Ana içeriğe atla

anti depresanı bıraktım.

yaşamayı denedim. ölmeyi de denedim. şizofrenik karakterler kurup kırmızı hayaller bile denedim. olmadı. çocuğunu döven babanın tokadı gibi yapıştırdılar yüzüme, "psikiyatriste git." dediler. "denemediğim, son şey, son çare..." diyerek çıkıp gittim psikiyatriste. hipotriodin var dedi, depresyondasın dedi ve anti depresan verdi.

denemediğim son bir şey, son bir çare olduğunu fark ettim. değişmek, değişmek ve tekrar değişmek. sahi ya, şimdi merak ettim. "çocuğunu döven bir babanın tokadı mı, babasını döven bir çocuğun tokadı mı daha fazla acıtır insanın içini?"
geçenlerde, çanakkaleye gittiğimde yeni tanıştığım bir arkadaşımla sohbet ettim. bir işten bahsetti. firma seni bir kaç hastaneye gönderiyormuş, doktorlarla konuşmanı ve kendi ilaçlarından yazmalarına ikna etmeni istiyorlarmış. garip. içimden bir şey doktorlara güvenmemem gerektiğini söylüyordu. ama her zaman "bir belki" vardır değil mi? selam, ben o "bir belki"den yazıyorum.
anti depresanlar, plasebo etkisiyle çalışırlar. "bu ilacı kullanırsam eğer, moralim düzelecek." dediğiniz için moralinizi daha düzgün hissedersiniz aslında. insanlar "mutlu ediyor ama uyku getiriyor." dediği için mutlu oluyor ve uyuyorsunuz.

ben kanıtladım, başlarken "işim olduğunda uykum gelmeyecek, işim olmadığında gelecek." diye ayarladım kendimi. işim varken gelmedi, işim yokken geldi. sonra, kendimi "anti depresanlar canımı sıkıyorlar artık." diye ayarladım. şimdi canımı sıkıyorlar, içmeyi bıraktım o yüzden.
bazen "oğlum, dün anti depresan kullanarak hayatını düzene sokmuş adam bugün size kişisel gelişim yazısı yazıyor, siz de mal gibi okuyorsunuz. bir sorun yok mu bunda?" diyorum. bu yazdıklarıma "tecrübe" gözüyle bakarsanız eğer, daha bir güzel olur. her neyse.
insanlar mutluluğu fazla abartıyorlar bence, öyle de yapılması gerekiyor. benim en büyük toplumsal tespitlerimden birisi burada başlıyor. "mutlu olma isteği, yalnızlığı getiriyor ve bizler 'yalnızlık' ile 'hiçlik' durumunu çok fazla karıştırıyoruz.
insanları anlamak gerçekten zor, kendimden biliyorum bunu. mutlu olmak isteyen, nasıl yalnız kalmak isteyebilir ki? hayır, isteyemez. yalnızlık değil, hiçliği tercih ediyoruz. bundan 1 ay öncesine kadar, aşırı derecede hiçlik psikozuna girmiş bir insandım.
bu aralar, topluluk başkanımın bana çok fazla kızdığını fark ediyorum. "neden verdiği işleri bitirmiyor muşum? neden ertesi güne bırakıyor muşum?" ne yalan söyleyeyim, başkanıma yalan söyledim. aslında, kısmen doğru sayılır. son güne kadar bırakıp, son gün işleri birden bire yapmak yaratıcılığı arttırıyor. ama, benim "işleri bitirmeme, ertesi güne bırakma" sebebim bu değil.

mutluluğu çok fazla abartıyorum bence. bu yüzden, mutlu olma isteğim bende hiçlik yarattı. topluluklara bu yüzden girdim ve bu yüzden "bir afiş işi var, yapar mısın?" diyen herkesin işini yapmaya çalışıyorum. çünkü, "kendimi bir işi yaparken, yaptıktan sonra da başkaları o işi takdir ederken" kendimi bir "hiçmiş" gibi hissetmiyorum. işi bitirip afiş basıldıktan sonra, afişi gördüğümde: "vay be! ben yaptım, işte bu." diyorum.

bu beni çok mutlu ediyor. bu yüzden, aldığım işi hemen bitirmiyorum. psikolojik olarak kendimi kandırıyorum. o gün "evet, evet! iş yapıyorum!" diye anlatıyorum kendime. hemen bitirirsem eğer, yapacağım iş kalmaz ve tekrar mutsuz olurum diye korkuyorum. son güne kadar bırakıyorum.
dünyanın, türlü türlü huyları olan insanları var. benim en büyük huyumu yeni fark ettim. ben bir ilişki adamından çok, iş adamıyım. birilerini arayacağım, konuşacağım, gerekirse toplantı yapacağım ve kendimi "varmış" gibi hissedeceğim! ama, ilişkilerim böyle değil.
bu yüzden, artık sevgili de istemiyorum. sadece, bir kaç günlük heves olacağını biliyorum çünkü. ilişkiler bana, hiçmişim gibi hissettiriyor. garip.
aslında, anlatmak, yazmak istediğim çok şey var. hayal kurmaya yeniden başladığımı söyleyecektim, taa ki hayallerim tekrar kırılana kadar. yurdu çok severken, birden eve çıkmayı neden istediğimi anlatacaktım. ama, onlarda bir sonraki kişisel yazıma kalsınlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…