istemek, savaşlar, katliamlar falan.

annem bana, "oğlum, senin istediğin zaman yapamayacağın şey yok. zaten sorunun da bu, hiçbir şey yapmak istemiyorsun." der. sınıfı geçmeyi istedim ve nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde yaptım. sanırım, benim gerçek sorunum da bu. dünyaya boşu boşuna geldiğimi düşünmem. bu yüzden araya şu şarkı giriyor:


her zamanki evdeyim. bu sefer mutlu olduğumu hissediyorum. çünkü bu sefer, mutlu olmayı istiyorum. yalnızlık dolu olması gerekiyordu bu satırlar. yeniden ankara, yeniden yalnızlık. alışılagelmiş şeylerin farklı zaman diliminde, tekrar tekrar yaşanıyor olması. artık koymuyor sanırım. çünkü, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadığında sessiz kalmayı öğreniyor insan. bazen, "sessizliğin en büyük cevap" olduğuna psikolojik olarak inandırıyor insan kendini. bu da benim yalnızlığa en büyük sessiz cevabım, mutluluk.
aslında hiçbir şey değişmedi. kurtlar kuzuların, aslanlar geyiklerin, güneş yeniden doğmanın derdinde. özellikle gecenin sessizliğindeyken daha fazla duyulur ayak sesleri. yüzlerce kişi ölürken, önemsiz olan şey kaç kişinin öldüğüdür. çünkü, "bugün 186 kişi öldü" sadece bir istatistiktir. bir kişinin ölmesi büyük bir trajediyken, birlerin birleşerek artması istatistiği oluşturur. zaten bu yüzden "bugün, bir kişi kafasından vurularak öldürüldü." haberini okuduğumuzda, "186 kişi öldü" haberini okuduğumuzdan daha çok acı çekeriz. yine bu yüzden insanlar katliamlara sessiz kalıyor olmalı.

yapılan katliamlara da yorumumu yaptığıma göre, başka bir konuya atlayabilirim. çünkü bu konu çok canımı sıkıyor. reyhanlıda bomba patlarken sesini bile çıkarmayan, ortalıktan kaybolan başbakanımın "müslümanlık adına mısırdaki katliama dur deyin." demesi samimiyetsiz geliyor bana. asıl samimiyet, "dünya üzerindeki tüm katliamları durdurun!" demektir bence. çünkü katliam'ın mısırı, suriyesi, muhalifi yoktur. katliam'ın, ölen insanları ve öldüren insanları vardır. sonra da katliam edebiyatı yaparak pay çıkaranları vardır. pardon, bu konuyu atlıyorduk.
savaşın ortasında doğmamış bir çocuk olarak hayatımdan memnunum. bazı insanların kolayca "hadi savaşa girelim! yıkalım orayı burayı!" demeleri canımı acıtıyor sadece. savaşları sadece tarih kitaplarından öğrenmiş bir nesiliz biz. tarih kitaplarında savaşlar, kazanan ve kaybeden şeklinde anlatılır. öldürülen insanların, öldüren insanların detaylarına girilmez hiçbir zaman. bu yüzden savaşın kötü bir şey olduğunu göremiyor olmalı insanlar. 
savaş bildirgesi varmış, kuralları varmış, o varmış falan. nefsi müdafaa diye bir şey var. bir saldırgan sizi öldürmek üzere saldırıyorsa eğer, saldırganı öldürdüğünüzde suçsuz yargılanabilirsiniz. sene 2013 oldu. bir ülkeye saldırdığınızda, size karşı kullanacağı silahları tahmin bile edemezsiniz. çünkü, "canı tehlikede olan bir insan, canını kurtarmak için her şeyi yapabilir." o yüzden, bildirgelerin, kuralların falan savaş sırasında hiçbir anlamı yoktur. 
lütfen, insanlara "savaşa girelim!" yerine "savaşa dur!" demeyi öğretin. katliam edebiyatı yapmak yerine, "katliamlara dur!" demeyi öğretin.
pardon, konu değişecekti. - değişemedi.

