Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ahlaksızlık.

dün, upuzun bir yazı yazdım. beğenmedim, sildim attım sonra. normalde, arkadaşlarımın diyeceklerinden, benden nefret edeceklerden korkmazdım. sonra, içimde bir korku oluştu. "dur..." dedim, "mustafa, dur. her şey yeni başlamışken, tekrar berbat etme. bu sefer olmaz."

insanlar genelde hatalar yapar. bugün, hata yapmadan önce birilerinin onayına ihtiyacım olduğunu fark ettim. çünkü, yalnız başına hata yapmaktan korkuyor insan. başka biri, "evet, bunu yapabiliriz!" dediğinde hata iki kişiliğe dönüşüyor. iki kişinin yaptığı hata, acı vermiyor çoğu zaman.

gerçi, bunun konuyla ne alakası olduğunu bilmiyorum. ben, son zamanlarda arkadaşlarımın çok fazla "benim hakkımda yazı yaz" demesinden yakınacak ve arkadaşlık kavramıma darbe indirecektim. dün öyle olmuştu oysaki, bugün mü değiştim? olabilir.
geçen senelerdeydi, böyle değildim. erkeklerin, kız arkadaşıyla bir eve girip çay içebileceklerine inanırdım. hala inanıyorum. beklenmedik şeyler yaptıktan son…

başım ağrıyor.

başım ağrıyor, müziğin sesini kısıp bugün yapacaklarıma bakıyorum. müziğin bassları, tizleri çok ağır geliyor kulaklarıma. tamamen kapatıyorum. gözlerimi kapatıyorum sonra, hiç tanımadığım bir silüet beliriyor gözlerimin önüne. sonra renkler kaplıyor her tarafı, daha önce görmediğim tarifi imkansız renkler. sarıyla yeşil birleşmiş, siyah aralara serpilmiş ve beyazlıktan eser yok. karamsarlık geliyor aklıma. dudakları geliyor sonra tanımadığım silüetin. saçları geliyor gözlerimin önüne. gözlerini göremiyorum, vücudunu göremiyorum. gözlerimi açıyorum, kayboluyor sonra. kırmızılar, yeşiller, sarılar, dünyanın binlerce tür hali var. fakiri, zengini, delisi, aşığı, farklı farklı kafada. ben bugün kredi kartıma tekrar baktım, 18 lira limitimin olduğunu fark ettim. bu sefer küfür etmedim, "harcadım." dedim ve sustum sonra. anti depresanların etkisiz kaldığı yere geldim tam şu an, sigara dumanlarının anlamsızlaştığı, hüzünlerin fazlalaştığı o ana.
kendimden bahsetmeye başladığım za…

bisiklet.

dirseklerim kanıyordu. hayatımda hiç böyle bir düşüş yaşadığımı hatırlamıyorum. sürdüğün zaman aşırı derecede eğlenceli gelen bisikletler, düşürdüğün zaman aşırı derecede acı verebiliyorlar. hayat gibi aynı. en eğlenceli gününü yaşarken, aklına gelen bir anı hayatını alt üst edebiliyor.
ağlayan çocuklardan birisi yanıma yanaştı. "benim bisikletim yok." dedi. o gün bisikleti o çocuğa vermek yerine, dünyadaki tüm bisikletleri yakmak istedim. pedalı ne kadar hızlı çeviriyorsan, bisikletler o kadar hızlı gider. hızını ayarlayamadığında, pedalı çevirmek insanı çok yorar. bir zaman sonra yavaşlamak zorunda kalırsın. hayat gibi aynı. ya da, hızlı koşan atın boku seyrek düşer gibi aynı. ne kadar hızlı yaşarsan yaşa, bir zaman sonra yavaşlamak zorundasındır. soranlara "arkadakileri bekliyordum." diyebilirsiniz ama yorulduğunuzu sadece siz bilirsiniz.
benim küçükken sarı bisikletim vardı. üzerine "atmaca" yazan bir sticker yapıştırmıştım. büyüdüğüm zaman, onu özleye…

duygusuz.

ben insanların "duygusuz" hitaplarına alıştım da, insanların beni duygusuz olarak kabul edememelerine alışamadım. sevgilimden ayrıldığım için acı çekmem gerektiğini düşünüyorlar, oysaki bana sevgilisinden ayrıldığında acı çeken insanlar saçma gelmiştir hep.
ben bir kere acısını çektim, sonra geçti. sonra acı çekmemeyi öğrendim. biberonu elinden alınmış gibi ağlayan küçük bebekler gibi ağlamanın, anlamsız olduğunu da öğrendim. bebekler ağlarlar, çünkü yürüyüp biberonu alacak güçleri yoktur. biberon, ulaşılamaz bir mucizedir onlar için. ama biz, ya da mutluluk? bizim için ulaşılmaz bir şey değil. nasıl aşk acısı çekmediğimi merak ediyorlar. aslında bir tarifi yok, sadece "çekmiyorum" işte. "erkek milleti değil mi?" diyebilirsiniz, ama ben sevgilisinin ardından aylarca ağlayan erkekler tanıyorum. "senin için değeri yok muydu?" diye sorabilirsiniz. ben de "değerliydi." derim. anlamanız içinde "değerli" der ve bastıra bastıra &quo…

gariplik.

ben hayatın nefret edilen bir şey olduğunu gençken anladım. arkadaşlarım alkol masasında kafayı bulurken. alkolün mutlu edeceğine inanıyorlardı. ben ice tea sipariş ettim. sonra içtim. onları izledim. alkolün iyi bi şey olduğunu sanıyorlardı. mutlu edeceğini. tekrar tekrar mutlu edeceğini. ben hala ice tea yudumluyordum. onlar hala mutlu olacağını sanıyorlardı. hala sanıyorlar.

