buzlu yollarda insanlar bile kayıyor ve en acısı; bir türlü sen kayamıyorsun. ölemiyorsun. kimsenin ol…

bar filozofu.

ne de olsa yazmak kolay. bilmiyorum, içimde bir boşluk var ama hangi kelimelerin doldurabileceğini tahmin etmek çok güç. bir abimiz "gece hayatım olsaydi bir bar filozofu olabilirdim, blogda yazdıklarım pek kaale alınmıyor zira. @odunluzıkkım için de aynı şeyi düşünüyorum." demişti. o günden beri bar filozoflarını düşünüyorum. o günden beri, felsefenin ne kadar gereksiz olduğunu hatırlatıyorum kendime. koşuyordum. koşuyordum. koşuyordum. sonu olmayan bir yolun başında mıydım, sonunda mıydım bilmiyorum. hatta, sonu olup olmadığı da sadece tahminlerim arasındaydı. koşmak huzur veriyordu. tek yaptığım şey, koşmaktı.  aslında her şeyin başı su olabilir. ya da henüz, hiçbir şey başlamamıştır. sigaranı ateşlediğini ve odadaki tüm oksijenin yavaş yavaş yanmaya başladığını hayal et. daha da ileriye git, suyu yak. en büyük okyanusların bile yandığını hayal et. en küçük kromozomuna kadar eridiğini hayal et. kendine ölümlerden ölüm beğen ve koşmayı bırakıp kendini öldürdüğünü hayal et.…

aşk acıtmaz yavrum.

bana bir türkü söyle, derinden olsun. derinden olması önemli. çünkü, türküler sadece derinden söylendiğinde güzeldir. her neyse, kapalı kapılar ardın... her neyse, açılmamış kapılar ardı... her neyse, etkileyici bir cümle bulamadım. derinden bir nefes alıp verelim o zaman. çünkü, her hikayenin nefes kesici bir tarafı vardır. oksijenin bittiğinde, nefesinin kesilmesini istemezsin.
her aşk neşeyle başlar. her aşk güzeldir aslında başlangıçta. başlangıçta her şey güzeldir. hayata ilk başladığımızda hepimiz güzeldik sonuçta. beynimizin hiç olgunlaşmadığı, kemiklerimizin ayakta kalacak kadar güçlenmediği şahane yıllardan bahsediyorum.  büyüdükçe ayakta kalmayı, beynimizi kullanmayı öğrendik. ayakta kalmanın önemli olduğunu küçükken "ne olursa olsun, güçlü kal." diyen insanlar öğretti. ne olursa olsun, ayakta kalabilen insanlar. aynı insanlar bize paylaşmanın önemini, kazanmanın önemini, başarının önemini de anlattı. ama en önemlisi güçlü kalmaktı. çünkü güçlü kalabilen insan pay…

küfürlü: para meselesi.

bu hayatın belli başlı kuralları var. murphy bunları biliyordu.

söylemek istediğim bir şey var, sonra gideceğim. belki ayda bir yazacağım, belki yılda bir. bunu kimse bilemez. yarından emin olamadığım için çoğu cümleye belki ya da bazen diye başlıyorum belki de.
bu dünyada hak etmeyen insanların paraları var. bolca paraları. bazen, "niye bu kadar aç var?" diye tanrıyı suçluyor olabilirsin. herkes suçluyor. gerçeğe bakarsan eğer; afrikadaki insanların aç olmasının, sokakta bazılarının aç ölmesinin, soğukta donmasının sebebi tanrı değil.

zengin birinin karşısına geçip; "tüm paranızı mezarda götünüze sokmamızı ister misiniz?" diye sormak istiyorum. her neyse amına koyayım ya. ben ne kadar konuşursam konuşayım, var olan sistem değişmeyecek biliyorum. suçu bu sefer tanrıya atmayacağım. ekonominin temelini atan da ilk insan değil mi? değer biçtiğiniz, insanlardan sakladığınız tüm para eden değerlerinizi götünüze sokun lütfen.

böylesi, daha güzel oluyor.

charleston biberi.

