saçmalattirik: başlığı var. içinde aşk geçiyor.

kola'nın tadında bile yalnızlık var. içtiğim sigara yalnızlık kokuyor zaten. her neresinden bağlarsan bağla yalnızlığı, koşar gelir arkandan. uzun seyahatlerin bile tedavi bulamadığı hastalıklar biliyorum, yalnızlık başını çekiyor. en büyük filozoflar bile susuyor bu konu hakkında. sanırım, bir tek ben konuşuyorum. ve biliyorum, artık "çok" oluyorum.
bağırmak istediğin hiçbir konuda yalnız değilsin. en büyük dertlerini toplasan, aynısından bir kaçında da çıkar dünyadaki insanların. hadi, durma. önce bir kaç insanla yüzleş, onlarcasını topla. birleşip binlerce et ve bağır. dünyanın en iyi seramonisini duymak istemez miydin? sen yarat, gerisi kalsın.
müziğin sesini biraz azalt, çünkü basılmamış bir gitar notası bulana kadar anlamsız geliyor. delirdiğini hissediyorsun biliyorum. senin hataların yüzünden kayıyormuş gibi sanki yıldızlar. yıldızlar kayıyor, hayatlar kayıyor, buzlu yollarda insanlar bile kayıyor ve en acısı; bir türlü sen kayamıyorsun. ölemiyorsun. kimsenin olmadığı yerlere gidemiyorsun, hatta gitsen bile yalnız hissettiğin için geri dönmek istiyorsun o zaman.
biraz aşkı düşünsene. bir how i met your mother'da, bir big bang theory'de yaşıyorsun kendini. 8 sene sonunda aşkına kavuştuğu için ted'e özeniyor ve biraz "aşkın peşini hiçbir zaman bırakma" enjekte ediyorsun kendine. hayatın dizi olmadığını fark ettiğinde her şey hayal kırıklığına dönüyor haklısın. hayalinin güzel olduğunu anlatırken insanlara, yutkunup, hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini kabul bile ediyorsun. 

bar filozofu.

ne de olsa yazmak kolay. bilmiyorum, içimde bir boşluk var ama hangi kelimelerin doldurabileceğini tahmin etmek çok güç. bir abimiz "gece hayatım olsaydi bir bar filozofu olabilirdim, blogda yazdıklarım pek kaale alınmıyor zira. @odunluzıkkım için de aynı şeyi düşünüyorum." demişti. o günden beri bar filozoflarını düşünüyorum. o günden beri, felsefenin ne kadar gereksiz olduğunu hatırlatıyorum kendime.
koşuyordum. koşuyordum. koşuyordum. sonu olmayan bir yolun başında mıydım, sonunda mıydım bilmiyorum. hatta, sonu olup olmadığı da sadece tahminlerim arasındaydı. koşmak huzur veriyordu. tek yaptığım şey, koşmaktı. 
aslında her şeyin başı su olabilir. ya da henüz, hiçbir şey başlamamıştır. sigaranı ateşlediğini ve odadaki tüm oksijenin yavaş yavaş yanmaya başladığını hayal et. daha da ileriye git, suyu yak. en büyük okyanusların bile yandığını hayal et. en küçük kromozomuna kadar eridiğini hayal et. kendine ölümlerden ölüm beğen ve koşmayı bırakıp kendini öldürdüğünü hayal et. 
şimdi, anladın mı sonu olmayan bir yol olmadığını? öldüğünü tekrar hayal et, tekrar tekrar. tekrar tekrar koşmayı bırak ve öl. yolun sonunu gördün mü? göremediysen eğer, koşmayı bırak. gidebileceğin hiçbir yer yok. gördüysen eğer, koşmayı bırak. gidebileceğin yere çok yakınsın zaten.
zerdalilerin güzel olduğunu biliyorum ama ne olduklarını bilmiyorum. kayısının yabanisi mi olur? hangi ara evcilleştirmeyi bıraktım, hangi ara hayvanlaştırdınız? yediğim tatlı kayısılara ne oldu? bilmiyorum. belki de içimdeki boşluk budur. ben küçükken elmalar da kurtluydu, şeftaliler de. ama güzeldi. tadı güzeldi. "tanışmıyoruz ama yanındayım. bu kadar karamsar olma." demişti birisi. şimdi anlıyorum. ben karamsar değilim, elmalarda kurt yok.
orta çağlarda yaşıyordum ben, kimse deli demesin diye anlatamadım. o günden beri "dünyanın sonu geliyor" hikayeleri anlatılır. bir gün yolun ortasında bağıran papazın yanına gidip "dünyanın sonu gelseydi, yapmak istediğin şey burada durup insanları uyarmak mı olurdu?" dedim. ailesiyle birlikte taşındılar floransa'dan. 
floransa'nın kralı lorenzo de medici adam gibi adamdı. karısı da taş gibiydi, saraydan dışarı çıktığını görmedim hiç. dünya ahiret bacımdır, zira laf söylemem hiç. ama o dönemleri çok özledim. elmaları kurtluydu, her şey doğaldı. 
şimdi her şey biraz kaşarlaşmış. kadınlar da öyle, erkekler de. bilmiyorum, belki ben de kaşarlaşmışımdır. aynı şeyleri mi yazıyorum? ay, çok gerildim. çıkalım şu floransa'dan.
kafam çok karışık, gerçekten. bazen twitter'da çok yalnız kalıyorum. son zamanlarda yanımda olduğunu hissettiren iki kişinin tweet'ini yazdım. son zamanlarda birilerinin yanımda olduğunu hissetmeye ihtiyacım var sanki. twitter'ım @odunluzikkim. ulaşırsan, pek bir güzel olur. onu diyecektim. 

