saçmalattirik: "saf ve seks" demeye utanıyorum.

acımasızca yaktım sigaramı. bir kültablasına koydum. delirmiş gibi bıraktım onu kültablasında. hiçbir dudağa değmesin istedim, hiçbir dudakla birleşmesin. içindeki zehri akıtmasın kimsenin ciğerlerinden içeriye dedim kendimce. ne olduğunu izlemek istedim, belki bitmez dedim her şeydeki gibi. yandı, yandı. biraz daha yandı. sonra da bitti. aynı aşk gibi.
ironilerle, hikayelerle çok yorgunum. beni çok iyi anladığını, bana bilerek ilgi göstermediğini biliyorum. neden korkuyorsun? şarkılardan mı? merak etme, herkes acı çekiyor. herkes içinde bir şeyler saklıyor. bana romantik şeyler söyle. bana, benmişim gibi davran. ne olur, ben olmanın nasıl olduğunu hatırlamak istiyorum.

delicesine yağsın yağmur gökten. yağmur dediğin zaten gökten yağar, gözyaşlarına bir dur de. sessiz kalma, sessizlik sadece rüzgar hafiften estiğinde güzel. gecenin bir saatinde, hava karanlıkken, usul usul içeriye girerken, bana seni hatırlatırken güzel. havalar bir değişik zaten. rüzgar esmiyor. sahi ya, sen kimdin?

ben iyiyim, merak etme. karamsarlığın dibine vurduğum, kendimi yalnız hissettiğim, sineme çekildiğim anlardan birindeyim sadece. paragraflarımı kısa tutuyorum ki okurken sıkılmayasın. egzantirik kelimeler seçiyorum, cümleler kuruyorum ki facebookta paylaşıp sigaranın dibine vurasın! ha uzun, ha kısa! aynı şerefsizliği yapıyorsun yine. bak, sinirleniyorum. susayım ben, sustum.

bir kaç dakika sürer benim suskunluğum. bir kaç dakikaya geri dönerim. doğru yaşadığında her şeyi bir kaç dakikaya sığdırabilirsin. doğru kadını, 2 dakikada 120 defa öpebilirsin mesela. her dakika 60 saniyedir çünkü, her saniyenin farklı bir anlamı vardır seçim yapmak üzere olan adamın. yanlış kadınsa öpülmez. doğru kadındın. bilmiyorum, çayına kaç şeker alırdın? diyette misin? çay şekersiz içilmez ama.

kırmızı rujunu sürdün mü? kırmızı geceliğini giydin mi peki? çok kirlenmiş olmalısın. bıraktığım yerden, üzerine basa basa geçen çok muydu? tren duraklarında insan bol olur. son tren gelmiştir şimdiye. treni beklemek, elveda demek şehre, sıkıntılı olmalı. yolculuğuysa yorucu. kaç paran vardı istasyondan önce? peki zengin etti mi seni bıraktığım yer?

bazen çok acımasız oluyorum, senden öğrendim. bırakıp gitmeyi de, unutmayı da, aldatmayı da. kafamda elf perileri sikişiyor. masumiyetimi alıyorlar. izlemesi hoşuna gider miydi? yapmasından mı hoşlanırdın yoksa? keyifsizleştin mi şimdi? sakin ol, uyandığında hiçbirisi geçmeyecek. her şey, aynı kalacak.

unutur musun yazdığım her şeyi silersem? "sana aşkım, ilk günkü gibi saf ve seks" desem, koşup gelsem kirletir misin masumiyetimi?

kirletirsin sen. bilirim. kirletilmişlerin derdini bir tek, kirlenmişler bilir. kırmızı geceliği kaç kez kirlettin? hala doymadın mı? kırmızı rujuna kaç dudak dokundu? kimsenin doğru kadını oldun mu peki, hissettirdin mi doğru kadın olduğunu? 2 dakikada 120 öpücük aldın mı kimseden?

almışsındır sen. bilirim.

mektup: eski odunluzıkkım, yeni ben, yine yalnızlık.

oysaki çoktan bırıkmıştım insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" denen kişi olmayı. sonra, tekrar eskiye döndüm. insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" denen kişi oldum. siktir edemiyorum. eskiyi özlüyorum bazen her insanın yaptığı gibi. şimdiye bakıp "ne farkım var ulan? ne farkım var ilk odunluzıkkım'dan." diyorum. birilerine sorasım geliyor, soruyorum da. "eser kalmadı." diyorlar, susuyorlar sonra. içimde bir his var, sanki onlar da özlüyorlar onu. ama, işin bu kısmını soramıyorum.