Resim
korkunç derecede güzelsin, bilmiyorum anlatabiliyor muyum? son zamanlarda, bir şeyler anlatabildiğime inanamıyorum. ya ben insanlara kendimi anlatırken yanlış kelimeler seçiyorum, ya da insanlar hayal bile edemeyeceğim kadar gerizekalı.
çiğ köfte acıdır. patatesin yanında kızartılmış biberler de öyle. hangi insanın, kendi ismini bir bibere koyabileceğini düşünüyorum bu aralar. benim bir arkadaşım vardı, charleston. sabahları halsizce kalkıp balkona, sigara içmeye çıktıktan sonra görürdüm onu. içine kapanıktı, sakindi, pek konuşmazdı zaten. konuşmadığı anlarda severdim onu. konuştuğu anlarda sinir patlamaları yaşar, sakin kalamazdı. bir gün oturduğu apartmanın önünde polisleri gördüm. kelepçeli elleriyle dışarı çıkan kendisini gördüm sonra. koşarak gidip "ne oluyor? bırakın charleston'ı!" diye bağırdım. "bırakamayız, terasında kendi ismini verdiği acıları yetiştiriyormuş." dediler. nasıl bir insan, acılara kendi ismini verebilecek kadar manyak olabilirdi ki? bil…

derin rüya.

ben küçükken, şu an yaşadığımız hayatın, başka bir hayatımızdaki rüya olduğuna inanırdım. bu yüzden, kendimi her kötü hissettiğimde "biri artık beni uyandırsın" derdim. kendimi cimcikler, uyanmak isterdim; uyanamazdım.

biri artık beni uyandırsın, tüm söyleyeceklerim bu kadar.

istemek, savaşlar, katliamlar falan.

annem bana, "oğlum, senin istediğin zaman yapamayacağın şey yok. zaten sorunun da bu, hiçbir şey yapmak istemiyorsun." der. sınıfı geçmeyi istedim ve nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde yaptım. sanırım, benim gerçek sorunum da bu. dünyaya boşu boşuna geldiğimi düşünmem. bu yüzden araya şu şarkı giriyor:


her zamanki evdeyim. bu sefer mutlu olduğumu hissediyorum. çünkü bu sefer, mutlu olmayı istiyorum. yalnızlık dolu olması gerekiyordu bu satırlar. yeniden ankara, yeniden yalnızlık. alışılagelmiş şeylerin farklı zaman diliminde, tekrar tekrar yaşanıyor olması. artık koymuyor sanırım. çünkü, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadığında sessiz kalmayı öğreniyor insan. bazen, "sessizliğin en büyük cevap" olduğuna psikolojik olarak inandırıyor insan kendini. bu da benim yalnızlığa en büyük sessiz cevabım, mutluluk. aslında hiçbir şey değişmedi. kurtlar kuzuların, aslanlar geyiklerin, güneş yeniden doğmanın derdinde. özellikle gecenin sessizliğindeyken daha fazla duyulur ay…

mektup: kaçıncı yaş günü, saymadım.

yirmi birinci senem bitti. yirmi ikiye girdim. yirmi bir kez ölmüşümdür belki, yirmi bir kez tekrar dirilmişimdir. mutlu senelere, huzurlu senelere, beraberinde gelecek onca mutluluk dolu senenin şerefine içelim sigaramızı bugün. siktir et kaybolmayı falan, işte buradasın. umutsuzluksa umut yaralım, çaresizlikse çare yaratalım ama ne olur, son kez iyi bakmayı bilelim hayata.  bak, yeni gelecek seneler adına mutlu olalım bu sene. fakirlerin bile yiyecek ekmeği vardır inan. afrikada ne kadar aç varsa, avrupada o kadar tok vardır. hepsinin şerefine içelim bu sene sigaramızı. hepsinin şerefine atalım dumanımızı ve bir kez olsun "olsun be! mutsuzsak ne olmuş, mutlu olmak zorunda değiliz ya." diyelim yine. "yalnızsak yalnızız, yalnızlarla bir olur kalabalıklaşırız" diyelim yine.  ama korkmayalım. tüm şerefsizliğe inat, şerefine içelim sigaramızı. zayıf düşelim, kalkalım sonra. biz ne düşüşler gördük, ne kalkışlar gördük. son kez bile olsa, son otuz dakikamız bile olsa y…

