Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Haziran, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

güzel şeyler bir türlü olmuyor.

bir kaç cümle bile yazamadım, elim kolum titriyor. özür dilerim, çok duygusalım bugün. o yüzden, aralara girip bir kaç cümle eklemeyeceğim. sadece, hikaye yazacağım işte. tekrar, özür dilerim. kenarda köşede yakılmış ve içilmeden bırakılmış sigara gibi hayatlar. sıra sıra koyulmuş, sıkı sarılmış tütün misali. arada sırada rüzgar esiyor, uçup giden dumanla birlikte kayboluyor her şey. rüzgar ne kadar hızlı esiyorsa, o kadar çabuk yaşlanıyoruz. ve öyle bir sigara ki bu, bazen bitmesi yüz yıl sürebiliyor.

bazen, yazdığı her şeyde aynı kelimeleri kullanıyor yazar. sessizlik, yalnızlık, mutsuzluk falan. tanrıya özeniyor sanırım. yani, kader gibi aynı. sürekli aynı şeyler çerçevesinde yazılmış. birileri ölüyor, acı çekiyorsun. ölürken, acı çekiyorsun. yalnız kalıyorsun, acı çekiyorsun. sevgilinden ayrılıyorsun, acı çekiyorsun. ailenle kavga ediyorsun, acı çekiyorsun. mutsuz oluyorsun, acı çekiyorsun. etrafına binlerce kelime sığdırılmış ama anafikir hep aynı, acı çekiyorsun.

bazen, mutlu da…

artı onsekiz: erkeğin orospusu, ben. odunluzıkkım.

efendime söyleyeyim, küfürlüdür. o yüzden artı onsekiz.
yalnızlık, on harfli. sessizlik de. hüzünse altı.
hepsinde biraz ben varım, hepsi biraz korkunç.
zaten, yalnızlık yalnız yaşanır. yalnızlığın olduğu yerde bazen çığlıklar konuşur.
çığlıkların olmadığı yer de sessizdir.
dünyada misafirsen eğer, çığlıklar rahatsız eder zaten başka insanları.
hüzün, sessizlik ile yalnızlığın tepkimeye girmiş halidir.
psikiyatristlerin söylemeyi unuttuğu bir şey var.
her psikolojik hastalığın başı, derinliklerde oluşan boşluktur. ama, her şeyin başı korkudur. gerçekten.
zaten, "bir şeyden korkuyorsan eğer, başına geleceğini biliyorsundur."*
bilmiyorum. bir de, en hızlı koşabilen kuş uçmayı bilmeyen kuştur. bir sigara verir misin? susmak istiyorum ama susamıyorum. yazmamayı öyle çok istiyorum ki şu an, kendimi durduramıyorum.

her neyse, işte bir gün sigara içiyordum. bittikten sonra da izmaritiyle oynuyordum. bir gün yemek yiyordum. ketçap ile mayonez'i karıştırıp, üzerine tuz atıyordum.…

fosforlu ankara.

üst kısımları okumaya korkuyorsanız eğer, yazıda geçen "şimdiye dönelim" kısmından okumaya başlayabilirsiniz.

güzel bir müzik çalıyordu, az biraz hatırlıyorum. gece saat 02.45 olmalıydı, ya da yakınında bir şeyler. balkonumun kapısı açıktı. iş servisinden inen bir adam vardı, kafamı uzatıp gördüm. elinde bir poşet, saat 02.46 olmuş olmalı. evine belki ekmek götürüyordu, belki de poşetin içinde iş kıyafetleri vardı. bilmiyordum. saat 02.47 oldu. saat 03.00 oldu. saat 05.00 oldu. benim aklım hala o adamdaydı, poşetteydi. ne vardı o poşette? biraz mutluluk, biraz umut?

benim için hayat gece başlar, sabah biterdi. öğleden akşama kadar evde yatarak geçirirdim. aklımda bu sefer o adam yoktu, poşet de çoktan gitmişti zaten. aklımı yalnızlık çaldı bu sefer, sabahtan akşama yalnızlığı düşündüm. bu yatakta biriyle uyumuştum, bu koltukta biriyle film izlemiştim. bu balkonda en sevdiğim arkadaşımla sigara içiyordum. şimdiyse yine aynı evde, kalabalığımı çalıyordu yalnızlık. "nerdes…

biraz aşk, biraz dilencilik.

