güzel şeyler bir türlü olmuyor.

bir kaç cümle bile yazamadım, elim kolum titriyor. özür dilerim, çok duygusalım bugün. o yüzden, aralara girip bir kaç cümle eklemeyeceğim. sadece, hikaye yazacağım işte. tekrar, özür dilerim.
kenarda köşede yakılmış ve içilmeden bırakılmış sigara gibi hayatlar. sıra sıra koyulmuş, sıkı sarılmış tütün misali. arada sırada rüzgar esiyor, uçup giden dumanla birlikte kayboluyor her şey. rüzgar ne kadar hızlı esiyorsa, o kadar çabuk yaşlanıyoruz. ve öyle bir sigara ki bu, bazen bitmesi yüz yıl sürebiliyor.

bazen, yazdığı her şeyde aynı kelimeleri kullanıyor yazar. sessizlik, yalnızlık, mutsuzluk falan. tanrıya özeniyor sanırım. yani, kader gibi aynı. sürekli aynı şeyler çerçevesinde yazılmış. birileri ölüyor, acı çekiyorsun. ölürken, acı çekiyorsun. yalnız kalıyorsun, acı çekiyorsun. sevgilinden ayrılıyorsun, acı çekiyorsun. ailenle kavga ediyorsun, acı çekiyorsun. mutsuz oluyorsun, acı çekiyorsun. etrafına binlerce kelime sığdırılmış ama anafikir hep aynı, acı çekiyorsun.

bazen, mutlu da oluyorsun tabi. o zamanda, mutluluğunun bile en kısa sürede bitebileceğini öğrenip acı çekiyorsun. bazen abartıyorsun olayı, her an öleceğini düşünüp yaşamaktan bile acı çekiyorsun. ne bileyim... bazen, her şeyin güzel olacağına inanıyorsun. çoğu zamansa güzel olmuyor, yine acı çekiyorsun.
birileri kendini asıyorken, birileri sevişiyor. birileri gözlerini doyuramıyorken, birileri açlıktan ölüyor. birileri düşünüyor, birileriyse düşünmekten bi haber. birisi var, dünyadaki her şeyi düşünüyor. dünyadaki her şeyi değiştirmek istiyor.

ama hiç kimse o birini tanımıyor. tanıyanlar da dalga geçiyor zaten.
dayanamadım yine, aynı şekilde yazmaya karar verdim. az önce titreyen elim kolum duruldu şimdi. gözlerim doldu sadece bu sefer. bulanık görüyorum.
bir şiir yazıyorsun, insanları şiir olduğuna inandıramıyorsun.
bazen sen bile inanmıyorsun yazdıklarının anlamı olduğuna.
bazen, anlamsız şeylere bile anlam katabiliyorsun zaten, sadece bir umut için.
bazen, bazen ile başlayan milyonlarca cümle kurabileceğine inanıyorsun da...
zaten bazen, hayat sadece bazenlerin birleşmesiyle oluşuyor.

bazen mutlu olduğunu düşünüyorsun mesela, bazen mutsuz.
işte o an anlıyorsun mutlulukla ilgili sadece iki seçeneğinin olduğunu.
bazen'ler anlamsız kalıyor çünkü, ya mutlu hissediyorsun ya mutsuz.

sonra, her gün evinin önünden şarkı söyleyerek dilenen dede ve nine geçiyor.
seslerinin mükemmel olduğunu ve varını, yokunu, her şeyini onlara vermek istiyorsun.
sonra, bir gün evinin önünden şarkı söyleyerek geçen sadece dede kalıyor.
ağlıyor ama görmüyorsun. susuyor ama duyuyorsun.
hayatını verdiği kadını kaybetmiş olduğunu fark etmiyorsun bile.
kadının cenazesinin kalkmamış olduğunu bile bilmiyorsun.

artı onsekiz: erkeğin orospusu, ben. odunluzıkkım.

efendime söyleyeyim, küfürlüdür. o yüzden artı onsekiz.
yalnızlık, on harfli. sessizlik de. hüzünse altı.
hepsinde biraz ben varım, hepsi biraz korkunç.
zaten, yalnızlık yalnız yaşanır. yalnızlığın olduğu yerde bazen çığlıklar konuşur.
çığlıkların olmadığı yer de sessizdir.
dünyada misafirsen eğer, çığlıklar rahatsız eder zaten başka insanları.
hüzün, sessizlik ile yalnızlığın tepkimeye girmiş halidir.
psikiyatristlerin söylemeyi unuttuğu bir şey var.
her psikolojik hastalığın başı, derinliklerde oluşan boşluktur.
ama, her şeyin başı korkudur. gerçekten.
zaten, "bir şeyden korkuyorsan eğer, başına geleceğini biliyorsundur."*
bilmiyorum. bir de, en hızlı koşabilen kuş uçmayı bilmeyen kuştur.
bir sigara verir misin? susmak istiyorum ama susamıyorum. yazmamayı öyle çok istiyorum ki şu an, kendimi durduramıyorum.

