Kayıtlar

Temmuz, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

yalnızlığa alışmak.

geçenlerde her zamanki gibi yalnızdım. kafamı yastığa, vücudumu yatağa koydum. telefonum çaldı, bir hevesle sıçradım yatağımdan. telefona dokunup sağa çekseydim eğer parmaklarımı, yalnızlığım geçecekti belki. vazgeçtim, kafamı tekrar yastığa koydum. telefon çalıyordu, gözlerimi kısıyordum. telefon "beni aç" diyordu, sonra uyumuşum zaten. bazen olur öyle, yalnızlığa öyle alıştığın zamanlar olur ki asla bırakmak istemezsin. yalnızlık aslında zarar verir, acı çektirir. bu yüzden her bünyede biraz mazoşistlik var sanırım. bir süre yalnızlıkla cebelleşir ve yalnız kalmamak için her şeyi yaparsın. ben mesela, onlarca yazı yazdım. tonlarca şey söyledim. yazdıklarım başına vergi alınsaydı eğer, şimdi sokakta dileniyor olurdum.

neyse ki vergi alınmıyor. sokakta dilenmiyorum. bugünün dünden tek bir farkı var sadece. babam para gönderdi, kendimi yalnızlığa alıştırdım.
bazı satılık şeyler vardır. paran varsa eğer, satın alamayacağın hiçbir şey yoktur. mutluluğa değer biçmeyi pek sevmiy…

bir adam sevmiştim.

insanız, istemeden seviyoruz. aşk denen şey, nereye, kime konacağını bilmiyor bazen. en olmadık yerde, en olmadık insana aşık olabiliyorsunuz. bir kadına, bir erkeğe kendinizi verebiliyor, onunla her şeyinizi paylaşmak isteyebiliyorsunuz. eros diye bir şey varsa eğer, okları yanlış atıyor çoğu zaman. bu sefer, doğru gelmişti.

bir adam sevmiştim, güzeldi. bana hep bir erkeğin, bir erkeğe gönül vermesinin yanlış olduğunu söylemişlerdi. öyle değilmiş. bir şeyi sevmek istediğinde, herhangi bir şeyi sevebiliyormuşsun. bu da öyle bir şeydi.

bir gün, kafede oturuyorduk. el ele tutuşuyorduk. insanlar bize, farklı gözlerle bakıyordu. "farklı değiliz! biz de sizin gibiyiz. insanlar birbirlerini seviyorlar. siz sevgilinizi sevmiyor musunuz? biz de birbirimizi seviyoruz!" diye bağırmak istiyordum. bağıramıyordum. kafenin sahibi yanımıza geliyordu sonra, "sizden çıkmanızı rica ediyorum" diyordu. kafedekiler, dükkanın sahibini büyük büyük alkışlıyordu.

bir gün, sahilde beraber yür…

saat 06.55.

yine günün doğuşunu izledim bugün. öyle romantizm falan yapmayacağım, çünkü gökyüzünün kırmızı olması benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. güneş, yeni bir günün doğuşunu haber veriyor ve gökyüzü de kan ağlıyor belki de. bilimsel araştırmaların hepsini hiçe sayıp yazıyorum bunu.

az önce, içime bir boşluk çöktü. burada olmamalıyım dedim kendi kendime. ufak bir arabayla tüm dünyayı dolaşıyor olabilirdim ya da ne bileyim, sürekli farklı yerler görebilirdim. kendimi şu dört duvar bir kapı arasına hapsettiğimi düşünüyorum bazen. ama fark etmiyor, dışarı çıkıyorum ve dört tarafı havayla kaplı dünyaya hapsoluyorum.