canım sıkkın: eşyalarını topla.

eşyalarını topla, eve dönüyorsun. bavulunu hazırla ve bursaya dair her şeyi sil içinden. farklı zaman dilimleri mutlaka vardır. elbet birinde bursada kalıyorsundur, elbet birinde sevdiğinle mutlu oluyorsundur. ama, bu zaman diliminde değil.  bu zaman dilimi, çok berbat. önce yapabileceğine inandırıyor seni. gözlerini kapattığında geçmişe gidebileceğin zaman makinesinin planlarını bile gösteriyor. her şeyi değiştirebilecek, dünyaya huzur getirecek o zaman makinesi.  sonra, birden inancını kapatıyor. gözlerini açtığını, büyüdüğünü fark ediyorsun. o zaman makinesinin hiçbir zaman orada olmadığını, hiçbir zaman orada olamayacağını fark ettiğinde çok geç oluyor.  bu zaman diliminin panzehir gibi gözüken zehirleri bile var. çaresizliği bir hastalık olarak gösteriyor mesela. sonra hastalığına çözüm bulduğunu söylüyor, kulağına yaklaşıp "çaresiz kaldığın, her şeyden pes etmeye başladığın o anda sakın pes etme! çünkü doğru yoldasın." diyerek kandırıyor seni. çaresizlikten kurtulabil…

canım sıkkın: mars ve dünya.

sonsuz bir döngüye sahip dünya. zaman hep ilerler. insanlar ölür, insanlar üzülür. sonra, ölen insanlar yerine birileri doğar. dünyanın ağırlığı bunlarla değişmez. gökyüzünde bir patlama olur, kalıntıları üzerimize düşer. mars'ın yörüngesinden çıkmayı istemesi bizi etkiler. bir hüzün yaratır ya da ne bileyim, bir şeyler değişir.  mars olmak kötü şey olmalı. gitmek istersin, kaçmak istersin ama her zaman bir güç vardır seni yerinde tutan. dünya da öyle olmalı. gitmek ister, kaçmak ister ama bir güç hep yerinde tutar onu. yapabileceği tek şeyi yapar, döner sadece. dünyanın dönmesi, geceleri, gündüzleri... sessiz bir çığlık olabilir aslında kimsenin duymadığı. yanlış anlaşılmanın verdiği gözyaşları olabilir yağmurlar. tüm evrene karşı gösterilen isyan olabilir mesela depremler.  mars olmak da, dünya olmak da kötü şey olmalı. ve biz o karamsar dünyanın topraklarında yetişen günahkar tohumlarız ne de olsa. ne bileyim, insan olmak bile kötü olmalı anlayabildiğin noktaya kadar.

yazarlık yalanı.

daha iyi bir şeyler yazana kadar, yeni bir şeyler yazmaktan uzak durmalıyım sanırım. ama bir kitapta da "daha iyi şeyler yazabilmek için daha fazla yazmanız gerekiyor." yazıyordu. şimdi kafam karıştı işte. en güzel rüyaların da bir sonu vardır. rüzgar, sadece sonbaharda güzel eser zaten. rüzgarların en iyileri, en üst katta oturanlar içindir. bu yüzden bulutlara yakın olmak güzeldir. güneşi fazlaca hissedebilir, ama çok az etkilenirsin. güneş ışınlarını rüzgarlar keser. hayatta her şey böyledir zaten.

