Kayıtlar

Ocak, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

kısa roman: ah şu insanlar.

bölüm 1: karar.
uzun zamandır merkeze gitmediğimi farkedip, merkeze gitmeye karar verdim. aslında yapacak bir şeyim yoktu. aslında, hiçbir zaman yapacak bir şeyim yoktu. sadece, insanları izlemeyi seviyordum. neler yaptıklarını, günün telaşıyla nerelere gittiklerini ve hangi kelimeleri kullanarak konuştuklarını izlemeyi seviyordum.

hava yeni yeni mavileşmeye başlamıştı. yurttan kantine doğru indim. her zamanki gibi beyaz peynir, domates vardı kahvaltıda. yurtta başka kahvaltılık çıkmıyordu zaten. biz de alışmıştık, bir şey demiyorduk. kahvaltımı yaptıktan sonra, yurt kapısına gittim. güvenliklere selam verip, çıkışımı yaptım ve metroya doğru yürüdüm.

bir filmde izlemiştim. bir yazar, birini gözüne kestiriyordu, gün boyu onu takip ediyordu. nerelere gittiğini, nelere güldüğünü, nelerden hoşlandığını tahmin etmeye çalışıyordu. bunu yapmayı düşündüm. gerçekten de hoşuma giderdi. aynı o yazar gibiydim. insanların nerelere gittiğini, nelere güldüğünü nelerden hoşlandığını tahmin etmeye çalış…

bile bile.

kısa bölüm 1: tanışma.
yerde yatıyordum. etrafımda insanlar birikmiş, "ayılıyor, ayılıyor" diye bağırıyorlardı. nerede uyandığını hatırlayamayan her insan gibi nerede olduğumu sordum. "karanfil sokaktasın" dedi yardımsever bir kadın. daha sonra kalkmama yardım etti ve bir banka oturmama yardım etti.

kim olduğumu sordu, adımın "mert" olduğu yalanını söyledim. kim olduğunu bilmediğim insanlara gerçek kimlik bilgilerimi veremeyecek kadar paranoyak bir insandım. yollarda yürürken, çatılara bakıyordum, bir keskin nişancının beni vurmak için pozisyon alıp almadığını farkederim belki diye. aselsan'da çalışan bir mühendis veya öldürülmesi gereken önemli bir diplomat değildim. ama korkuyordum işte.

daldığımı farkedince "doktora git bence, beyinsel sorunun olabilir" gibi bir yorum yaptı yanımda oturan genç bayan. "pardon" dedim, ismini söylemiş olmalıydı ama hatırlamıyordum. "isminiz neydi" diye devam ettim. sıcak bir tebessümle &q…

odeabank ve hülya avşar.

televizyon, ilk ortaya çıktığında "şeytan icadıdır bu!" demiş ve uzun süre uzak kalmışlar. küçükken, "bunun neresinde şeytancıl şeyler var!" der ve bu ifadeyi yadırgardım. büyüdükçe, düşünceleriniz genişledikçe "ne şeytanlıklar var ama!" diyebiliyormuşsunuz demek ki.

uzun zamandır televizyon izleyemiyorum. yurt şartları altında televizyon izlemek, zor oluyor biraz. geçenlerde işler güçler'i arkadaşımın evinden izleyeyim dedim ve gözüm reklamlara çarptı. uzun zamandır reklam izlemediğinizde, yeni çıkan reklamların ne kadar yaratıcılık yoksunu olduğunu anlayabiliyorsunuz.
"bizim her müşterimiz çok kıymetli, her müşterimize ayrıcalıklı ve özel hizmet sunuyoruz." diyordu banka görevlisi. olanları izliyordum. banka görevlisinin karşısındaki hülya avşar'ın ne tepki vereceğini çok merak ediyordum. "nasıl yani?" dedi, "ben ne hizmet alıyorsam..." diye devam edip bana doğru baktı. "herkes aynı hizmeti mi alıyor?" diy…

soğuk raylar.

uzaktaki trenin sesini duymak için kulaklarını, tren raylarına koyman gerekir. peki ya, uykun varsa ve tren raylarında uyuyorsan? trenin geldiğini duyuyorsan ve yine de kalkmıyorsan soğuk raylardan? ölümü göze almışsın mı demektir bu?
bazen, birilerini öldürmek istiyorsun. önce, birini öldürüyorsun. sonra, başka birini. kendini çaresiz hissedip, öldürdüğün adamın duvarına 'yardım edin bana, öldürmeden duramıyorum' yazıyorsun. sessiz sessiz, çocukluğunun verdiği psikolojik bozukluklarda kayboluyorsun. küçük, piyano ritimlerinde bir şeyler arıyorsun bir zaman sonra. öldürdüğün insanlardan hatıralar saklamayı akıl ediyorsun. kimilerinden bir parça yüzük, kimilerinden bir parça saç alıyorsun. her seferinde değiştirmeye başlıyorsun sonra, seni yakalasın istediğin polislerle oyunlar çeviriyorsun. bir zaman sonra, tamamen kaybediyorsun kendini. insanlar, sana baktığında insan görüyorlar, herkesi kandırabiliyorsun kendin dışında. aynaya baktığında, gözlerinde korku bile göremiyorsun b…

ortadan kaybolma hissi.