mektup: kaçıncı yaş günü, saymadım.

yirmi birinci senem bitti. yirmi ikiye girdim. yirmi bir kez ölmüşümdür belki, yirmi bir kez tekrar dirilmişimdir. mutlu senelere, huzurlu senelere, beraberinde gelecek onca mutluluk dolu senenin şerefine içelim sigaramızı bugün. siktir et kaybolmayı falan, işte buradasın. umutsuzluksa umut yaralım, çaresizlikse çare yaratalım ama ne olur, son kez iyi bakmayı bilelim hayata. 
bak, yeni gelecek seneler adına mutlu olalım bu sene. fakirlerin bile yiyecek ekmeği vardır inan. afrikada ne kadar aç varsa, avrupada o kadar tok vardır. hepsinin şerefine içelim bu sene sigaramızı. hepsinin şerefine atalım dumanımızı ve bir kez olsun "olsun be! mutsuzsak ne olmuş, mutlu olmak zorunda değiliz ya." diyelim yine. "yalnızsak yalnızız, yalnızlarla bir olur kalabalıklaşırız" diyelim yine. 
ama korkmayalım. tüm şerefsizliğe inat, şerefine içelim sigaramızı. zayıf düşelim, kalkalım sonra. biz ne düşüşler gördük, ne kalkışlar gördük. son kez bile olsa, son otuz dakikamız bile olsa yirmi dokuz dakikanın varlığıyla kalkalım. öleceksek, bir dakikalık olsun. belki de bir saniyelik. ama ne olursa olsun, büyüyelim işte. 
zaman geçtikçe büyümek zorundasın. küçük kalmakla olmaz bu işler, küçüklerin büyük hayalleri vardır. küçüklerin hayalleri gerçek olmaz. büyüyüp, gerçek hayaller kuralım ve her gerçekleşen hayalin şerefine içelim sigaramızı. bir kez olsun, bir doğum gününde pozitif bakalım hayata. "benden adam olmaz" demeyelim, olacak. olmak zorunda. 
bu gün yirmi iki oldum. kim bilir, yirmi bir kez ölmüş ve yirmi bir kez doğmuşumdur. tam yirmi bir kez bıçaklamışımdır kendimi göğüs kafesimden, yirmi bir kez nefes alacak ufak bir delik bulmuşumdur. yirmi bir kere kalp yarasını bantlamışımdır da, hayatta kalmışımdır. ne bir doktor, ne bir hemşireyim ben. ama olsun ulan, yirmi bir kere... tam yirmi bir kere ölmüş ve yirmi bir kere doğmuşumdur ben. 
güçsüzsem güçsüzüm. yalnızsam yalnızım ulan. ama son bir kere, ne olursun en azından son bir kere deneyelim. yalansa yalan söyleyelim. kim bilir, yirmi bir kere kandırmışımdır kendimi. ama gel hadi, yirmi ikinci kez kandırışımızın şerefine içelim sigaramızı bugün. 
hadi, gel. yapalım şunu. intiharı silelim aklımızdan. ölümü silelim. başkalarına emanet edelim kanserli beyin hücresi dolu hayalleri. farklı farklı ölüm senaryolarını bir köşeye bırakıp son bir kez yaşam senaryosu kuralım kendimize. yeni senaryomuzun şerefine de yakarız bir sigara. ama, ne olursun yapalım şu işi. 
bilirsin beni. yirmi bir kez ölmüşümdür ben. yirmi bir kere doğmuşumdur. yirmi ikincisinde ölmeyelim hadi. kahveyse kahvesini yaparız, olmayan paramızın şerefine içeriz sigaramızı. hadi be oğlum, ağlatma beni. yeni bir başlangıç yapalım da, değiştirmeyelim kendimizi. adımız kalsın aynı, gitmeyi hep denedik çünkü. gittik, uzaklaştık da değiştiremedik hiçbir şeyi. 
ters bir şey yapalım da, kalalım bu sefer. belki de değişir bir şeyler ve sırf o ufak umudun şerefine içeriz sigaramızı. hadi, son kez. yapalım şu işi.

