ahlaksızlık.

dün, upuzun bir yazı yazdım. beğenmedim, sildim attım sonra. normalde, arkadaşlarımın diyeceklerinden, benden nefret edeceklerden korkmazdım. sonra, içimde bir korku oluştu. "dur..." dedim, "mustafa, dur. her şey yeni başlamışken, tekrar berbat etme. bu sefer olmaz."

insanlar genelde hatalar yapar. bugün, hata yapmadan önce birilerinin onayına ihtiyacım olduğunu fark ettim. çünkü, yalnız başına hata yapmaktan korkuyor insan. başka biri, "evet, bunu yapabiliriz!" dediğinde hata iki kişiliğe dönüşüyor. iki kişinin yaptığı hata, acı vermiyor çoğu zaman.

gerçi, bunun konuyla ne alakası olduğunu bilmiyorum. ben, son zamanlarda arkadaşlarımın çok fazla "benim hakkımda yazı yaz" demesinden yakınacak ve arkadaşlık kavramıma darbe indirecektim. dün öyle olmuştu oysaki, bugün mü değiştim? olabilir.
geçen senelerdeydi, böyle değildim. erkeklerin, kız arkadaşıyla bir eve girip çay içebileceklerine inanırdım. hala inanıyorum.
beklenmedik şeyler yaptıktan sonra, beklenmedik şeylere alışıyor insan. ben de alıştım, artık tepki vermiyordum. "asla aramızda bir şey olmaz." dediğim, daha önce evde oturup kahve içtiğim birini evime davet ettim. geldi de. beklenmedik bir şekilde öpüştük. beklenmedik bir şekilde gelişti her şey. mükemmeldi. güzeldi. eğlenceliydi.
özgürlük dendiği zaman, akla ne gelir bilmiyorum. ama özgürlüğün anarşizm için farklı, komünizm için farklı, diğer görüşler için farklı anlamları vardır. "ahlak, hukuk kurallarına uymadığım için özür dilerim. ama bu kurallar koyulurken bana danışılmadı." diyordu bir anarşist. "bu nasıl hayat la? birileri kurallar koymuş, böyle yaşayacaksınız demiş." diyordu behzat ç.

ben, biraz merak ediyorum. yaptığım ahlaksızlık mı? özgürlük mü? peki, kime göre? neye göre?
her insan gibi metroda oturma meraklısıydım. çok yorulmuştum o gün. altın gününden geldiğini tahmin ettiğim, yaşlı bir teyze bindi metroya. yanıma dikildi, bana bakmaya başladı. diğer insanlar da bana bakmaya başladı. gözlerimin içine "kalk, teyze otursun." der gibi bakıyorlardı. kalkmadım.
şu an yazacaklarımı, "sakat, ayakta duramayan yaşlı insanlar hariç" şeklinde kabul edin lütfen. dünyada belli bir sistem var. birileri benden önce doğmuş. birileri benden önce hayatlarını seçmiş ve birileri bana sormadan ahlak kuralları seçmiş. sadece, benden daha önce doğmuş olmanın nasıl oluyorda "saygı duyma sebebi" oluyor olmasına hayret ediyorum.

birinin ailesi, sırf benim ailemden önce çocuk doğurdu diye, benden daha fazla saygıyı mı hak ediyor? sadece, gerçekten sadece merak ediyorum. "bu ahlak kuralları nerede yazıyor? kim yazıyor? ben, benden önce doğmuş bir "insanı", benden daha üstün görmediğim için ahlaksız mı oluyorum?

dipedit: konu arkadaşlıktan özgürlüğe, oradan ahlaksızlığa, oradan nasıl oluyorda insanlığa atladı ben de bilmiyorum. bu yazıyı pek sevmedim, ama düşüncelerime sansür vurmamak adına yayınlıyorum.

başım ağrıyor.