her yeni bir rüyayı, yeni bir uyanış keser mesela. edebiyatta buna "rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır." demişler. yanlış bir şeyler var. rüyalar, gerçek olamayacak kadar güzeldir. insanlarsa imkansızı sever. bu yüzden çoğu insan, imkansızı gerçekleştirmek ister.
benim rüyam, yazar olmaktı. yaşlı bunak ile mezarlık kenarında oturuyorduk. "bir gün sen de bu hale geleceksin." diyordu. mezarlık girişindeki ölümsüzlük ile ilgili saçmalıkları okud…

saçmalattirik: öldürmeye programlı bir robot!

bu yüzden her gün biraz sokaklara atmalısın kendini.her şeyin başı, her şeyin özeti. ya da ne bileyim, bir yazının ilk cümlesinde ne görmek istiyorsanız onu hayal edin burada. sizi ben yönlendirmek istemiyorum, kendi yazınızın kendi kahramanı olmanızı istiyorum sadece.
bir kaç anti depresanın etkisini bir kaç şişe alkol de verebilir. ağrı kesicileri en son kullandığımda yine bu odadaydım. lanet doktorlara hiçbir zaman güvenmemişimdir. bu yüzden kanser olsam bile, kemoterapi yerine ağrı kesiciyi tercih ederim. büyük bir psikolojik sorununuz olduğunu ve hiçbir psikiyatristin gerçek tanıyı koyamayacağını düşünün. bu size büyük bir hayal kırıklığı getirecektir ama kendinize gurur duymanızı da sağlayacaktır. insanoğlu bu. kendisine acı veren şeylerden zevk alır. bugün dünyanın en büyük şirketlerinin sahipleri, acı çekmekten çok acı çektirmeyi seven insanlardır. bilmenizi istiyorum, bu bilgiyi tamamen kafamdan salladım; çünkü, öyle düşünmek zevk veriyor.tamam, yazının sıkıcı ve benlik ola…

bilgisayar başındaydım.

daha küçüktüm, 6 yaşında falan. 6 yaşındaki bir insan, sokakta çocuklarla top peşinde koşturmalıydı. arkadaşlarıyla kumda oynamalıydı. kumdan solucan çıkartıp, içine su doldurduğu pet şişeye atmalıydı. saklambaç oynayan abilerini izlemeliydi. 7 yaşımda, okula başlamıştım zaten. derslerimin başına geçmeli, ödevlerimi bitirdiğim zaman sokağa çıkmalıydım. 7 yaşındaki çocuklar böyle yapardı. saklambaça yavaş yavaş adım atar, profesyonelce saklanan abilerini bulmaya çalışırdı. 8 yaşımda da hayatım garipti. 8 yaşındaki bir çocuk, inşaattan çaldığı küçük hortumlarla "tüftüf" denilen silahı ve kağıtlarla da mermilerini yapmalıydı. ben bunların çoğunu yaptım, ama çoğundan fazla zamanda da bilgisayar başındaydım. işte, ben böyle oluştum; bilgisayar başında, psikolojim bozuk halde büyüdüm. 6 yaşındayken psikolojinizin bozulmaya başladığını düşünün. benim gibi bir şey ortaya çıktığında, kendinizi hiçbir şeyden sorumlu tutamazdınız. yanlış hatırlamıyorsam orta okula ilk başladığımda,…

saçmalık: dünya farklı olabilirdi.

yeni bir blog sayfası açıp, sonra her şeyi silmek son zamanlardaki alışkanlıklarımdan birisi oldu. günlüğümü çok yalnız bıraktım, da eklerini cümlelerden ayırır oldum. kelimeler bile benden korkar oldu, iğrenç bir insanım. biliyorum.