canım sıkkın: eşyalarını topla.

eşyalarını topla, eve dönüyorsun. bavulunu hazırla ve bursaya dair her şeyi sil içinden. farklı zaman dilimleri mutlaka vardır. elbet birinde bursada kalıyorsundur, elbet birinde sevdiğinle mutlu oluyorsundur. ama, bu zaman diliminde değil. 
bu zaman dilimi, çok berbat. önce yapabileceğine inandırıyor seni. gözlerini kapattığında geçmişe gidebileceğin zaman makinesinin planlarını bile gösteriyor. her şeyi değiştirebilecek, dünyaya huzur getirecek o zaman makinesi. 
sonra, birden inancını kapatıyor. gözlerini açtığını, büyüdüğünü fark ediyorsun. o zaman makinesinin hiçbir zaman orada olmadığını, hiçbir zaman orada olamayacağını fark ettiğinde çok geç oluyor. 
bu zaman diliminin panzehir gibi gözüken zehirleri bile var. çaresizliği bir hastalık olarak gösteriyor mesela. sonra hastalığına çözüm bulduğunu söylüyor, kulağına yaklaşıp "çaresiz kaldığın, her şeyden pes etmeye başladığın o anda sakın pes etme! çünkü doğru yoldasın." diyerek kandırıyor seni. çaresizlikten kurtulabileceğini düşünsen bile, o an çaresiz hissetmek istiyorsun kendini. çaresizlik sen oluyorsun, çaresizliğin büyük bir zafer olacağını düşünüyorsun: ama değil! 
bu zaman dilimi, ümit vermeyi de çok seviyor. görmüş geçirmiş insanların yazdığı kişisel gelişimlerde sadece "ben bunu yaptım, şöyle yaptım ve zengin oldum! sen de yaparsan eğer, sen de olabilirsin." diyor mesela. insana o an çok mantıklı geliyor, çünkü zengin olursan eğer kitap yazmak yerine tüm dünyaya yardım edebilirsin diye düşünüyorsun. ama... bu zaman diliminin insanları çok kötü, yalan söylüyorlar. 
bu zaman dilimine gelmeyin çocuklar. bu zaman diliminden, bu dünyadan, bu siktiğimin hayatından kurtarın kendinizi. bu, çocukluk hayallerinde yarattığınız dünyanız değil. bu, bir piskopatın yarattığı ölümcül yer. kurtarın kendinizi.
yazımı, oğuz atay ile bitirmek istiyorum.
"...başıma gelecek olayları, yani yapmayı tasarladığım basit işleri göz önünde tutarak endişeleri, kuruntuları önümdeki olayın sonuna kadar erteliyorum. bugünlerde umutsuzluk var, boyumdan büyük işlere giriştim galiba. şimdi geri dönmesi de zor. bu yüzden görünüşte bir şeyler olmak için çabalıyorum. ne olursa olsun bana saygı göstermelerini istiyorum. bana istisnasız herkes kızıyor; kafalarındaki ben'i bozduğum için. ben onların hayallerinde tutarlıyım. belki kendi hayalimde de tutarlıyım. yaşarken bu iki tutarlığın da dışındayım. her şeyle sırasıyla alay ettiğim halde kendimi gülünç durumlarda buluyorum. bu durumlar geçtikten sonra kendimle de alay ediyorum. yalnız artık hissediyorum ki, bunun sonu yok. saatlerce hiç bir şey yapmadan evde oturuyorum; sonra tam çıkarken, evde kalsaydım bir şeyler yapabilirim gibi hissediyorum. galiba hep acele ettim." ~ oğuz atay.

canım sıkkın: mars ve dünya.