bugün şerefine içiyorum. şerefime içecektim de, koşarak uzaklaşırken gördüm. ıssız sokaklardan birine girdi. kayboldu. güzel geçen günlere içecektim de, geçmiş olduğunu gördüm. ne bileyim. aklımda son çareydin, seni kullandım. üzerine içtim, şerefine. her keşif için biraz hayal gücü gerekiyorsa eğer, aşkı keşfetmek için de hayal etmek gerekir. bilmiyorum. bazen benim olabilecek birini yaratıyorum. tam elinden tutacakken, ihanete uğruyorum. düşünsene, kendim yarattığım şeyde ihanete uğruyorum.
yeni bir hikayeye bakıyorum, henüz başlığı yazılmamış. başrolüne aşk oluyor bazen. aşk sen oluyorsun ama... beni arıyorum sonra sayfalarda. bırak bir karakteri, kıyıda köşede askıda kalmış dipnot bile olamıyorum. yeni bir film izleyesim geliyor bazen, ismini çoktan koymuşlar bu sefer. senarist sen oluyorsun, bense... ne bileyim işte, ufak bir figüran bile olamıyorum. benden başka herkes oluyor ama ben, yakınından bile geçemiyorum.

bir şeylerin benimle oynadığını düşünüyorum bazen. tam seni seviyo…

geçmişte, bir park vardı.

yanlış hatırlamıyorsam, geçen seneydi. sömestr tatilinde eve dönmüş, evde bunalmış ve soğukta dışarı çıkmıştım. pek de soğuk sayılmazdı sanırım. parkta çocuklar, birbirine geçmeli yapılmış kaydırakta oynuyorlardı. çocuklardan biri panik yapmış ve "aaaa" harflerinden olan şaşırma ifadesini takınıyordu. ondan sonra çocuğun ağzından çıkan kelimelerle sarsıldım, şok oldum.

birisi, kaydırağın içine "seni şey yapmak istiyorum" yazmış. bir parkta, bir kaydırakta, çocukların oynaması gereken o yerde yazılı bir cümle... "seni, şey yapmak istiyorum."
sonra, günlerden bugünler oldu. gezi parkında olaylar oldu. birileri alışveriş merkezleri dışında yaşanacak yerler olduğunu da hatırladı. çocuklara alışveriş merkezlerinden güzel elbiseler alabilirsiniz, oyuncaklar alabilirsiniz ya da ne bileyim, aslında yememesi gereken yemekleri bile yedirebilirsiniz. ama bir çocuğa "eğlenmeyi, arkadaş edinmeyi ve yaşıtlarıyla iyi anlaşmayı" sadece, parklarda öğretebilirsin…

yazar ilgisizliği, nasılsın?

yazdım, buraya bir çok şey yazdım da; insan yazıya "özür diliyorum" diye başlık attığında daha can alıcı şeyler yazmak istiyor. ne bileyim... son zamanlarda çok kötü yazdığımı biliyorum. sanırım, henüz özür dilemeye o kadar hazır değilim. o yüzden başlığı ve konuyu değiştirdim.

ama biliyor musun, son zamanlarda her şey bok gibi gidiyor. yeni yeni şeyler öğreniyorum. mesela birilerinin "mustafa, bir yanlışım mı var? yani, hayatında kötü giden bir şey mi var?" diye sorması için tüm ilgi ve alakayı kesmen gerekiyormuş.

daha önce bunu yapıyordum, biliyorsun. insanlara hiçbir şekilde ilgi göstermiyordum, bana daha fazla ilgi gösteriyorlardı. sonra fikirlerim değişti, ben değiştim. kimseyle konuşmayan yazar olmaktansa, insanlarla sohbet etmeyi tercih ettim. şimdiyse, kimseyle konuşmayan yazarları daha iyi anlıyorum.

çünkü, insanlarla ne kadar sohbet edersen o kadar yalnızlığa gidiyorsun. insanlara ne kadar ilgi gösterirsen, o kadar kendilerinden bahsediyorlar. insanları ne…

tekrar merhaba, depresyon ve senaryo.

ve susmayı seçtiğini, işlerin böyle gitmeyeceğini söyledi. susabilecek gücü bulmuştu kendinde yazar. işleri değiştirmenin bir yolunu bulduğunu düşündü. "odun" neydi mesela. adam olması gerektiğini söyledi kendi kendine. - susamadı, değiştiremedi. bazen öyle anlar geliyor ki, "tamam!" diyorum. "benim için her şey bitti. odunluzıkkım bitti. ben artık kendim olmalıyım. babamın bahsettiği o adam olmalıyım. çünkü böyleyken işler iyiye gitmiyor." ondan sonra aklıma, pes etmenin rezilliği geliyor. çünkü, bazıları "her şey kötü mü gidiyor? kendini yolun sonunda mı hissediyorsun? doğru yolda olduğunu fark et. çünkü hiçbir zafer, kolay yoldan kazanılmıyor." diyor. buna kendimi inandırıyorum. çünkü:
dünyayı fethedecek bir ordusu, birilerini öldürecek cesareti yoktu "katilim" diyerek mektup yazmaya başlayan insanın. katillik sadece lafta kalıyordu. sadece kelimeleri kullanarak bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyordu o. kalemler, kimi zaman kıl…

inception mı çekiyoruz ulan?