her neyse, işte bir gün sigara içiyordum. bittikten sonra da izmaritiyle oynuyordum. bir gün yemek yiyordum. ketçap ile mayonez'i karıştırıp, üzerine tuz atıyordum. karabiber bana bakıyordu, ben de ona bakıyordum. bir gün salep içiyordum. bir gün, kendime kahve yapıyordum.

bir gün kendimi, bir kadının yatağında buldum. bir gün, en iyi arkadaşım yatağımdaydı. bir gün, bodruma inen merdivenlerde oturmuş biriyle öpüşüyordum. bir gün, çok acayipti ama hatırlamıyorum. bir gün, bir kadını aldattım. bir gün, bir kadın beni aldattı. bir gün, ne olmuştu hatırlamıyorum.

bir günler hiç bitmedi. yarın, yeni bir gün oluyor.

bir gün, kendimi balkondan aşağıya atıyorum. ölmüyorum. bir gün, o kadar bunalıyorum ki kendimi asıyorum ama sandalyeye vuramıyorum. bir gün, yoldan karşıya geçiyorum ve bir araba çarpıyor. kemiklerim kırılıyor ama ölmüyorum. bir gün, bu koduğumun ankarasından nefret ediyorum ama bir türlü kurtulamıyorum.

bir gün, ne bileyim işte.
bir gün, karşıma biri çıkıyor. dünyamı değiştirmeye çalışıyorum.
telefonumda radyo kaybolmuş, bir türlü bulamıyorum.
bir gün, dünyanın en büyük orospusu oluyorum.
sonra hepsini tepkimeye sokuyorum.
radyo, dünya, orospu. dünya, orospu, radyo. orospu, radyo, dünya.
bir sonuç alamıyorum. "sikerim" diyip defoluyorum.
* ile işaretlediğim kısmı, ismail sertaç yılmaz'ın bir yazısında okumuştum.
**, şiir denemelerini bazen "baykuş edebiyatı" bloguna özeniyorum, ama olmuyor.

fosforlu ankara.

üst kısımları okumaya korkuyorsanız eğer, yazıda geçen "şimdiye dönelim" kısmından okumaya başlayabilirsiniz.

güzel bir müzik çalıyordu, az biraz hatırlıyorum. gece saat 02.45 olmalıydı, ya da yakınında bir şeyler. balkonumun kapısı açıktı. iş servisinden inen bir adam vardı, kafamı uzatıp gördüm. elinde bir poşet, saat 02.46 olmuş olmalı. evine belki ekmek götürüyordu, belki de poşetin içinde iş kıyafetleri vardı. bilmiyordum. saat 02.47 oldu. saat 03.00 oldu. saat 05.00 oldu. benim aklım hala o adamdaydı, poşetteydi. ne vardı o poşette? biraz mutluluk, biraz umut?

benim için hayat gece başlar, sabah biterdi. öğleden akşama kadar evde yatarak geçirirdim. aklımda bu sefer o adam yoktu, poşet de çoktan gitmişti zaten. aklımı yalnızlık çaldı bu sefer, sabahtan akşama yalnızlığı düşündüm. bu yatakta biriyle uyumuştum, bu koltukta biriyle film izlemiştim. bu balkonda en sevdiğim arkadaşımla sigara içiyordum. şimdiyse yine aynı evde, kalabalığımı çalıyordu yalnızlık. "nerdesin be arkadaş" diyordu içimden bir ses. kimse cevap vermiyordu.

derinlere iniyordum bu sefer. düşünsene, daha geçen senelerde şu parktaki kızları güzel buluyordum. ya ben çok büyüdüm, ya insanlar çok küçüldü. ya da büyük insanlar evlerine sığındı ve kapılarını bana kapattı. hiçbirini göremez oldum.
şimdiye dönelim.
kısa bir yazı olsun istiyorum. en kısa kelimeler basit kaçıyor ama.
kısa bir paragrafla yola çıkıyorsun. kelimeler uzuyor, yollar uzuyor.
yazılmış yüzlerce kelimeye küfrediyor insanlar, gözü korkuyor okumuyor.
zaten insanlar, her zaman korkuyor. kimsenin götü, uzun yollara girmeye yemiyor.
sonra, ankara fısıldıyor. sessizlik fısıldıyor. yalnızlık fısıldıyor.
"her zaman yalnız kalacaksın, seni bırakamam" diye başlıyor lafa yalnızlık.
"beni isteyeceksin, dinlediğin müzikler bile zevk vermeyecek" diyor sessizlik.
sonra ankara konuşuyor, "ne zaman benimle hayal kurmayı bırakacaksın..." diyor.
"...her geldiğinde kırılıyorsun, hayallerine küsüyorsun. suçu bana atıyorsun..."
"...ne zaman duracaksın." diyor.
"bilmiyorum" diyorum ben de.
ankara bile beni istemiyor..
dipnot: ankara, sensiz biraz eksik ethem sarısülük. hiçbir dava, insanın canını alacak kadar değerli olmamalı. ve can alanlar, cezasız kalmamalı.

