Ana içeriğe atla

ağlayanlardan ve hayali porno yıldızları.

özgüvenini ayakkabılarından alan bir insanın ayağına basıyorsanız eğer, dayak yediğinizde suçun sizde mi yoksa dövende mi olduğunu düşünmeniz gerekiyor. ben bazen özgüvenimi yazılarımdan alıyorum. peki, teknik bir soru: "suçun sizde mi yoksa dövende mi olduğunu düşünmeniz gerekiyor" kısmındaki "sizde mi?" bir sorudur. "dövende mi?" de bir sorudur. fakat cümlenin yükleminde soru yoktur. nokta mı koymalıyım, yoksa soru işareti mi? başlıkta nokta kullanılır mı? bilmiyorum. bunların zaten, benim anlatacaklarımla hiçbir alakası yok.
dünyanın 3 günden oluştuğunu söylemişti ilkokulda hocam. dün, bugün ve yarın. dünün bugünle, bugününse yarınla bir bağlantısı olacağını söylemişti. çok bilmişlik yapıp, "zaten bugünün yarınla bir ilişkisi varsa, dünün bugünle ilişkisi olmak zorunda. çünkü, bugün yarının dünü ve yarınsa yarına göre bugün oluyor." demiştim. o gün yediğim tokadı hatırlıyorum, sadece neden yediğimi bilmiyorum. o günden beri bildiğimi söylemekten korkuyorum.

karıyla kocanın arasına girilmezmiş. benim en sevdiğim şeylerden biriydi kara kedi olmak. uzak mesafeli ilişkili gördüğüm zaman, gerçekleri söylemekten korkarım. uzak mesafeli ilişki yaşayan insanları ayırmak çok kolaydır çünkü. ben ne zaman bildiğim şeyleri konuşsam, ayrılıyor onlar. o yüzden, bildiğimi söylemekten korkuyorum.
dünya çok değişken. biz de aynı hayatın değişikleriyiz zaten. bu yazı nereye gidecek bilmiyorum. bazen öyle anlar geliyor, "yazmazsam patlarım" diyorum ve bilgisayarın başına oturuyorum. içimde hiçbir şey kalmıyor ama susamıyorum da.
kırmızı giyen insanlara bayılıyorum, nereden geldiğini bilmediğim bir kırmızı takıntım varmış. yeni keşfettim. tek sorunum, etrafımda kırmızı giyen insan olmaması. kırmızı tutkunun rengidir ve yıllar geçtikçe tutkularımız azalıyor sanırım.
aşk da garip bir şey. biraz ondan bahsetmek istiyorum.
eski eski, çok eski bir sevgilime söylediğim şeyler aklıma geliyor. onunla bir lisenin arkasında konuşuyoruz. "yanlış devirde doğmuşuz. aşık olmak için çok geç, bir şeyler yaşamak için çok geç. yüz sene önce, belki iki yüz, bilemedin üç yüz sene önce doğmalıydık. hiçbir şeyin masumiyetini kaybetmediği o dönemde. birbirimize bir ay önceden söz verip, bir ay sonra tam sözleştiğimiz yerde buluşmalıydık." diyorum. yanaklarımla oynuyor ve masum bir öpücük konduruyor. sonra, söylediğim hiçbir şeye aldırış etmemiş gibi dudaklarıma yapışıyor. ben de karşılık veriyorum.

evdeyken, tuvalette düşünüyorum. ben en iyi tuvalette ya da duş alırken düşünürüm çünkü. beni dinlemeyen bir insanla birlikteyim ve tuvalette düşünüyorum, onun yanında değil. söylediğim şeyleri aklımdan geçiriyorum. beni dinlemediğini düşünüyorum. çünkü, dinleseydi eğer masumiyetimizi çoktan kaybettiğimizi anlardı. telefonumu alıyorum. tuvalette telefon kullanmaya da bayılırım. hala beni dinlemeyen bir insanla birlikteyim, tuvaletteyim ve elimde telefon var.

"bir daha görüşmeyelim." yazıyorum. gönderiyorum ve telefonu kapatıyorum. çünkü, ağlayan insanlardan nefret ederim. özellikle, o insanı ben ağlatıyorsam.
bazen böyle garipleşiyorum işte. bazen insanlar beni çok iyi bir insanmışım gibi görüyorlar. bazen işte, insan şaşırabiliyor. insan, yanılabiliyor.
beden eğitimi dersi için soyunma odasındayız. bu soyunma odaları diye düşünüyorum, kim bilir kaç kişinin hayallerine yer vermiştir. vücudumdan utanıyor ve bir köşeye çekiliyorum ben. sohbetleri dinliyorum.

kırmızı eşofman giyen çocuk anlatıyor, dinliyorum. "oğlum," diyor... "bizim tuğba akkaya var ya, onu nasıl sikersin var ya! geçenlerde birine vermiş zaten." diye devam ediyor. aradan 20 dakika geçiyor ve aynı adamın tuğba akkaya'ya kardeşim dediğini görüyorum.

20 dakikaya önceye geri dönüyorum sonra. henüz eşofmanını giymemiş biri, "oğlum," diyor... "yanımda oturan kız, herkes onu masum biliyor ama bana doğru döndü ve bildiğin bacaklarını açtı. etek altından gösterdi resmen." diye sallıyor. aradan 20 dakika geçiyor ve aynı adam, o kızın yanına bile yaklaşamıyor.

20 dakika önceye tekrar geri dönüyorum. ben hala eşofmanımı giymemişim. insanları dinliyorum o sırada. değişik fantezilerini. 20 dakika geçiyor sonra, insanları gözetliyorum. iyiymiş gibi gözüküp de, hayali fantezilerinde arkadaşlarını porno yıldızı gibi oynatan insanlara bakıyorum.

sonra, lise bitiyor. ben değişiyorum. insanların "gizli porno yıldızı" olduklarını yüzlerine söylüyorum ve ayıplanıyorum. küfür ettiğim için ayıplanıyorum.

sonra değişiyorum zaten. susuyorum. zaten, başıma ne geliyorsa susmadığım için geliyor. neyse, bundan sonra ben de susuyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…