sonsuz bir döngüye sahip dünya. zaman hep ilerler. insanlar ölür, insanlar üzülür. sonra, ölen insanlar yerine birileri doğar. dünyanın ağırlığı bunlarla değişmez. gökyüzünde bir patlama olur, kalıntıları üzerimize düşer. mars'ın yörüngesinden çıkmayı istemesi bizi etkiler. bir hüzün yaratır ya da ne bileyim, bir şeyler değişir. 
mars olmak kötü şey olmalı. gitmek istersin, kaçmak istersin ama her zaman bir güç vardır seni yerinde tutan. dünya da öyle olmalı. gitmek ister, kaçmak ister ama bir güç hep yerinde tutar onu. yapabileceği tek şeyi yapar, döner sadece. dünyanın dönmesi, geceleri, gündüzleri... sessiz bir çığlık olabilir aslında kimsenin duymadığı. yanlış anlaşılmanın verdiği gözyaşları olabilir yağmurlar. tüm evrene karşı gösterilen isyan olabilir mesela depremler. 
mars olmak da, dünya olmak da kötü şey olmalı. ve biz o karamsar dünyanın topraklarında yetişen günahkar tohumlarız ne de olsa. ne bileyim, insan olmak bile kötü olmalı anlayabildiğin noktaya kadar. 

yazarlık yalanı.

daha iyi bir şeyler yazana kadar, yeni bir şeyler yazmaktan uzak durmalıyım sanırım. ama bir kitapta da "daha iyi şeyler yazabilmek için daha fazla yazmanız gerekiyor." yazıyordu. şimdi kafam karıştı işte.
en güzel rüyaların da bir sonu vardır. rüzgar, sadece sonbaharda güzel eser zaten. rüzgarların en iyileri, en üst katta oturanlar içindir. bu yüzden bulutlara yakın olmak güzeldir. güneşi fazlaca hissedebilir, ama çok az etkilenirsin. güneş ışınlarını rüzgarlar keser. hayatta her şey böyledir zaten.

her yeni bir rüyayı, yeni bir uyanış keser mesela. edebiyatta buna "rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır." demişler. yanlış bir şeyler var. rüyalar, gerçek olamayacak kadar güzeldir. insanlarsa imkansızı sever. bu yüzden çoğu insan, imkansızı gerçekleştirmek ister.
benim rüyam, yazar olmaktı. yaşlı bunak ile mezarlık kenarında oturuyorduk. "bir gün sen de bu hale geleceksin." diyordu. mezarlık girişindeki ölümsüzlük ile ilgili saçmalıkları okuduktan sonra içeri giriyordum. bir mezar vardı, içi boş. ismi de yazmıyordu. bizim yaşlı bunağın koşarak bana geldiğini gördüm, "kim bu" diyecektim. yaşlı bunağın yanımdan geçişini, mezara büyük bir neşeyle atlayışını izledim. içeri doğru baktım. gözü kapalıydı. sadece gülüyordu. gülümsüyordu.
yolda yürürken anonim olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu düşündüm. anonim değilim, "odunluzıkkım" diye google'da arattığınızda fotoğraflarımı bile bulabiliyorsunuz. biraz araştırsanız, soyadımı bile bulabilirsiniz. ama bazen, gerçekten anonim olmayı düşünüyorum. siminya gibi, ya da ne bileyim; internette tanıdığınız ama fotoğrafını bile göremediğiniz bir insan gibi.

geçenlerde bir arkadaşım, "daha önce değiştin, neden tekrar değişemeyesin?" diye sordu. ikinci bir değişimin ne kadar zor olacağını anlattım ona. yalnızım, kötüyüm, daha da yalnız kalır ve daha da kötüleşirim. ama kim bilir; belki iyi olur ve mutlu olurum.

internetteki kimse beni tanımaz, zaten ben de kimseyi tanımak istemem. işin kötü tarafı, bunu yaparken kendime yeni facebook hesabı, twitter hesabı ve blogger hesabı açmak zorunda kalacağım. ama, sıfırdan başlamak ve değişmek denen şeyin anlamı bu zaten değil mi?