hiç mi yetenekli biri yok diye geçiyor içimden. baksana, kimse gelip "neyin var?" diye sormayı akıl edemiyor. anlatmam önemli değil, sormaları önemli. anlatmak isteyip anlatamadığım şeylerin hepsi yazıyor burada zaten. anlamak isteyen insan bulamıyorum sadece. eskiden böyle değildi. eskiden, hiçbir şey böyle değildi. ya ben çok egoistim, ya da insanlardan çok fazla şey istiyorum. anlatması zor, kestirmesi de öyle.

artık "ben" demek istemiyorum mesela. birileri derdini anlattığında "zamanında böyle yaşamıştım, ben şöyle yapmıştım" diye yorum yapmak istemiyorum. herkes kendi hayatını yaşıyor, herkesin kendi seçimleri var. ben, doğru seçimler yapsaydım böyle olur muydum? seçimlerimin çoğu yanlışken, insanlara bu seçimleri anlatmak saçma. kimse de çıkıp "senin hayatın çok mu mükemmel? siktir git, kendi hayatınla ilgilen!" demiyor. deselerdi, memnun olurdum.

kendimi korkusuz gibi gösterdiğim için mi güçlü sanıyor insanlar beni? "sen güçlü adamsın, bununla baş edersin. ben senin nelerle baş ettiğini de gördüm, bu onların yanında hiç." güçsüzleşiyorum. bir duvara 100 kere yumruk atarsanız kırılmaz, ama ilk günkü kadar güçlü de olmaz. zaten olay da bu ya; yavaş yavaş kaybeder gücünü, sürüne sürüne. tam o noktadayım ben de. güçlüydüm, ama eser kalmadı artık.

uyumak istemeyen o insanın yerine, başka birini koyuyorlar sanki uyku vaktinde. rüyalarına bağımlı, hayatı inception gibi yaşamak isteyen birini. uyanmak istemeyen, bu gerçeklerle yüzleşmekten korkan bir insanı getirmişler sanki.

derinden yaralanıyorum. ilk odunluzıkkım olduğum da, "dertlerinde anlatmadığın ufak kısımlar birikir ve dünya kadar yeni dert oluşur." demiştim. kendi hayat dersimin içinde boğuldum sanki. "asla insanlara güvenme, asla aşık olma, asla sevme."lerin yerini "bir kere daha şans ver, bir kere daha, bir kere..."ler aldı bu günlerde. belki de hepsi birikmiş, her şey birikmiştir de yeni bir ben yaratmıştır farkında bile olmadan.

insanlar her gün değişir. ben de değişiyorum. bir kere cesaretim vardı tamamen değişmeye, bir kere değiştim. şimdi, her seferki gibi "siktirip gidiyorum! artık gelmeyeceğim." demek istiyorum, gitmek istiyorum tekrar tekrar ama bir türlü cesaret edemiyorum. eskisi gibiyim aslında, tam odunluzıkkım'dan önceki halim. sadece, bir değişimi daha kaldırabilir miyim bilmiyorum. kaldıramam, cesaretim yok.

peki, "neden değişmeye çalışıyosun ha? neden gitmeyi düşünüyorsun hep? ulan insafsız! bir kere de kalmayı düşün!" diye geçmiyor mu içimden? "bir kere geride bırakacaklarını düşün ulan, sadece bir kere." diye bağırdığım olmuyor mu içimden? geçiyor, oluyor. sonra ilk paragrafa dönüyor ve diyorum ki; "kalmayı düşünsem, kim fark edecek? gitmeyi düşünsem kim?"

aklım almıyor artık hiçbir şeyi. ilk baştan, bu işin bir yerde patlak vereceğini bilmem gerekiyordu. kurduğum hayatın sadece ankara için geçerli olduğunu ve benim en yakın zamanda şehir değiştireceğimi bilmem gerekiyordu. bursa'ya geldiğim an, hatta odunluzıkkım olarak ankara'dayken ilk sevgilim olduğunda patlak verdiğimin farkına varmalıydım. yazılarımda bahsettiğim duygusuzluğu hep uygulamalıydım hayatıma. hiçbir zaman sevgilim olmamalıydı benim. hatta, hiçbir zaman gün yüzüne çıkmamalıydım.

belki de, patlak verdiğini yeni yeni fark ettiğim için yalnızlaştırıyorumdur kendimi. ilk günden yalnızlığımı kabullenseydim, kandırmasaydım kendimi, kandırmasaydım insanları, her şeye alışırdım şimdi. "umrumda değil" dediğim çoğu şey yalan olmasaydı, alışırdım yalnızlığa falan.