biraz aşk, biraz dilencilik.

bugün şerefine içiyorum. şerefime içecektim de, koşarak uzaklaşırken gördüm. ıssız sokaklardan birine girdi. kayboldu. güzel geçen günlere içecektim de, geçmiş olduğunu gördüm. ne bileyim. aklımda son çareydin, seni kullandım. üzerine içtim, şerefine.
her keşif için biraz hayal gücü gerekiyorsa eğer, aşkı keşfetmek için de hayal etmek gerekir. bilmiyorum. bazen benim olabilecek birini yaratıyorum. tam elinden tutacakken, ihanete uğruyorum. düşünsene, kendim yarattığım şeyde ihanete uğruyorum.
yeni bir hikayeye bakıyorum, henüz başlığı yazılmamış. başrolüne aşk oluyor bazen. aşk sen oluyorsun ama... beni arıyorum sonra sayfalarda. bırak bir karakteri, kıyıda köşede askıda kalmış dipnot bile olamıyorum. yeni bir film izleyesim geliyor bazen, ismini çoktan koymuşlar bu sefer. senarist sen oluyorsun, bense... ne bileyim işte, ufak bir figüran bile olamıyorum. benden başka herkes oluyor ama ben, yakınından bile geçemiyorum.

bir şeylerin benimle oynadığını düşünüyorum bazen. tam seni seviyorum mesela, beni sevmiyorsun. sonra sıra sana hiç geçmiyor. hiç sen sevmiyorsun beni. sana ne kadar yakın olursam, o kadar uzaklaştırıyor o bir şeyler. tam karşılaşacağız derken, sen düz yürümek yerine sağa dönüyorsun. yanımdan geçen, kalabalıktan biri bile olamıyorsun. yanımdan geçmemek için her şeyi yapıyorsun belki.
her neyse, sonra zaman geçiyor biraz. bazen delirmek istiyorum. tam o anlarda beynim, delirmemek için her şeyi yapıyor. tam her şey normale döndü diyorum, delirmemek için her şeyi yapan beynim pes ediyor. bazen deliriyorum zaten, kimse görmüyor.
bu sefer kadehimi, o son paramı verdiğim dilenci için kaldırıyorum. verdiğim o son parayla döner almış, kendini mutlu etmiştir. ufak bir gülümsemenin mutlu edebilen çok yanı yoktur ama ufak bir gözyaşıyla, büyük mutsuzluklar hissedebilirsiniz. mutluluklar gariptir, mutsuzluklar da öyle. dilenciler de gariptir.

düşünsene, abartılmış basitlik olacak ama. para isteyen dilenciler var. düşünsene bir insanı, yalnızlığına karşı dost dileniyor. düşünsene bir beni, sana karşı aşk dileniyorum. düşünsene bir dilenciyi, dünyayı kurtarmak için dileniyor. hepsi garip. beni bir kez daha düşün. şimdi senden biraz düşünce dileniyorum.

geçmişte, bir park vardı.

yanlış hatırlamıyorsam, geçen seneydi. sömestr tatilinde eve dönmüş, evde bunalmış ve soğukta dışarı çıkmıştım. pek de soğuk sayılmazdı sanırım. parkta çocuklar, birbirine geçmeli yapılmış kaydırakta oynuyorlardı. çocuklardan biri panik yapmış ve "aaaa" harflerinden olan şaşırma ifadesini takınıyordu. ondan sonra çocuğun ağzından çıkan kelimelerle sarsıldım, şok oldum.

birisi, kaydırağın içine "seni şey yapmak istiyorum" yazmış. bir parkta, bir kaydırakta, çocukların oynaması gereken o yerde yazılı bir cümle... "seni, şey yapmak istiyorum."
sonra, günlerden bugünler oldu. gezi parkında olaylar oldu. birileri alışveriş merkezleri dışında yaşanacak yerler olduğunu da hatırladı. çocuklara alışveriş merkezlerinden güzel elbiseler alabilirsiniz, oyuncaklar alabilirsiniz ya da ne bileyim, aslında yememesi gereken yemekleri bile yedirebilirsiniz. ama bir çocuğa "eğlenmeyi, arkadaş edinmeyi ve yaşıtlarıyla iyi anlaşmayı" sadece, parklarda öğretebilirsiniz.
ben bugün, şu adresteki videoyu izledim. sizin de izlemenizi istiyorum.


uzun zamandır buralarda, dünyayı değiştirmeyi istediğimden bahsediyorum. bugün, yaşlı bir insan olsaydım eğer, en çok özlediğim şeylerden birisi çocukların gülümsemesi olurdu herhalde. dünyayı değiştirmek derken kast ettiklerimden bir tanesi de buydu işte. çocukların, ait olduğu yerlere geri gitmesi.