yani, ne bileyim... kim bilir, belki yaparım. belki cesaretim yeter.

saçmalattirik: öldürmeye programlı bir robot!

bu yüzden her gün biraz sokaklara atmalısın kendini.
her şeyin başı, her şeyin özeti. ya da ne bileyim, bir yazının ilk cümlesinde ne görmek istiyorsanız onu hayal edin burada. sizi ben yönlendirmek istemiyorum, kendi yazınızın kendi kahramanı olmanızı istiyorum sadece.
bir kaç anti depresanın etkisini bir kaç şişe alkol de verebilir. ağrı kesicileri en son kullandığımda yine bu odadaydım. lanet doktorlara hiçbir zaman güvenmemişimdir. bu yüzden kanser olsam bile, kemoterapi yerine ağrı kesiciyi tercih ederim. büyük bir psikolojik sorununuz olduğunu ve hiçbir psikiyatristin gerçek tanıyı koyamayacağını düşünün.
bu size büyük bir hayal kırıklığı getirecektir ama kendinize gurur duymanızı da sağlayacaktır. insanoğlu bu. kendisine acı veren şeylerden zevk alır. bugün dünyanın en büyük şirketlerinin sahipleri, acı çekmekten çok acı çektirmeyi seven insanlardır. bilmenizi istiyorum, bu bilgiyi tamamen kafamdan salladım; çünkü, öyle düşünmek zevk veriyor.
tamam, yazının sıkıcı ve benlik olan kısmı geçti. şimdi, diğer kısmına geçebiliriz.
bana göre, tanrıydı o. her sabah uyanır, elbiselerini giyer ve beni öpmeden önce çiçeklerini sulamaya giderdi. o öldükten sonra, en çok bu özelliğini özledim. ama bu, gereksiz bir bilgi. 
küçükken hayatın sıkıcı olduğunu düşünenlerdendim. psikiyatrist ilk anti depresanı kullanmama sebep olduğunda daha fazla sıkıcı gelmeye başladı. büyük bir başkentin küçük kalmış, memurların işgal ettiği dar sokaklı bir yerinde yaşıyordum. burası da birbirlerinin yüzüne bakmayan, selam vermeyen insanlarla kaplıydı. bu yüzden soyutlamıştım onlardan kendimi.
yolda her yürüdüğümde aksiyon filmlerini andıran anlar yaşamayı isterdim. çatılarda silahının dürbünüyle beni kontrol eden, öldürmeye programlı robotlar çok çekiciydi. bu yüzden birbirlerinin yüzlerine bakmayan insanlara bakmaktansa, çatılara bakmayı tercih ederdim. 
bir gün çatının birinde, öldürmeye programlı bir robot görmüş koşmaya başlamıştım. silahını bana doğrulmadığını çok sonra fark ettim. hemen bulunduğum yerin ön tarafında başbakan konuşma yapacakmış, onun için hazırlanıyorlarmış. kendimi aptal gibi hissetmiştim ama güzeldi. öldürmeye programlı, keskin nişanlı tüfeği olan bir robot!
her neyse, bu hikayenin sonunu nereye bağlayacağımı bilmemem utanç verici oldu. ama insan, bazen kafasından geçenleri yazmak istiyor. bu yüzden sonsuz bir hikaye uydurdum. hatta sonuna kılıfımı da buldum!
her şeyin başı, her şeyin özeti. ya da ne bileyim, bir yazının son cümlesinde ne görmek istiyorsanız onu hayal edin burada. sizi ben yönlendirmek istemiyorum, kendi yazınızın kendi kahramanı olmanızı istiyorum sadece.
cümlenin başına gelince, bundan bir önceki yazı hakkında @bazenoyleolur lakaplı arkadaşın yazdığı bir yorum o. saatlerdir o yorumu düşünüyor ve ne kadar bağımlı olduğumuzu hatırlıyorum.

