Ana içeriğe atla

saçını kesiyorlardı.

ikinci dünya savaşındaydım, mermilerin tam ortasında. düşman hattından bizim hatta, bizim hattan düşman hattına uzanan silah sesleri, güzel bir orkestra yaratıyordu. dünyanın en iyi orkestra şefleri birleşse, bu kadar acınası bir müzik yapamazdı sanırım. ölüm korkusuyla birleşmiş yaralanmaların verdiği o acı sesler. unutamıyorum.
bazen böyle, nerede olduğumu unutuyorum. hiç kimsenin olmadığı, daha doğrusu hiç kimsenin olmasını istediğim yerlere doğru uzanıyorum. kalabalık arasında kendinizi hiç hissetmek gibi bir hata yapmışlığınız olmuştur, bu benim en küçük hatalarımdan birisi.
tüm mermilerin ortasında, saçları uzun, gözleri sürekli kan görmekten kırmızılaşmış "savaşa hayırcılardan"dım ben. ölseydim eğer, kahraman olacaktım belki de. bi ara, neden olduğunu anlamadığım halde, silah sesleri durdu ve insanlar anlamsızca birbirlerine bakmaya başladılar. yaklaştılar ve olduğum yerden kaldırıp, küçük toplama kamplarına götürdüler.
toplama kamplarında ne tarz işkenceler yaptıklarını merak etmişimdir hep. işin anlamadığım taraflarından birisi de bu zaten. milyonlarca yahudi, toplama kamplarında işkence görüyorlardı ve öleceklerini bildikleri halde sessiz kalıyorlardı. aralarından neden birisinin çıkıp, "ne de olsa öleceğiz! en azından amacımız uğruna ölelim!" deyip adolf hitler'in üzerine çullanmaya çalıştıklarını düşündünüz mü hiç? benim de aklıma yeni geldi.
toplama kampında, benden ve tanımadığım tarafın askerlerinden başka kimseler yoktu. ölmekten korkmayan bir insanın, işkenceyle acı çekeceğini düşünen ahmaklardı onlar da.
ölmekten korkmuyorsanız eğer, çektiğiniz acıların sizin için bir önemi var mıdır merak ediyorum. kurbanının acılarıyla beslenen bir seri katil, karşısında "istediğini yap." diyen bir kurban görseydi afallardı. polisiye romanları öyle diyor en azından. peki, karşınızdaki beyni alınmış askerlerden oluşan bir bölükse?
gözlerimi kapattım. ne olacağını biliyordum. önce ayak tırnaklarımı sökeceklerdi, sonra parmaklarımın tırnaklarını. daha sonra parmaklarımı keserlerdi belki de, bunları yaparken "kimsin sen?!" diye soracaklardı ve ben de "insanım" diyecektim. "biz hayvan değiliz" gözleriyle bakacaklardı bana. neyi kastettiğimi hiçbir zaman anlamayacaklardı zaten.
bir yerde bir şeyi protesto ederken, bir aktivist "savaşın galibi, barışın kaybedeni olmaz" yazan pankartını açmıştı. her aktivistin unuttuğu bir şey var sanırım. sadece insanlarla konuşarak anlaşabilirsiniz, bi şeyleri anlatabilirsiniz. ama biz, hiç ölmeyeceğini düşünen ölümsüz şeytanlar tarafından yönetiliyoruz.
üzerime hortumla, basıncı yüksek soğuk su fışkırtmaya başladılar. "kimsin sen?!" diye sordular tahmin ettiğim gibi. "insanım" dedim. "biz hayvan değiliz" dediler. dediğim şeyden, hiçbi şey anlamadılar. izin verseydiler eğer, onlara "gözleri kanla kaplanmış, cani hayvanlar" derdim.
bahsetmiştim sanırım. dünya genelinde, kendi cinsini öldüren tek cins "insan"dır. o yüzden, bazı insanlara "hayvan" derken utanıyorum. bir insana yapabilecek en güzel hakaret, ona "insan" demektir. bu daha etkileyici olurdu en azından, anlaşılabilseydi eğer.
uzun zamandır savaşmaktan olsa gerek, sapık gözlerle bakıyorlardı bana. gözlerimi tekrar kapattım. açmak istemiyordum. ellerimi çözdüler sonra, gözlerim hala kapalıydı, ne olacağını biliyordum. biri tam bacağımın ortasına tekme attı, yere düştüm. etrafımı çevirdiklerini hissedebiliyordum. birisi pantolonumu indirdi. tepinmeyi bıraktım ben de.
etrafınızda binlerce cani varsa eğer, çırpınmak, işe yarayabilecek en son şeydir. o an, kendinizle toplantı yapıp karar vermeniz gereken küçük bir şey vardır. ya çırpınacaksınızdır ve pes edeceksinizdir, ya da çırpınmayacak ve sonra intihar edeceksinizdir. çünkü, bu dünyada "namus" kavramı önemlidir. sizden milyonlarca yıl önce yaşamış insanların belirlediği kuralların cezasını sadece siz çekersiniz.
arkamdaki acıyı hissediyordum. yorgun düşmemiş gibi göstersem bile, ölüyordum. savaştan önce güçlü göründüğüm ama güçsüz olduğum çok zaman vardı. bunun acısı, çok farklı. son olarak, elinde traş makinesi olan bir insan geldi. saçımı kestiler.
insanların "o olmadan yaşayamam" dediği şeyler vardır. çoğu, başka bir kişi olarak seçer bunu. çok nadir insan, "saçlarım olmadan yaşayamam" gibi bir düşünceye girer.
daha sonra savaş bitti. saçlarım yoktu. arkamdaki acı, umrumda bile değildi. saçlarımı kestiler. eve gittiğimde bir silah buldum ve intihar ettim. ne kahraman oldum, ne de ismi bilinen bir insan. ondan sonra, savaşlar hiç durmadı.
 savaşlar, hiçbir zaman durmayacak biliyorsunuz değil mi?

çünkü insanlar, kendileriyle savaşmayı severler.

Yorumlar

  1. mirim bunu sen yazdıysan eğer
    saygıyla eğildim varsay önünde..

    YanıtlaSil
  2. Çok güzel, çok etkileyici süper bir yazı olmuş.
    İnsanın en büyük düşmanı kendisidir ve dediğin gibi bu yüzden insanlar kendileriyle savaşmayı severler ve savaş hiçbir zaman durmayacak, biliyorum!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…

1 yıl.

buraya yazmayalı çok uzun zaman oldu. her gün yazdığım, yazmadan duramadığım, yazarken paketlerce sigara bitirdiğim günleri hatırlarım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; insanı, yazmadan duramadığı günlerden yüzüne bile bakmadığı günlere getirebiliyor. insan hayatı garip gerçekten... size, bu garipliklerden bahsetmek isterim.

hiç, ömür boyu mutlu olmayacağınıza inandınız mı? "sınırsız seçenek hakkın olsaydı, şu an seni ne mutlu ederdi?" gibi bir soruyla karşılaşıp cevapsız kaldınız mı? hayatta bir adım daha ileri gidemeyeceğinize, gücünüzün kalmadığına, pes ettiğinize, her şeyden pes edeceğinize ve hiçbir şeyin sizi mutlu edemeyeceğine inandınız mı? ben inandım. körü körüne inanıp, körü körüne yaşadım bunları; kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yaptım. hayatım boyunca çıktığım merdivende, bir sonraki adımı atmaya sıkıldığım için inmeye başlamıştım. güçsüz olduğumdan değil, sıkıldığımdan. yaşarken yaşamaktan sıkılır mı insan? ben sıkıldım, çoğunuz gibi.

eskiden olsay…