Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

garip bir mandalina hikayesi.

bazı insanlar kendine acı çektirmek için yazarlar. bazıları, başkasına acı çektirmek için başkalarına yazar. benim yazacak çok kelimem var da yaşayacak hiçbir şeyim kalmadı gibi. koşup top oynayacağım sokakları otoparklarla kapattılar, her baktığım yerde ölüm görüyorum artık. seveceğim kalpleri yaraladılar; kalpsiz kaldı insanlık. üzerine kalbim yaralandı, kalpsiz kaldı benliğim.
bir kadın var beraber intihar etmeyi istediğim. kalbi ben gibi, kalpsiz yani. bayağı bir yük bindirdiler sırtıma, kamburluğum bu yüzden. kalpsiz yaşamaktan büyük intihar mı var? ben çok ölü gördüm, yürümeyi bilen. tanıştırayım mesela, ben.
uzun zaman sonra ilk defa sarhoş değildim. sarhoş olmam gereken tek bir zaman vardı ama tanrının işine bak ki... içmeyi bıraktığım ilk gün, her şey gözümün önünde yaşanıyordu.  karşı penceremdeki kadın ilk defa perdelerini ve balkonunun kapısını açık bırakmıştı. sevgilisi yüksek sesle küfür ediyor ve düşmanıymış gibi vuruyordu kadına. kafamı kendi camımdan dışarı çıkarttığım…

yeniden başlangıç, bitiş düdüğü.

karanlıklar bana küstü, ben aydınlıklara küsmüştüm. renklerin olmadığı bir yere götürün beni, mümkünse siyahı da renkten sayın. tanrının karşısına koyun beni, konuşacaklarım var. sigara paketimden istediğiniz kadar sigara alabilirsiniz; malum, bir elveda sonrası en güzel giden şeydir nikotin parçası.

çığlıklar atarken ağlayasım var. içime biraz yaklaşsan, hıçkırık seslerinden kendini parçalar zaten kulakların. bulutları parçalasın mikail. deyin ki "emir büyük yerden, tanrının da gözyaşlarının bazen parça parça yağmasına ihtiyacı var." bir adam doğar. bir kadın doğar. iki insan birbirini sever. biri paramparça olur, gözleri dolar. tanrıyı düşün; milyarlarca çocuğu var, milyarlarca paramparça insan. çok yerinden bıçaklanmış kalpler. hava soğuk bak, üşüyorum. kaloriferi sonuna kadar yaksan da fiziğim ısınır ya; bi bak bakalım kalbim ne durumda? havada güneş var, parçalanmış bulutlar. kalp desen, soğukluğunda fok balıkları yaşar. fok balıkları desen, çoktan intihar çabasında.

al…

hiçbir yere dönesim yok.

istersen beraber yüzeriz, derinliklerin dibine doğru hem de. kırılmış hayallerin parçalarını toplarız. sonra ben giderim. bu sefer başkalarının isteğiyle değil, kendi isteğimle. denizde vurgun çok olur, karaya çıkmamam için o kadar baskı yaptılar ki toplayacağımız her hayal benden kırılmıştır belki. direncim kalmadı, döneceğim ankaraya. benim her yere gidesim var da... hiçbir yere dönesim yok.

"doğdum" dedim bi gün. sadece doğarak hayatını sonlandıramazsın. belli başlı betimlemelere sardım tüm hayatımı, toplasan üç cümle. "doğdum. bana yaşa dediler, ben de yaşadım. ot gibi aynı. bir gün öl diyecekler, ben de öleceğim." pardon, dört cümle. ana fikir aynı olduktan sonra cümle sayısı fark etmez gerçi. bana yap dediler, yaptım. şimdi "dön" diyorlar, tepkim hala merak konusu. verilmiş sözler bir tarafa. bak diyorum ya, "benim her yere gidesim var da, hiçbir yere dönesim yok." bana "dön" diyorlar, "sakın arkana bakma." farkında değ…

gelmişini de, geçmişini de.

