bile bile.

kısa bölüm 1: tanışma.
yerde yatıyordum. etrafımda insanlar birikmiş, "ayılıyor, ayılıyor" diye bağırıyorlardı. nerede uyandığını hatırlayamayan her insan gibi nerede olduğumu sordum. "karanfil sokaktasın" dedi yardımsever bir kadın. daha sonra kalkmama yardım etti ve bir banka oturmama yardım etti.

kim olduğumu sordu, adımın "mert" olduğu yalanını söyledim. kim olduğunu bilmediğim insanlara gerçek kimlik bilgilerimi veremeyecek kadar paranoyak bir insandım. yollarda yürürken, çatılara bakıyordum, bir keskin nişancının beni vurmak için pozisyon alıp almadığını farkederim belki diye. aselsan'da çalışan bir mühendis veya öldürülmesi gereken önemli bir diplomat değildim. ama korkuyordum işte.

daldığımı farkedince "doktora git bence, beyinsel sorunun olabilir" gibi bir yorum yaptı yanımda oturan genç bayan. "pardon" dedim, ismini söylemiş olmalıydı ama hatırlamıyordum. "isminiz neydi" diye devam ettim. sıcak bir tebessümle "az önce söyledim, ferhunde ben." dedi. "daha önce hiç ferhunde isimli birisiyle karşılaşmadım" tepkisini verdim, "ilkleri severim" dedi ve sustuk öylece.

kısa bölüm 2: gelişme.
ferhunde'yle tanışalı aylar olmuştu. aynı semtte, sincanda oturduğumuzu öğrendiğimde çok sevindim. kızılayda beraber otobüse binmiş ve aynı yerde inmiştik. ilk başlarda, beni takip ettiğini düşünmeye başlamış ve "neden beni takip ediyorsun?!" diye azarlamıştım onu. takip etmediğini, evinin halısaha'nın arkasında olduğunu söylemişti.

inanmadığım için, burası benim evim diyerek başka bir apartmana girmiştim. "görüşürüz" deyip numaralarımızı birbirimize verdikten sonra ayrıldığımızı sanmıştı. her paranoyağın yapacağı gibi, onu takip etmiş ve gerçekten evinin halısaha'nın arkasında olduğunu öğrenmiştim.

aylar geçmesine rağmen onun yüzünü unutamıyordum. sürekli hayal ediyor, koltuğumda beraber oturup filmler izlediğimizi düşünüyordum. bazen, gerçekten onu görüp kokusunu duyuyor gibi oluyordum. bunu psikiyatristime anlattığım zaman, umutsuz gözlerle bakmış ve ilaçlarımı bir doz daha arttırmıştı. ama mutluydum ben böyle.

sadece bir kere gördüğüm, bir kere sesini duyduğum birisinin kokusunu yanımda hissediyordum adeta. cesaret edip, mesaj atmaya karar verdim. kapalı sözlerle, ergenler gibi anlatmaktan nefret ederdim derdimi. bu yüzden ilk olarak "buluşalım mı?" yazdım. "sen kimsin?" diye bir cevap verdi. ergenleşip, "beni nasıl tanımazsın amına kodumunun!" mesajı atmak istedim.

psikiyatristim iyi bir insandı. bu tarz sinir nöbetlerinde kendimi sakinleştirmenin yollarını söylemişti bana. kendimi sakinleştirip "ben mustafa, 1 ay önce kızılayda tanışmıştık" mesajını atmış, ve sonra kahrolmuştum. mustafa mı? mustafa da kimdi? ilk tanıştığımızda onun her şeyini hatırlıyordum ama, kendi söylediklerimi unutmuştum sanki! kendime çok kızdım, yaptığım büyük hata yüzünden hiç affedilemeyeceğimi biliyordum.

kısa bölüm 3: sonuç.
sincan'da, kız arkadaş ile gelebilecek tek bir cafe vardı. aylar sonra, ilk defa mesaj atmıştı. neden mesaj attığını bilmiyordum. en son mesajlaşmamızda kavga etmiştik. "neden bana yalan söyledin! sana güvenmiştim. siz lanet erkekler, birbirinizden hiç farkınız olmayacak mı?" demişti. kızılaydaki tanışmadan sonra, ilk defa konuşmaya kalkmıştık ve kavga etmiştik.

o kavganın üzerine kaç ay geçtiğini hatırlamıyordum. telefonun mesaj sesine uyanmıştım. mesajda "hemen buluşacağız, saat 3te cafe bashkada ol" yazıyordu.