başım ağrıyor, müziğin sesini kısıp bugün yapacaklarıma bakıyorum. müziğin bassları, tizleri çok ağır geliyor kulaklarıma. tamamen kapatıyorum. gözlerimi kapatıyorum sonra, hiç tanımadığım bir silüet beliriyor gözlerimin önüne. sonra renkler kaplıyor her tarafı, daha önce görmediğim tarifi imkansız renkler. sarıyla yeşil birleşmiş, siyah aralara serpilmiş ve beyazlıktan eser yok. karamsarlık geliyor aklıma. dudakları geliyor sonra tanımadığım silüetin. saçları geliyor gözlerimin önüne. gözlerini göremiyorum, vücudunu göremiyorum. gözlerimi açıyorum, kayboluyor sonra.
kırmızılar, yeşiller, sarılar, dünyanın binlerce tür hali var. fakiri, zengini, delisi, aşığı, farklı farklı kafada. ben bugün kredi kartıma tekrar baktım, 18 lira limitimin olduğunu fark ettim. bu sefer küfür etmedim, "harcadım." dedim ve sustum sonra. anti depresanların etkisiz kaldığı yere geldim tam şu an, sigara dumanlarının anlamsızlaştığı, hüzünlerin fazlalaştığı o ana.
kendimden bahsetmeye başladığım zaman duygulara hitap edemiyorum. hayaller vardır değil mi? bazılarında gerçek olan, bazılarında sadece kırılmak için var olan. benim de hayallerimin olduğu aklıma geliyor. sonra aklımı kaybediyorum zaten. aklımla birlikte hayallerim de kayboluyor sonra. akılsızlığın yerini duygu sömürüsünün aldığı yere gidiyorum, selam ederim herkese.
yazılar derinden ve anlamlı olduğu zaman değerlidir. yazılarınızda anlatmak istediğinizi anlatmak önemlidir, anlattığınızın anlaşılması değil. karmakarışık yazıların, konuların ortak bir noktası vardır çoğu zaman. çıktığı, geliştiği ya da bittiği yerlerden birisi kesişir mutlaka.
"kendini üzme" diyen insanları düşünüyorum. kendimi bile bile üzebilecek kadar salak olduğumu düşünüyorlar. benim için kendilerini üzüyorlar. babam, annem beni düşünüp üzülüyor mesela. ben de benim için üzülmelerini düşünüp üzülüyorum sonra. duygusuz diyorlar, umursamaz diyorlar ama "acıyor, acıyor, içimin en derin yeri acıyor be dostlar. her yolu denedim ama, bitmiyor be dostlar."
onlarca, yüzlerce, belki de binlerce ses duydum bugüne kadar. olur bazen, bunların hepsi aklına gelirde düşünürsün. tüm sesler birleşip senfoni orkestrası kurarlar kafanın içinde. olur bazen, bunların hepsi birleşebilir. uzaklarda, uzaylarda. belki de yakındadır, kafanda.

bilmiyorum, ama başım ağrıyor. çok ağrıyor.
bugün, parasızlıktan bahsetmek istiyorum. parasızlığın dar bir konu olmadığı aklıma geliyor. parasızlığı mutsuzlukla, bisikletle, hayallerle bağdaştırıyorum. yazsam, ansiklopedi olur diyorum. aklıma, ansiklopedi basacak param olmadığı geliyor. sonra aklımı tekrar kaybediyorum. sonra deli diyorlar. sonra boşveriyorum, başım ağrıyor. 

bisiklet.

dirseklerim kanıyordu. hayatımda hiç böyle bir düşüş yaşadığımı hatırlamıyorum. sürdüğün zaman aşırı derecede eğlenceli gelen bisikletler, düşürdüğün zaman aşırı derecede acı verebiliyorlar. hayat gibi aynı. en eğlenceli gününü yaşarken, aklına gelen bir anı hayatını alt üst edebiliyor.
ağlayan çocuklardan birisi yanıma yanaştı. "benim bisikletim yok." dedi. o gün bisikleti o çocuğa vermek yerine, dünyadaki tüm bisikletleri yakmak istedim.
pedalı ne kadar hızlı çeviriyorsan, bisikletler o kadar hızlı gider. hızını ayarlayamadığında, pedalı çevirmek insanı çok yorar. bir zaman sonra yavaşlamak zorunda kalırsın. hayat gibi aynı. ya da, hızlı koşan atın boku seyrek düşer gibi aynı. ne kadar hızlı yaşarsan yaşa, bir zaman sonra yavaşlamak zorundasındır. soranlara "arkadakileri bekliyordum." diyebilirsiniz ama yorulduğunuzu sadece siz bilirsiniz.
benim küçükken sarı bisikletim vardı. üzerine "atmaca" yazan bir sticker yapıştırmıştım. büyüdüğüm zaman, onu özleyeceğimi hiç düşünmezdim. özledim. ama, onu çaldılar. şimdi kim biniyor, kim sürüyor bilmiyorum. acısını derinden hissediyorum.
arabayı güzelleştirmek için yapılan modifiyeleri bilirsiniz. bisiklete de yapılırlar. hayat gibi aynı, gerçekten bak. hayatı güzelleştirmek için de onlarca şey yaparız. yüzlerce, binlerce. ama, dışarıdan bakanlara değil, sadece sana güzel gelir bazen. o zaman, onca çabanın boş olduğunu anlarsın.
mahallede kıskandığım bir çocuk vardı. bisikletine elektrik sistemi yapmıştı. pedala basıp tekerleği yeterince döndürdüğünde, arkaya taktığı ışık yanıyordu. benim de ışıklı spor ayakkabılarım vardı. yere bastığımda diskotekteymiş gibi ışıklar yanıyordu. ama, o çocuğun bisikleti gibi değildi işte. onun ışığı hep yanıyordu, benim ışığımınsa pilleri bitiyordu. 

