yalnızlığa alışmak.

geçenlerde her zamanki gibi yalnızdım. kafamı yastığa, vücudumu yatağa koydum. telefonum çaldı, bir hevesle sıçradım yatağımdan. telefona dokunup sağa çekseydim eğer parmaklarımı, yalnızlığım geçecekti belki. vazgeçtim, kafamı tekrar yastığa koydum. telefon çalıyordu, gözlerimi kısıyordum. telefon "beni aç" diyordu, sonra uyumuşum zaten.
bazen olur öyle, yalnızlığa öyle alıştığın zamanlar olur ki asla bırakmak istemezsin. yalnızlık aslında zarar verir, acı çektirir. bu yüzden her bünyede biraz mazoşistlik var sanırım. bir süre yalnızlıkla cebelleşir ve yalnız kalmamak için her şeyi yaparsın. ben mesela, onlarca yazı yazdım. tonlarca şey söyledim. yazdıklarım başına vergi alınsaydı eğer, şimdi sokakta dileniyor olurdum.

neyse ki vergi alınmıyor. sokakta dilenmiyorum. bugünün dünden tek bir farkı var sadece. babam para gönderdi, kendimi yalnızlığa alıştırdım.
bazı satılık şeyler vardır. paran varsa eğer, satın alamayacağın hiçbir şey yoktur. mutluluğa değer biçmeyi pek sevmiyorum. ama parasız bir mutluluk, mutsuzluktan daha iyi değildir. içinin bir kenarında seni huzursuz eden bir şey varsa zaten, mutluluk pek de anlamı yoktur. bir yerde bomba patlayacağını biliyorsan eğer, o yere gitmezsin; olay basit. bir yerde mutsuz olacağını biliyorsan eğer, mutlu olmayı istememelisin.
ferrarisini satan bilge kitabını okumadım. okumayı tercih etmiyorum. aslında, gerçek olamayacağını bildiğim her roman beni huzursuz ediyor biraz. düşünsene, ferrarini satıyorsun. neden? çünkü bilgeliği ferraride bulabileceğine inanmıyorsun. tamam da, ya bilgelik ferraride saklıysa?
ferrarisini satan bilgenin tek amacı, içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtulmaktı bence. tekrar düşün. milyarlarca insanla dünyada yaşıyorsun ve sadece binlercesinde ferrari var. bu seni, geriye kalan milyarlarca insandan farklı kılar.

bizim bilge, farklı olmanın ne kadar boktan olduğunun farkına varmış olmalı. benim ferrarim yok, param yok, evim yok ama ben bile farkındayım. sonuçta, milyarlarca düşünmeyen insanın bulunduğu dünyada, düşünen bilmem kaç bin insandan sadece biriysen; yalnızsındır işte. tekrar düşün... milyarlarca insanın içinde binlercesiyle birlikte yalnız hissediyorsun kendini.
bilmiyorum ya, gerçekten. söyleyeceklerim bu kadardı.

bir adam sevmiştim.

insanız, istemeden seviyoruz. aşk denen şey, nereye, kime konacağını bilmiyor bazen. en olmadık yerde, en olmadık insana aşık olabiliyorsunuz. bir kadına, bir erkeğe kendinizi verebiliyor, onunla her şeyinizi paylaşmak isteyebiliyorsunuz. eros diye bir şey varsa eğer, okları yanlış atıyor çoğu zaman. bu sefer, doğru gelmişti.

bir adam sevmiştim, güzeldi. bana hep bir erkeğin, bir erkeğe gönül vermesinin yanlış olduğunu söylemişlerdi. öyle değilmiş. bir şeyi sevmek istediğinde, herhangi bir şeyi sevebiliyormuşsun. bu da öyle bir şeydi.

bir gün, kafede oturuyorduk. el ele tutuşuyorduk. insanlar bize, farklı gözlerle bakıyordu. "farklı değiliz! biz de sizin gibiyiz. insanlar birbirlerini seviyorlar. siz sevgilinizi sevmiyor musunuz? biz de birbirimizi seviyoruz!" diye bağırmak istiyordum. bağıramıyordum. kafenin sahibi yanımıza geliyordu sonra, "sizden çıkmanızı rica ediyorum" diyordu. kafedekiler, dükkanın sahibini büyük büyük alkışlıyordu.