50, belki de 60 ya da 70 yıl hiç yer değiştirmeden yaşayabilen insanlara imreniyorum bazen. düşünsene, bir yerde doğuyorsun ve hep oraya ait hissediyorsun kendini. canın sıkılmıyor. sıkıldığında kahveye gidip çayını içiyorsun ve sen gibi, kendini oraya ait hissedenlerle konuşuyorsun sabahtan akşama kadar.

bir de bana bak. kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum. yatağımda gözümü kap…

saat 05.16.

insan düşünmeden edemiyor. öhö öhö. kusura bakmayın, bugün biraz fazla sigara içmiş olmalıyım.
beni olduğum gibi değil, öldüğüm gibi seveceksiniz. buna mecbursunuz. saat 05.24 ve yürüyen bir ölüden farkım yok. buraya ne yazacağımı önceden planladım, ama şimdi hiçbirisi kalmadı. diyorum ya, insan düşünmeden edemiyor. lütfen, bırakın bu sefer içimi hikayeleştirmeden dökeyim. teşekkür ederim.

hava biraz soğuk, sanırım sabahları güneş doğmadan hep böyle oluyor. serdar ortaç şarkıları gibiyim, sözlerim çok karışık ama hiçbirinin anlamı yok. bazen olur böyle şeyler, anlamsızlaşır her şey. tam o anlamsızlıktayım işte, aman.. ne diyorum ben.

neden derdini anlatmıyorsun diyorlar. yani, dediklerini hayal ediyorum. çünkü, insan kimseyle konuşmadığında hayal etmeye başlıyor. belki de bunun adına şizofrenlik diyorlardır, bilmiyorum. derdimi anlatmıyorum, çünkü dermanı benden başka kimsede yok.

adam olamadığımı söyleyeceğim mesela. söyleyecek bir şeyleriniz elbette vardır. "adam olmaya çalışıy…

habersiz parti.

odamın kapısının zili yok. olmaması mühim değil, zaten gelenim gidenim yok.

birileri benden habersiz parti yapıyor da, tüm dünyayı davet ediyor gibi hissediyorum. listede davetli olmayan tek insan benim. ben hariç tüm insanlar kayıp.

facebookta yüzlerce arkadaşım var. geçen gün mark zückerberg aradı. türkiye'nin en siklenmeyen adamı ödülünü almışım. gelemeyeceğimi söyledim çünkü masraflarımı karşılayamayacağını söyledi. o da ekonomik buhranda olmalı.

twitter ekibi de tebrik etti geçen. yıllar sonra ilk defa retweet almışım, ilk defa biri mention atmış. bunun bir rekor olduğunu söylediler. ödülü almam için tek yapmam gereken, bankamdaki tüm paramı onlara yatırmammış. "tüm param 8 lira" deyince telefonu suratıma kapattılar.

arada sırada google mail atıyor. sağ taraftaki "hakkında" kısmı çok yer kaplıyormuş. uyardıkları için teşekkür edecektim, "noreply" yazıyordu.

friendfeedin de siklenmeyen adamı pozisyonundayım. onu söylemeyi unutmuşum. geçen arayan mark,…

saçmalık: bu seste bir hüzün var.

başlığa nokta koyulmaz, başlıklar büyük harfle yazılır. başlıktan çıkartılacak çok şey vardır aslında. kelimeler ordusunun kısa özetidir. "kısa ve öz konuşuyor." cümlesinin anlamıdır. ama benim için değil.
özlediğin bir şey varsa, küçük metreler büyük kilometrelere dönüşür.
beklediğin bir şey varsa, saniyeler bir anda saatler olur çıkar karşına.
kendini boşlukta hissedene kadar, dünya senin düşmanındır.
her şeyin düzeldiğini gördüğünde, bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorsan eğer...
hiçbir zaman düzelmemiştir zaten her şey.

söylesene çocuk, dünyanın düzeleceğini düşünüyordun, ne oldu?
çocukluk muydu?
sus çocuk, vazgeçtim. söyleme. dünyanın düzelmeyeceğini biliyorduk ama...
üç beş kuruş bile etmeyen hayallerin vardı. onlara ne oldu?
kayıp mısın? bulamıyor musun? üç adet trafik ışığı vardır. kırmızı, sarı ve yeşil. kırmızı dur der. sarı hazırlan. yeşilse geç. tam tersi de olabilirdi. yedi adet trafik ışığı da olabilirdi. kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor. bir aray…

küçük harf.