bir şeylerin kitaplarda anlatıldığına inanıyordum. yani, kitaplardan elbette binlerce şey öğrenebiliriz. ama tüm hayatımızı bir bilgisayar ya da bir kitap başında geçiremeyiz. bir şeyler oluyorsa eğer, sokaklarda olmalı.
zaten, bir şeyler oluyorsa eğer... sokaklarda oluyor. en cesur, en cesaretli cinayetler sokaklarda işleniyor. okuduğunda kanını donduran şeyi gözünü kırpmadan izleyebiliyorsun.

bilgisayar başındaydım.

daha küçüktüm, 6 yaşında falan. 6 yaşındaki bir insan, sokakta çocuklarla top peşinde koşturmalıydı. arkadaşlarıyla kumda oynamalıydı. kumdan solucan çıkartıp, içine su doldurduğu pet şişeye atmalıydı. saklambaç oynayan abilerini izlemeliydi.
7 yaşımda, okula başlamıştım zaten. derslerimin başına geçmeli, ödevlerimi bitirdiğim zaman sokağa çıkmalıydım. 7 yaşındaki çocuklar böyle yapardı. saklambaça yavaş yavaş adım atar, profesyonelce saklanan abilerini bulmaya çalışırdı.
8 yaşımda da hayatım garipti. 8 yaşındaki bir çocuk, inşaattan çaldığı küçük hortumlarla "tüftüf" denilen silahı ve kağıtlarla da mermilerini yapmalıydı. ben bunların çoğunu yaptım, ama çoğundan fazla zamanda da bilgisayar başındaydım. işte, ben böyle oluştum; bilgisayar başında, psikolojim bozuk halde büyüdüm.
6 yaşındayken psikolojinizin bozulmaya başladığını düşünün. benim gibi bir şey ortaya çıktığında, kendinizi hiçbir şeyden sorumlu tutamazdınız.
yanlış hatırlamıyorsam orta okula ilk başladığımda, altıncı sınıftayken internet kafemiz olmuştu. 12 yaşımdaydım sanırım. 12 yaşında bir insan için, internet kafeler mükemmeldirler. sabahları derse gidiyor, saat 13.30'u gösterdiğinde soluğu internet kafede alıyordum. oyunlar, internet, her şey mükemmeldi. tehlikenin farkında değilim. (yazar burada, müzik açıyor.)


iyi bir liseye gitmek için sınava hazırlanmam gerekiyordu. ama internet kafe ve bilgisayarlar güzeldi. vaktimin hepsi, bilgisayar başında geçiyordu.

benim yaşımdakiler arkadaş ediniyorlardı, şu an hepsinin kalıcı arkadaşları var.
benim yaşımdakiler sürekli geziyorlardı, o an hepsi yeni arkadaşlarla tanışıyorlardı.
benim yaşımdayken ben, sürekli bilgisayar başındaydım. gelecekte yalnız kalacaktım, gelecekte hayatım bok gibi olacaktı, gelecekte hiçbir şey hissetmeyecektim ama bu kısımlardan daha bahsetmedim.

dersanede hiçbir zaman derslerimi takmadım. çünkü bilgisayar mükemmeldi. oyunlar mükemmeldi. internet kafe sahibi olmak, mükemmeldi. sınava da hiçbir şey bilmeden girip, her gerizekalının yaptığı gibi düz liseye gittim.

düz lisedeyken de her derse girdiğimde, ders çıkışında beni bekleyen oyunları düşünüyordum. düz lise'nin ismi çok garip aslında. bildiğin, düz insan. hiçbir şeyi olmayan, herhangi bir tanrı lütfu bulunmayan, gerizekalı insanların bulunduğu yer işte. ama, bunun konuyla bir alakası yok.