ben de deniz kenarında yürüdüm okyanusların hayallerine kanıp. kendime genişçe ütopyalar yarattım, isim şehir oyunları için. her gördüğüm kadına aşık olmakta bu aralar ayran gönlüm. "her gördüğünü aşk sanma çocuk, üzülürsün." diyen şairi gördüm sokaklarımda. yolları kesişmiş ayrılıkla, mutsuzluktan sarhoşluğa ve yalnızlığa vurmuş kendini sokaklarıma düşmüş. "alkol" diyor cümlelerine başlarken, "hiçbir şeyi geçirmiyor ama... yine de zevk alıyorum içerken." "alkol..." diyorum şair beye, "hiçbir zevkini tadamıyorum içerken." şair de susuyor, yoluna dönüyor. kim bilir kaç defa duyuyor bu hikayeyi, kim bilir kaç defasını anımsıyor. gülümsüyor uzaklaşırken suratıma doğru bakıp. gülümsüyorum... "bugün de gülümsedi birileri, mutluluğuma kanıp."

derinleşen hikayeler yarattım, kimsenin anlamayacağı yerden yazdım kendimi tekrardan. yine değiştim fark ettiysen; yine kendimden, kendimin bile anlamayacağı başka bir hayvan yarattım. deniz k…

izin verin, konuşayım.

biliyorum çok fazla konuşuyorum. biliyorum, söylediğim cümleleri tek bir "boş" kelimesi daha iyi ifade ediyor. ben de biliyorum geriye kalanlar kadar sessiz olmayı. benim çok iyi bildiğim şeyler arasında sessizlik. konuşurken diyaframım diğer organlarıma saldırmak için can atıyor, parçalamak istiyor. tiz frekanslarım azalıyor sesimde. çok sigara içerek rahatlatıyorum içimden dışarıya çıkmak için can atan tüm organlarımı.

biliyorum, sesim baş ağrıtıyor. biliyorum ben de söylediğim hiçbir şeyin aslında anlamlı olmadığını. ameliyatlar vardır en büyük acıları dindirmek için. doktorlar vardır ameliyatlar için. ağzımdan çıkan tüm kelimeler doktor bende, cümlelerse ameliyatın kendisi. sessizlikle o kadar çok acıttım ki canımı; izin verin, konuşayım biraz... öyle bir ağrım var ki morfinleriniz bile acımı azaltmaz. sessizlikle o kadar çok acıttım ki canımı... izin verin, dinleyin biraz. ayak seslerini duyuyor musunuz? geliyorlar. izin verin bana da sessizlik gelmeden önce acımı dind…

kalkıyor, yürüyor ve uzaklaşıyorduk.

müzik çalarım beni eskiye götürüyordu. can kazaz denen bir adam, hayallerinin peşinde koşuyordu. renklerin içindeydi, tarifsiz hislerde. kulaklığımda bu cümleler yankılanırken etrafı izliyor, birbirlerine cümleler söylemeye çalışan sarhoş insanlara dublaj yapıyordum. aşırı sarhoş bir adam bar'da birasını yudumluyordu. sadece saçlarını görebiliyordum. bir kadın, erkeğin yanına doğru yaklaşıyordu. kadın, erkeğe "yarın sabah dönüyorum. gitmeden önce seni öpmem lazım." diyordu. kadın, erkeğin sakallarını tutuyordu sonra. kendisine çekiyordu adamı. ne kadar olduğunu hatırlamadığım bir süre öpüşüyorlardı. sonra kadın geri dönüyor, yürüyor ve uzaklaşıyordu.

adamın haline acıyordum. daha fazla aşağılamamak için kafamı çevirdim. sarhoş bir çift ve iki arkadaşı, iki masa sağımızda oturuyordu. bu arada hayallerinin peşinde koşan can kazaz, masallardan birinde prensese rastlıyordu. uzanıp dokunamıyordu. prensesin sihirlerini göremediği için isyan ediyordu. sarhoş kadın, sarhoş erkeğ…

kısa metin: en güzel anlar.

içimde bir huzursuzluk var, bilmiyorum anlatsam anlar mısın. daha da ötesi, bilmiyorum anlatabilir miyim? görmek istediğim bir tek sen varsın. gözlerimde korku var, sessizlik var, kaçıp gitmek var ama sen yoksun. topluluğun "adam gibi" terimine ait olmaya çalışmak bıktım. insanlıktan ürküp yalnız kalmayı tercih etmiş bir kedi gibi sığınmak istiyorum sana. konuşmak ya da sevişmek değil, sussam bile yanındayken gözlerimi kapatmak istiyorum.

zaman geçiyor sonra. hiçbir şey olmuyor.
her şey çabucak bitiyor. zaten en güzel anlar hep kısa sürüyor.
bu yazı gibi.

kısa bir metin ve betonlar.

