Ana içeriğe atla

kısa roman: ah şu insanlar.

bölüm 1: karar.
uzun zamandır merkeze gitmediğimi farkedip, merkeze gitmeye karar verdim. aslında yapacak bir şeyim yoktu. aslında, hiçbir zaman yapacak bir şeyim yoktu. sadece, insanları izlemeyi seviyordum. neler yaptıklarını, günün telaşıyla nerelere gittiklerini ve hangi kelimeleri kullanarak konuştuklarını izlemeyi seviyordum.

hava yeni yeni mavileşmeye başlamıştı. yurttan kantine doğru indim. her zamanki gibi beyaz peynir, domates vardı kahvaltıda. yurtta başka kahvaltılık çıkmıyordu zaten. biz de alışmıştık, bir şey demiyorduk. kahvaltımı yaptıktan sonra, yurt kapısına gittim. güvenliklere selam verip, çıkışımı yaptım ve metroya doğru yürüdüm.

bir filmde izlemiştim. bir yazar, birini gözüne kestiriyordu, gün boyu onu takip ediyordu. nerelere gittiğini, nelere güldüğünü, nelerden hoşlandığını tahmin etmeye çalışıyordu. bunu yapmayı düşündüm. gerçekten de hoşuma giderdi. aynı o yazar gibiydim. insanların nerelere gittiğini, nelere güldüğünü nelerden hoşlandığını tahmin etmeye çalışıyordum. nelerin hoşuma gittiğini yıllarca araştırmıştım mesela. hatta bir gün, sevgilim karşımda çıplak oturmuştu. sevişeceğimizi düşünüyordu. manyak gibi, saatlerce vücudunda nerelerinin hoşuna gittiğini öğrenmekle uğraşmıştım. daha sonra ayrılmıştık tabi. benim gibi bir insanla yapamazmış.

bunları düşünmeye devam ederken, metroya geldim. bukart'ımı bastıktan sonra, yürüyen merdivenlerden çıkıp metroyu beklemeye başladım. birilerini takip etmeye karar vermiştim, hoşuma gideceğini düşünüyordum. etrafıma bakmaya başladım. yalnız olduğumu farkettim. bu saatte sadece benim gibi bir deli, üniversiteden merkeze giderdi zaten.

5 dakika sonra metro geldi, bindim.

bölüm 2: yeni biri.
osmangazi metro istasyonunda indim. az önceki yalnızlıktan burada eser yoktu. işe gitmek için toplanmış yüzlerce insan, boş metro bekliyorlardı ve her gelen metroda yeni bir hayal kırıklığı yaşıyorlardı. işleriyle uğraşan insanların takibinin zevkli olmayacağına karar verip, metro istasyonundan çıktım.

burası, metro istasyonu kadar kalabalık değildi. banka atm'lerinde sıra bekleyen insanlara bir göz attım. genç, 22 yaşlarında bir kadın vardı. siyah saçları vardı ve esmerdi biraz. esmerdi, hayır, olmaz. esmerleri oldum olası sevmemiştim. bu yüzden onu takip edemezdim.

etrafıma biraz daha bakınmayı tercih ettim. 30lu yaşlarında bir amca, 12 yaşlarında bir çocuk. 60 yaşlarında nine bile vardı. hepsini boşverip, biraz daha yürümeye başladım. hava hala soğuktu. kent meydanı dedikleri, büyük, koca alışveriş merkezinin önüne geldim. aslında, en ideal kişiyi alışveriş merkezlerinde bulabileceğimi biliyordum. işi olan bir insan, alışveriş merkezine gitmezdi. alışveriş merkezleri, daha çok işi olmayan, eğlenmeye çalışan gençler içindi. "evet, evet güzel fikir" diyerek alışveriş merkezine girdim.

etrafa fazla göz atmadım ve, gözüme iyi gözüken ilk kişiyi seçtim. 24 yaşlarında bir kadındı. sarı saçları, beyaz bir vücudu vardı. burnu, normal insanların burnuna göre biraz büyük gözüküyordu. ayrıca, göğüsleri küçüktü. göbeği de yoktu. takip etmeye başladım.