bazen, nadir olsa da televizyon izlerim. televizyonlarda parklar, insanlara kötü bir yermiş gibi gösteriliyor. bir çocuk kaçırıldığında mesela, genelde parktan kaçırılıyor. anneler, babalar çocuklarını parklara göndermekten korkuyorlar. parklardansa, çocukların bilgisayar başına oturmaları daha güvenliymiş gibi geliyor çünkü. düşünsenize, hangisi daha güvenli olurdu? çocuğunuzun parkta oturması mı yoksa, gözünüzün önünde bilgisayarla uğraşması mı? tabi ki, gözünüzün önünde olması. peki, çocuğunuzla beraber parka gidemiyor musunuz? anladım anladım, yemek yapmanız gerekiyor.

ben çocukları sevmem aslında. fazla başımı ağrıtırlar. ama, bir çocuğun benim gibi olmasına göz yumamam. çünkü, ben "çocukluğunu bilgisayar başında geçirmiş bir insanım" ve "bilgisayar denen şeyin hayatı ne kadar bok ettiğini iyi biliyorum."

ben yokken yiğenime gta denen oyunu öğretmişler. yiğenim çok zekiydi, henüz küçücük olmasına rağmen benden daha güzel konuşmasından anlıyordum bunu. üniversiteden geri döndüğümde, çok güzel oyun oynuyordu ama artık konuşmuyordu. bilgisayarı elinden aldığınız zaman, ağlamaya başlıyordu. diğer yiğenlerimde bizim evimize geldiğinde, "mustafa amca, bilgisayarı açar mısın?" diye ağlıyorlar ve birbirleri arasında kavgaya tutuşuyorlardı.

olması gereken bu değildi. bizimkilere ne kadar kızarsam kızayım, "sen madem bunun farkındasın, neden kendini düzeltmiyorsun?" diyorlardı. ben çoktan hayatımı bok etmiştim. "21 yaşındaki bir insanla, 3 yaşındaki bir insanı tutamazsınız" diyemiyordum tabi. çok konuşan bir insan değilimdir çünkü.

neyse, sonuç olarak: sayın devlet, gezi parkını yıkmanızı istemiyorum. hiçbir parkı yıkmanızı istemiyorum. ben size alışveriş merkezi yapmayın demiyorum, hobi olarak gidip şehir merkezlerinin dışına yine yapın. ama, parkları yıkmak yerine; düzenleyin. çocukların hoşuna gidecek şeyler ekleyin. güvenliğini "çocuklar çime bastı diye, çocuklara bağıran bir bekçiye" değil, "çocuklarla birlikte oynayabilecek bir insana" bırakın. gerçekten, başka bir şey istemiyorum.

çünkü, geleceğe ihtiyacımız var. gelecek içinse bu çocuklara. 

yazar ilgisizliği, nasılsın?

yazdım, buraya bir çok şey yazdım da; insan yazıya "özür diliyorum" diye başlık attığında daha can alıcı şeyler yazmak istiyor. ne bileyim... son zamanlarda çok kötü yazdığımı biliyorum. sanırım, henüz özür dilemeye o kadar hazır değilim. o yüzden başlığı ve konuyu değiştirdim.

ama biliyor musun, son zamanlarda her şey bok gibi gidiyor. yeni yeni şeyler öğreniyorum. mesela birilerinin "mustafa, bir yanlışım mı var? yani, hayatında kötü giden bir şey mi var?" diye sorması için tüm ilgi ve alakayı kesmen gerekiyormuş.

daha önce bunu yapıyordum, biliyorsun. insanlara hiçbir şekilde ilgi göstermiyordum, bana daha fazla ilgi gösteriyorlardı. sonra fikirlerim değişti, ben değiştim. kimseyle konuşmayan yazar olmaktansa, insanlarla sohbet etmeyi tercih ettim. şimdiyse, kimseyle konuşmayan yazarları daha iyi anlıyorum.

çünkü, insanlarla ne kadar sohbet edersen o kadar yalnızlığa gidiyorsun. insanlara ne kadar ilgi gösterirsen, o kadar kendilerinden bahsediyorlar. insanları ne kadar seversen, o kadar unutuyorlar seni. insanlar, garip şeyler. ne kadar konuşursan konuş, "yalnızım" diye yakınıyorlar.

yalnız bir insana ne kadar yakınlaşırsan, o kadar uzaklaşıyor senden.
merak etme, sen de öylesin. benim kadar yalnızsın, bana yakınlaşmaktan korkuyorsun.
senin kadar yalnızım, sana yakınlaşmaktan korkuyorum.

hadi, bugün bir şey yapalım. nasılsın?

tekrar merhaba, depresyon ve senaryo.