kafamın dağıtılmaya ihtiyacı var, elime aldığım silahla kırk sekiz yerimden vursam kendimi ölmeyeceğimi düşünüyorum. mucize diye bir şeyin varlığından bahsedeceksek eğer, insanlar öleceğini bildiği halde yaşıyor. saat bir türlü geçmiyor ki ölümü daha fazla düşüneyim. karanlık bir türlü bitmiyor penceremde. biliyorum, sırf ben perdeyi kapattım diye tüm dünya karanlığa gömülmüyor ama olsun; dünyadan bahseden kim? ben kendi karanlığımı diyorum.

insanlık beni bunaltıyor her zamanki gibi. koşarak uzaklaşmak isterken bacaklarımın yorulmasından korkuyorum. imkansızlıklarla baş edemiyorum korkular yüzünden. vazgeçiyorum yazmaktan. ben yazarken mutsuzluktan beslenirim çünkü. hissettiğim şey yalnızlık olduğunda kendimi ne mutlu, ne mutsuz görüyorum. tam olarak bir ikilem içerisindeyim, girebileceğim tüm yolların girişlerini betonlarla kapattılar.

ben kimim ki?

...insanın aklına tek bir soru gelir sonra "ben kimim ki..." diye başlayan. kimsenin cevap veremeyeceği sorular vardır, cevap verse de yalan söyleyeceği. bazı konularda hiçbir zaman doğrunun ne olduğunu öğrenemezsin; için neyin yanlış olduğunu bağırsa da kabullenemezsin. bazen her doğru bildiğin şeyin yanlış olduğunu fark eder ama buna rağmen gerçekten yanlış olduğunu görmek istersin. her insan elde edemeyeceği şeylerin peşinde koşar. yaptığın bir eyleme "hata" lafını koyduğunda, seni "yanlış" ile ayıran bir nokta vardır. "hata"lar bilerek de yapılabilir, yanlışlar yapılamaz.

neye ne kadar inandığınızı bilmiyorum. ama sadece gözlerinize bakarak birini ne kadar sevdiğinizi anlayabilirim. bazen kör olmak istiyorum bana ne kadar nefret dolu baktığınızı görmemek için. bazen yok olmak istiyorum. çünkü içimden, gözlerinizdeki o bakışı sadece yok olmak çözebilirmiş gibi geliyor. yok olmayı isterken bile beni sevemeyen insanları düşünüyorum anlayacağını…

doğum günün.

hava soğuk. güneş bile yerini bulutlara bıraktı. nereye baksam özlemekten başka bir şey göremiyorum artık. sessizliğin en büyük çaresizlik olduğuna şahit oldum; birbirine karşı sessiz iki insanın da sevişebildiğini görmek en büyük tecrübemdi hayatımda. kimsenin görmediği dakikalarda gözlerimden yaş süzülürken aşkın varlığını tartıyordum her zamanki gibi. aşk benim için bir şey ifade etmiyordu adın geçmediğinde. ve bir süreliğine en büyük günahımdı adını söylemek.

tanrı'nın neden şarabı yasakladığını düşündüm uzunca bir süre. kadehlerimizi şerefimize kaldırırken keşfettim cevabını; tanrı her boş kadehe baktığında dolu olduğu zamanları hatırlıyordu. tanrı da sevdikleriyle sessizken sevişirdi çünkü. tanrının da hiçbir insanla konuşmamasının bir sebebi vardı, sen gibi.

aslında sonu boş bırakılmış uzun metinlerde keşfettim ben her şeyi. ne kadar uzun cümleler kurarsan kur, sonunu getiremediğinde söylediğin her cümle boşunadır çünkü. her insanın uzun cümleleri vardır, fakat bazı insanla…

sorgu.

en son ne zaman arkadaşlarınla buluşup bir şeyler içtin? en son ne zaman sen değil de bir başkası gelip "hadi içelim" dedi sana? gürültülü bir konser alanında müzik ne kadar eğlenceli olursa olsun, yalnız başına olduğun için kafanı sallayamadığını düşün. kapalı bar'ların sahne arkasında çaresizce otururken, sahnenin önüne baktığını düşün... o manzara... sen hariç kimsenin yalnız olmadığını fark et. herkes eğlenirken, doğduğunda cami önüne bırakılmış bir piç gibisin. ondan hiç farkın yok. sahi ya, ne zamandır tek başına içiyorsun? geçiyor mu her şey içince?