müziğin sesini kıstım, ilk defa bir yazıya başlık yazmadan başlıyorum. bu biraz utanç verici, biraz da değişik hisler uyandırıyor. grup norrda'dan circles parçasını dinliyorum bu arada. şarkıyı sevmiyorum ama solist öyle güzel "sörkııııls" diyor ki, zayıflamış gibi oluyorum.
yalnız değilim ama kendimi yalnız hissediyorum. güleryüzlü gösteriyorum kendimi. bazen, birileri suratımı inceliyormuş gibi geliyor. kafamı hemen başka tarafa çeviriyorum, bir açık veririm de dertli olduğumu anlarlar diye.

aklıma geçmiş yıllar geliyor. roma'nın antik kütüphanesini düşünüyorum. leonardo da vinci olarak doğmanın nasıl bir his olduğunu merak ediyorum. sonra geçiyor. kafam bir anda her şeyi bırakıp, aşka gidiyor. sahi ya, sormak istiyorum. aşk, nasıl bir şeydi? hangi renkti? neye benziyordu? neyse, aşkı bir kenara bırakıp devam edelim. son zamanlarda çok fazla aşk kelimesi duyuyorum, yeter artık. olanı var ama, olmayanı da düşünün. komşusu aç yatarken, tok uyuyan bizden değildir.
düş…

ağlayanlardan ve hayali porno yıldızları.

özgüvenini ayakkabılarından alan bir insanın ayağına basıyorsanız eğer, dayak yediğinizde suçun sizde mi yoksa dövende mi olduğunu düşünmeniz gerekiyor. ben bazen özgüvenimi yazılarımdan alıyorum. peki, teknik bir soru: "suçun sizde mi yoksa dövende mi olduğunu düşünmeniz gerekiyor" kısmındaki "sizde mi?" bir sorudur. "dövende mi?" de bir sorudur. fakat cümlenin yükleminde soru yoktur. nokta mı koymalıyım, yoksa soru işareti mi? başlıkta nokta kullanılır mı? bilmiyorum. bunların zaten, benim anlatacaklarımla hiçbir alakası yok.
dünyanın 3 günden oluştuğunu söylemişti ilkokulda hocam. dün, bugün ve yarın. dünün bugünle, bugününse yarınla bir bağlantısı olacağını söylemişti. çok bilmişlik yapıp, "zaten bugünün yarınla bir ilişkisi varsa, dünün bugünle ilişkisi olmak zorunda. çünkü, bugün yarının dünü ve yarınsa yarına göre bugün oluyor." demiştim. o gün yediğim tokadı hatırlıyorum, sadece neden yediğimi bilmiyorum. o günden beri bildiğimi söylemek…

kişisel: diriliş ve ölüş.

küçükken, yanlış olmasın yaşımı hatırlamıyorum. psikiyatriste gittiğimizde "gençlik psikolojisi" deyip başından attığı, aşırı derecede paranoyak olduğum zamanlardı işte. "yolda, birilerinin beni keskin nişancı tüfeği ile öldüreceğini düşünüp sağa sola bakıyorum." dediğimi hatırlıyorum psikiyatriste. o ise sadece ailem ile kavga ettiğim kısmı alıp "gençlik psikolojisi" demişti, hatırlıyorum.

bir akşam, yapmadığım şeylerden birini yapıp uyumaya karar vermiştim. gece, rüyamda babamı görmüştüm. bir arabanın arkasına bindiriyorlardı, babam bana son kez bakıp "oğlum, insanlara sahip çık." diyordu. sonra, araba hareket ediyordu. babam, arabanın arka camından bana bakıyordu. "gitme! baba bırakma beni!" diye hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. "gitmeeeee!" diye bağırıyordum. sıçrayarak uyanmıştım, gözyaşları içerisindeydim.

rüyamın etkisi haftalarca sürmüştü, ama kimseye bir şey diyememiştim.

rüyamın etkisi henüz geçmemişken, babamın saraycık t…