ve susmayı seçtiğini, işlerin böyle gitmeyeceğini söyledi. susabilecek gücü bulmuştu kendinde yazar. işleri değiştirmenin bir yolunu bulduğunu düşündü. "odun" neydi mesela. adam olması gerektiğini söyledi kendi kendine. - susamadı, değiştiremedi.
bazen öyle anlar geliyor ki, "tamam!" diyorum. "benim için her şey bitti. odunluzıkkım bitti. ben artık kendim olmalıyım. babamın bahsettiği o adam olmalıyım. çünkü böyleyken işler iyiye gitmiyor." ondan sonra aklıma, pes etmenin rezilliği geliyor. çünkü, bazıları "her şey kötü mü gidiyor? kendini yolun sonunda mı hissediyorsun? doğru yolda olduğunu fark et. çünkü hiçbir zafer, kolay yoldan kazanılmıyor." diyor. buna kendimi inandırıyorum. çünkü:
dünyayı fethedecek bir ordusu, birilerini öldürecek cesareti yoktu "katilim" diyerek mektup yazmaya başlayan insanın. katillik sadece lafta kalıyordu. sadece kelimeleri kullanarak bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyordu o. kalemler, kimi zaman kılıçlardan daha keskindi çünkü. ama, gerçek dünya bu. senden nefret eden bir öğretmeni kelimelerle alt edemezsin. ya da, insan öldüren bir katile ne söylersen söyle, öldürdüğü insanı geri getiremezsin. katile, ceza da veremezsin.

yine de, bir şeyleri değiştirmenin, insan öldürmekten farklı yollarla olacağına inanıyordu yazar. bazen olur ya, imkansızlıklara inanmak istersin. imkansızlık, imkanlardan daha çekicidir çünkü. ve imkanlı olan şeyler sıkıcıdır.
neyse, her seferinde devam edeyim diyorum. bazen annemin, "oğlum, aklında bir şey var da bize mi söylemiyorsun? neden okumuyorsun?" sözü aklıma geliyor. aklımdakini ağzıma alıp, "dünyayı değiştireceğim anne, sadece biraz zaman ver." demek, deli saçmasından başka bir şey değil.

biliyorsunuz zaten, benim de pek akıllı olduğum söylenemez. bir deliden, farkım yok.
teyipten, susmuş'un söylediği boşu boşuna şarkısı çalar. hak bana, ömür vermiş, boşu boşuna. vücuduma bir can girmiş, boşu boşuna. (https://www.youtube.com/watch?v=UbdXIwsgKy4)

kamera, camdan dışarıyı gösterir. sabah saatleri geçer, hızlıca akşam olur. boşu boşuna çalarken yazar uyuyakalmıştır. yüzünü yıkar. elbiselerini değiştirmez. dünden kalma eşofmanı ve t-shirt'ü ile dışarı çıkar. 1 aylık sakallarını kaşır. bakkala girer. winston light alır. içmeye başlar.

eve geri döner. babasından kalma silahını alır. her zamanki gibi kafasına sıkar. silah boştur. ağlamaya başlar. arkadaşları çağırır. arkadaşlarının yanına gider. kalabalık arasında yalnızlığı hisseder ama gülümser. insanların neşeli hikayelerini dinler. insanları güldürür.

kafasını önüne doğru eğer. kafasını kaldırır. arkadan boşu boşuna şarkısı çalmaya başlar. kısa film, anlamsız bir şekilde biter. son metni olarak, "siz anlamadınız. biz de anlamadık." yazar.

inception mı çekiyoruz ulan?

müziğin sesini kıstım, ilk defa bir yazıya başlık yazmadan başlıyorum. bu biraz utanç verici, biraz da değişik hisler uyandırıyor. grup norrda'dan circles parçasını dinliyorum bu arada. şarkıyı sevmiyorum ama solist öyle güzel "sörkııııls" diyor ki, zayıflamış gibi oluyorum.
yalnız değilim ama kendimi yalnız hissediyorum. güleryüzlü gösteriyorum kendimi. bazen, birileri suratımı inceliyormuş gibi geliyor. kafamı hemen başka tarafa çeviriyorum, bir açık veririm de dertli olduğumu anlarlar diye.

aklıma geçmiş yıllar geliyor. roma'nın antik kütüphanesini düşünüyorum. leonardo da vinci olarak doğmanın nasıl bir his olduğunu merak ediyorum. sonra geçiyor. kafam bir anda her şeyi bırakıp, aşka gidiyor. sahi ya, sormak istiyorum. aşk, nasıl bir şeydi? hangi renkti? neye benziyordu?
neyse, aşkı bir kenara bırakıp devam edelim. son zamanlarda çok fazla aşk kelimesi duyuyorum, yeter artık. olanı var ama, olmayanı da düşünün. komşusu aç yatarken, tok uyuyan bizden değildir.
düşüncelerim birbirine giriyor artık. konu aşktan açıldığında, izafiyet teoremiyle vücut kimyasını birleştirmeyi düşünüyorum. duygular, mantıklı düşünmeyi engeller ve acı çekmiyorsanız eğer, yazmanın bir anlamı yoktur. bisikleti olmayan bir çocuğun ağlaması mı daha acıdır, sevgilisi terk edilmiş bir kadının mı? arkadaşlarının arasında annesinden dayak yiyen çocuğun daha acıdır, bana göre.
her neyse, aklıma bir hikaye yazmak geldi. sonra gitti. şimdi, başını getiririm de, sonunda nereden çıkarım bilmiyorum.
kırmızı, kırmızı bir arabaya bindi. aylardır konuşmayan, gözükmeyen, ortadan kaybolan o kadın. "trafiğe kapalıdır" yazan bir yolun, trafiğe kapalı tarafında bekliyordu. arabasının arkasında iş makineleri çalışıyordu. yere asfalt atmakla görevli bir iş makinesi, ona doğru sürdü. çığlık attım, bağırdım. saniyeler sonra arabadan eser bile kalmamıştı.