her neyse, sonra üniversiteye geldim. bilgisayarın ne kadar psikolojimi bozduğunu fark ettim. ama, iş işten geçmişti. şu an, hala yalnızım. bilgisayarın psikolojimi ne kadar bozduğunu bildiğim halde, gecenin bu saatinde bilgisayar başındayım. arkadaş edinmek istiyorum ama dışarı çıkmaya cesaretim yok. yoldan birini çevirip "benim arkadaşım yok!" diyemem, bu yanlış olur.

gün geçtikçe çaresizleşiyor, daha da yalnızlaştırıyorum kendimi. küçükken, büyüklerden hep kendime ders çıkarırdım. şimdi bakıyorum da, kendimden büyük herkesi sansürlemişler ve yok etmişler sanki. internet piyasasında, 22 yaşından büyük insan bulamıyorum. bulsam bile, hep kendi arkadaşlarının olduğunu fark ediyorum. hiçbirinin benim gibi arkadaşa ihtiyacı yokmuş gibi geliyor.

her neyse işte. bugün, ramazan bayramının ilk günü ve ben bu bayramı da yalnız geçireceğimi hatırladım. bu yüzden, geçmişimi yazdım. bayramınız kutlu olsun.

saçmalık: dünya farklı olabilirdi.

yeni bir blog sayfası açıp, sonra her şeyi silmek son zamanlardaki alışkanlıklarımdan birisi oldu. günlüğümü çok yalnız bıraktım, da eklerini cümlelerden ayırır oldum. kelimeler bile benden korkar oldu, iğrenç bir insanım. biliyorum.

dünyanın en çirkin yaratıkları, arabalardır. ana cadde'nin kenarında yaşıyorsanız eğer, bir süre sonra egzoz seslerinden rahatsız olmazsınız. ama, evlerin bile yalnız bıraktığı bir yerde yaşıyorsanız, ufak bir tekerlek sesi bile deli edebilir sizi.

aynı, tik-tak öten saatler gibi. saatlerin neden sadece "tik, tik, tik" diye ötmediğini bir türlü anlayamadım. sanki iki enstrümanlı orkestra yapıyorlar kendi çaplarında. "tik, tak, tik, tak..." yani diyor ki, seni uyutmayacağım. öyle, sade bir "seni uyutmayacağım" değil bu. can gox'u hayal edin, "dal goncayıı, bi sabaah" demiyor da, "seniii, uyuuuuutmayacağıım" diyor. öyle, farklı ve anlamsız bir şey.
 
her yerim kaşınıyor. ya sinekler ısırmış, ya da çok kirlenmiş olmalıyım. ikisi de sorun ettiğim şeyler arasında değil. ben bir hayvanseverim, sinekleri öldürmeye kıyamam. bir sineği bile kendimden üstün görüyorum, en azından zarar vermeli bile olsa amaçları var. kan emiyorlar, karınlarını doyuruyorlar. bu, güzel bir şey.

kirlenmek de güzeldir zaten. sokaklar bazen pis kokar. elimde fırsat olsaydı eğer, sokaklarda yaşamak isterdim. bu, çoğu kişinin kabul edebileceği şey değil. ama düşünsene, hiçbir zaman dört duvar arasında değilsin. tüm sokaklar, tüm yollar, insanların girebileceği her yer senin. ne özgürlük ama... bir kaç açlık sorunu, para sorunu dışında mükemmel bence.

bir sinek kadar küçük beynimiz olmalıydı. hiçbir şeyi düşünmeyen, sadece yaşayan zombiler olmalıydık insan olmak yerine. bir kişi olarak değil de, dünyanın hepsinin böyle olduğunu düşündüğünde zevkli oluyor aslında. geçim derdi yok, üzülmek yok, sevmek yok, aile kavramı yok, birine bağlanmak bile yok. kafaya takabileceğimiz şeylerin sayısı ne kadar az olursa eğer, dünyamız o kadar mükemmel olurdu. pardon, çok acıktım. fazladan beyniniz var mıydı?

Bu Blogda Ara