Ana içeriğe atla

duygusuz.

ben insanların "duygusuz" hitaplarına alıştım da, insanların beni duygusuz olarak kabul edememelerine alışamadım. sevgilimden ayrıldığım için acı çekmem gerektiğini düşünüyorlar, oysaki bana sevgilisinden ayrıldığında acı çeken insanlar saçma gelmiştir hep.
ben bir kere acısını çektim, sonra geçti. sonra acı çekmemeyi öğrendim. biberonu elinden alınmış gibi ağlayan küçük bebekler gibi ağlamanın, anlamsız olduğunu da öğrendim. bebekler ağlarlar, çünkü yürüyüp biberonu alacak güçleri yoktur. biberon, ulaşılamaz bir mucizedir onlar için. ama biz, ya da mutluluk? bizim için ulaşılmaz bir şey değil.
nasıl aşk acısı çekmediğimi merak ediyorlar. aslında bir tarifi yok, sadece "çekmiyorum" işte. "erkek milleti değil mi?" diyebilirsiniz, ama ben sevgilisinin ardından aylarca ağlayan erkekler tanıyorum. "senin için değeri yok muydu?" diye sorabilirsiniz. ben de "değerliydi." derim. anlamanız içinde "değerli" der ve bastıra bastıra "ydi" diye devam ederim.

insanların en büyük sorunu, geçmişe bağımlı yaşamaktır bence. zaman makinesi ile ilgili bir çok paradoks var. aslında, benim en sevdiğim olaylardan birisini anlatayım. gerçek mi, değil mi tabi ki bilmiyorum.
stephen hawking, gelecekte zaman makinesinin bulunup bulunmadığını test etmek ister. bu yüzden, evini bir parti yerine çevirir ve kimseyi çağırmaz. günler geçtikten sonra, haberlerde "stephen hawking'in gelecek zaman partisi" diye bir haber çıkar.

böylece, stephen hawking ileride zaman makinesi bulunamadığını ispatlamıştır. çünkü, gelecekte zaman makinesi bulunsaydı eğer, o parti gelecekten gelen insanlarla dolmuş olurdu.
aslında, tabi ki olay bu kadar basit değil ama ben en sade dilde anlatmak istedim.

her neyse, insanların en büyük sorunu geçmişe bağımlı yaşamaktır, dediğim gibi. ileride zaman makinesi bulunmamıştır, yüzyıllar sonra bile bulunamayacaktır belki de. bu yüzden, geçmişe dönüş imkansızdır, "eğer ki bir kitap yazmıyorsanız."

geleceğe doğru yaşamanın en güzel tarafıysa, geçmişte yaşadıklarınızdan dolayı acı çekmemektir işte. "gelecek planları yapmıyor muydunuz?" denebilir burada da. evet, gelecek planları da yapıyorduk. bir zamanlar, hayaller de kuruyorduk. ortaokuldayken, üniversitede zengin olup herkese yardım edecektik mesela.

hangi hayaliniz gerçek oldu da, gelecek için yaptığınız plandan ümit eder oldunuz ki? peki, gelecek için yapılan her plan da bir hayal değil midir?

durum böyle olunca, dışarıdan beni görenler "duygusuz" diyor. mutlu olmayı istemek, geçmişin "sadece tecrübeden ibaret olduğunu, değiştirilemez olduğunu" bilmek duygusuzluk mu? öyleyse, merhaba; en birinci duygusuz benim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…