Ana içeriğe atla

saçmalattirik: öldürmeye programlı bir robot!

bu yüzden her gün biraz sokaklara atmalısın kendini.
her şeyin başı, her şeyin özeti. ya da ne bileyim, bir yazının ilk cümlesinde ne görmek istiyorsanız onu hayal edin burada. sizi ben yönlendirmek istemiyorum, kendi yazınızın kendi kahramanı olmanızı istiyorum sadece.
bir kaç anti depresanın etkisini bir kaç şişe alkol de verebilir. ağrı kesicileri en son kullandığımda yine bu odadaydım. lanet doktorlara hiçbir zaman güvenmemişimdir. bu yüzden kanser olsam bile, kemoterapi yerine ağrı kesiciyi tercih ederim. büyük bir psikolojik sorununuz olduğunu ve hiçbir psikiyatristin gerçek tanıyı koyamayacağını düşünün.
bu size büyük bir hayal kırıklığı getirecektir ama kendinize gurur duymanızı da sağlayacaktır. insanoğlu bu. kendisine acı veren şeylerden zevk alır. bugün dünyanın en büyük şirketlerinin sahipleri, acı çekmekten çok acı çektirmeyi seven insanlardır. bilmenizi istiyorum, bu bilgiyi tamamen kafamdan salladım; çünkü, öyle düşünmek zevk veriyor.
tamam, yazının sıkıcı ve benlik olan kısmı geçti. şimdi, diğer kısmına geçebiliriz.
bana göre, tanrıydı o. her sabah uyanır, elbiselerini giyer ve beni öpmeden önce çiçeklerini sulamaya giderdi. o öldükten sonra, en çok bu özelliğini özledim. ama bu, gereksiz bir bilgi. 
küçükken hayatın sıkıcı olduğunu düşünenlerdendim. psikiyatrist ilk anti depresanı kullanmama sebep olduğunda daha fazla sıkıcı gelmeye başladı. büyük bir başkentin küçük kalmış, memurların işgal ettiği dar sokaklı bir yerinde yaşıyordum. burası da birbirlerinin yüzüne bakmayan, selam vermeyen insanlarla kaplıydı. bu yüzden soyutlamıştım onlardan kendimi.
yolda her yürüdüğümde aksiyon filmlerini andıran anlar yaşamayı isterdim. çatılarda silahının dürbünüyle beni kontrol eden, öldürmeye programlı robotlar çok çekiciydi. bu yüzden birbirlerinin yüzlerine bakmayan insanlara bakmaktansa, çatılara bakmayı tercih ederdim. 
bir gün çatının birinde, öldürmeye programlı bir robot görmüş koşmaya başlamıştım. silahını bana doğrulmadığını çok sonra fark ettim. hemen bulunduğum yerin ön tarafında başbakan konuşma yapacakmış, onun için hazırlanıyorlarmış. kendimi aptal gibi hissetmiştim ama güzeldi. öldürmeye programlı, keskin nişanlı tüfeği olan bir robot!
her neyse, bu hikayenin sonunu nereye bağlayacağımı bilmemem utanç verici oldu. ama insan, bazen kafasından geçenleri yazmak istiyor. bu yüzden sonsuz bir hikaye uydurdum. hatta sonuna kılıfımı da buldum!
her şeyin başı, her şeyin özeti. ya da ne bileyim, bir yazının son cümlesinde ne görmek istiyorsanız onu hayal edin burada. sizi ben yönlendirmek istemiyorum, kendi yazınızın kendi kahramanı olmanızı istiyorum sadece.
cümlenin başına gelince, bundan bir önceki yazı hakkında @bazenoyleolur lakaplı arkadaşın yazdığı bir yorum o. saatlerdir o yorumu düşünüyor ve ne kadar bağımlı olduğumuzu hatırlıyorum.

bir şeylerin kitaplarda anlatıldığına inanıyordum. yani, kitaplardan elbette binlerce şey öğrenebiliriz. ama tüm hayatımızı bir bilgisayar ya da bir kitap başında geçiremeyiz. bir şeyler oluyorsa eğer, sokaklarda olmalı.
zaten, bir şeyler oluyorsa eğer... sokaklarda oluyor. en cesur, en cesaretli cinayetler sokaklarda işleniyor. okuduğunda kanını donduran şeyi gözünü kırpmadan izleyebiliyorsun.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…