Ana içeriğe atla

mektup: eski odunluzıkkım, yeni ben, yine yalnızlık.

oysaki çoktan bırıkmıştım insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" denen kişi olmayı. sonra, tekrar eskiye döndüm. insanların hayatında "var ya da yok, fark etmez" denen kişi oldum. siktir edemiyorum. eskiyi özlüyorum bazen her insanın yaptığı gibi. şimdiye bakıp "ne farkım var ulan? ne farkım var ilk odunluzıkkım'dan." diyorum. birilerine sorasım geliyor, soruyorum da. "eser kalmadı." diyorlar, susuyorlar sonra. içimde bir his var, sanki onlar da özlüyorlar onu. ama, işin bu kısmını soramıyorum.

hiç mi yetenekli biri yok diye geçiyor içimden. baksana, kimse gelip "neyin var?" diye sormayı akıl edemiyor. anlatmam önemli değil, sormaları önemli. anlatmak isteyip anlatamadığım şeylerin hepsi yazıyor burada zaten. anlamak isteyen insan bulamıyorum sadece. eskiden böyle değildi. eskiden, hiçbir şey böyle değildi. ya ben çok egoistim, ya da insanlardan çok fazla şey istiyorum. anlatması zor, kestirmesi de öyle.

artık "ben" demek istemiyorum mesela. birileri derdini anlattığında "zamanında böyle yaşamıştım, ben şöyle yapmıştım" diye yorum yapmak istemiyorum. herkes kendi hayatını yaşıyor, herkesin kendi seçimleri var. ben, doğru seçimler yapsaydım böyle olur muydum? seçimlerimin çoğu yanlışken, insanlara bu seçimleri anlatmak saçma. kimse de çıkıp "senin hayatın çok mu mükemmel? siktir git, kendi hayatınla ilgilen!" demiyor. deselerdi, memnun olurdum.

kendimi korkusuz gibi gösterdiğim için mi güçlü sanıyor insanlar beni? "sen güçlü adamsın, bununla baş edersin. ben senin nelerle baş ettiğini de gördüm, bu onların yanında hiç." güçsüzleşiyorum. bir duvara 100 kere yumruk atarsanız kırılmaz, ama ilk günkü kadar güçlü de olmaz. zaten olay da bu ya; yavaş yavaş kaybeder gücünü, sürüne sürüne. tam o noktadayım ben de. güçlüydüm, ama eser kalmadı artık.

uyumak istemeyen o insanın yerine, başka birini koyuyorlar sanki uyku vaktinde. rüyalarına bağımlı, hayatı inception gibi yaşamak isteyen birini. uyanmak istemeyen, bu gerçeklerle yüzleşmekten korkan bir insanı getirmişler sanki.

derinden yaralanıyorum. ilk odunluzıkkım olduğum da, "dertlerinde anlatmadığın ufak kısımlar birikir ve dünya kadar yeni dert oluşur." demiştim. kendi hayat dersimin içinde boğuldum sanki. "asla insanlara güvenme, asla aşık olma, asla sevme."lerin yerini "bir kere daha şans ver, bir kere daha, bir kere..."ler aldı bu günlerde. belki de hepsi birikmiş, her şey birikmiştir de yeni bir ben yaratmıştır farkında bile olmadan.

insanlar her gün değişir. ben de değişiyorum. bir kere cesaretim vardı tamamen değişmeye, bir kere değiştim. şimdi, her seferki gibi "siktirip gidiyorum! artık gelmeyeceğim." demek istiyorum, gitmek istiyorum tekrar tekrar ama bir türlü cesaret edemiyorum. eskisi gibiyim aslında, tam odunluzıkkım'dan önceki halim. sadece, bir değişimi daha kaldırabilir miyim bilmiyorum. kaldıramam, cesaretim yok.

peki, "neden değişmeye çalışıyosun ha? neden gitmeyi düşünüyorsun hep? ulan insafsız! bir kere de kalmayı düşün!" diye geçmiyor mu içimden? "bir kere geride bırakacaklarını düşün ulan, sadece bir kere." diye bağırdığım olmuyor mu içimden? geçiyor, oluyor. sonra ilk paragrafa dönüyor ve diyorum ki; "kalmayı düşünsem, kim fark edecek? gitmeyi düşünsem kim?"

aklım almıyor artık hiçbir şeyi. ilk baştan, bu işin bir yerde patlak vereceğini bilmem gerekiyordu. kurduğum hayatın sadece ankara için geçerli olduğunu ve benim en yakın zamanda şehir değiştireceğimi bilmem gerekiyordu. bursa'ya geldiğim an, hatta odunluzıkkım olarak ankara'dayken ilk sevgilim olduğunda patlak verdiğimin farkına varmalıydım. yazılarımda bahsettiğim duygusuzluğu hep uygulamalıydım hayatıma. hiçbir zaman sevgilim olmamalıydı benim. hatta, hiçbir zaman gün yüzüne çıkmamalıydım.

belki de, patlak verdiğini yeni yeni fark ettiğim için yalnızlaştırıyorumdur kendimi. ilk günden yalnızlığımı kabullenseydim, kandırmasaydım kendimi, kandırmasaydım insanları, her şeye alışırdım şimdi. "umrumda değil" dediğim çoğu şey yalan olmasaydı, alışırdım yalnızlığa falan.

"yalnızlık, bizim kanımızda var." demişti bir arkadaşım. yalnızlaştırmak da var benim kanımda. önüme her "yalnız mı kalmak istiyorsun?" sorusuna "evet" seçimini yaptığım için oluyor bunlar. karşıma çıkan her insanı tanıyabildiğim ve zamanla kendimden nefret ettirdiğim için oluyor bunlar.

ilk günlerde böyle değildi. kendimle çelişiyorum, farkındayım. zaten hayatım hep çelişkilerle dolu. bir gün evet, ertesi gün hayır diyebiliyorum. ilk günkü halimden bazen hoşlanıyor, bazen nefret ediyorum mesela. duygulu bir insan olmak zevk mi veriyor? peki, duygusuz olmak daha fazla mı zevk veriyor? daha önemli bir soru var. gerçekten duygusuz musun? yoksa duygulandığında nasıl tepkiler vereceğini bilmiyor musun?

gerçekten umrunda değil mi hiçbir şey? yoksa, her şeyi kafana takıyor ama umrunda değilmiş gibi mi davranıyorsun? korkuyor musun? bu kadar soruya, yetersiz sayıda cevabım var. oysaki kaybedenler kulübünde de dendiği gibi; cevabı olmayan herhangi bir şeyin, sorusu da mı olmaz? bilmiyorum.

biri bana teşhis koysun. çift kişilikli desin, paranoyak desin, şizofren desin, içinde bir çocuk var desin, kronik depresyon desin, hatta gerekirse deli desin; ama tanımlasın biri. lütfen, yalvarıyorum biri beni tanısın. ben bile, beni tanıyamaz oldum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…