gözüm yaşlı uyandım. her zaman yaptığımı yapıp elime bilgisayarı aldım. telefonum çaldı. bir ses, ağlayan bir ses "kırmızı..." dedi, "trafik kazası geçirdi."

tekrar uyandım. "yok artık amına koyayım, inception mı çekiyoruz ulan?" diyerek yataktan kalkıp yüzümü yıkadım bu sefer. bir rüyanın gerçek olup olmadığından şüphelenirseniz eğer, kendinizi camdan aşağıya atmanız gerekiyor. ben de koştum, balkondan atladım.

en korkunç rüyaların, hiçbir şey görmediğiniz ama aşağıya inermiş gibi hissettiğiniz rüyalar olduğunu öğrendim. sonsuz bir boşluk gibi gelen yerin sonuna sert bir iniş yapıp, yataktan sıçrayarak uyandığınız o an.

sonra, tekrar uyandım. yanımda kırmızı vardı. sohbet ediyorduk ama, ağzımı ben kontrol edemiyordum. her şey eskiden planlanmış, yazılmış ve oynanıyor gibiydi. bu konuşmaları bir yerden hatırlıyordum zaten.

tekrar gözümü açtım. acı hissediyordum, bacaklarımı oynatamıyordum. kan dolmuş bir arabanın içindeydim. cam paramparça olmuştu. insanlar bağırıyordu, zorla duyuyordum. gözlerim kapanıyordu, bulanıktı hafif görüşüm. gözlerim tekrar kapandı. gözlerim, sonsuza kapandı.
anlamayanlar için açıklıyorum, yazar yukarıda "ölmeden önce tüm mutlu anların, gözünün önünden geçmesi" meselesine atıfta bulunuyor.

ağlayanlardan ve hayali porno yıldızları.

özgüvenini ayakkabılarından alan bir insanın ayağına basıyorsanız eğer, dayak yediğinizde suçun sizde mi yoksa dövende mi olduğunu düşünmeniz gerekiyor. ben bazen özgüvenimi yazılarımdan alıyorum. peki, teknik bir soru: "suçun sizde mi yoksa dövende mi olduğunu düşünmeniz gerekiyor" kısmındaki "sizde mi?" bir sorudur. "dövende mi?" de bir sorudur. fakat cümlenin yükleminde soru yoktur. nokta mı koymalıyım, yoksa soru işareti mi? başlıkta nokta kullanılır mı? bilmiyorum. bunların zaten, benim anlatacaklarımla hiçbir alakası yok.
dünyanın 3 günden oluştuğunu söylemişti ilkokulda hocam. dün, bugün ve yarın. dünün bugünle, bugününse yarınla bir bağlantısı olacağını söylemişti. çok bilmişlik yapıp, "zaten bugünün yarınla bir ilişkisi varsa, dünün bugünle ilişkisi olmak zorunda. çünkü, bugün yarının dünü ve yarınsa yarına göre bugün oluyor." demiştim. o gün yediğim tokadı hatırlıyorum, sadece neden yediğimi bilmiyorum. o günden beri bildiğimi söylemekten korkuyorum.

karıyla kocanın arasına girilmezmiş. benim en sevdiğim şeylerden biriydi kara kedi olmak. uzak mesafeli ilişkili gördüğüm zaman, gerçekleri söylemekten korkarım. uzak mesafeli ilişki yaşayan insanları ayırmak çok kolaydır çünkü. ben ne zaman bildiğim şeyleri konuşsam, ayrılıyor onlar. o yüzden, bildiğimi söylemekten korkuyorum.
dünya çok değişken. biz de aynı hayatın değişikleriyiz zaten. bu yazı nereye gidecek bilmiyorum. bazen öyle anlar geliyor, "yazmazsam patlarım" diyorum ve bilgisayarın başına oturuyorum. içimde hiçbir şey kalmıyor ama susamıyorum da.
kırmızı giyen insanlara bayılıyorum, nereden geldiğini bilmediğim bir kırmızı takıntım varmış. yeni keşfettim. tek sorunum, etrafımda kırmızı giyen insan olmaması. kırmızı tutkunun rengidir ve yıllar geçtikçe tutkularımız azalıyor sanırım.
aşk da garip bir şey. biraz ondan bahsetmek istiyorum.
eski eski, çok eski bir sevgilime söylediğim şeyler aklıma geliyor. onunla bir lisenin arkasında konuşuyoruz. "yanlış devirde doğmuşuz. aşık olmak için çok geç, bir şeyler yaşamak için çok geç. yüz sene önce, belki iki yüz, bilemedin üç yüz sene önce doğmalıydık. hiçbir şeyin masumiyetini kaybetmediği o dönemde. birbirimize bir ay önceden söz verip, bir ay sonra tam sözleştiğimiz yerde buluşmalıydık." diyorum. yanaklarımla oynuyor ve masum bir öpücük konduruyor. sonra, söylediğim hiçbir şeye aldırış etmemiş gibi dudaklarıma yapışıyor. ben de karşılık veriyorum.

