Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

psikiyatrist bey.

annem bile, babam bile merak ediyor. ama beni tanıyan bilir, kafamdakileri söylemek yerine yazmayı tercih ederim. bu yüzden arkadaşım melodram, beni tanımlarken "sadece nefes alıyorsun ve yazıyorsun, biraz yaşam belirtisi ver." diyor. bu yüzden bu kadar sessizleştim ve bu yüzden bu kadar karamsarım belki. kim bilir neden? ben de bilmiyorum, sen nereden bileceksin.
hastane kokusundan nefret ederim, zaten seven insan da bulunmaz. kan kokusu kaplar her yanı. ölen insanların ailelerinin bıraktığı gözyaşları güzel kokuyor olamaz ki. "rahmetli, çok iyi insandı." derken yalandan üzülen yüzler, parfümle kapatıyor zaten pis kokularını. bunların hepsi hastaneye girdiğimde aklıma geldi, kafamdakileri söylemedim. yine sustum. sonra, hiç görmediğim bir adamın yanına girdim ve hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım, anlattım.
annem, sürekli dalgın olduğumu, internet bağımlısı olduğumu söylemişti zaten. geriye, kimsenin bilmediği, benim anlatacağım şeyler kalmıştı. işin en zor kısmı b…

ölmeden insan gömüyorlar.

türküleri çok seviyorum, özellikle türküler benim için yazıldıysa. ne demiş mahsuni reis, "hak bana bir ömür vermiş, boşu boşuna. vücuduma bir can girmiş, boşu boşuna. isa meryeme mi kalmış? musa asada ne bulmuş? süleyman bir sultan olmuş boşu boşuna. gahi gittim, gahi geldim. aradım kendimi buldum. bir mahsuni şerif oldum. boşu boşuna.
ve uyandım. allah'ın beni neden yarattığını sorguladım uyanır uyanmaz. büyüme çağımdayken küfrederek uyandığım günler yerini sorgulamayla uyandığım günlere bıraktı. çok araştırdım, çok sordum ama beni neden yarattığını bulamadım.

kim bilir listesinde ne mükemmel, ne zeki, ne iyi insanlar vardır da benim yüzümden yaratamıyordur şimdi. illaki birinin yerini kaplıyorumdur. hayatı ne kadar sorgularsanız sorgulayın, cevap alamayacağınızı biliyorsunuz değil mi? söylemem o ki, bırakın da sorgulamayı, yaşamanıza bakın. çünkü bu hayatı "seve seve" yaşamayacaksanız bile, "sike sike" yaşayacaksınız. ne kadar uğraşırsanız uğraşın, inti…

hazır geçmişten bahsetmişken.

konu geçmişten açıldığı zaman, herkesin söyleyebileceği şeyleri, anlatabileceği anıları vardır. savaşları, ölümleri bir yana bırakırsak eğer, doğduğunda en şanssız olan nesil 90'lı nesillerdir kesin. çünkü, biz "tam insanlığın öldüğü, robot devrinin başladığı" dönem arasındaki geçiş döneminde doğmuş insanlarız.
bazen, şaşırıyorum biliyor musunuz? eskiden, sabahın bir an önce olmasını isterdik. sabah uyanıp kahvaltılık yumurtamızı yedikten sonra sokağa fırlardır. gökhanla, onurla, mahallenin diğer bebeleriyle mahalle maçları yapardık. en büyük düşmanımız, en büyük felaketimizse akşam ezanıydı. şimdi ki gibi değildi o zamanlar mahalle kuralları. "akşam ezanı okunur okunmaz evde olmak zorundaydık." biz. akşam ezanı okunduğunda mahalledeki tüm hayat biterdi işte.

sonra, bir şeyler oldu. sabah uyanmak istemelerinin yerini "5 dakika daha"lar aldı. gece uyumamalar, aydınlık yerine karanlığı sevmeler başladı. biraz zaman sonra gececi olmaya başladım, o zaman…

mim: nasıl kitap okursun?

