Ana içeriğe atla

fosforlu ankara.

üst kısımları okumaya korkuyorsanız eğer, yazıda geçen "şimdiye dönelim" kısmından okumaya başlayabilirsiniz.

güzel bir müzik çalıyordu, az biraz hatırlıyorum. gece saat 02.45 olmalıydı, ya da yakınında bir şeyler. balkonumun kapısı açıktı. iş servisinden inen bir adam vardı, kafamı uzatıp gördüm. elinde bir poşet, saat 02.46 olmuş olmalı. evine belki ekmek götürüyordu, belki de poşetin içinde iş kıyafetleri vardı. bilmiyordum. saat 02.47 oldu. saat 03.00 oldu. saat 05.00 oldu. benim aklım hala o adamdaydı, poşetteydi. ne vardı o poşette? biraz mutluluk, biraz umut?

benim için hayat gece başlar, sabah biterdi. öğleden akşama kadar evde yatarak geçirirdim. aklımda bu sefer o adam yoktu, poşet de çoktan gitmişti zaten. aklımı yalnızlık çaldı bu sefer, sabahtan akşama yalnızlığı düşündüm. bu yatakta biriyle uyumuştum, bu koltukta biriyle film izlemiştim. bu balkonda en sevdiğim arkadaşımla sigara içiyordum. şimdiyse yine aynı evde, kalabalığımı çalıyordu yalnızlık. "nerdesin be arkadaş" diyordu içimden bir ses. kimse cevap vermiyordu.

derinlere iniyordum bu sefer. düşünsene, daha geçen senelerde şu parktaki kızları güzel buluyordum. ya ben çok büyüdüm, ya insanlar çok küçüldü. ya da büyük insanlar evlerine sığındı ve kapılarını bana kapattı. hiçbirini göremez oldum.
şimdiye dönelim.
kısa bir yazı olsun istiyorum. en kısa kelimeler basit kaçıyor ama.
kısa bir paragrafla yola çıkıyorsun. kelimeler uzuyor, yollar uzuyor.
yazılmış yüzlerce kelimeye küfrediyor insanlar, gözü korkuyor okumuyor.
zaten insanlar, her zaman korkuyor. kimsenin götü, uzun yollara girmeye yemiyor.
sonra, ankara fısıldıyor. sessizlik fısıldıyor. yalnızlık fısıldıyor.
"her zaman yalnız kalacaksın, seni bırakamam" diye başlıyor lafa yalnızlık.
"beni isteyeceksin, dinlediğin müzikler bile zevk vermeyecek" diyor sessizlik.
sonra ankara konuşuyor, "ne zaman benimle hayal kurmayı bırakacaksın..." diyor.
"...her geldiğinde kırılıyorsun, hayallerine küsüyorsun. suçu bana atıyorsun..."
"...ne zaman duracaksın." diyor.
"bilmiyorum" diyorum ben de.
ankara bile beni istemiyor..
dipnot: ankara, sensiz biraz eksik ethem sarısülük. hiçbir dava, insanın canını alacak kadar değerli olmamalı. ve can alanlar, cezasız kalmamalı.

Yorumlar

  1. '' ... kısa bir paragrafla yola çıkıyorsun. kelimeler uzuyor, yollar uzuyor.
    yazılmış yüzlerce kelimeye küfrediyor insanlar, gözü korkuyor okumuyor... ''
    Kesinlik bir kitap veya günlük gibi birşey çıkarmalısın, kesinlikle her yazdığını okuduğumda benim hatta bir grup insanın daha böyle düşünmesi.kesinlikle olmalı :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. kitap yazmayı çok istiyorum, ama yazı başına 30 hit'im var. 30 tane okuyucuyla bırak kitap çıkarmayı, edebiyat topluluğu bile kurulmuyor maalesef. o yüzden, okuyucularım çoğalana dek bekliyorum. teşekkür ederim ayşenur.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…