bir gün, sahilde beraber yürüyorduk. el ele tutuşuyorduk. gözümün tam altında büyük bir acı hissettim. yerdeydim. biri saçlarımdan tutuyordu. canım yanıyordu. "sizi bir daha buralarda görmeyeceğim orospu çocukları!" diyordu tükürerek. bunun nasıl bir nefret olduğunu anlamadım hiçbir zaman. "siz hiç birini sevmediniz mi?" diyemiyordum.

bir gün, evde beraberdik. film izliyorduk. sarılıyorduk. 25 yaşındaydım ve kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. bir adamın kollarındaydım. o an "iyiki varım" dedim. hiçbir sorunumuz yoktu. sadece ama sadece bu evin içinde güvendeydik. gülüyorduk, oynaşıyorduk, yemek yapıp birbirimizi yorumluyorduk. ama, güzeldi işte.

bir gün, yine yolda yürüyorduk. kulaklarım çınlıyordu. elimden bir şeyin kaydığını hissettim. yere düştüm. en sevdiğim adam, yanımda benimle birlikte yatıyordu. gözlerime bakıyordu, gözlerine bakıyordum. bir şeyler söylemeye çalışıyordu, sanırım "seni seviyorum"du bu. kalbim acıyordu. gözlerimi biraz kaydırdım. her yer kan içerisindeydi.

kanıyorduk, sanırım bizi öldürüyorlardı. gözlerim kapandı. ölüyordum.
dünya, garip bir yer. birileri sınırlarını koymuş ve "bunları yapmamanız gerekir!" demiş. birileri bu kurallara o kadar bağlanmış ki uymayan herkesi öldürüyorlar.

bu kuralları koyanlar "insan öldürmemeniz gerekir!" dedi mi bilmiyorum. eğer ki demişlerse, birileri sadece kafasına göre kuralları yerine getiriyor ve kimse de çıkıp bir şey demiyor.

bilmiyorum. insanlara belki de "sevgi, aşk" anlatılırken "her şeyi sevebileceği" anlatılmıyordur. oysaki bir insan, her şeyi sevebilir. bir erkek bir erkeği, bir kadın bir kadını sevebilir. bazen köpekleri severiz, bazen kedileri. çünkü, bize "sevmek" denilen şey böyle öğretildi. bazen, sırf bir sivrisineği bile seni yalnız bırakmadığı için sevebilirsiniz.

bazense, sadece bir şeyi sevdiğiniz için sizi öldürürler.
çünkü, dünya böyle bir yer ve adaleti yok.

saat 06.55.

yine günün doğuşunu izledim bugün. öyle romantizm falan yapmayacağım, çünkü gökyüzünün kırmızı olması benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. güneş, yeni bir günün doğuşunu haber veriyor ve gökyüzü de kan ağlıyor belki de. bilimsel araştırmaların hepsini hiçe sayıp yazıyorum bunu.

az önce, içime bir boşluk çöktü. burada olmamalıyım dedim kendi kendime. ufak bir arabayla tüm dünyayı dolaşıyor olabilirdim ya da ne bileyim, sürekli farklı yerler görebilirdim. kendimi şu dört duvar bir kapı arasına hapsettiğimi düşünüyorum bazen. ama fark etmiyor, dışarı çıkıyorum ve dört tarafı havayla kaplı dünyaya hapsoluyorum.

50, belki de 60 ya da 70 yıl hiç yer değiştirmeden yaşayabilen insanlara imreniyorum bazen. düşünsene, bir yerde doğuyorsun ve hep oraya ait hissediyorsun kendini. canın sıkılmıyor. sıkıldığında kahveye gidip çayını içiyorsun ve sen gibi, kendini oraya ait hissedenlerle konuşuyorsun sabahtan akşama kadar.

bir de bana bak. kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum. yatağımda gözümü kapattığımda içime bir boşluk doğuyor "burada olmamalıyım" diye. sadece bu yatakta değil, hangi yatağa gidersem gideyim ait hissedemiyorum işte kendimi. ankara olmuş, istanbul olmuş, izmir olmuş, bursa olmuş ne fark eder?

neden böyle oldu bilmiyorum. belki de hiçbir yatak, tamamen bana ait olmadığı için böyle hissediyorumdur. yani, "ne bileyim", belki de kendime ait bir evim olsaydı hiçbir şey böyle olmazdı.
öyle işte ya, canım sıkılıyor gerçekten.