"yalnızlık, bizim kanımızda var." demişti bir arkadaşım. yalnızlaştırmak da var benim kanımda. önüme her "yalnız mı kalmak istiyorsun?" sorusuna "evet" seçimini yaptığım için oluyor bunlar. karşıma çıkan her insanı tanıyabildiğim ve zamanla kendimden nefret ettirdiğim için oluyor bunlar.

ilk günlerde böyle değildi. kendimle çelişiyorum, farkındayım. zaten hayatım hep çelişkilerle dolu. bir gün evet, ertesi gün hayır diyebiliyorum. ilk günkü halimden bazen hoşlanıyor, bazen nefret ediyorum mesela. duygulu bir insan olmak zevk mi veriyor? peki, duygusuz olmak daha fazla mı zevk veriyor? daha önemli bir soru var. gerçekten duygusuz musun? yoksa duygulandığında nasıl tepkiler vereceğini bilmiyor musun?

gerçekten umrunda değil mi hiçbir şey? yoksa, her şeyi kafana takıyor ama umrunda değilmiş gibi mi davranıyorsun? korkuyor musun? bu kadar soruya, yetersiz sayıda cevabım var. oysaki kaybedenler kulübünde de dendiği gibi; cevabı olmayan herhangi bir şeyin, sorusu da mı olmaz? bilmiyorum.

biri bana teşhis koysun. çift kişilikli desin, paranoyak desin, şizofren desin, içinde bir çocuk var desin, kronik depresyon desin, hatta gerekirse deli desin; ama tanımlasın biri. lütfen, yalvarıyorum biri beni tanısın. ben bile, beni tanıyamaz oldum.

benim için her şeyle yüzleş.

bitti mi?. senin için her şey bitti mi?. kırmızı kadının, buz tutmuş bankta yatan bir adam, patlayan bir silah, ağlayan bir bulut, alakasız binlerce kelime. arkanda ne bıraktın peki? iyi geldi mi acaba mentollü sigaranın tadı? sırf rahatlamak için kullandığın sigara, artık rahatlatmıyor mu seni? kafan nasıl? en son içtiğin viskinin etkisinde misin hala? 
değişiksin biliyorsun. kafan da karışmış bir o kadar. kayboluyor musun hala? delileri merak edip, eskileri özlüyor musun? korkuyor musun bir şeylerden yoksa, duygularını tamamıyla kayıp mı ettin? sessizlik, avuntu, çözüm yolları... bildiğin her şey, bitti mi şimdi?
takma beni, ne dediğimi bilmiyorum bu aralar. bir kaç kelimeyi birleştirip anlamlı cümleler kuramadığım zamanlardayım. yazının neresinden başlayıp, neresinden bitireceğimi bilemiyorum her zamanki gibi. bir yerinden başlarsam eğer, bir tarafından çıkmayı başarabilirim diye düşündüm. olur belki, deneriz.
eve çıkmanı istemiyorlar mı? korkuyorlar mı çevireceğin işlerden? yani, içlerinde eve atıp suratına bile bakmadan becereceğin kızların korkusu mu var etrafındakilerin? yanılıyorsun, bil. yalnız olduğunla yüzleş mesela, karanlıkta kalmayı seçtiğinle. ne kadar kalabalık olursan ol, evden bir adım bile dışarı atmayacağınla yüzleş. hayat dediğin şeyin, ufak bir ekran ve teknik ekipmanlardan ibaret olduğunu kabullen lütfen. 
iyiliğini isteyenler, şimdikinden daha kötü olacağını bildikleri için konuşuyorlar. "daha, daha ne kadar kötü olabilirsin ki? daha ne kadar dibe batabilirsin?" deyip de susma kendince. daha'nın dahasını da gördün, kötünün kötüsünü de. battığın her dibin daha derini olduğunu ve kurtulmak için son çırpınışların olduğunu fark etmiyor musun?
etmiyorum.
nasıl bir bunalımda, nasıl bir oyunun içerisindesin? etrafına baksana biraz. hayat denilen olay, bir bilgisayar oyunu değil. kaydedip çıkamıyor, sıkıldığın yerde kapatamıyorsun kendini. bilmiyorum. fark etmiyorsun değil mi hala? bu kadar yazı, bu kadar söz. hepsi boş. tabi ya, sen iyisini bilirsin. ama benim için, yüzleş.

yalnızlığın en dibi.

biraz alkol iç, mutfağa uzan. buz dolabındaki meyveler konuşuyor mu? üşümüşler midir? peki çekmecede duran, yıllardır kullanılmamış bıçaklar, kafesinden çıkartılacak olsa bıçaklar mıydı birilerini? her gün ayak bastığın yerin bağırdığını duyuyor musun? bağırıyor mudur? her adımda acı çekiyor mudur ya da ne bileyim...
hikaye falan yazasım yok, yarım kestim. aslında bir şeyler yazasım da yoktu, neden burada olduğumu bilmiyorum. "yalnızım" demek için yüzlerce kelimeyi bir araya getirmenin manasını da anlamıyorum zaten.
biraz zamana, biraz birilerine, biraz bir şeylere ihtiyacım var ne olduklarını bilmediğim. bir organım olsaydı eğer yalnızlık, beynim olsun isterdim. ne onsuz, ne onunla, mutlu olunmuyor.

Bu Blogda Ara