evdeyken, tuvalette düşünüyorum. ben en iyi tuvalette ya da duş alırken düşünürüm çünkü. beni dinlemeyen bir insanla birlikteyim ve tuvalette düşünüyorum, onun yanında değil. söylediğim şeyleri aklımdan geçiriyorum. beni dinlemediğini düşünüyorum. çünkü, dinleseydi eğer masumiyetimizi çoktan kaybettiğimizi anlardı. telefonumu alıyorum. tuvalette telefon kullanmaya da bayılırım. hala beni dinlemeyen bir insanla birlikteyim, tuvaletteyim ve elimde telefon var.

"bir daha görüşmeyelim." yazıyorum. gönderiyorum ve telefonu kapatıyorum. çünkü, ağlayan insanlardan nefret ederim. özellikle, o insanı ben ağlatıyorsam.
bazen böyle garipleşiyorum işte. bazen insanlar beni çok iyi bir insanmışım gibi görüyorlar. bazen işte, insan şaşırabiliyor. insan, yanılabiliyor.
beden eğitimi dersi için soyunma odasındayız. bu soyunma odaları diye düşünüyorum, kim bilir kaç kişinin hayallerine yer vermiştir. vücudumdan utanıyor ve bir köşeye çekiliyorum ben. sohbetleri dinliyorum.

kırmızı eşofman giyen çocuk anlatıyor, dinliyorum. "oğlum," diyor... "bizim tuğba akkaya var ya, onu nasıl sikersin var ya! geçenlerde birine vermiş zaten." diye devam ediyor. aradan 20 dakika geçiyor ve aynı adamın tuğba akkaya'ya kardeşim dediğini görüyorum.

20 dakikaya önceye geri dönüyorum sonra. henüz eşofmanını giymemiş biri, "oğlum," diyor... "yanımda oturan kız, herkes onu masum biliyor ama bana doğru döndü ve bildiğin bacaklarını açtı. etek altından gösterdi resmen." diye sallıyor. aradan 20 dakika geçiyor ve aynı adam, o kızın yanına bile yaklaşamıyor.

20 dakika önceye tekrar geri dönüyorum. ben hala eşofmanımı giymemişim. insanları dinliyorum o sırada. değişik fantezilerini. 20 dakika geçiyor sonra, insanları gözetliyorum. iyiymiş gibi gözüküp de, hayali fantezilerinde arkadaşlarını porno yıldızı gibi oynatan insanlara bakıyorum.

sonra, lise bitiyor. ben değişiyorum. insanların "gizli porno yıldızı" olduklarını yüzlerine söylüyorum ve ayıplanıyorum. küfür ettiğim için ayıplanıyorum.

sonra değişiyorum zaten. susuyorum. zaten, başıma ne geliyorsa susmadığım için geliyor. neyse, bundan sonra ben de susuyorum.

kişisel: diriliş ve ölüş.

küçükken, yanlış olmasın yaşımı hatırlamıyorum. psikiyatriste gittiğimizde "gençlik psikolojisi" deyip başından attığı, aşırı derecede paranoyak olduğum zamanlardı işte. "yolda, birilerinin beni keskin nişancı tüfeği ile öldüreceğini düşünüp sağa sola bakıyorum." dediğimi hatırlıyorum psikiyatriste. o ise sadece ailem ile kavga ettiğim kısmı alıp "gençlik psikolojisi" demişti, hatırlıyorum.

bir akşam, yapmadığım şeylerden birini yapıp uyumaya karar vermiştim. gece, rüyamda babamı görmüştüm. bir arabanın arkasına bindiriyorlardı, babam bana son kez bakıp "oğlum, insanlara sahip çık." diyordu. sonra, araba hareket ediyordu. babam, arabanın arka camından bana bakıyordu. "gitme! baba bırakma beni!" diye hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. "gitmeeeee!" diye bağırıyordum. sıçrayarak uyanmıştım, gözyaşları içerisindeydim.

rüyamın etkisi haftalarca sürmüştü, ama kimseye bir şey diyememiştim.

rüyamın etkisi henüz geçmemişken, babamın saraycık tarafına arsa bakmaya gideceğini öğrendim. ankarada, saraycık dendiğinde herkes bilir. her türlü pisliğin döndüğü, insanların sallama satırla gezdiği bir yerdir. bir gün yanımıza bir araba yanıştı, babamla selamlaştılar. o zaman arsaya gideceklerini söylediler işte. söyleyen adamlara baktım, gözüm tutmamıştı. onlarla gitmek istediğimi söyledim. onlarla gittim.