saat 05.16.

insan düşünmeden edemiyor. öhö öhö. kusura bakmayın, bugün biraz fazla sigara içmiş olmalıyım.
beni olduğum gibi değil, öldüğüm gibi seveceksiniz. buna mecbursunuz. saat 05.24 ve yürüyen bir ölüden farkım yok. buraya ne yazacağımı önceden planladım, ama şimdi hiçbirisi kalmadı.
diyorum ya, insan düşünmeden edemiyor. lütfen, bırakın bu sefer içimi hikayeleştirmeden dökeyim. teşekkür ederim.

hava biraz soğuk, sanırım sabahları güneş doğmadan hep böyle oluyor. serdar ortaç şarkıları gibiyim, sözlerim çok karışık ama hiçbirinin anlamı yok. bazen olur böyle şeyler, anlamsızlaşır her şey. tam o anlamsızlıktayım işte, aman.. ne diyorum ben.

neden derdini anlatmıyorsun diyorlar. yani, dediklerini hayal ediyorum. çünkü, insan kimseyle konuşmadığında hayal etmeye başlıyor. belki de bunun adına şizofrenlik diyorlardır, bilmiyorum. derdimi anlatmıyorum, çünkü dermanı benden başka kimsede yok.

adam olamadığımı söyleyeceğim mesela. söyleyecek bir şeyleriniz elbette vardır. "adam olmaya çalışıyor musun peki? yeni bir başlangıç düşündün mü? hayatına biraz çeki düzen vermelisin. yeni insanlarla tanışmalısın..." falan da falan, eklendikçe artan öğütler. ne söyleyeceğinizi tahmin edebiliyorsam eğer, derdimi anlatmanın ne kadar önemi olabilir ki? sonuçta, ne söylerseniz söyleyin... ben kendime çeki düzen verip, bir şeyleri yoluna sokmadığım sürece değişmeyecek hiçbir şey.

siz, benimle konuştuğunuzla kalacaksınız. bense, "aynı tas, aynı hamam" devam edeceğim.

derdimi bilmeyi istiyor musunuz gerçekten? tamam, anlatıyorum.
geçen gün, ölüyorum sandım yalnızlıktan. yalnızlık denen mesele, facebooktaki arkadaş veya twitterdaki takipçi sayısıyla ölçülmüyor. en son ne zaman aklınızdan "şu çocuğu bi kahve içmeye davet edeyim." diye geçirdiniz? tabi ki geçirmediniz. ama, yalnızlığı şöyle özetleyebilirim: "durduk yerde, 'hadi muhabbet edelim' diye mesaj atıp konuşmaya davet eden bir arkadaşınız yoksa, yalnızsınızdır işte."

her zaman "ankaraya gittiğimde her şey düzelecek" yanılgısına kapılıyorum biliyor musunuz? gittiğim zaman görüyorum ki, aslında benim için her yer aynı. yalnızım işte amına koyim. işi düşmediği taktirde oturup konuşalım diyen arkadaşım yok. sadece bursada değil, dünyanın herhangi bir yerinde.

tüm derdim, tabi ki yalnızlık değil. adam olamıyorum ben. kendime çeki düzen verip, düzenli bir hayata başlayamıyorum. tek yaptığım şey, şu lanet odada oturup bir şeylerin düzelmesini umut etmek. tabi ki "odada oturarak hiçbir şey olmayacağını" ben de biliyorum. ama inanın, dışarı çıktığımda da hiçbir şey değişmiyor.

her sabah, önce kendime yemin ederek başlıyorum. "ya," diyorum "bu sefer farklı bir şeyler yapayım. yarından itibaren sabah kalkacağım, her şeyi eksiksiz yapacağım." diyorum ve o "yarın" bir türlü gelmiyor sanki. yatağa her yattığımda aynı umutsuzluk ile yatıyorum ve her sabah aynı yeminler, aynı hikayeler.

bazen ağlayasım geliyor ama ağlayamıyorum biliyor musunuz? tam gözyaşlarım döküleceği sırada gülesim geliyor, gülmeye başlıyorum. insan bazen ağlayıp tüm içini boşaltmak istiyor. ağlamak, rahatlatır insanı. ama ben kendimi bile kandırıyorum artık.