alkol vücudunu kendine hapsettiğinde, ertesi gün hiçbir şeyi hatırlamayacağın halde bağırmak istediğin tek şeyin "çok yalnızım!" olduğunu düşün. ne yaptığını hatırlamayacaksın. istediğine tecavüz edip insanlık dışı isteklerini yerine getirebilirsin. istediğinin yanına yaklaşıp sigara isteyebilir, "durun, çakmağı benden alın" diyebilirsin. kendinden hiç beklemediğin şeyler yapabilirsin; ama hepsini …

fincanın boşluklarına saklanmış hayat.

mezarlıklarda yürüyüş yaptığımı kimse bilmezdi küçüklüğümde. yakılmış bir monte carlo'da hatırladığım çocukluğum. kül tablam yine doldu ya... boşaltmaya mecalim yok. kendimi o kadar iyi saklamıştım ki, kimsenin bulabileceğini zannetmiyordum küçük bir kahve fincanında. delik deşik edilmiş kahve fincanının boşluklarına sakladığım tüm sırlarım deşifre artık. tanrı yerine kendimle konuşmanın vakti geldi; "ben yokken, buralarda neler oldu?"

"ben bu kadar günah işledim mi?" diye sordum içimden. arkamdan ağlayan kadınlar, terk edilmiş yüzler... "sen bu kadar çok kişiyi sevdin mi" diye sordu dışımdan bir ses. ben o kadar çok sevdim ki bir kadını, geri kalanları silmek zor olmadı.

"kadınları ağlatan erkekler orospu çocuğudur" derdim taa ki bir kadını yanımda ağlarken görene dek. bu kadar vurdumduymaz olduğunda insan, kendi yaptığı hiçbir şeyi göremez. "benim yardıma ihtiyacım var." diye bağırırken kimse duymadı. şimdi kahve falımda çıktı ya…

saçmalattirik: sil baştan başlarsa her şey.

yıllarca yalnızlığı büyüttüm. yalnızlık gözümde çok küçüldü. yalnızlık, fotoğraflarda bile gözükmek istemeyen bir ben yarattı insanlığın gözünde. atasözlerine konu olan kargayı besledim, insanlığın gözünü oyması için. karga gözümü oydu, her şeye karanlığım artık. bir şarkı oldum dinlenmesi henüz sayılarla buluşamayan. bir güneş oldum, o günden beri hiçbir şehir aydınlık olmadı.

insanlarla konuşmayı özledim, yazışmayı değil. oysaki ne çok hayalim vardı her şeyin düzeleceğine dair. "bir şeyler eksik" diye bağırmak istedim günün her dakikasında. saniyeler elli dokuzu buldu, bir eksildi; bir fazlası, bir eksiği...
silip baştan başladım her şeye. sil baştan diyerek yüzlerce hikaye oluşturdum, hiçbiri silinmedi. yıllar önce yapılmış dövme gibiyim, pişman olunmasına rağmen bir türlü silinmemiş. kiminin sırtında melek simgesi, kiminin kolunda umut. bana sorsalardı sike konmuş kelebek olmak isterdim, sırf piçlik olsun diye.silip baştan başlayamazsın hiçbir şeye. sil baştan diyerek bin…

sonunu sen getir.

banyodaki kokuyla karşılaştığımda şaşırmıştım. bir arkadaşın, eski bir kadını hatırlatan parfümü burnumu yakıyordu. burnumun gözlerimle girdiği ufak tepkime beynime doğru yol alıyor, temizlenememiş kan toplardamar aracılığıyla kalbe doğru yol alıyordu. geçerken akciğer'e de bir selam veriyordu kan, sigara isteğini azdırıyordu. kalple buluştuğu ilk dakika da, burnumla başlayan yanma hissi, tüm vücuduma yayılıyordu. acı çekiyordum, içim yanıyordu. sigara içmeliydim, votka ya da. belki daha da sert bir şeyler. her şeyi unutabiliyordum, verilmiş sözleri bir kağıda yazıp balkondan fırlatarak özgürlüğüne kavuşturabiliyordum ama koku... duyduğum her yerde içimi acıtıyordu.

devamını oku. devamını yaz. devamını bilmelerine gerek yok, her şey olup bittiğiyle kalır. içimde yalnız bir acı, beni her şeyden uzaklaştıran... kime anlatmak istesem kimseye dönüşüyorlar, tanıştığımızı bile sanmıyorum sonrasında.