bölüm 3: alış ve veriş.
takip etmeye başlayalı 4 saat olmuştu. henüz farkedilmemiştim. arkasına bile dönüp bakmıyordu. ilginç birisine benziyordu aslında. 4 saat boyunca, o mağaza benim, bu mağaza senin demeden gezmişti. en sonunda bir mola verip, yemek katına çıkmış ve burger king'den 1 adet whooper menü söylemişti. fırsattan istifade, uzun zamandır hamburger yemediğimi hatırlayarak kendime double king chicken menü söyledim.

ilginç karşıladığım tarafı, girdiği mağazalardan çok şey beğenmesine rağmen henüz bir şey almamasıydı. yemeğini bitirdikten sonra kalktı ve tekrar aşağı, mağaza katlarına doğru yürümeye başladı. onun ardından, elime bitiremediğim kolamı alıp takip etmeye başladım tekrar. pull&bear mağazasına girdi. arkasından ben de girdim. saatler önce denemiş olduğu bir t-shirt'ü alıp kasalara gitti. hiç beklemeden parasını ödedi. buna şaşırdım. saatlerce dolaşabileceğimizi düşünmüştüm.

alışveriş mağazasından çıktık. fomara caddesinden yukarı, şehreküstüne doğru yürümeye başladık. bu yokuş, beni öldürüyordu. bir de üzerine birini takip etmek gelince, gerçekten ölümcül olduğunu farkettim. gizlice, onun temposuna ayak uydurup yürümeye çalışıyordum. yolda durdu. etrafına bakmaya başladı.

beni gördüğü için biraz korktum. bu yüzden yürümeye devam edip önüne geçtim. benden şüphelenmesini ve polise gitmesini istemiyordum.

bölüm 4: olay örgüsü sonu, çıkarılacak sonuç.
fomara caddesinin sonuna kadar çıkmıştım. arada sırada arkama bakıyordum, o da yukarı çıkıyordu. normalde, onun benim önümde gitmesi gerektiğini düşünüp bir mağazaya girdim. takip etme denilen şeyin mantığı buydu en azından. takip edilen kişi önden, takip eden kişi arkadan giderdi.

yaklaşık yarım saat daha takipten sonra, çok yorulduğumu farkettim. o da yorulmuş olmalı ki, cafe ceyf'in merdivenlerinden çıkmaya başladı.

yukarı çıktığımda, yanında bir erkeğin oturduğunu gördüm. boş bir sandalyeye oturup kahve sipariş ettim. onları izlemeye başladım. çok sert bir şeyi konuşuyorlar gibi gözüküyorlardı. erkek ona, hafif bir şekilde bağırıyordu. kadınsa yüzü kızarmış halde "ben yapmadım" diyordu.

"ben yapmadım" cümlesini kullanırken yalan söylüyordu. çünkü, diğer cümlelerde herhangi bir vücutsal tepki vermezken, "ben yapmadım" dediğinde elini saçlarına götürüyor ve sağa sola bakıyordu. bu stres belirtisiydi, insanlar yalan söyledikleri zaman stres yaparlar ve vücutsal tepki gösterirlerdi.

erkek, ayağa kalkıp takım elbisesinin cebindeki "kırmızı, yüzük kutusunu" masanın üzerine koydu. "beni aldattığını biliyordum. sadece bir ümidim vardı, ama artık ölmek istiyorum." diye bağırdı ve hızlıca dışarı doğru çıktı.

bölüm 5: ee, bunda ne var?
takip edip, etmemeye devam etme konusunda düşündüm. buranın kahvesi çok güzeldi ve kadın, kalkmayı düşünmüyor gibiydi. takip etmeye devam ettim.

aradan saatler geçti. boş boş oturdu yerinde. ben de bu yüzden, boş boş, kutsal görevimi yerine getirir bir şekilde oturdum. kapıdan, bir erkek girdi. az önce çekip giden erkek değildi. kadın, onu görür görmez yerinden kalktı ve koşa koşa kucağına atladı. "hoşgeldin aşkım." diye bağırdı.

