Ana içeriğe atla

mektup: bıraktığın yerdeydim, koştum. (artı on sekiz)

şimdi sen gidiyorsun ya, siktir git. bir atasözü.
gözyaşlarımı gördüğünde dayanamayan insan, merhaba. beni okuyorsan eğer, elini başkasının sikinden çek ve dikkatini buraya ver. bu mektubu ilk defa yazıyorum ve sen, son defa okumayacaksın. biliyorum.

bıraktığın yerde değilim ama insan bazen bıraktığın yeri, ilk hayatımı siktiğin yeri özlüyor biliyor musun? sevginin, aşkın en saf anlamda gösterildiği yere geri dönmek ve bir orospu yerine, başka birine göstermek istiyor her şeyini. ama sonra, erkek kadın fark etmeden, herkesin orospu olduğuna kayıyor aklı. sen olmasaydın eğer, başkası olurdu.

merak ediyorum bazen, benim bıraktığım yerde misin? insanların yaptığı salaklıkları yapıyorum bazen, ismini facebook'ta aratıp bulamıyorum. aklıma tekrar tekrar "ne kadar orospu olduğun" geliyor. biliyorum, tahmin ediyorum sonra; illaki beni bıraktığın yerdesindir. benimleyken, başkasının kucağına atladığın gibi; başkasının kucağından, başkasının kucağına atlıyorsundur kesin. ve başkaları fark etmesin diye, facebook hesabını kapatmışsındır kesin.

bazen, bana bıraktığın olumlu taraflarını düşünüyorum biliyor musun? "sen olmasaydın eğer..." diye başlayan cümlelerim oluyor, en güzel kelimelerle devam ediyor sonra. birden sertleşiyor sonra. zaten birinci cümleden sonra, ikinci cümlene "ama" diye başlıyorsan eğer; birinci cümlenin hiçbir anlamı yoktur. bil istedim, bu mektubu ona göre oku.
"sen olmasaydın eğer, bu kadar umursamaz olmazdım." ama, sırf bu kadar umursamaz olduğum için kaybettim biliyor musun? şimdi, elimi alsan, kolumu bacağımı koparsan ve çöpe atsan, ruhumla rüyalarına girer ve "umrumda değil!" diye bağırırım. birinin hayatımı önümde sikseler, "benimkini de siktiler" der ve uzaklaşırım.
"sen olmasaydın eğer, bu kadar güleryüzlü olmazdım." ama, sen olduğun için bir o kadar da duygusuz oldum. hangi durumda, hangi tepkiyi veremeyeceğini bilememek nedir bilir misin sen? biri yanında ağlarken, kahkaha attın mı hiç? en sevdiğin çocuğun elinden oyuncağını aldıkları zaman, kahkahalar attın mı hiç?
sen gittin gideli, çok yalan söylüyorum biliyor musun? seni tamamen unuttum diyorum, "senden nefret ediyorum" diyeceğime. eski sevgililerimin hepsiyle aram iyi, sen hariç. merak etme, kendini öksüz hissetme. bazı eski sevgililerim de orospuydu, ama sen kadar değil.

şimdi, soruyorsundur kesin, "sen dünyanın en iyi insanı mıydın sanki?" diye. sadece merak ediyorum da soruyorum biliyor musun? "insan sevdiğini siker mi?" diyen bir insan yerine, yatakta dünyanın en zevk veren erkeği olmak mıydı dünyanın en iyi insanı olmak? ya da ne bileyim işte. o yatakta çıplak uzanıp sadece yatmak yerine, dünyanın en ilginç fantezilerini üzerinde denemek miydi dünyanın en iyi insanı olmak?

öyleyse, bil istedim. istediğin gibi bir insan oldum. şimdi, "insan sevdiğini siker mi?" diye düşünemiyorum çünkü "beni bıraktığın yerde inanıyordum sevgiye." bir kadınla aynı yatakta çıplak yatamıyorum, çünkü "beni bıraktığın yerde inanıyordum aşkın sadece seks olmadığına."

o, bıraktığın yerde beni arayacaksın. bir gün kapımda köle olacaksın. bir gün, o bıraktığın yere koşa koşa geleceksin. biliyorum, tahmin ediyorum çünkü. ama bil istedim:
o bıraktığın yerdeydim. koştum sonra. bıraktığın karanlık yolların hepsini teker teker aydınlattım. tüm yolları denedim ve birine rastladım. "yanlış yolda koşmak, doğru yolda beklemekten iyidir." dedi. henüz inşasına başlanmamış köprüler, yer altı şehirleri buldum ve koştum. bıraktığın yerden çok uzağım şimdi. yıllarca koştum, yıllardır koşuyorum.
bir gün... yürüdüğün, inşa edilmiş tüm yollardan koşarak bıraktığın yere geri döneceksin.
ve, benim girdiğim hiçbir yola girmeye cesaretin yetmeyecek.
hiçbir zaman, birileri öldü diye sevinen insanların bulunduğu topraklara giremeyeceksin.
hangi yolu denersen dene, hep aynı hikayeyle karşılaşacaksın.
önce, birinin kucağına atlayacaksın. sonra, o birinin kucağından kalkar kalkmaz başka birinin.
bazen, bilirim yaparsın sen... iki kişinin kucağına aynı anda oturmaya çalışacaksın.

ne kadar dönersen dön, götün hep arkandadır. bir gün, benim göt olmadığımın farkına varacaksın.
diyorum ya, bıraktığın yerlere tekrar tekrar bakacaksın. en küçük çekmeceye, fare deliğine.
her tarafta beni arayacaksın. bir gün, beni aradığın o yollarda kahrolacaksın ve akbabalara yem olacaksın.

mezarın olmayacak ve hatta, bir fatiha okuyan bile bulamayacaksın. o zaman anlayacaksın, "aslında bedeninin değil, ruhunun orospu olduğunu."

ben, bu mektubu; bıraktığın yerden yazmıyorum. tekrar tekrar, haberin olsun.

şimdi, elini tekrar başkasının sikine koyabilirsin. dikkatini oraya verebilirsin. ama, işin bittiğinde, tekrar burayı okuyacaksın. bil istedim. çünkü, ben biliyorum. en azından, tahmin ediyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…