Resim
derslerim yüzünden, evden atılacağım gibi geliyor. bu anın planlamasını yapıyordum, aklımda binlerce tilki dolaşıp duruyor. küçük küçük kıyametler kopar diye 21 aralık'a hazırlamıştım kendimi, gel gör ki kopmadı. deli divane gibi dolaşıyorum ortalıkta. sessiz bir vadinin, en korkunç yerlerinde saklanıyorum sanki. hani, olurda, filmlerde gördüğümüz bir kaç cani gelir beni öldür, ve acımasızca yer diye.

ama insanların da dediği gibi, bazı şeyler sadece filmlerde oluyor. canice öldürülüp, canice yenmek gibi.
ortadan kaybolma projesinin ilk adımı, evden atılmaydı sanırım. ailenin, istenmeden yaptığı en küçük çocuk gibi hissediyordum kendimi. bozuk psikoloji, bozuk insanlık, bozuk düşünceler, bozuk dersler... hepsinin bir anlamı olmalıydı, ya da ben anlam vermeye çalışıyordum. dikenli teller üzerinde yürümeye benziyor biliyor musunuz hayatım? göz göre göre, ayaklarımı kanata kanata, öleceğimi bile bile yürüyorum sadece.
bir de pasaport sorunu vardı. into the wild filmindeki gibi, orta…

saçını kesiyorlardı.

Resim
ikinci dünya savaşındaydım, mermilerin tam ortasında. düşman hattından bizim hatta, bizim hattan düşman hattına uzanan silah sesleri, güzel bir orkestra yaratıyordu. dünyanın en iyi orkestra şefleri birleşse, bu kadar acınası bir müzik yapamazdı sanırım. ölüm korkusuyla birleşmiş yaralanmaların verdiği o acı sesler. unutamıyorum. bazen böyle, nerede olduğumu unutuyorum. hiç kimsenin olmadığı, daha doğrusu hiç kimsenin olmasını istediğim yerlere doğru uzanıyorum. kalabalık arasında kendinizi hiç hissetmek gibi bir hata yapmışlığınız olmuştur, bu benim en küçük hatalarımdan birisi.
tüm mermilerin ortasında, saçları uzun, gözleri sürekli kan görmekten kırmızılaşmış "savaşa hayırcılardan"dım ben. ölseydim eğer, kahraman olacaktım belki de. bi ara, neden olduğunu anlamadığım halde, silah sesleri durdu ve insanlar anlamsızca birbirlerine bakmaya başladılar. yaklaştılar ve olduğum yerden kaldırıp, küçük toplama kamplarına götürdüler. toplama kamplarında ne tarz işkenceler yaptıkla…

başkalaşım.

-çoğu şey umrumda aslında, insanlar değil.
+ne zamandan beri?
-hayvanların, o mükemmel halini gördüğümden beri. vahşi hayatta, aslanların aslanları, geyiklerin geyikleri öldürdüğünü hiç görmedim. insanların, insanları öldürmesiyle her gün karşılaşıyorum.
+ben köpeğin köpeği öldürdüğünü görmüştüm.
-ben de görmüştüm. birbirlerini öldüresiye dövüyorlardı, başlarında da para hırsıyla gözlerini kapatmış insanlar vardı. arkadaşlarımın, zamanla ne kadar değiştiğimi söyleyip durmasından nefret ediyorum artık. içi samimiyetsizlik kokan "nerelerdesin, hiç gözükmüyorsun?" cümlelerini yüzlerine karşı söyleyemiyor oldum. değişimin, en çok bu tarafını sevmiyorum. zaman geçtikçe, en sevdiğiniz özelliklerinizi bile alabiliyor sizden. vermemek sizin elinizde olabilir, ama benim elimde değildi.
"uzun zamandır görüşmediğimizin farkında mısın?" dedi eskiden sevdiğim arkadaşım. farkındaydım elbette. samimiyetsiz bir üzgün surat takınıp "farkında değilim, özür dilerim." dedim…

intihar mektubu ve kapanış.

üst not: intihar falan etmeyeceğim.

sizden daha güçlü bir saati ne kadar tersine ittirmeye çalışırsanız çalışın, 12den önce 11 gelmez hiçbir zaman. dünyada her şeyin bir işleyişi var: vahşi hayat, "güçlü" olanın altta olanı ezebileceğini bildirmişti bize her zaman. ne kadar güçlü olursanız, o kadar hayatta kalabilirsiniz ve ne kadar hayatta kalabilirseniz, o kadar acı çekmeye mahkumsunuzdur.

mükemmel olmasa bile, işleyen bir sistem. birbirini öldüren güçlü insanlar, aç insanları aç bırakan tok insanlar falan filan. hiçbirinin ortak bir tarafı yok. komünizmi savunan insanlar herkesin eşit olabileceğini söylüyor. bence, her insanın eşit olduğu bir an varsa, öldüğü andan başka bi an değildir. kötü şeyler yaşayan bir insanla iyi şeyler yaşayan bir insanın eşit olabileceğini söylemek delice değil mi?

her neyse.

doğan her canlının en büyük görevi büyümektir. canlı sayılamayacak kadar küçük boyuttaki parazitler bile çoğalarak büyüyorlar. dünyanın en büyük adaletsizliği burada başlı…