Kayıtlar

Eylül, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

saçmalattirik: başlığı var. içinde aşk geçiyor.

kola'nın tadında bile yalnızlık var. içtiğim sigara yalnızlık kokuyor zaten. her neresinden bağlarsan bağla yalnızlığı, koşar gelir arkandan. uzun seyahatlerin bile tedavi bulamadığı hastalıklar biliyorum, yalnızlık başını çekiyor. en büyük filozoflar bile susuyor bu konu hakkında. sanırım, bir tek ben konuşuyorum. ve biliyorum, artık "çok" oluyorum. bağırmak istediğin hiçbir konuda yalnız değilsin. en büyük dertlerini toplasan, aynısından bir kaçında da çıkar dünyadaki insanların. hadi, durma. önce bir kaç insanla yüzleş, onlarcasını topla. birleşip binlerce et ve bağır. dünyanın en iyi seramonisini duymak istemez miydin? sen yarat, gerisi kalsın. müziğin sesini biraz azalt, çünkü basılmamış bir gitar notası bulana kadar anlamsız geliyor. delirdiğini hissediyorsun biliyorum. senin hataların yüzünden kayıyormuş gibi sanki yıldızlar. yıldızlar kayıyor, hayatlar kayıyor, buzlu yollarda insanlar bile kayıyor ve en acısı; bir türlü sen kayamıyorsun. ölemiyorsun. kimsenin ol…

bar filozofu.

ne de olsa yazmak kolay. bilmiyorum, içimde bir boşluk var ama hangi kelimelerin doldurabileceğini tahmin etmek çok güç. bir abimiz "gece hayatım olsaydi bir bar filozofu olabilirdim, blogda yazdıklarım pek kaale alınmıyor zira. @odunluzıkkım için de aynı şeyi düşünüyorum." demişti. o günden beri bar filozoflarını düşünüyorum. o günden beri, felsefenin ne kadar gereksiz olduğunu hatırlatıyorum kendime. koşuyordum. koşuyordum. koşuyordum. sonu olmayan bir yolun başında mıydım, sonunda mıydım bilmiyorum. hatta, sonu olup olmadığı da sadece tahminlerim arasındaydı. koşmak huzur veriyordu. tek yaptığım şey, koşmaktı.  aslında her şeyin başı su olabilir. ya da henüz, hiçbir şey başlamamıştır. sigaranı ateşlediğini ve odadaki tüm oksijenin yavaş yavaş yanmaya başladığını hayal et. daha da ileriye git, suyu yak. en büyük okyanusların bile yandığını hayal et. en küçük kromozomuna kadar eridiğini hayal et. kendine ölümlerden ölüm beğen ve koşmayı bırakıp kendini öldürdüğünü hayal et.…

aşk acıtmaz yavrum.

bana bir türkü söyle, derinden olsun. derinden olması önemli. çünkü, türküler sadece derinden söylendiğinde güzeldir. her neyse, kapalı kapılar ardın... her neyse, açılmamış kapılar ardı... her neyse, etkileyici bir cümle bulamadım. derinden bir nefes alıp verelim o zaman. çünkü, her hikayenin nefes kesici bir tarafı vardır. oksijenin bittiğinde, nefesinin kesilmesini istemezsin.
her aşk neşeyle başlar. her aşk güzeldir aslında başlangıçta. başlangıçta her şey güzeldir. hayata ilk başladığımızda hepimiz güzeldik sonuçta. beynimizin hiç olgunlaşmadığı, kemiklerimizin ayakta kalacak kadar güçlenmediği şahane yıllardan bahsediyorum.  büyüdükçe ayakta kalmayı, beynimizi kullanmayı öğrendik. ayakta kalmanın önemli olduğunu küçükken "ne olursa olsun, güçlü kal." diyen insanlar öğretti. ne olursa olsun, ayakta kalabilen insanlar. aynı insanlar bize paylaşmanın önemini, kazanmanın önemini, başarının önemini de anlattı. ama en önemlisi güçlü kalmaktı. çünkü güçlü kalabilen insan pay…

küfürlü: para meselesi.

bu hayatın belli başlı kuralları var. murphy bunları biliyordu.

söylemek istediğim bir şey var, sonra gideceğim. belki ayda bir yazacağım, belki yılda bir. bunu kimse bilemez. yarından emin olamadığım için çoğu cümleye belki ya da bazen diye başlıyorum belki de.
bu dünyada hak etmeyen insanların paraları var. bolca paraları. bazen, "niye bu kadar aç var?" diye tanrıyı suçluyor olabilirsin. herkes suçluyor. gerçeğe bakarsan eğer; afrikadaki insanların aç olmasının, sokakta bazılarının aç ölmesinin, soğukta donmasının sebebi tanrı değil.

zengin birinin karşısına geçip; "tüm paranızı mezarda götünüze sokmamızı ister misiniz?" diye sormak istiyorum. her neyse amına koyayım ya. ben ne kadar konuşursam konuşayım, var olan sistem değişmeyecek biliyorum. suçu bu sefer tanrıya atmayacağım. ekonominin temelini atan da ilk insan değil mi? değer biçtiğiniz, insanlardan sakladığınız tüm para eden değerlerinizi götünüze sokun lütfen.

böylesi, daha güzel oluyor.

charleston biberi.

Resim
korkunç derecede güzelsin, bilmiyorum anlatabiliyor muyum? son zamanlarda, bir şeyler anlatabildiğime inanamıyorum. ya ben insanlara kendimi anlatırken yanlış kelimeler seçiyorum, ya da insanlar hayal bile edemeyeceğim kadar gerizekalı.
çiğ köfte acıdır. patatesin yanında kızartılmış biberler de öyle. hangi insanın, kendi ismini bir bibere koyabileceğini düşünüyorum bu aralar. benim bir arkadaşım vardı, charleston. sabahları halsizce kalkıp balkona, sigara içmeye çıktıktan sonra görürdüm onu. içine kapanıktı, sakindi, pek konuşmazdı zaten. konuşmadığı anlarda severdim onu. konuştuğu anlarda sinir patlamaları yaşar, sakin kalamazdı. bir gün oturduğu apartmanın önünde polisleri gördüm. kelepçeli elleriyle dışarı çıkan kendisini gördüm sonra. koşarak gidip "ne oluyor? bırakın charleston'ı!" diye bağırdım. "bırakamayız, terasında kendi ismini verdiği acıları yetiştiriyormuş." dediler. nasıl bir insan, acılara kendi ismini verebilecek kadar manyak olabilirdi ki? bil…

derin rüya.

ben küçükken, şu an yaşadığımız hayatın, başka bir hayatımızdaki rüya olduğuna inanırdım. bu yüzden, kendimi her kötü hissettiğimde "biri artık beni uyandırsın" derdim. kendimi cimcikler, uyanmak isterdim; uyanamazdım.

biri artık beni uyandırsın, tüm söyleyeceklerim bu kadar.