dünyanın en çirkin yaratıkları, arabalardır. ana cadde'nin kenarında yaşıyorsanız eğer, bir süre sonra egzoz seslerinden rahatsız olmazsınız. ama, evlerin bile yalnız bıraktığı bir yerde yaşıyorsanız, ufak bir tekerlek sesi bile deli edebilir sizi.

aynı, tik-tak öten saatler gibi. saatlerin neden sadece "tik, tik, tik" diye ötmediğini bir türlü anlayamadım. sanki iki enstrümanlı orkestra yapıyorlar kendi çaplarında. "tik, tak, tik, tak..." yani diyor ki, seni uyutmayacağım. öyle, sade bir "seni uyutmayacağım" değil bu. can gox'u hayal edin, "dal goncayıı, bi sabaah" demiyor da, "seniii, uyuuuuutmayacağıım" diyor. öyle, farklı ve anlamsız bir şey.

her yerim kaşınıyor. ya sinekler ısırmış, ya da çok …

yalnızlığa alışmak.

geçenlerde her zamanki gibi yalnızdım. kafamı yastığa, vücudumu yatağa koydum. telefonum çaldı, bir hevesle sıçradım yatağımdan. telefona dokunup sağa çekseydim eğer parmaklarımı, yalnızlığım geçecekti belki. vazgeçtim, kafamı tekrar yastığa koydum. telefon çalıyordu, gözlerimi kısıyordum. telefon "beni aç" diyordu, sonra uyumuşum zaten. bazen olur öyle, yalnızlığa öyle alıştığın zamanlar olur ki asla bırakmak istemezsin. yalnızlık aslında zarar verir, acı çektirir. bu yüzden her bünyede biraz mazoşistlik var sanırım. bir süre yalnızlıkla cebelleşir ve yalnız kalmamak için her şeyi yaparsın. ben mesela, onlarca yazı yazdım. tonlarca şey söyledim. yazdıklarım başına vergi alınsaydı eğer, şimdi sokakta dileniyor olurdum.

neyse ki vergi alınmıyor. sokakta dilenmiyorum. bugünün dünden tek bir farkı var sadece. babam para gönderdi, kendimi yalnızlığa alıştırdım.
bazı satılık şeyler vardır. paran varsa eğer, satın alamayacağın hiçbir şey yoktur. mutluluğa değer biçmeyi pek sevmiy…

bir adam sevmiştim.

insanız, istemeden seviyoruz. aşk denen şey, nereye, kime konacağını bilmiyor bazen. en olmadık yerde, en olmadık insana aşık olabiliyorsunuz. bir kadına, bir erkeğe kendinizi verebiliyor, onunla her şeyinizi paylaşmak isteyebiliyorsunuz. eros diye bir şey varsa eğer, okları yanlış atıyor çoğu zaman. bu sefer, doğru gelmişti.

bir adam sevmiştim, güzeldi. bana hep bir erkeğin, bir erkeğe gönül vermesinin yanlış olduğunu söylemişlerdi. öyle değilmiş. bir şeyi sevmek istediğinde, herhangi bir şeyi sevebiliyormuşsun. bu da öyle bir şeydi.

bir gün, kafede oturuyorduk. el ele tutuşuyorduk. insanlar bize, farklı gözlerle bakıyordu. "farklı değiliz! biz de sizin gibiyiz. insanlar birbirlerini seviyorlar. siz sevgilinizi sevmiyor musunuz? biz de birbirimizi seviyoruz!" diye bağırmak istiyordum. bağıramıyordum. kafenin sahibi yanımıza geliyordu sonra, "sizden çıkmanızı rica ediyorum" diyordu. kafedekiler, dükkanın sahibini büyük büyük alkışlıyordu.

bir gün, sahilde beraber yür…

saat 06.55.

yine günün doğuşunu izledim bugün. öyle romantizm falan yapmayacağım, çünkü gökyüzünün kırmızı olması benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. güneş, yeni bir günün doğuşunu haber veriyor ve gökyüzü de kan ağlıyor belki de. bilimsel araştırmaların hepsini hiçe sayıp yazıyorum bunu.