"sana bir şeyler anlatmak istiyorum."
"tamam, buluşalım."
sessizlik.

saçmalattirik: ne yazdığıma dair fikrim yok.

korkuyordum her çocuğu himayesine aldığı için tanrıdan. öldürmek üzereydim, gözlerime bakıyordu neden öldürüleceğini bilmeyen kadın. koşarak uzaklaşıyordum olay yerinden, hangi kameraya hangi açılardan yakalandığım umrumda olmadan. atlıyordum çatıdan, ilk defa fizik kurallarını bir tarafa bırakıp hangi şiddetle yere çarpacağıma bile bakmadan. ölüyordum belki de ilk defa, yine bir akşamın karanlığında.

boşaltılmamış bir kültablam vardı benim, çöp kutusuna bir türlü cesaretlenemediğim. uyuduğumdan beri kaç kadın gelip dökmüştür kim bilir. her filtreye hikayesini yazsaydım sigarayı neden içtiğimin, güzel bir sanat olurdu belki; birleşir roman olurdu kimliğimi anlatan. ve şimdi umarsızca "keşke" diyorum... uyuduğumda dökülen her kültablası, keşke hikayesini de unuttursa. bir kaç roman yazdım uyurken, bıraktım kenara. belki bir gün uyanırsın da okursun.

bilerek yapılmış anlatım bozukluklarıyla dolu yazdığım her hikaye. bir kaç kelimeyi cümle haline getirmekte zorlandığımdan oldu …

inanmazsan hiç okuma.

garip bir insan sesi tüylerimi diken diken ediyor. uzun zamandır kimseyle konuşmamış gibi hissediyorum, sesim o yüzden kalın biraz. kültablamdaki hiçbir izmariti atmadım, ölüme kaç adım daha yaklaşabildiğimi sayayım diye. anlatsam "yalan" diyorlar, anlatmasam "sessiz." ne yapsam bir çaresi yok, yapmasam da çaresizlik. garip bir insan sesi, yaşadığımı hissettiriyor. bense çoktan öldüğümü sanmıştım.

karanlıklarda çıktığım sokaklarda bir çok gül bahçesine rastladım. karanlığın en güzel tarafı da bu; tüm çiçekler simsiyah. gördüğüm her kırmızı rujlu kadının gözlerinde siyah eyeliner kalıntıları... renkli gözler altından fışkırmış siyah göz torbaları... kaldırımdaki kan izi, zamanın verdiği yıprantıyla siyaha dönüşmüş. bugün de bir cinayet olmadı sokaklarımda, bugün de her şey yerli yerinde. söyle o zaman bana; neden tüm tanıdıklarımın aksine benim içim simsiyah? ve neden o kadar rengarenk şeyin arasında ben, siyahlarla başbaşayım?

bu mutsuzluk konulu hallerimden sıkıla…

bir insan, nasıl mutsuz olabilir?

küçükken, en sevdiğim hastalık şizofreniydi. diğer insanların "yetersiz" diye tanımladığı, tanrının eksik olarak yarattığı biri olarak tanrı görevini üstlenmek ve bir şeyi yaratmak büyük bir zevk olurdu benim için. aylarca şizofreniyi araştırdım ve bir gün, anti depresana layık görüldüğümde kendimle gurur duydum. sahip olmaya çalıştığım tüm varsanılardan ve gururla kullandığım anti depresandan vazgeçmem bir ay kadar sürdü. sonrasında hiçbir şeyi sahiplenemedim. ne bir eşyayı, ne bir insanı, ne bir yeri ne bir var sanıyı ne bir suçu... belki bir yerlere ait olabilirim ümidiyle uzun yol otobüslerine aşık oldum kısa bir süreliğine. sırf beni ait olamadığım yerlerden başka yerlere götürüyorlar diye. dedim ya, tanrının eksik olarak yarattığı biriydim ben. otobüslerden nefret etmem de bir kaç uzun yolculuğu tamamladıktan sonra oldu.

yıllarca saçma sapan aşk hikayelerini anlattım insanlara. geçen gün düşündüm de, bu kadar uzun süre yalnız kalıp kimse tarafından aranmıyorsam; demek …

saçmalattirik: aşk ve parazit ilişkisi.

bir tarafta kültablası, yanmakta olan bir sigara, saatlerdir uyuyamayan bir insan evladı ve nereye gittiği bilinmeyen hikaye. bomboş sayfa, kafatasının içerisindeki et parçasından gram gram yemeye başlamış düşünce parazitleri. bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmalara parazit denir. bir parazitin, diğer canlının iç kısmında yaşaması durumunaysa endoparazitizm. bu açıyla bakarsan eğer, aslında içini yiyen her düşünce, endoparazit bir yaşam formudur. alkoller, uyuşturucular ve sigaralarsa bu parazitleri öldürmek için yaratılmış ve tıbbın henüz keşfedemediği, yan etkisi ölüm olan ilaçlarıdır. kendi kendimizi bitirirken hala bu dünyanın en kıymetli varlıkları olduğumuzu iddia edebiliyoruz... işin doğrusuysa, kendimiz bile kendimizi reddediyoruz.