duygusuz.

ben insanların "duygusuz" hitaplarına alıştım da, insanların beni duygusuz olarak kabul edememelerine alışamadım. sevgilimden ayrıldığım için acı çekmem gerektiğini düşünüyorlar, oysaki bana sevgilisinden ayrıldığında acı çeken insanlar saçma gelmiştir hep.
ben bir kere acısını çektim, sonra geçti. sonra acı çekmemeyi öğrendim. biberonu elinden alınmış gibi ağlayan küçük bebekler gibi ağlamanın, anlamsız olduğunu da öğrendim. bebekler ağlarlar, çünkü yürüyüp biberonu alacak güçleri yoktur. biberon, ulaşılamaz bir mucizedir onlar için. ama biz, ya da mutluluk? bizim için ulaşılmaz bir şey değil.
nasıl aşk acısı çekmediğimi merak ediyorlar. aslında bir tarifi yok, sadece "çekmiyorum" işte. "erkek milleti değil mi?" diyebilirsiniz, ama ben sevgilisinin ardından aylarca ağlayan erkekler tanıyorum. "senin için değeri yok muydu?" diye sorabilirsiniz. ben de "değerliydi." derim. anlamanız içinde "değerli" der ve bastıra bastıra "ydi" diye devam ederim.

insanların en büyük sorunu, geçmişe bağımlı yaşamaktır bence. zaman makinesi ile ilgili bir çok paradoks var. aslında, benim en sevdiğim olaylardan birisini anlatayım. gerçek mi, değil mi tabi ki bilmiyorum.
stephen hawking, gelecekte zaman makinesinin bulunup bulunmadığını test etmek ister. bu yüzden, evini bir parti yerine çevirir ve kimseyi çağırmaz. günler geçtikten sonra, haberlerde "stephen hawking'in gelecek zaman partisi" diye bir haber çıkar.

böylece, stephen hawking ileride zaman makinesi bulunamadığını ispatlamıştır. çünkü, gelecekte zaman makinesi bulunsaydı eğer, o parti gelecekten gelen insanlarla dolmuş olurdu.
aslında, tabi ki olay bu kadar basit değil ama ben en sade dilde anlatmak istedim.

her neyse, insanların en büyük sorunu geçmişe bağımlı yaşamaktır, dediğim gibi. ileride zaman makinesi bulunmamıştır, yüzyıllar sonra bile bulunamayacaktır belki de. bu yüzden, geçmişe dönüş imkansızdır, "eğer ki bir kitap yazmıyorsanız."

geleceğe doğru yaşamanın en güzel tarafıysa, geçmişte yaşadıklarınızdan dolayı acı çekmemektir işte. "gelecek planları yapmıyor muydunuz?" denebilir burada da. evet, gelecek planları da yapıyorduk. bir zamanlar, hayaller de kuruyorduk. ortaokuldayken, üniversitede zengin olup herkese yardım edecektik mesela.

hangi hayaliniz gerçek oldu da, gelecek için yaptığınız plandan ümit eder oldunuz ki? peki, gelecek için yapılan her plan da bir hayal değil midir?

