Kayıtlar

Ağustos, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

istemek, savaşlar, katliamlar falan.

annem bana, "oğlum, senin istediğin zaman yapamayacağın şey yok. zaten sorunun da bu, hiçbir şey yapmak istemiyorsun." der. sınıfı geçmeyi istedim ve nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde yaptım. sanırım, benim gerçek sorunum da bu. dünyaya boşu boşuna geldiğimi düşünmem. bu yüzden araya şu şarkı giriyor:


her zamanki evdeyim. bu sefer mutlu olduğumu hissediyorum. çünkü bu sefer, mutlu olmayı istiyorum. yalnızlık dolu olması gerekiyordu bu satırlar. yeniden ankara, yeniden yalnızlık. alışılagelmiş şeylerin farklı zaman diliminde, tekrar tekrar yaşanıyor olması. artık koymuyor sanırım. çünkü, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadığında sessiz kalmayı öğreniyor insan. bazen, "sessizliğin en büyük cevap" olduğuna psikolojik olarak inandırıyor insan kendini. bu da benim yalnızlığa en büyük sessiz cevabım, mutluluk. aslında hiçbir şey değişmedi. kurtlar kuzuların, aslanlar geyiklerin, güneş yeniden doğmanın derdinde. özellikle gecenin sessizliğindeyken daha fazla duyulur ay…

mektup: kaçıncı yaş günü, saymadım.

yirmi birinci senem bitti. yirmi ikiye girdim. yirmi bir kez ölmüşümdür belki, yirmi bir kez tekrar dirilmişimdir. mutlu senelere, huzurlu senelere, beraberinde gelecek onca mutluluk dolu senenin şerefine içelim sigaramızı bugün. siktir et kaybolmayı falan, işte buradasın. umutsuzluksa umut yaralım, çaresizlikse çare yaratalım ama ne olur, son kez iyi bakmayı bilelim hayata.  bak, yeni gelecek seneler adına mutlu olalım bu sene. fakirlerin bile yiyecek ekmeği vardır inan. afrikada ne kadar aç varsa, avrupada o kadar tok vardır. hepsinin şerefine içelim bu sene sigaramızı. hepsinin şerefine atalım dumanımızı ve bir kez olsun "olsun be! mutsuzsak ne olmuş, mutlu olmak zorunda değiliz ya." diyelim yine. "yalnızsak yalnızız, yalnızlarla bir olur kalabalıklaşırız" diyelim yine.  ama korkmayalım. tüm şerefsizliğe inat, şerefine içelim sigaramızı. zayıf düşelim, kalkalım sonra. biz ne düşüşler gördük, ne kalkışlar gördük. son kez bile olsa, son otuz dakikamız bile olsa y…

canım sıkkın: eşyalarını topla.

eşyalarını topla, eve dönüyorsun. bavulunu hazırla ve bursaya dair her şeyi sil içinden. farklı zaman dilimleri mutlaka vardır. elbet birinde bursada kalıyorsundur, elbet birinde sevdiğinle mutlu oluyorsundur. ama, bu zaman diliminde değil.  bu zaman dilimi, çok berbat. önce yapabileceğine inandırıyor seni. gözlerini kapattığında geçmişe gidebileceğin zaman makinesinin planlarını bile gösteriyor. her şeyi değiştirebilecek, dünyaya huzur getirecek o zaman makinesi.  sonra, birden inancını kapatıyor. gözlerini açtığını, büyüdüğünü fark ediyorsun. o zaman makinesinin hiçbir zaman orada olmadığını, hiçbir zaman orada olamayacağını fark ettiğinde çok geç oluyor.  bu zaman diliminin panzehir gibi gözüken zehirleri bile var. çaresizliği bir hastalık olarak gösteriyor mesela. sonra hastalığına çözüm bulduğunu söylüyor, kulağına yaklaşıp "çaresiz kaldığın, her şeyden pes etmeye başladığın o anda sakın pes etme! çünkü doğru yoldasın." diyerek kandırıyor seni. çaresizlikten kurtulabil…

canım sıkkın: mars ve dünya.

sonsuz bir döngüye sahip dünya. zaman hep ilerler. insanlar ölür, insanlar üzülür. sonra, ölen insanlar yerine birileri doğar. dünyanın ağırlığı bunlarla değişmez. gökyüzünde bir patlama olur, kalıntıları üzerimize düşer. mars'ın yörüngesinden çıkmayı istemesi bizi etkiler. bir hüzün yaratır ya da ne bileyim, bir şeyler değişir.  mars olmak kötü şey olmalı. gitmek istersin, kaçmak istersin ama her zaman bir güç vardır seni yerinde tutan. dünya da öyle olmalı. gitmek ister, kaçmak ister ama bir güç hep yerinde tutar onu. yapabileceği tek şeyi yapar, döner sadece. dünyanın dönmesi, geceleri, gündüzleri... sessiz bir çığlık olabilir aslında kimsenin duymadığı. yanlış anlaşılmanın verdiği gözyaşları olabilir yağmurlar. tüm evrene karşı gösterilen isyan olabilir mesela depremler.  mars olmak da, dünya olmak da kötü şey olmalı. ve biz o karamsar dünyanın topraklarında yetişen günahkar tohumlarız ne de olsa. ne bileyim, insan olmak bile kötü olmalı anlayabildiğin noktaya kadar.