sokaktasın. dilenen bir adam görüyorsun, 45 yaşlarında falan. hayatının darbesini daha çocukken yemiş. ölmüş ya da sarhoş ya da elinde hiçbir şey kalmadığından dolayı intihar etmiş babası. büyüdüğü esirgeme kurulunda tecavüze uğramış, 18 yaşına geldiğinde şutlamışlar zaten. hayatına atılmak üzeyken 20 yaşına gelmiş. askere almışlar. yanında arkadaşları şehit olmuş. dayanacak gücü kalmamış, pes etmiş.

aynı sokaktasın. eli çantalı bir adam görüyorsun. 25 yaşlarında falan. babası zenginmiş. kraliyet evleri büyüklüğünde evlerde büyümüş. babasının parasıyla üniversitede okumuş. babası aracılığıyla insanlar tanımış. sonra, iş adamı olmuş. parasını kazanıyor, son model arabası var. yemeğini lüks lokantalarda yiyor.

aynı sokaktasın yine. cebinde son 5 lira paran var. sağ taraftaki dönerciden 2 tane döner alıyorsun, birini kendine, diğerini 45 yaşındaki adama. yanına gidiyorsun, adama dönerini veriyorsun. adam sana bakıyor, gülümsüyor. teşekkür ediyor, sohbet ediyorsun. saatler geçmek bilmiyo…

uyuyakalmak

daha küçücüksün, masal anlatıyorlar. beşiğindesin. hayattan bi habersin zaten. mutluluk nedir haberin bile yok. ama sadece mutlu ol diye, masal anlatıyorlar. çünkü, sadece masalların sonu mutlu bitiyor o zamanlar. anlayabileceğin dilden konuşuyorlar. uyuyorsun. rüyalarında prenses'i öpüyor prens. zaten, bildiğim başka masal yok.

büyüyorsun, film yapıyorlar. koltuğundasın. ya televizyon başında, ya bilgisayarında. hayattan haberin var bu, sadece unutmak istiyorsun. sadece unut diye, film yapıyorlar. çünkü, sadece filmlerde kahramanlar var. çünkü, sadece filmlerde kahramanlar zorluklarla baş edebiliyor.çünkü, ne bileyim... bir şeyleri unutmaya ihtiyacın var. ve sadece, filmler anlayabileceğin dilden konuşuyorlar. sadece, dizilerin baş kahramanları istediğin hayatı yaşıyorlar. uyuyorsun. rüyalarında kendi filmini yapıyorsun.

kimi zaman, hiç izlemediğin bir porno filminin orospusu oluyorsun. kimi zaman, dünyayı kurtaran adam. kimi zaman zombilerden kaçıyorsun. kimi zaman... ne bileyim…

başlığı bulunamayan yazı.

kusura bakmayın, yazamayacağım. içimdekileri anlatmaya kelimeler yetmiyor, zaten neyi anlatacağımı bile bilmiyorum. hadi, siz de şöyle yapın bugün. yorum kısmına anlatamadığınız bir şeylerinizin olduğunu söyleyin. bu sefer yalnız kalmak istemiyorum.

iğrenç bir insanım ben.

özür dilerim, yine duygusalım biraz.
bir gün yine arkadaşlarlaydım, deliriyordum. bu sefer cehennemdeydik, cennete gitmenin hayalini kuruyorduk. oldu da, bir şekilde cenette gönderdiler bizi. yakınlarım, arkadaşlarım, gözlerime bile bakmadan sıra sıra yüzüme tükürmeye başladılar.

bir insana bakmadan, onu yargılamak kolay. ihtiyacım olan sadece "neden cehennemdeydin?" sorusuydu. gözlerime bile bakmayan, bakamayan insanlardan bu soruyu bekledim. sormadılar. cennet, her şeyin güzel olacağı söylenen o güzel yerdi. "cehennemden gelmiş bu." bakışlarına maruz kaldım. itildim, kenara köşeye çekildim.

düşünsene, her şeyin güzel olduğu yerde bile yalnızdım. düşünsene, her şeyin güzel olduğu cennette bile yalnızsın. ölmekten başka bir şey düşünmek değişikmiş. hayatımda ilk defa öldükten sonrasını düşündüm. annem, babam hep cennete gitmemi isterdi. neden cehenneme gittiğimi kendim bile bilmiyordum. birileri sorsaydı eğer "hayatınızı kurtarmakla uğraşıyorum" diyecektim,…