"acaba, gerçekten en büyük aşklar kavgayla mı başlar?" gibi ümit dolusu şeyler söylemeden edemiyordum kendime. yani, aylar geçmişti, neden durduk yere buluşmak istesin ki? bana söyleyeceği önemli bir şey mi vardı? yoksa evlenmiş, nişanlanmış ve bana davetiye mi verecekti?

saatlerin geçmesi için bir kaç dizi bölümü izledim. saat 2.30 olduğunda evden çıkmaya hazırdım. hem hava alırım deyip hemen çıktım evden. yolda, birbiriyle kavga eden insanları gördüm. ve etrafta, normal bir şeymiş gibi davranan insanları gözlemledim. sonra yürümeye devam ettim. tren istasyonundan karşıya geçip, cafe bashka'ya doğru yöneldiğimde saat 2.50'ydi.

içeri girmek için can atıyordum. aylar sonra ferhunde'yle karşılaşacaktım. ama, içeri giremedim. telefonumu bana ulaşamaması için bir kanalizasyon çukuruna attım önce. daha sonra, cafe bashka'yı gören, insanların az olduğu bir yere oturdum ve ferundeyi izledim. geldi, yalnız geldi. etrafına baktı, bekledi. saat 3.30 oldu, bekledi. arada sırada, masada duran telefonunu alıp aradı ama ulaşamayınca sinirlenip geri koydu masaya. saat 4 oldu, bekledi. ben de bekledim. saat 5 oldu, hala bekliyordu. ben de bekliyordum.

kısa ve öz  bölüm 4: bitiş.
bu gözlükler, burnumu acıtıyordu. ağlıyordum, ağlıyordum. gözyaşlarımın hiç durmamasını istiyordum. tüm suçlu benmişim gibi hissediyor ve "keşke gitseydim! neden gitmedim yanına" diye kendimi yerlere vurmak istiyordum.

o gün, cafe kapanana kadar beklemişti beni. ben de onu beklemiş, yukarıdan izlemiştim. cafeden çıktığında, yere yığılıp kalmıştı. gecenin geç saati olduğundan, kimseciklerde kalmamıştı etrafta. cafe'nin sahibi camdan görüp dışarı çıkmıştı. şok geçirmiş gibi ambülans'ı arayın diye bağırmıştı. bense, ne olduğunu anlamamıştım.

sonradan, araştırdım. anlattılar bana. ilaç içmiş. "gelip, gelmeyeceğime dair kendisiyle iddiaya girmiş." yanına gitseydim eğer, bana "hastaneye götür beni" diyecekmiş. diyememiş.

Yorumlar

  1. ''Oha amk!''

    Sonunu okuduğumda verdiğim tepki tam olarak buydu. Gerçek mi, yoksa kurgumu bilemiyorum, ama o nasıl psikolojidir lan.

    2. olarak ise, bence düşüncelerini aktardığın yazılardan çok, olayları anlatıp düşüncelerini kattığın yazılar daha akıcı. Hatta bunun özellikle ilk paragraflarını çok sevdim.:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. gerçek değil, kurgu. hayal dünyası tamamen.

      yorumun için teşekkür ederim :) artık bu tarz yazılara da ağırlık vereceğim.

      Sil
  2. Olaylar çok hızlı ama sanırım kısa olsun diye yaptın bunu.
    Upuzun bir hikaye çıkarmış buradan.

    Üst üste bu tarz yazılar yazıp kendini geliştirmelisin bence. Amatörce olmuş yazım biraz. Kısa sürede kendini toplayıp ustalaşabilecek gibi.
    Bende iyi yazamam ama iyi bir okuyucuyum.
    Umarım eleştiri kabul edersin. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. kısa roman olduğu için, olayların hızlı olması gerekiyordu. bu yüzden, hızlı hızlı atladım çoğu yeri.

      yavaş yavaş bu tarz yazılar yazmaya başladım, eleştirileri tabi ki kabul ediyorum. eleştirilere çok ihtiyacım var benim :).

      Sil
  3. Vay vay vay dedim ve ufak çaplı bir şok geçirdim sonunda :D
    Cidden biraz paranoyak olmuş , kısa roman olaraksa güzel olmuş, kısa romanların devamını beklerim/riz

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

farklılaşamadıklarımız