durum böyle olunca, dışarıdan beni görenler "duygusuz" diyor. mutlu olmayı istemek, geçmişin "sadece tecrübeden ibaret olduğunu, değiştirilemez olduğunu" bilmek duygusuzluk mu? öyleyse, merhaba; en birinci duygusuz benim.

gariplik.

ben hayatın nefret edilen bir şey olduğunu gençken anladım. arkadaşlarım alkol masasında kafayı bulurken. alkolün mutlu edeceğine inanıyorlardı. ben ice tea sipariş ettim. sonra içtim. onları izledim. alkolün iyi bi şey olduğunu sanıyorlardı. mutlu edeceğini. tekrar tekrar mutlu edeceğini. ben hala ice tea yudumluyordum. onlar hala mutlu olacağını sanıyorlardı. hala sanıyorlar.

kısa ve öz.

bildiğim çok az şey var. mesela "filmler değil ama, kitaplar insanı ağlatabiliyorlar."
ve, benim bir sorunum var. ben biliyorum, ama insanlar bilmiyorlar. anlatıyorum, ama anlamıyorlar.

yeni bir kitaba başladım, adı "sinestezya." alzheimer bir hastanın günlüğünü okuduğunuzda, dünyanın ne kadar boktan bir "şey" olduğunu anlayabiliyorsunuz. insanların kıymetini bilmek mi istiyorsunuz? insanları sevmek mi istiyorsunuz? alzheimer hastalarının sınırlı günlerini yazabildikleri ve bir zaman sonra "çarşamba"ya bile "çanlamba" gibi şeyler diyebildiklerini görün. utanmayın, korkmayın ve devam edin okumaya. "cuma" yazmaya çalışırken "cu" yazıp "ne yazdığını unutmasını" görün.

çünkü, çünkü "bir şeylerin yavaş yavaş ve zamanla elinizden kaydığını görmek istemiyorsunuz. siz, kör gibi davranıyorsunuz. alzheimer hastaları, size hayatın geçici olduğunu öğretebilir."
bilgisayarım yavaş yavaş bozuluyor. ben de yavaş yavaş bozuluyorum. bunlar, benim yazdığım son şeyler olabilir. bir an kaybolabilirim. her şeyden pes etmiş bir insanın, bilgisayarım yavaş yavaş bozuluyor. ben de yavaş her şeyden pes etmiş bir insanın, mantıklı kararlar almasını bekleyemezsiniz. her şeyden pes...

kitap önerisi.

daha önce mimlendiğim bir yazıda kitap okumayı pek sevmediğimi söylemiştim. bunun nedeni biraz da bilgisayar bağımlılığıymış. kendimi bu aralar bilgisayardan çok fazla uzaklaştırdım, daha çok gerçek aleme döndüm ve kendimi daha mutlu hissediyorum.

kendime sürekli "izlediğim dizilerden, filmlerden ne anlıyorum? kitap okuyup, neden kendi sahnemi kendim yaratmıyorum ki?" diye soruyordum. bir zaman sonra gerçekten mantıklı olduğunu anladım. bir şeyleri gözünüzde canlandırdığınız zaman, daha güzel oluyor.

her neyse, çok fazla tavsiye ettiğim bir şey değildir ama, ankaradayken fakirliğin dibine vurduğumdan dolayı korsan kitapçıları geziyordum. korsan kitap almak, kesinlikle kötü bir şeydir. ama, orijinal kitap almak için paranız yetmiyorsa eğer, orada durup düşünmeniz gerekiyor. lütfen beni ayıplamayın, ama param yoktu. ben de korsan kitapçılara uğradım işte.

pucca'nın yeni kitabının çıktığını, istiklal akarsu'nun yeni kitabının çıktığını ilk orada fark ettim. açıkçası kitapları elime bile almak istemedim, çünkü bu insanların anlatabileceklerini kendime uygun göremedim o an. ne alabilirim diye düşünürken, aklıma "tutunamayanlar" kitabı geldi. ne hikmetse, o gün tüm korsan kitapçılarda, tutunamayanlar kitabı kalmamış.