"nasılsın" sorusuna verilen "iyiyim" cevabı gibiyim. hiçbir değerim yok. oysaki her "iyiyim"in altında "bok gibiyim, hayatım sikiliyor her gün. nefret ediyorum bu hayattan." yatıyor. bazen, tekrar tekrar psikiyatriste gidip siktiğimin ilaçlarını tekrar alma isteğim geliyor. "zaten hiçbir şeyi umursamıyorum. bir de ilaçları alırsam, ölürüm ben." diyince geçiyor.

bilmiyorum. insanların benden ümitleri olmalı. biliyorum burada da kendimle çelişiyorum. yalnız olduğumu söyleyip birilerinin benden bi şeyler ümit etmesini söylemek biraz saçma. ama, kendimi buna inandırmaktan başka çarem yok. en azından ailem bir şeyler bekliyor. bense kendimi bir yazarlık yalanına kaptırmış gidiyorum.

hepimiz biliyoruz ki, benim gibi bir insandan yazar falan olmaz. bir zamanlar yazar olduğumda ne yazacağıma dair fikirlerim vardı. şu an bir kitap yazmaya başlasam ne yazacağımı bile bilmiyorum.

bu yazıda daha fazla ne anlatacağımı bile bilmiyorum. sadece bir şeylerin yoluna girmesini istiyorum, ama girmiyor işte.

habersiz parti.

odamın kapısının zili yok. olmaması mühim değil, zaten gelenim gidenim yok.

birileri benden habersiz parti yapıyor da, tüm dünyayı davet ediyor gibi hissediyorum. listede davetli olmayan tek insan benim. ben hariç tüm insanlar kayıp.

facebookta yüzlerce arkadaşım var. geçen gün mark zückerberg aradı. türkiye'nin en siklenmeyen adamı ödülünü almışım. gelemeyeceğimi söyledim çünkü masraflarımı karşılayamayacağını söyledi. o da ekonomik buhranda olmalı.

twitter ekibi de tebrik etti geçen. yıllar sonra ilk defa retweet almışım, ilk defa biri mention atmış. bunun bir rekor olduğunu söylediler. ödülü almam için tek yapmam gereken, bankamdaki tüm paramı onlara yatırmammış. "tüm param 8 lira" deyince telefonu suratıma kapattılar.

arada sırada google mail atıyor. sağ taraftaki "hakkında" kısmı çok yer kaplıyormuş. uyardıkları için teşekkür edecektim, "noreply" yazıyordu.

friendfeedin de siklenmeyen adamı pozisyonundayım. onu söylemeyi unutmuşum. geçen arayan mark, "friendfeed'e girme boşu boşuna, siklenmemek senin yeteneğin" dedi. çok da düşüncelidir canım benim.

"yeni bir sosyal ağ falan açtınız da haberim mi yok?" dedim geçenlerde. o derecede yalnızlık çekiyorum. "arada sırada yazmayı bırak da, kendine yeni hobi bul." dedi birisi. batağa, okeye dördüncü arıyorlarmış. beni üçüncü yedek aday yapmışlar.
şimdi, sadece "yalnızım dostlar" yazarak her şeyin özetini geçebilirdim. neden yapmadım? çünkü, o kadar yalnızım ki... böyle saçma sapan şeyler yazıp düşünmemeye çalışıyorum. en azından, yapacak bir şeyim varmış gibi hissettiriyor.

saçmalık: bu seste bir hüzün var.

başlığa nokta koyulmaz, başlıklar büyük harfle yazılır. başlıktan çıkartılacak çok şey vardır aslında. kelimeler ordusunun kısa özetidir. "kısa ve öz konuşuyor." cümlesinin anlamıdır. ama benim için değil.
özlediğin bir şey varsa, küçük metreler büyük kilometrelere dönüşür.
beklediğin bir şey varsa, saniyeler bir anda saatler olur çıkar karşına.
kendini boşlukta hissedene kadar, dünya senin düşmanındır.
her şeyin düzeldiğini gördüğünde, bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorsan eğer...
hiçbir zaman düzelmemiştir zaten her şey.