az önce, içime bir boşluk çöktü. burada olmamalıyım dedim kendi kendime. ufak bir arabayla tüm dünyayı dolaşıyor olabilirdim ya da ne bileyim, sürekli farklı yerler görebilirdim. kendimi şu dört duvar bir kapı arasına hapsettiğimi düşünüyorum bazen. ama fark etmiyor, dışarı çıkıyorum ve dört tarafı havayla kaplı dünyaya hapsoluyorum.

50, belki de 60 ya da 70 yıl hiç yer değiştirmeden yaşayabilen insanlara imreniyorum bazen. düşünsene, bir yerde doğuyorsun ve hep oraya ait hissediyorsun kendini. canın sıkılmıyor. sıkıldığında kahveye gidip çayını içiyorsun ve sen gibi, kendini oraya ait hissedenlerle konuşuyorsun sabahtan akşama kadar.

bir de bana bak. kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum. yatağımda gözümü kap…

saat 05.16.

insan düşünmeden edemiyor. öhö öhö. kusura bakmayın, bugün biraz fazla sigara içmiş olmalıyım.
beni olduğum gibi değil, öldüğüm gibi seveceksiniz. buna mecbursunuz. saat 05.24 ve yürüyen bir ölüden farkım yok. buraya ne yazacağımı önceden planladım, ama şimdi hiçbirisi kalmadı. diyorum ya, insan düşünmeden edemiyor. lütfen, bırakın bu sefer içimi hikayeleştirmeden dökeyim. teşekkür ederim.

hava biraz soğuk, sanırım sabahları güneş doğmadan hep böyle oluyor. serdar ortaç şarkıları gibiyim, sözlerim çok karışık ama hiçbirinin anlamı yok. bazen olur böyle şeyler, anlamsızlaşır her şey. tam o anlamsızlıktayım işte, aman.. ne diyorum ben.

neden derdini anlatmıyorsun diyorlar. yani, dediklerini hayal ediyorum. çünkü, insan kimseyle konuşmadığında hayal etmeye başlıyor. belki de bunun adına şizofrenlik diyorlardır, bilmiyorum. derdimi anlatmıyorum, çünkü dermanı benden başka kimsede yok.

adam olamadığımı söyleyeceğim mesela. söyleyecek bir şeyleriniz elbette vardır. "adam olmaya çalışıy…

habersiz parti.

odamın kapısının zili yok. olmaması mühim değil, zaten gelenim gidenim yok.

birileri benden habersiz parti yapıyor da, tüm dünyayı davet ediyor gibi hissediyorum. listede davetli olmayan tek insan benim. ben hariç tüm insanlar kayıp.

facebookta yüzlerce arkadaşım var. geçen gün mark zückerberg aradı. türkiye'nin en siklenmeyen adamı ödülünü almışım. gelemeyeceğimi söyledim çünkü masraflarımı karşılayamayacağını söyledi. o da ekonomik buhranda olmalı.

twitter ekibi de tebrik etti geçen. yıllar sonra ilk defa retweet almışım, ilk defa biri mention atmış. bunun bir rekor olduğunu söylediler. ödülü almam için tek yapmam gereken, bankamdaki tüm paramı onlara yatırmammış. "tüm param 8 lira" deyince telefonu suratıma kapattılar.

arada sırada google mail atıyor. sağ taraftaki "hakkında" kısmı çok yer kaplıyormuş. uyardıkları için teşekkür edecektim, "noreply" yazıyordu.

friendfeedin de siklenmeyen adamı pozisyonundayım. onu söylemeyi unutmuşum. geçen arayan mark,…

saçmalık: bu seste bir hüzün var.