ailemizin mim'leyicisi melodram sağolsun, beni yeniden bir yazıya mimlemiş. mim'in konusu "nasıl kitap okursun?" yani, hangi pozisyonda, hangi tarzda, yerlere yatarak mı falan tarzında bir soru olmuş.

aslında ben fazla kitap okuyan birisi değilim, kitap okumayı sevmediğimden değil, okuyacak kitap bulamadığımdan dolayı durum böyle. "olasılıksız" kitabını okuduğumdan beri her kitaba farklı bir gözle bakıyorum ve bir yerden sonra sıkmaya başlıyor. 100 sayfasını okuduktan sonra sağa sola bırakıyorum kitabı.

kitap okuma şekillerim, kitaptan kitaba değişiyor. hatta, kitabı neden okuduğuma göre de değişiyor.

son zamanlarda okumaya yeltendiğim kitapların hepsini uyumak için okuyorum. twitterda birisinin, "eğer ki yatarak kitap okuyorsan, o kitabı rüyanda bitirirsin." dediğini görmüştüm. aynen öyle işte. kitaba başlıyorum, bir 20 sayfa okuduktan sonra, ne kadar akıcı olursa olsun uykumu getiriyor ve kendimi sabah uyanmış halde buluyorum.

bazen de uyumamak …

takipçi havuzu.

ne kadar güçlüysen, o kadar zorlukla karşılaşırsın. kimi zaman yanlış yerde olduğun için patlar büyük sorunlar, kimi zamansa hep yanlış insandırsın zaten. yanlış doğmuşsun, yanlış büyümüşsün ve yanlış hayatı yaşıyorsundur. bunu sen seçmedin değil mi? ama seni bu hale seçimlerin getirdi. büyüdükçe, her seçimin yanlış olduğunu farkettin ve farkettikçe de ölmek istedin. intihar etmek istedin belki de. ölemedin, intihar edemedin ve daha da dibe girdin. dibe girdikçe, kaybettin kendini.

güçsüzleşmek istedin hep. güçsüzleşemedin. çünkü, her seçim daha da güçlendirdi seni. öldürmesini bekledin ama ters etki yaptı. daha da güçlendin. daha da güçleniyorsun. ne kadar güçlenirsen zaten, o kadar zorlanıyorsun.
odamdaki dedemden kalmış, o eski radyonun frekanslarında gezinti yapıyordum. çekmeyen frekans ile çeken frekansın arasındaki mükemmel ses zımbırtısı, insanın içini hoş ediyordu. sakinleşemediğin zamanlarda en saçma şeylerde bile sakinliği arar insanlar. benim sakinliğim doğuştan geliyordu.…

neden mi anarşizm?

insanlara açıklayamadığım, insanlarla anlaşamadığım bir konu var. daha doğrusu, insanların kaos dedikleri için kabul edemediği ama gerçekleri söyleyen bir fikrim var. anlatamadığım bir fikir. ama, "öyle olmaz" diyordu v. "fikirlerin kurşun geçiremediğinden" bahsediyordu. ama, insanların kurşun geçirdiğini unutuyordu. kendisi, etten ve kemikten daha fazlasına sahip olabilir, bense sadece ete ve kemiğe sahibim. biraz da fazladan yağ var, bu da ek bilgi olsun.

yukarıda, yazının şarkısı olarak verdiğim şarkının anlamı her şeyi açıklıyor aslında.
anarşistim. çünkü, hayatı boyunca bir şeylere emek vermiş ve karşılığında emeğinin küçücük bir payını bile alamayan insanlar var. çünkü, politikacılar hiçbir zaman aramıza girmediği halde, bizim için kararlar veriyorlar ve geleceğimizi çalıyorlar. bu suç değil. çünkü, kadınlar sokaklarda güvenle yürüyemiyorlar, sürekli bir korku içindeler. çünkü özgürlük, büyük alışveriş merkezlerinin raflarında satılmıyor. çünkü, alışveriş me…

sorunun ne olduğunu öğrendim.

