Ana içeriğe atla

sorunlanıyorum.

bilgisayarım bozuldu, bozulmak üzere. bir şeylerden uzaklaştığımı yavaş yavaş hissediyorum. en son bu duygulara kapıldığımda, son çare olarak bir psikiyatriste gitmiş ve kendimi anti depresana vermiştim. sonrasındaysa, doktora bir daha gitmeden ilaçları bıraktım. düzeliyordum.

şimdi, her şey daha fazla koyuyor.
ben insanlara "odun" olduğumdan bahsediyorum, geçen haftalarda "ben odunsam eğer" diye bir yazı yazmıştım. konunun bunla hiçbir ilgisi yok, konu tamamen benimle alakalı. sadece, öyle bir yazı yazdığımı hatırlatmak istedim.
ben insanlarla konuşmayı çok severim, sanırım insanlar benle konuşmaktan nefret ediyorlar. dünyanın en kötü şeyi, AIDS olmak değil de bir insanın gözlerine baktığınızda "derdinin olduğunu farketmek"tir biliyor musunuz? derdinin olduğunu fark ettiğiniz insana "ne olduğunu" sorarsınız ve ileriki bir zamanda, derdiniz olduğunda size "ne olduğunu" sormasını beklersiniz.
ne çok dert dedim, çok dertlendim. gerçekten.
işte, dünyanın en kötü şeyi burada devreye girer. ne kadar somurtursanız somurtun, ne kadar üzüntülü durursanız durun; etrafınızda "insanın gözlerine baktığında derdini gören bir insan" yoksa eğer, siz oranın görünmez insanı olmuşsunuzdur. ve genelde, etrafınızda "insanın gözlerine baktığında derdini gören bir insan" yoktur. çünkü o insan hep siz olmuşsunuzdur ve kimse sizden mutsuz olmanızı beklemiyordur.
aslına bakarsanız;
herkesin evinde defterler, mobilyalar var. bilmiyorum, acaba onlara bakıp; "bunlar yapılırken, yüzlerce ağacı kestiler" diyen var mıdır? ağaçlar fotosentez yaparlar, fotosentez yapan "varlıklar" canlıdırlar.

bir insanın bir tarafını kestiğinde, dayanamayıp ağlamaya başlar. bir tarafı kesilen insanı izlediğindeyse, için acır. insan canlıdır. fotosentez yapan varlıklar da öyle. insanlar ağlar ve kim bilir; "belki de, odunlar da ağlıyordur."

Yorumlar

  1. derdini anlasa kaç yazar ? sana bir tek anan baban gardaşın yanar onlarda ana baba gardaşsa tabii .

    ve eğer ki onlarada sahip değilsen derdini git bir ağaca anlat ya da benim bir zamanlar yaptığım gibi dolmuşdaki teyzelere

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…