söylesene çocuk, dünyanın düzeleceğini düşünüyordun, ne oldu?
çocukluk muydu?
sus çocuk, vazgeçtim. söyleme. dünyanın düzelmeyeceğini biliyorduk ama...
üç beş kuruş bile etmeyen hayallerin vardı. onlara ne oldu?
kayıp mısın? bulamıyor musun?
üç adet trafik ışığı vardır. kırmızı, sarı ve yeşil. kırmızı dur der. sarı hazırlan. yeşilse geç. tam tersi de olabilirdi. yedi adet trafik ışığı da olabilirdi. kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor. bir araya gelip, gökkuşağı oluştururlardı. kırmızı durdurup, turuncu düşündürebilirdi. sarı, "açları doyur" demek olabilirdi. yeşilse "fakirlere yardım et". mavi, lacivert ile aşk yaşayabilirdi. ya da ne bileyim... mor, zaten en sevdiğim.
bir ses var, ağlıyor. bir ses duyuyorum, gülüyor. birileri gülerken, birileri hep ağlıyor. bir insan var, kavuşuyor. bir insan görüyorum, özlüyor. bir insan var, yalnız. bir insan görüyorum, yalnız. bir insan daha görüyorum, yalnız.

biliyorum, insanlar biraz yalnız hissediyor. insanlar biraz çaresiz. insanların hep bir sorunu var, ama insanlar hep yalnız.

çünkü, insanların trafik ışıkları üç renkli. duruyorlar, görüyorlar ve yüzlerine bile bakmadan geçiriyorlar. oysaki, ne güzel olurdu yedi renk olsaydı. bir araya gelip, gökkuşağı oluştururlardı. ben mor olurdum, çünkü mor... en sevdiğim.

küçük harf.

sokaktasın. dilenen bir adam görüyorsun, 45 yaşlarında falan. hayatının darbesini daha çocukken yemiş. ölmüş ya da sarhoş ya da elinde hiçbir şey kalmadığından dolayı intihar etmiş babası. büyüdüğü esirgeme kurulunda tecavüze uğramış, 18 yaşına geldiğinde şutlamışlar zaten. hayatına atılmak üzeyken 20 yaşına gelmiş. askere almışlar. yanında arkadaşları şehit olmuş. dayanacak gücü kalmamış, pes etmiş.

aynı sokaktasın. eli çantalı bir adam görüyorsun. 25 yaşlarında falan. babası zenginmiş. kraliyet evleri büyüklüğünde evlerde büyümüş. babasının parasıyla üniversitede okumuş. babası aracılığıyla insanlar tanımış. sonra, iş adamı olmuş. parasını kazanıyor, son model arabası var. yemeğini lüks lokantalarda yiyor.

aynı sokaktasın yine. cebinde son 5 lira paran var. sağ taraftaki dönerciden 2 tane döner alıyorsun, birini kendine, diğerini 45 yaşındaki adama. yanına gidiyorsun, adama dönerini veriyorsun. adam sana bakıyor, gülümsüyor. teşekkür ediyor, sohbet ediyorsun. saatler geçmek bilmiyor. o kadar çok acısını dinliyorsun ki..

yine aynı sokaktasın. cebinde paran yok. 25 yaşlarındaki adama gidiyorsun, aç olduğunu söylüyorsun. aynı yaşlı adam gibi gülümsüyor, arkasını bakıp yola devam ediyor.

aradaki farkı düşünüyorsun... biri muhtaç olduğu için gülümsüyor, biri muhtaç ettiği için. sonrada sövüyorsun zaten adaletine bu dünyanın.
hayat garip, ama benim aslında bugün anlatacaklarımın yukarıdakilerle alakası bile yoktu. konuya neden oradan girdim ve neden oradan çıktım bilmiyorum. ama gelelim hadi, benim anlatacağım kısma. biraz da insanları boşverip, benimle ilgilenelim. neden, tüm harfleri küçük yazıyorum?
aslına bakarsanız, hiçbirimize seçme hakkı vermemişler. doğarken "hangi ailede, nasıl? hangi cinsiyette doğmak istiyorsanız?" diye sorsaydılar, hayat farklı olabilirdi.

kelimeler de öyle. bundan sonraki cümleye hangi kelimeyle başlayacağımı bilmiyorum. kafamdan bir şey geçiyor, sorgusuz sualsiz yazıyorum. bundan sonraki cümlenin ilk harfini büyük yazarsam eğer, cümlenin ikinci, üçüncü ve sonraki kelimelerine haksızlık yapıyor olmaz mıyım?