çok şaşırdım. sevgilisiyle beraber oturup, yüzüğü ne yapacaklarını konuştular. takip etmeye devam ettim. geceye doğru, bir kuyumcuya girdiler ve yüzüğü sattılar.

metroya doğru koştum. metroya bindim. aklımdan sadece "insanlara ne kadar değer veriyoruz. hiçbir şeyi haketmiyorlar oysaki. hiçbir şeyi." cümleleri geçti.

Yorumlar

  1. mağaza ismi, cafe ismi vermesen daha iyiymiş.
    Bir de bu hikayede konuşma cümlelerini sadece son kısımda kullandığın için o kısım rahatsız etti.
    Hani orada sadece betimleme yapsan daha güzel olurmuş.
    Bir önce ki hikayede gözüme batan şeyleri tam olarak adlandıramamıştım ama bu hikaye de ona göre daha oturmuş bir senaryo vardı sanki.
    sadece bazı isimler rahatsız etti.
    Burkart mesela. Fazla ayrıntı bence.
    onun dışında belirttiğim noktalar.
    Mesela ben Bursa'yı bilmem. Bu nedenle tarif ettiğin yeri anlamam. Bu da beni o kısımları okurken sıkar.
    Semt ismi falan verirsin hani en azından kulak aşinalığı olur ama bu kadar detay fazla sanki.

    Eleştiri istiyorsun diye çok rahat yazıyorum.
    Rahatsız olduğun yerde 'dur' de :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. aslında işin aslı, ilk başta mağaza veya cafe veya mekan isimleri yerine betimlemeler yapmayı düşünmedim değil. ama, betimlemeler yazıyı çok uzatır gibi geldi bana. bir dahaki yazdığımda mutlaka uzun uzun betimlemeler yapar ve dediğin şeyi düzeltmeye çalışırım :)

      Sil
    2. Bence ne kadar uzun olursa o kadar iyi.
      O kadar bağlar kendine hikaye.
      Uzun olursa ikiye, üçe , dörde bölüm koyabilirsin.
      Tek seferde göz korkuta bilir. Ama parça parça güzel olur.
      Tabii parçaların arasını uzatmamak şartıyla.

      Daha önce bir foruma üyeydim. Hikaye yazıp paylaşıyorlardı.
      Nasıl ustalaştıklarını ya da batırdıklarını gördüm. Yorumladım, okudum.
      Bu nedenle bu konuda oldukça eleştirel bir bakış açısına sahibim :)

      Sil
  2. Bir Bursalı olarak isim verdiğin için her yer gözümde canlandı hikayeyi okurken yaşamış gibide oldum , fakat Gece yürüşününde dediği gibi Bursalı olmayan için zor gözünde canlandırmak bu yerleri...
    Bunun dışında yine sürükleyen kendi içine çeken bir hikaye/''kısaroman'' olmuş :)

    YanıtlaSil
  3. Ben de Bursa da okuduğum için anlattığın heryeri düşünerek okudum,bence güzel de oldu :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…

1 yıl.

buraya yazmayalı çok uzun zaman oldu. her gün yazdığım, yazmadan duramadığım, yazarken paketlerce sigara bitirdiğim günleri hatırlarım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; insanı, yazmadan duramadığı günlerden yüzüne bile bakmadığı günlere getirebiliyor. insan hayatı garip gerçekten... size, bu garipliklerden bahsetmek isterim.

hiç, ömür boyu mutlu olmayacağınıza inandınız mı? "sınırsız seçenek hakkın olsaydı, şu an seni ne mutlu ederdi?" gibi bir soruyla karşılaşıp cevapsız kaldınız mı? hayatta bir adım daha ileri gidemeyeceğinize, gücünüzün kalmadığına, pes ettiğinize, her şeyden pes edeceğinize ve hiçbir şeyin sizi mutlu edemeyeceğine inandınız mı? ben inandım. körü körüne inanıp, körü körüne yaşadım bunları; kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yaptım. hayatım boyunca çıktığım merdivende, bir sonraki adımı atmaya sıkıldığım için inmeye başlamıştım. güçsüz olduğumdan değil, sıkıldığımdan. yaşarken yaşamaktan sıkılır mı insan? ben sıkıldım, çoğunuz gibi.

eskiden olsay…