başlığa nokta koyulmaz, başlıklar büyük harfle yazılır. başlıktan çıkartılacak çok şey vardır aslında. kelimeler ordusunun kısa özetidir. "kısa ve öz konuşuyor." cümlesinin anlamıdır. ama benim için değil.
özlediğin bir şey varsa, küçük metreler büyük kilometrelere dönüşür.
beklediğin bir şey varsa, saniyeler bir anda saatler olur çıkar karşına.
kendini boşlukta hissedene kadar, dünya senin düşmanındır.
her şeyin düzeldiğini gördüğünde, bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorsan eğer...
hiçbir zaman düzelmemiştir zaten her şey.

söylesene çocuk, dünyanın düzeleceğini düşünüyordun, ne oldu?
çocukluk muydu?
sus çocuk, vazgeçtim. söyleme. dünyanın düzelmeyeceğini biliyorduk ama...
üç beş kuruş bile etmeyen hayallerin vardı. onlara ne oldu?
kayıp mısın? bulamıyor musun? üç adet trafik ışığı vardır. kırmızı, sarı ve yeşil. kırmızı dur der. sarı hazırlan. yeşilse geç. tam tersi de olabilirdi. yedi adet trafik ışığı da olabilirdi. kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor. bir aray…

küçük harf.

sokaktasın. dilenen bir adam görüyorsun, 45 yaşlarında falan. hayatının darbesini daha çocukken yemiş. ölmüş ya da sarhoş ya da elinde hiçbir şey kalmadığından dolayı intihar etmiş babası. büyüdüğü esirgeme kurulunda tecavüze uğramış, 18 yaşına geldiğinde şutlamışlar zaten. hayatına atılmak üzeyken 20 yaşına gelmiş. askere almışlar. yanında arkadaşları şehit olmuş. dayanacak gücü kalmamış, pes etmiş.

aynı sokaktasın. eli çantalı bir adam görüyorsun. 25 yaşlarında falan. babası zenginmiş. kraliyet evleri büyüklüğünde evlerde büyümüş. babasının parasıyla üniversitede okumuş. babası aracılığıyla insanlar tanımış. sonra, iş adamı olmuş. parasını kazanıyor, son model arabası var. yemeğini lüks lokantalarda yiyor.

aynı sokaktasın yine. cebinde son 5 lira paran var. sağ taraftaki dönerciden 2 tane döner alıyorsun, birini kendine, diğerini 45 yaşındaki adama. yanına gidiyorsun, adama dönerini veriyorsun. adam sana bakıyor, gülümsüyor. teşekkür ediyor, sohbet ediyorsun. saatler geçmek bilmiyo…

uyuyakalmak

daha küçücüksün, masal anlatıyorlar. beşiğindesin. hayattan bi habersin zaten. mutluluk nedir haberin bile yok. ama sadece mutlu ol diye, masal anlatıyorlar. çünkü, sadece masalların sonu mutlu bitiyor o zamanlar. anlayabileceğin dilden konuşuyorlar. uyuyorsun. rüyalarında prenses'i öpüyor prens. zaten, bildiğim başka masal yok.

büyüyorsun, film yapıyorlar. koltuğundasın. ya televizyon başında, ya bilgisayarında. hayattan haberin var bu, sadece unutmak istiyorsun. sadece unut diye, film yapıyorlar. çünkü, sadece filmlerde kahramanlar var. çünkü, sadece filmlerde kahramanlar zorluklarla baş edebiliyor.çünkü, ne bileyim... bir şeyleri unutmaya ihtiyacın var. ve sadece, filmler anlayabileceğin dilden konuşuyorlar. sadece, dizilerin baş kahramanları istediğin hayatı yaşıyorlar. uyuyorsun. rüyalarında kendi filmini yapıyorsun.

kimi zaman, hiç izlemediğin bir porno filminin orospusu oluyorsun. kimi zaman, dünyayı kurtaran adam. kimi zaman zombilerden kaçıyorsun. kimi zaman... ne bileyim…