Ana içeriğe atla

tekrar merhaba, depresyon ve senaryo.

ve susmayı seçtiğini, işlerin böyle gitmeyeceğini söyledi. susabilecek gücü bulmuştu kendinde yazar. işleri değiştirmenin bir yolunu bulduğunu düşündü. "odun" neydi mesela. adam olması gerektiğini söyledi kendi kendine. - susamadı, değiştiremedi.
bazen öyle anlar geliyor ki, "tamam!" diyorum. "benim için her şey bitti. odunluzıkkım bitti. ben artık kendim olmalıyım. babamın bahsettiği o adam olmalıyım. çünkü böyleyken işler iyiye gitmiyor." ondan sonra aklıma, pes etmenin rezilliği geliyor. çünkü, bazıları "her şey kötü mü gidiyor? kendini yolun sonunda mı hissediyorsun? doğru yolda olduğunu fark et. çünkü hiçbir zafer, kolay yoldan kazanılmıyor." diyor. buna kendimi inandırıyorum. çünkü:
dünyayı fethedecek bir ordusu, birilerini öldürecek cesareti yoktu "katilim" diyerek mektup yazmaya başlayan insanın. katillik sadece lafta kalıyordu. sadece kelimeleri kullanarak bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyordu o. kalemler, kimi zaman kılıçlardan daha keskindi çünkü. ama, gerçek dünya bu. senden nefret eden bir öğretmeni kelimelerle alt edemezsin. ya da, insan öldüren bir katile ne söylersen söyle, öldürdüğü insanı geri getiremezsin. katile, ceza da veremezsin.

yine de, bir şeyleri değiştirmenin, insan öldürmekten farklı yollarla olacağına inanıyordu yazar. bazen olur ya, imkansızlıklara inanmak istersin. imkansızlık, imkanlardan daha çekicidir çünkü. ve imkanlı olan şeyler sıkıcıdır.
neyse, her seferinde devam edeyim diyorum. bazen annemin, "oğlum, aklında bir şey var da bize mi söylemiyorsun? neden okumuyorsun?" sözü aklıma geliyor. aklımdakini ağzıma alıp, "dünyayı değiştireceğim anne, sadece biraz zaman ver." demek, deli saçmasından başka bir şey değil.

biliyorsunuz zaten, benim de pek akıllı olduğum söylenemez. bir deliden, farkım yok.
teyipten, susmuş'un söylediği boşu boşuna şarkısı çalar. hak bana, ömür vermiş, boşu boşuna. vücuduma bir can girmiş, boşu boşuna. (https://www.youtube.com/watch?v=UbdXIwsgKy4)

kamera, camdan dışarıyı gösterir. sabah saatleri geçer, hızlıca akşam olur. boşu boşuna çalarken yazar uyuyakalmıştır. yüzünü yıkar. elbiselerini değiştirmez. dünden kalma eşofmanı ve t-shirt'ü ile dışarı çıkar. 1 aylık sakallarını kaşır. bakkala girer. winston light alır. içmeye başlar.

eve geri döner. babasından kalma silahını alır. her zamanki gibi kafasına sıkar. silah boştur. ağlamaya başlar. arkadaşları çağırır. arkadaşlarının yanına gider. kalabalık arasında yalnızlığı hisseder ama gülümser. insanların neşeli hikayelerini dinler. insanları güldürür.

kafasını önüne doğru eğer. kafasını kaldırır. arkadan boşu boşuna şarkısı çalmaya başlar. kısa film, anlamsız bir şekilde biter. son metni olarak, "siz anlamadınız. biz de anlamadık." yazar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…