sorduğum her yer beni sert bir dil ile "hayır, elimizde kalmadı" diye uyarsada, azmettim ve aradım. azimli sıçan, dağları delermiş ama ben delemedim. tezgahta bulunan bir abiye "tutunamayanlar" kitabını sordum, "amma da çok isteyen var şu kitabı, alıpta bitirebilen görmedim zaten." dedi. garipsedim. "bak, önünde duran tanrı daima tebdil-i kıyafet gezer kitabını görüyor musun? onu okudum, tutunamayanlar'ı da okudum. kat kat daha güzel." dedi. inanmadım. korsan kitap satan birinin böyle bir kitabı okuyacağına inanmadım ama "bazen risk almak, güzeldir."

o an içimden sadece o kitabı almak geçti, çıkardım cebimdeki son 5 lirayı kitaba verdim.

işte "o an", hayatımda "iyi ki son 5 liramı harcamışım" dediğim anlardan birisi oldu. olur da yüzbinlerce kitap arasından okuyacak kitap bulamıyorsanız eğer, mutlaka "tanrı daima tebdil-i kıyafet gezer." kitabını okuyun.

benden bu kadar, sonraki yazımda görüşürüz. kusuruma da bakmayın, son zamanlarda edebi yazı falan yazmıyorum. biliyorsunuz, yazarlıktan bile ümidinizi kestiğiniz zaman yazdığınız şeyler anlamsızlık örgüsüne dolaşıyor zaten.

sonra geçti.

uyandım ve zamanın geçmediğini fark ettim. sonra geçti. zaman tekrar geçmeye başladı, saniyeler dakikaları kovaladı. akrep ve yelkovanın milimetrik hareketlerini izledim. hareket etmiyorlardı. ilk defa bu kadar sessizdiler. "tık, tık" ötmüyorlardı bu sefer. delirdiğimi düşündüm. ama, sonra geçti. 
ondan sonra, burada paragraf değişti.
ben de kendimi anlattım. araya "ondan sonra, burada paragraf değişti" diye bir laf sıkıştırıp bir ton boşluk bıraktım. metnin devamını getirebilir, bugünün özetini geçebilir ve her şeyi anlatabilirdim. getirmedim, geçmedim, anlatmadım. başkaları doldursun istedim, başkalarına boşluklar bıraktım. ben kendimi kurtaramadım diye düşündüm. "bu sefer" dedim, boşluklar bıraktım. benim dolduramadığım boşlukları doldursunlar diye.
bu sefer geçmedi. durdu öyle.

pes.

bırakın hayatı, yazarlıktan bile pes ediyorum. bu kadar mücadeleyi kaldırmıyorum. gün geçtikçe daha kötü oluyorum, daha ağırlaşıyorum. kötü değil, daha umursamaz oluyorum. daha başka, daha bi farklı, daha bi içine kapanık.

iyi geceler. iyi uykular.

mim: itiraf!

yaptığı mim'lerle ailemizin mimcisi ünvanını alan, biricik melodram arkadaşımız yine bir yazısında beni mimlemiş. hazır, uzun zamandır yazı yazmıyordum, bugün iki yazı yazayım dedim. bu yüzden, ilk yazım olarak mim'i cevaplandırmaya karar verdim. ikinci yazı olarak, gece saatlerinde psikiyatrist seansı konusuna devam edeceğim.

bu kadar reklamvari konuşma yeterli sanıyorum ki, hadi sorulara geçelim.

soru 1: en son kime yalan söyledin? neden?
ben yalan söylemeyi pek sevmiyorum. ama işin aslı, sevmediğim kadar da yalan söylüyorum. bu yüzden "en son kime?" kısmı biraz garip kaçıyor, hatırlamıyorum ki.

ilk "odunluzıkkım" olduğum zamanlarda, insanlara açık sözlü olup gerçeği söylemenin çok iyi bir şey olduğuna inanıyordum. benim ağzımdan hiçbir şekilde yalan söz duyamazdınız, her zaman gerçeği söylerdim. ondan sonra, zaman geçtikçe yalan söylemeye başladım.

gerçekleri duymak insanlara çok acı veriyor. eğer arkadaşlarınızın olmasını istiyorsanız eğer, yalan söylemek zorundasınız. bunun aksini yapıp, gerçekleri söylemeye çalışırsanız "insanlara soğuk davranıyor" şeklinde bir tepkiyle karşılaşabiliyorsunuz. bu düzeni değiştirmek için çok şey yaptım. fakat değiştirebildim mi? hayır.