ilk kelimeler de, ondan sonraki kelimeler gibi rastgele çıkıyor. neden bir harf, sırf diğerlerinden önde geliyor diye büyük harfle yazılma hakkına sahip olsun ki? diğer kelimelerden farkı ne?

oysaki ben, her kelimeye aynı değeri veririm. çünkü, her kelimenin farklı bir önemi vardır. yazılan bir cümlede, yazılmış bir kelimeyi çıkardığında cümle tamamen farklı anlama bürünür.

bu yüzden, elimde iki seçenek vardı. ya tüm harfleri büyük yazacaktım, ya da tüm harfler küçük olacaktı. ben küçüğü seçtim.

uyuyakalmak

daha küçücüksün, masal anlatıyorlar. beşiğindesin. hayattan bi habersin zaten. mutluluk nedir haberin bile yok. ama sadece mutlu ol diye, masal anlatıyorlar. çünkü, sadece masalların sonu mutlu bitiyor o zamanlar. anlayabileceğin dilden konuşuyorlar. uyuyorsun. rüyalarında prenses'i öpüyor prens. zaten, bildiğim başka masal yok.

büyüyorsun, film yapıyorlar. koltuğundasın. ya televizyon başında, ya bilgisayarında. hayattan haberin var bu, sadece unutmak istiyorsun. sadece unut diye, film yapıyorlar. çünkü, sadece filmlerde kahramanlar var. çünkü, sadece filmlerde kahramanlar zorluklarla baş edebiliyor. çünkü, ne bileyim... bir şeyleri unutmaya ihtiyacın var. ve sadece, filmler anlayabileceğin dilden konuşuyorlar. sadece, dizilerin baş kahramanları istediğin hayatı yaşıyorlar. uyuyorsun. rüyalarında kendi filmini yapıyorsun.

kimi zaman, hiç izlemediğin bir porno filminin orospusu oluyorsun. kimi zaman, dünyayı kurtaran adam. kimi zaman zombilerden kaçıyorsun. kimi zaman... ne bileyim işte, boş bir başbakan. "kimi zaman nedir, ne için kullanılır? sadece alışkanlıktan kullanıyorum."
sonra, gün bugün oluyor. uyuyorsun, uyuyakalıyorsun. çünkü, küçüklüğünden beri en büyük mutlulukları uykunda yaşıyorsun. kötü şeyler gördüğünde hıçkırıklarla ağlayarak uyanıyorsun. çünkü, bilmiyorsun ki aslında küçüklükten beri rüyalarda sadece iyi şeyler olduğunu öğrettiler sana.

korku, büyük şey. ben allahtan korkuyorum dediğin zaman da var, uyumaktan da.
yatağa yatıp sağa sola dönüyorsun. bu sefer uyumaktan korkuyorsun çünkü. ne kadar çabuk uyursan eğer, o kadar çabuk ilerleyecek zaman. o kadar çabuk sabah olacak ve seni bekleyen sorunlarla o kadar çabuk yüzleşeceksin.

uyuyorsun, 6 saatlik zaman dilimi dakikalar içerisinde geçiyormuş gibi geliyor sana. saat 01.14'te gözlerini kapatmışsın. açtığında saatin 07.28 olduğunu fark etmişsin. yatakta sağa sola dönüp son bir kere daha, "yeni bir günün amına koyayım! uyanmak istemiyorum ki bu sefer. hay sikeyim ya." diyorsun.

günlük rutin sonra. kahvaltı yapıyorsun, dişlerini fırçalıyorsun, dışarı çıkıyorsun. her zamanki yerde, her zamanki otobüsü bekliyorsun. her gün bir kaç dakika farkla gelen otobüse biniyorsun. gitmen gereken yere gidiyorsun. işkence gibi, yatakta yaptığın gibi sağa sola gidiyorsun.

gece oluyor, yatağa yatıp yine sağa sola dönüyorsun. yine saat 01.14 oluyor, gözlerini kapatamıyorsun. uyumaktan korkuyorsun çünkü tekrar. daha geç saate uzuyor bu sefer.

ne bileyim işte. insansın, bazen her şeyden korkuyorsun.
olayı, farklı yere çekip bitirmek istiyorum yazıyı.
bugün yazıyorsun. yarın da yazacaksın. bugün uyuyorsun, yarın da uyuyacaksın. bugün korkuyorsun, yarın da korkacaksın.