aşk acıtmaz yavrum.

bana bir türkü söyle, derinden olsun. derinden olması önemli. çünkü, türküler sadece derinden söylendiğinde güzeldir.
her neyse, kapalı kapılar ardın... her neyse, açılmamış kapılar ardı... her neyse, etkileyici bir cümle bulamadım. derinden bir nefes alıp verelim o zaman. çünkü, her hikayenin nefes kesici bir tarafı vardır. oksijenin bittiğinde, nefesinin kesilmesini istemezsin.
her aşk neşeyle başlar. her aşk güzeldir aslında başlangıçta. başlangıçta her şey güzeldir. hayata ilk başladığımızda hepimiz güzeldik sonuçta. beynimizin hiç olgunlaşmadığı, kemiklerimizin ayakta kalacak kadar güçlenmediği şahane yıllardan bahsediyorum. 
büyüdükçe ayakta kalmayı, beynimizi kullanmayı öğrendik. ayakta kalmanın önemli olduğunu küçükken "ne olursa olsun, güçlü kal." diyen insanlar öğretti. ne olursa olsun, ayakta kalabilen insanlar. aynı insanlar bize paylaşmanın önemini, kazanmanın önemini, başarının önemini de anlattı. ama en önemlisi güçlü kalmaktı. çünkü güçlü kalabilen insan paylaşabilir, kazanabilir ve başarabilirdi. 
çekilen filmlerde en sevilen karakterdir kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış insanlar. bir insan her şeyini kaybettikten sonra güçlü kalabiliyorsa eğer; korku filmlerinin korkmayanı, aksiyon filmlerinin ölmeyeni, bilim kurgu filmlerinin en zekisidir her zaman. ama, filmler ve diziler çok farklı. 
şimdi size bakıyorum, bazen aynada kendime de bakıyorum. kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmamış; bilgisayar, fotoğraf makinesi, facebook, twitter dışında. "işte en büyük aşk bu" dediğimiz zaman kaybetmişiz. "işte en büyük sevgi bu" dediğimiz zaman kaybetmişiz. tam, birinin en büyük aşkı olduğumuzu hissettiğimizde, kaybetmiş. tam, hiç görmediği birini seven insan kazanmaya yaklaşamamış bile. 
filmlere bakıyorum sonra, dizilere bakıyorum. sonra, tekrar size, bana bakıyorum. gerisini biliyorsunuz, anlatmanın yararı yok. bir bok değiliz. henüz senaryosu bile hazırlanmamış filmiz biz, gerisini siz düşünün.
her şeye "siktir et" diyerek yaşayamazsın. ama bazen, her şeyi siktir etmeyi istediğini biliyorum. etrafındaki insanlar gülen yüzüne bakarken, aslında ağladığını ama her şeyi siktir edebildiğini fark edebiliyorum. bazen, seni herkesin içerisinden kurtarıp kendi köşende kendinle yüzleştirmek istiyorum sayın okuyan. ama, "bazen" ile başlayıp "istiyorum" ile biten hiçbir istek gerçek olmuyor.

çünkü, bazen ölmek istiyorsun. bazen eğlenmek istiyorsun. bazen gitmek istiyorsun. bazen görünmez olmak istiyorsun. bazen isyan etmek istiyorsun. bazen ağlamak istiyorsun. bazen, ne bileyim işte zengin olmak istiyorsun. ama, hep bir engelin oluyor.

biliyorum, yalnız değilsin. hepimiz böyleyiz.
"yalnız değilsin" lafını komik bulmuşumdur hep. kalabalık ortasında kendini yalnız hissediyorsan, yalnızsındır işte. en sevdiğine sarıldığında, seni anlamayacağını düşünüyorsan yalnızsındır. en yakın dostun seni anlamadığında bile yalnızsındır. çareyi en yakınında değil de, uzakta bulduğunu düşündüğünde bile yalnızsındır. 
yalnızlık, çok geniş bir kavram. "yalnız değilsin" kadar, "yalnız değilim" demek de yalnızdır. uzayda hep yıldızların olacağı gibi, senin de köşede kalmış yalnızlıkların vardır illaki. yüzleşemediğin, anlatamadığın, farkında bile olmadığın yalnızlığın vardır illaki.
konunun yalnızlığa nasıl geldiğini anlamadım. konu aşk olacaktı şerefsizim. anlamadım ya. bu iş, ne bileyim. aşk'ı nereye çekersen...
aşk dediğin şey, kaybettiğini anladığında biter. neyi kaybettiğinin farkında bile değilsindir çünkü, neyi kazandığını hiçbir zaman tam anlamıyla öğrenememişsindir.
olmadı, yazımı, bir okan bayülgen ile bitirmek istiyorum.
duracağım burada. gidişini seyredeceğim. kıpırtısız, sakin gibi görüneceğim. kavgasız olacak. fırtınasız olacak. saçma sapan olacak. organlarım, birbirine vuracak. arkandan sessiz bakacağım. ben yine, salağı oynayacağım.