sonuç olarak, sorunun cevabı şu: ben herkese yalan söyleyebilirim, sonuncusu kimdi hatırlamıyorum. çünkü, bknz: yukarıdaki 3 paragraf.

soru 2: bizim bu yazıyı okumadığımızı farz et ve kendine bir itirafta bulun.
bazen, erkeklerin en şerefsizi olabiliyorum. bazen, kim olduğumu bile unutuyorum. bazen aynaya baktığım zaman kendimden nefret ediyorum, biliyorsun değil mi ben? yani, ne kadar nefret etsem bile onunla yaşamak zorunda olduğumu bilmek koyuyor.

benim, kendimle ilgili yapabileceğim en büyük itiraf bu.

soru 3: en son severek okuduğunuz kitap, hangi kitaptı?
olasılıksız.

soru 4: şu an istediğiniz işi mi yapıyorsunuz?
ahaha, kesinlikle hayır. yani, hangi hayatı boyunca öğrencilik yapmış bir insan, daha fazla öğrencilik yapmak ister ki?

soru 5: mutlu musun?
"neye göre, kime göre." diye felsefi bir bakış açısı göstermeden cevaplayacağım değil mi bu soruyu? evet, öyle yapıyorum o zaman. kesinlikle değilim. bu kadar net.

soru 6: öleceğini bilseydin eğer, ömrünün son zamanlarını nerede ve kiminle geçirmek isterdin?
zamanında yalnızlıkla çok savaştım. ama sonradan kabul ettim. "yalnız doğmayan, ama yalnız yaşamak zorunda olan bazı insanlar vardır." işte ben o insanlardan bir tanesiyim. bu yüzden, son anlarımı bir kişiden çok bir eşyayla geçirmeyi daha fazla istiyorum.

daktiloyla olabilir. interneti olan bir bilgisayar da olabilir. sonuçta yazmaya ihtiyacım var. insan nefes almadan yaşayamaz değil mi?

soru 7: her bölümü heyecanla takip ettiğin bir dizi var mı?
olmaz mı? how i met your mother, the following, fresh meat, the big bang theory, walking dead, californication, black mirror falan da falan. bunun türevleri çok fazla efendim, çok fazla. hepsini yazsam sığmaz.

soru 8: favori şarkıcın ve şarkısı?
şarkılara favori gözüyle bakmaktan sakınırım hep. çünkü bir şarkım favori olduğu zaman çok fazla dinliyorum, dinledikçe bıkkınlık getiriyor. bu yüzden, her şarkıya "kulağa hoş gelen" gözüyle bakıyorum. bunlardan birisi de "hypnogaja - here comes the rain again."

soru 9: keşke?
ben de keşke normal insanlardan olsaydım. yani ne bileyim, her şeyi fazlasıyla düşünmeyip ayrıntıya takılmasaydım. bir şeyi ayrıntısıyla düşündüğünüz zaman, ana hatlarını kaçırıyorsunuz. bu yüzden olduğu gibi kabul etmek yerine, "olması gerektiği gibi" kabul ediyorsunuz. bu da büyük yanlışlara yol açıyor.

bu soruda bir tane keşkeden mi bahsedecektik? yani benim çok "keşke"m var da... hani o, "ne kadar az keşke dersen, o kadar mutlu olursun" diye bir laf var ya, ben o lafa uyabilenlerden değilim. guiness rekorlarında "yanlış seçimler" diye bir alan olsaydı, şimdiye meşhur olurdum.

soru 10: kötü alışkanlıklarınız var mı?
bilgisayar ve internet bağımlısıyım. sigara kullanıyorum. bunların yanında, hiçbir şeyi kafama takamama gibi bir alışkanlığım var.

soru 11: sence ideal eş nasıl olmalıdır?
ben yukarıda dediğim gibi, yalnızların adamı olduğunu farkettim. o yüzden ideal eş'ten çok, ideal yalnızlığın nasıl olması gerektiğini merak ediyorum.

doğru bir yalnızlık var mıdır? yani, mutlu edebilecek bir yalnızlık? bunu da ben size sorayım.

okuduğunuz için teşekkürler. bu yazıyı okuyan herkesi mimleyivereyim ben de.

Bu Blogda Ara