bir şey olsa bile, küçücük bedenimle babamı kurtarabileceğimi düşünüyordum. çünkü babalar, her küçük çocuğun gözünde kahramandır. babalar asla ölmez. babalar, tektir.
dünya küçük ve zaman çok hızlı ilerliyor gerçekten. ben böyle bir çocuktum, büyüdükçe aileme göre aslımı kaybettim. aslında, yanlış düşünüyorlar, yanlış biliyorlar. sadece, ben kendimi anlatamıyorum ve onlar da doğal olarak anlamıyorlar. zaten her sorun da burada başlıyor.
annem, her televizyonda haber izlediğinde sinirleri ve morali bozulurdu. hatırlıyorum. futbol izlerken yere düşen futbolcuya "oyyy, canı yanmıştır. yazık." derdi. trafik kazasında kaza geçirmiş insana da aynı tepkiyi verirdi. "allahım, yardım et." diye eklerdi sonuna.

ben, acı çeken insanlardan taraf olmayı hep annemden öğrendim. çünkü anneler, her küçük çocuğun gözünde melektir. melekler asla ölmez. melekler, hiçbir insanın kötülüğünü istemezler.
büyüdükçe kişiliğim yerine oturdu. küçükken, hiç fark etmediğiniz şeyler bile kişiliğinizin oluşmasına yardımcı olurlar.

şimdi, buradan olayı nasıl "ben, ne akpliyim, ne chpli, ne bdpli, ne mhpli, ne komünistim, ne işçi partili. ben sadece insanım." kısmına getireceğimi bilmiyorum aslında. ama, bir şekilde getirmeliyim.
hayatımda ilk defa eyleme katıldım. daha önce televizyondan izlediğim eylemleri gördüm ve eylem yapmaktan nefret ederim aslında. bana göre eylemler daha yaratıcı olmalıydı ve daha insanlara hitap eder şekilde olmalıydı.

normalde her eylemde işçi partisi olur, komünist partisi olur, o olur, bu olur. hayatımda ilk defa "partili olmayan eylem" duyduğumda çok şaşırdım. bir sabah yurtta "kyk uyuma, direnişe sahip çık." sesleriyle uyandım. sabah namazı saatleriydi. "ne oluyor?" diye facebook'a göz attım. karşıma ilk olarak: "camiide sabah namazı kılan arkadaşlara saldırı olmasın diye, alevisi, dinsizi nöbet tutuyor." diye bir şey gördüm.

biraz geriye gittim. "bundan 2 sene önce birbirini kesen bursaspor ve beşiktaş taraftarlarının birbirlerine sarıldıklarını" okudum. daha 1 ay önce birbirini öldürdü diye kavga eden galatasaray fenerbahçe taraftarının, beşiktaş taraftarının beraber çekildikleri fotoğrafı gördüm. yıllardır bir araya gelemeyen göztepe ile karşıyaka taraftarının kardeş kardeş takıldığını gördüm. ülkücünün kurt işareti, devrimcinin yumruğu, barış isteyenin işaretinin bir arada olduğunu gördüm.

insanları seviyorsanız eğer, böyle bir şey gördüğünüz zaman insanlığın ölmediğini düşünüyorsunuz.

polislerin saldırılarını okudum, polise atılan taşları da okudum. ilk başta hiçkimsenin tarafında değilim, ama sonra yere 45 derecelik açıyla atılması gereken biber gazlarının insanların yüzüne sıkıldığını izledim. yoldan, sadece masumca eve giderken polisten dayak yiyen insanların videolarını gördüm. yere düşen kadına 10 kişiyle saldıran polis gördüm.

bunların hepsini gördüğümde, annem aklımdaydı. kim olursa olsun, birinin kafasına biber gazı gelse, gözü çıksa annemin tepkisi "yazık, canı acımıştır." olurdu. annem, bir kadına 10 kişinin saldırdığını görseydi de aynı tepkiyi verirdi.

ben, insanların gözünün çıktığını görünce dayanamadım.vurulduğunu görünce dayanamadım. benim insanlığım, bana öğretilen insanlık hiçbir insanın işkence çekmesine yetmezdi çünkü. ben de eylem yerindeki insanların, doktorlara nasıl ulaşabileceğine rehberlik etmeye çalıştım. polisin olmadığı yerleri söylemeye çalıştım.

insanlara kuralları hatırlattım. "polise taş atmak yok! ırkçılık yok! faşizm yok! küfür yok! zarar vermek yok!" dedim.
ama, bilmiyorum işte. keşke beni anlasalardı. keşke üzerime hemen gelmeselerdi. şimdi suçlanan, ailedeki en sevilmeyen çocuğum ben.

para falan umrumda değil. parayı bir türlü bulurum, gerekirse işe girerim. ama insanın yanında ailesi olmadığında dünya biraz garip oluyor.

gerçi, beni anlamayanlara da hak veriyorum. ben, garip bir insanım.

Bu Blogda Ara