küfürlü: para meselesi.

bu hayatın belli başlı kuralları var. murphy bunları biliyordu.

söylemek istediğim bir şey var, sonra gideceğim. belki ayda bir yazacağım, belki yılda bir. bunu kimse bilemez. yarından emin olamadığım için çoğu cümleye belki ya da bazen diye başlıyorum belki de.
bu dünyada hak etmeyen insanların paraları var. bolca paraları. bazen, "niye bu kadar aç var?" diye tanrıyı suçluyor olabilirsin. herkes suçluyor. gerçeğe bakarsan eğer; afrikadaki insanların aç olmasının, sokakta bazılarının aç ölmesinin, soğukta donmasının sebebi tanrı değil.

zengin birinin karşısına geçip; "tüm paranızı mezarda götünüze sokmamızı ister misiniz?" diye sormak istiyorum.
her neyse amına koyayım ya. ben ne kadar konuşursam konuşayım, var olan sistem değişmeyecek biliyorum. suçu bu sefer tanrıya atmayacağım. ekonominin temelini atan da ilk insan değil mi? değer biçtiğiniz, insanlardan sakladığınız tüm para eden değerlerinizi götünüze sokun lütfen.

böylesi, daha güzel oluyor.

charleston biberi.


korkunç derecede güzelsin, bilmiyorum anlatabiliyor muyum? son zamanlarda, bir şeyler anlatabildiğime inanamıyorum. ya ben insanlara kendimi anlatırken yanlış kelimeler seçiyorum, ya da insanlar hayal bile edemeyeceğim kadar gerizekalı.
çiğ köfte acıdır. patatesin yanında kızartılmış biberler de öyle. hangi insanın, kendi ismini bir bibere koyabileceğini düşünüyorum bu aralar. benim bir arkadaşım vardı, charleston. sabahları halsizce kalkıp balkona, sigara içmeye çıktıktan sonra görürdüm onu. içine kapanıktı, sakindi, pek konuşmazdı zaten. 
konuşmadığı anlarda severdim onu. konuştuğu anlarda sinir patlamaları yaşar, sakin kalamazdı. bir gün oturduğu apartmanın önünde polisleri gördüm. kelepçeli elleriyle dışarı çıkan kendisini gördüm sonra. koşarak gidip "ne oluyor? bırakın charleston'ı!" diye bağırdım. "bırakamayız, terasında kendi ismini verdiği acıları yetiştiriyormuş." dediler. 
nasıl bir insan, acılara kendi ismini verebilecek kadar manyak olabilirdi ki? bilmiyordum. hala bilmiyorum. özünde sakin bir insandı charleston. özünü herkes bilir o adamın. özünde sakin olan herkesin, kendi isimlerini verdiği acıları var mıdır ki?
uzaktan bakıldığında mutlu görünüyorumdur. aslında uzaktan bakarsan eğer, maviyi, yeşil görebilirsin. ama bir gökkuşağına ne kadar uzaktan bakarsan bak, renkleri değişmez. deniz kimilerine göre mavidir mesela. kimilerine göreyse yeşil. bunların anlattıklarımla ne alakası var, ben de bilmiyorum. ama bana göre gökyüzü renkli, insanlarsa gridir.
karamsar olduğumu söylemek için çok geç. biraz sigara, biraz sakinlik ve sessizlik verirsen eğer yalnızlığa küfür ederim. biraz sigara, biraz kalabalık ve sessizlik verirsen eğer yalnız olmadığım için küfür ederim. 
sen de mi böylesin? yani, yalnız olduğunda da kötü, yalnız olmadığında da kötü mü hissediyorsun? güzel. yani, demek istediğim... siktir et ya. zaten herkes öyle hissediyor. 
zaten, böyle hissettiği için aşk'a, sevgi'ye, nefret'e vuruyor insanoğlu kendini. aşktan, sevgiden, hatta nefretten bile nefret mi ediyorsun? siktir et ya. zaten herkes ediyor.

derin rüya.

ben küçükken, şu an yaşadığımız hayatın, başka bir hayatımızdaki rüya olduğuna inanırdım. bu yüzden, kendimi her kötü hissettiğimde "biri artık beni uyandırsın" derdim. kendimi cimcikler, uyanmak isterdim; uyanamazdım.

biri artık beni uyandırsın, tüm söyleyeceklerim bu kadar.

Bu Blogda Ara