o zaman söylesene bana, "şu amına koduğumun hayatında farklı olan ne var?"
cevap veremiyorsan eğer, "neden canın sıkılıyor, neden yalnız hissediyorsun?" diye sorma bana.
çünkü biliyorum. sen de uyuyorsun, sen de korkuyorsun. senin de farklı bir şeyin yok.
ama, sadece belli etmiyorsun. sikeyim, sadece belli etmiyorsun!
gelmiş bana, benden farklıymış gibi konuşuyorsun.

aramızda, kocaman bir fark var.
farklı olmadığımı itiraf ediyorum.
kendinde ne fark buluyorsun amına koyduğum? neden fark aramak yerine...
sadece itiraf etmiyorsun?
götün mü yemiyor?

başlığı bulunamayan yazı.

kusura bakmayın, yazamayacağım. içimdekileri anlatmaya kelimeler yetmiyor, zaten neyi anlatacağımı bile bilmiyorum. hadi, siz de şöyle yapın bugün. yorum kısmına anlatamadığınız bir şeylerinizin olduğunu söyleyin. bu sefer yalnız kalmak istemiyorum.

iğrenç bir insanım ben.

özür dilerim, yine duygusalım biraz.
bir gün yine arkadaşlarlaydım, deliriyordum. bu sefer cehennemdeydik, cennete gitmenin hayalini kuruyorduk. oldu da, bir şekilde cenette gönderdiler bizi. yakınlarım, arkadaşlarım, gözlerime bile bakmadan sıra sıra yüzüme tükürmeye başladılar.

bir insana bakmadan, onu yargılamak kolay. ihtiyacım olan sadece "neden cehennemdeydin?" sorusuydu. gözlerime bile bakmayan, bakamayan insanlardan bu soruyu bekledim. sormadılar. cennet, her şeyin güzel olacağı söylenen o güzel yerdi. "cehennemden gelmiş bu." bakışlarına maruz kaldım. itildim, kenara köşeye çekildim.

düşünsene, her şeyin güzel olduğu yerde bile yalnızdım. düşünsene, her şeyin güzel olduğu cennette bile yalnızsın.
ölmekten başka bir şey düşünmek değişikmiş. hayatımda ilk defa öldükten sonrasını düşündüm. annem, babam hep cennete gitmemi isterdi. neden cehenneme gittiğimi kendim bile bilmiyordum. birileri sorsaydı eğer "hayatınızı kurtarmakla uğraşıyorum" diyecektim, yalan söyleyecektim. ama kimse sormadı.
bir gün yine arkadaşlarlayız. cehennemde değil bu sefer. başka bir gezegenin cehennemi olma ihtimali olan dünyadayız. her şey, her zamanki kadar berbat. herkes, her zamanki gibi birbirinden nefret ediyor. kulaklıktan bir şarkının sözü, her şeyi özetliyor: "gitmek kolay, ya sonrası? silebilir misin sende kalan dudaklarımın nemini? atamazsın biliyorum, sende solan yüreğimi. ver bana düşlerimi, ver bana gülüşlerimi. yanarsın, ah yanarsın, verirsen bana kendini. ver bana düşlerimi, ver bana gülüşlerimi. yanarsın ah yanarsın, verirsen bana kendini."

bir gün yine arkadaşlarla değiliz, bir gün tek başımayım. yine aynı yerde. aynı şarkı sözleri kulaklarımda devam ediyor. cenette yalnızlığı düşünüyorum. içimdeki bunalımı düşünüyorum.
ondan sonra geçiyor. ondan sonra, her şeyi nasıl yazabileceğimi düşünüyorum. bir şeyler yazıyorum ama, düşünsene... ona bile kelimeler yetmiyor.
bir kelime titriyor dudaklarımda, bir orospunun çocuğu gibi.
boğazları kesilmiş insanın, ses telleriyle yapılmış bir kemanın sesi.
dünyanın en güzel orkestrası, konçertosundan sonra intihar eden şef gibi.
yalnızlıktan ne yapacağını bilememiş insanın bileğindeki kan gibi.
kendini asmak isteyen bir insanın, yukarıdan sarkıtmış olduğu ip gibi.
iğrenç bir insanım ben. biliyorum.
terkedilmeye programlanmış, tanrının en güzel oyuncağı gibi..

Bu Blogda Ara