tam şu an, şu sıralar, "yar yine bana, haram geceler!" diye bağırmak istiyorum. gece uyumayan insanlar, genelde "sabah uyanmaz" olarak nitelendirilir. hatta "gece uyumaz, sabah kalkmaz" diye söylenmiş atasözleri bile var. deyim de olabilir. ama var yani. benim hayatımsa "gece uyumaz, sabah uyumaz, robot mu ulan bu çocuk?"tan ibaret.

gece, saat 4 sularında uyuyup sabah 10 sularında uyanıyorum. aslında, 6 saatlik uykunun bana fazla geldiği zamanlar bile oluyor biliyor musunuz? günlük 6 saat uyumak demek, 4 günde 1 günün boşuna gidiyor olması demek. 21 yaşında kendini yaşlı hissetmenin yanında bir de zamanımın boşuna gittiğini görünce, sinirlenmeden duramıyorum. her neyse. gelelim hikayenin başlangıcına.
alarm kurarak uyanmayı hiç sevmiyordum. küçüklüğümden beri, sabah olduğunda "uyan" diyen insanlar vardı etrafımda. bu yüzden sabah derslerini kaçırıyordum. sabahın köründe çalan alarma uyanmayabilirdim. ama sabahın köründe birisi "uy…

mim: saksı değiliz biz!

mim'lere çok açım biliyorum. ama malesef, blogger aleminde fazla arkadaşım olmadığından dolayı mim yapanımda pek olmuyor. iyi ki melodram var da, iki de bir bana mim yapıyor. ben de hiç üşenmeden cevaplıyorum ve siz de hiç üşenmeden okuyorsunuz. işte bu, üşengeçliğe karşı yapılmış en büyük aktivite bence!

şimdi, olay şöyle. verilmiş 18 tane soru var, biz bunlardan 11 tanesini seçmeliymişiz. ben tabi biraz abartıp daha fazla da seçebilirim. üzerine bir de, hakkımızdaki 11 tane gerçeği yazmamış gerekiyormuş. bu 11 takıntısının nereden geldiğini de merak etmiyor değilim. bu arada, bu yazının müziği de cem kısmet'ten kızım şarkısı olsun.

soru 1: hayatınızda mucize olarak nitelendirdiğiniz bir olay geldi mi başınıza?
sanırım yapım gereği, mucizelere pek inanmıyorum. insanlar, olmasına inanamadığı, nasıl olduğunu açıklayamadığı şeyleri bir kalıba sokmayı severler. bu kalıplardan birisi de "mucize" denen şey. en basit örneğini house md dizisi olarak verebilirim mesela. hasta…

samimiyet eksikliği.

hiç, yazdıklarınız arasında kaybolduğunuz oldu mu? benim olmadı. yeni bir yazıya neden bu cümleyle başladığımı da bilmiyorum zaten. sanırım, anlamsız bir kaç cümle yazdığımızda insanların hoşuna gidiyor diye düşünüyoruz biz yazarlar. neresi hoşunuza gidecek ulan bu cümlenin? "yazdıklarınız arasında kaybolmak" falan filan. anlamıyorum.
aslında, behzat ç dizisinden hayaletin yazdığı mektup (http://www.youtube.com/watch?v=q1ErYXcRZgg) çok güzel açıklıyordu bunu. "ya kusura bakma, insan eline kalemi alınca değişik şeyler yazmak istiyor. ben pek anlamam bu işlerden."
gerçekten, insan eline kalemi aldığında değişik değişik şeyler yazmak istiyor. hiç kimsenin söyleyemediği cümleleri yazmak istiyor. ama ne bileyim, sanırım düşüncelerimi en kötü cümlelerle anlatıyorum hep.
son zamanlarda yazdıklarıma bakıyorum da, çoğu yazımın samimiyetten yoksun olduğunu farkettim. bir zamanlar insanların yaptığı "yazdıklarını çok samimi buluyorum, bizden birisin." yorumlarını öz…