yazarlık yalanı.

daha iyi bir şeyler yazana kadar, yeni bir şeyler yazmaktan uzak durmalıyım sanırım. ama bir kitapta da "daha iyi şeyler yazabilmek için daha fazla yazmanız gerekiyor." yazıyordu. şimdi kafam karıştı işte. en güzel rüyaların da bir sonu vardır. rüzgar, sadece sonbaharda güzel eser zaten. rüzgarların en iyileri, en üst katta oturanlar içindir. bu yüzden bulutlara yakın olmak güzeldir. güneşi fazlaca hissedebilir, ama çok az etkilenirsin. güneş ışınlarını rüzgarlar keser. hayatta her şey böyledir zaten.

her yeni bir rüyayı, yeni bir uyanış keser mesela. edebiyatta buna "rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır." demişler. yanlış bir şeyler var. rüyalar, gerçek olamayacak kadar güzeldir. insanlarsa imkansızı sever. bu yüzden çoğu insan, imkansızı gerçekleştirmek ister.
benim rüyam, yazar olmaktı. yaşlı bunak ile mezarlık kenarında oturuyorduk. "bir gün sen de bu hale geleceksin." diyordu. mezarlık girişindeki ölümsüzlük ile ilgili saçmalıkları okud…

saçmalattirik: öldürmeye programlı bir robot!

bu yüzden her gün biraz sokaklara atmalısın kendini.her şeyin başı, her şeyin özeti. ya da ne bileyim, bir yazının ilk cümlesinde ne görmek istiyorsanız onu hayal edin burada. sizi ben yönlendirmek istemiyorum, kendi yazınızın kendi kahramanı olmanızı istiyorum sadece.
bir kaç anti depresanın etkisini bir kaç şişe alkol de verebilir. ağrı kesicileri en son kullandığımda yine bu odadaydım. lanet doktorlara hiçbir zaman güvenmemişimdir. bu yüzden kanser olsam bile, kemoterapi yerine ağrı kesiciyi tercih ederim. büyük bir psikolojik sorununuz olduğunu ve hiçbir psikiyatristin gerçek tanıyı koyamayacağını düşünün. bu size büyük bir hayal kırıklığı getirecektir ama kendinize gurur duymanızı da sağlayacaktır. insanoğlu bu. kendisine acı veren şeylerden zevk alır. bugün dünyanın en büyük şirketlerinin sahipleri, acı çekmekten çok acı çektirmeyi seven insanlardır. bilmenizi istiyorum, bu bilgiyi tamamen kafamdan salladım; çünkü, öyle düşünmek zevk veriyor.tamam, yazının sıkıcı ve benlik ola…

bilgisayar başındaydım.

daha küçüktüm, 6 yaşında falan. 6 yaşındaki bir insan, sokakta çocuklarla top peşinde koşturmalıydı. arkadaşlarıyla kumda oynamalıydı. kumdan solucan çıkartıp, içine su doldurduğu pet şişeye atmalıydı. saklambaç oynayan abilerini izlemeliydi. 7 yaşımda, okula başlamıştım zaten. derslerimin başına geçmeli, ödevlerimi bitirdiğim zaman sokağa çıkmalıydım. 7 yaşındaki çocuklar böyle yapardı. saklambaça yavaş yavaş adım atar, profesyonelce saklanan abilerini bulmaya çalışırdı. 8 yaşımda da hayatım garipti. 8 yaşındaki bir çocuk, inşaattan çaldığı küçük hortumlarla "tüftüf" denilen silahı ve kağıtlarla da mermilerini yapmalıydı. ben bunların çoğunu yaptım, ama çoğundan fazla zamanda da bilgisayar başındaydım. işte, ben böyle oluştum; bilgisayar başında, psikolojim bozuk halde büyüdüm. 6 yaşındayken psikolojinizin bozulmaya başladığını düşünün. benim gibi bir şey ortaya çıktığında, kendinizi hiçbir şeyden sorumlu tutamazdınız. yanlış hatırlamıyorsam orta okula ilk başladığımda,…

saçmalık: dünya farklı olabilirdi.

yeni bir blog sayfası açıp, sonra her şeyi silmek son zamanlardaki alışkanlıklarımdan birisi oldu. günlüğümü çok yalnız bıraktım, da eklerini cümlelerden ayırır oldum. kelimeler bile benden korkar oldu, iğrenç bir insanım. biliyorum.

dünyanın en çirkin yaratıkları, arabalardır. ana cadde'nin kenarında yaşıyorsanız eğer, bir süre sonra egzoz seslerinden rahatsız olmazsınız. ama, evlerin bile yalnız bıraktığı bir yerde yaşıyorsanız, ufak bir tekerlek sesi bile deli edebilir sizi.

aynı, tik-tak öten saatler gibi. saatlerin neden sadece "tik, tik, tik" diye ötmediğini bir türlü anlayamadım. sanki iki enstrümanlı orkestra yapıyorlar kendi çaplarında. "tik, tak, tik, tak..." yani diyor ki, seni uyutmayacağım. öyle, sade bir "seni uyutmayacağım" değil bu. can gox'u hayal edin, "dal goncayıı, bi sabaah" demiyor da, "seniii, uyuuuuutmayacağıım" diyor. öyle, farklı ve anlamsız bir şey.

her yerim kaşınıyor. ya sinekler ısırmış, ya da çok …