kısa ve öz.

bildiğim çok az şey var. mesela "filmler değil ama, kitaplar insanı ağlatabiliyorlar."
ve, benim bir sorunum var. ben biliyorum, ama insanlar bilmiyorlar. anlatıyorum, ama anlamıyorlar.

yeni bir kitaba başladım, adı "sinestezya." alzheimer bir hastanın günlüğünü okuduğunuzda, dünyanın ne kadar boktan bir "şey" olduğunu anlayabiliyorsunuz. insanların kıymetini bilmek mi istiyorsunuz? insanları sevmek mi istiyorsunuz? alzheimer hastalarının sınırlı günlerini yazabildikleri ve bir zaman sonra "çarşamba"ya bile "çanlamba" gibi şeyler diyebildiklerini görün. utanmayın, korkmayın ve devam edin okumaya. "cuma" yazmaya çalışırken "cu" yazıp "ne yazdığını unutmasını" görün.

çünkü, çünkü "bir şeylerin yavaş yavaş ve zamanla elinizden kaydığını görmek istemiyorsunuz. siz, kör gibi davranıyorsunuz. alzheimer hastaları, size hayatın geçici olduğunu öğretebilir."
bilgisayarım yavaş yavaş bozuluyor. ben de yava…

kitap önerisi.

daha önce mimlendiğim bir yazıda kitap okumayı pek sevmediğimi söylemiştim. bunun nedeni biraz da bilgisayar bağımlılığıymış. kendimi bu aralar bilgisayardan çok fazla uzaklaştırdım, daha çok gerçek aleme döndüm ve kendimi daha mutlu hissediyorum.

kendime sürekli "izlediğim dizilerden, filmlerden ne anlıyorum? kitap okuyup, neden kendi sahnemi kendim yaratmıyorum ki?" diye soruyordum. bir zaman sonra gerçekten mantıklı olduğunu anladım. bir şeyleri gözünüzde canlandırdığınız zaman, daha güzel oluyor.

her neyse, çok fazla tavsiye ettiğim bir şey değildir ama, ankaradayken fakirliğin dibine vurduğumdan dolayı korsan kitapçıları geziyordum. korsan kitap almak, kesinlikle kötü bir şeydir. ama, orijinal kitap almak için paranız yetmiyorsa eğer, orada durup düşünmeniz gerekiyor. lütfen beni ayıplamayın, ama param yoktu. ben de korsan kitapçılara uğradım işte.

pucca'nın yeni kitabının çıktığını, istiklal akarsu'nun yeni kitabının çıktığını ilk orada fark ettim. açıkçası kit…

sonra geçti.

uyandım ve zamanın geçmediğini fark ettim. sonra geçti. zaman tekrar geçmeye başladı, saniyeler dakikaları kovaladı. akrep ve yelkovanın milimetrik hareketlerini izledim. hareket etmiyorlardı. ilk defa bu kadar sessizdiler. "tık, tık" ötmüyorlardı bu sefer. delirdiğimi düşündüm. ama, sonra geçti.  ondan sonra, burada paragraf değişti.
ben de kendimi anlattım. araya "ondan sonra, burada paragraf değişti" diye bir laf sıkıştırıp bir ton boşluk bıraktım. metnin devamını getirebilir, bugünün özetini geçebilir ve her şeyi anlatabilirdim. getirmedim, geçmedim, anlatmadım. başkaları doldursun istedim, başkalarına boşluklar bıraktım. ben kendimi kurtaramadım diye düşündüm. "bu sefer" dedim, boşluklar bıraktım. benim dolduramadığım boşlukları doldursunlar diye. bu sefer geçmedi. durdu öyle.

pes.

bırakın hayatı, yazarlıktan bile pes ediyorum. bu kadar mücadeleyi kaldırmıyorum. gün geçtikçe daha kötü oluyorum, daha ağırlaşıyorum. kötü değil, daha umursamaz oluyorum. daha başka, daha bi farklı, daha bi içine kapanık.

iyi geceler. iyi uykular.

mim: itiraf!

yaptığı mim'lerle ailemizin mimcisi ünvanını alan, biricik melodram arkadaşımız yine bir yazısında beni mimlemiş. hazır, uzun zamandır yazı yazmıyordum, bugün iki yazı yazayım dedim. bu yüzden, ilk yazım olarak mim'i cevaplandırmaya karar verdim. ikinci yazı olarak, gece saatlerinde psikiyatrist seansı konusuna devam edeceğim.

bu kadar reklamvari konuşma yeterli sanıyorum ki, hadi sorulara geçelim.

soru 1: en son kime yalan söyledin? neden?
ben yalan söylemeyi pek sevmiyorum. ama işin aslı, sevmediğim kadar da yalan söylüyorum. bu yüzden "en son kime?" kısmı biraz garip kaçıyor, hatırlamıyorum ki.

ilk "odunluzıkkım" olduğum zamanlarda, insanlara açık sözlü olup gerçeği söylemenin çok iyi bir şey olduğuna inanıyordum. benim ağzımdan hiçbir şekilde yalan söz duyamazdınız, her zaman gerçeği söylerdim. ondan sonra, zaman geçtikçe yalan söylemeye başladım.

gerçekleri duymak insanlara çok acı veriyor. eğer arkadaşlarınızın olmasını istiyorsanız eğer, yalan söyleme…