dünyadaki milyonlarca türün aksine, düşünebilen tek varlığız. aynı zamanda, kendi kendini bitirebilen.

bir tarafta kültablası, sönmüş olan bir sigara, saatler önce uyuyabilen bir insan evladı…

bir paragraf, her bir unutuluş.

uyuma, bir şeyler daha yazacağım. ya da yazmayacağım. ya da ne bileyim, en son gördüğümde öyle bi şeydi. en son dışarıya bakarken o kadar çok gölge gördüm ki; insan yüzü nasıl bir şeydi unuttum. kafamı kaldıramıyorum yerden. insanlar, beni nasıl bu kadar unuttu? tanrı, belki de henüz doğmamış bir umuttur. bugün de bir kaç hayal, bir kaç hayat, bir kaç çocuk hiç beklenmedik bir yerinden vuruldu. tanrıyı bilmiyorum; beni yarattıysa bile, eminim ki sonradan unutmuştur.

iyi geceler.

gökyüzüyle konuşuyordum dersin.

bana biraz gitmekten bahset. en son birinden, bir yerden gittiğinde, hayatın beklediğin kadar güzel olmuş muydu? en son birinde kaldığında beklentilerini tatmin etmiş miydi? karanlığa baktığında göremediğin milyonlarca yıldız parçasının seninle konuştuğunu düşün. gezegenlerle de konuşabiliyorsan, delirdiğini kimseye anlatma; anlamayacaklar.

yüzlerce intihar notundan kaç tanesini üzerine alındın? bir yazarın, intihar notunda senden bahsettiğini düşün. seni hiç tanımayan bir yazar, notunda seni anlatırken ve ölümünün tüm sebebini sana yıkarken; neredeydin? birileri sorarsa eğer, gökyüzüyle konuşuyordum dersin. ben soruyorum; bana, başkalarıyla, gıcırdayan bir yatakta nefes nefese kaldığını anlat örneğin. gerçeklerden uzaklaşma. hayatımda bir an olsun gerçeği duymak istiyorum; senin için değil, nasıl bir his olduğunu bilmek için.

kahvelerin yüzlerce farklı tadı var, miktarını ne kadar koyarsan o kadar acıtır. fakat denediğin tüm sigaralar aynı tadı vermeye başladıysa; beynin sigarayla uy…

bir aşk metni, bu kadar sıçabilirdi konulu yazı.

kırmızı kalemi al ve uzatma. başlık atarsın belki yaşanılan her mutsuz sonlu hikayene. "bu sondu" dersin yanına adımı bile not düşmeyerek. insanlar sadece bir kez ölür, ben zaten yıllar öncesinde ölmüştüm. hayata döndüğümü düşündüğüm her an "siktir git" diyerek bağıran tanrıya cevap hakkım olmadı. tanrı ne derse yapmak zorundasın! tanrı ölmeni isteseydi benim olmazdın; tanrı seni yaşatmayı seçti, beni öldürmeyi.

sarhoşluk, damarlarında akan kandan hızlıca geçerken bağırmak istersin "ölmek istiyorum!" diye. tanrı müdahale etmez, hayat da düzelmez zaten. ona bağırma! böyle olmasını sen istedin, sen doğdun sen yaşadın, seni sen yarattın. tanrı sana yardımcı olmasaydı bağırmazdım. sen yaratıldığından beri varoluşla ilgili problemlerim var. çözülmez sorular ve sınırsız baş ağrıları.

varoluşsal sorunlarımı vurduğum her şeyi paramparça ettim! helal olsun. tebrikler, yıllardır parçalanmamış her kalbi tek tek keşfedip parçalarken yakalandım. sonum idam. yıllar sonra…

duygusuz adam.

kavgalarım sürekli. iki tane cümleyi bir araya getirip, doğru kelimelerle birleştiremeyecek haldeyim. o kadar yoksunum ki herkesin sahip olduğu şeylerden... tek çarem, "olmasa da olur."

diken üzerinde koşuyormuş gibi hissediyorum kahve falımdaki yollarda. ne kadar farklı yoldan gidersem gideyim, sonu aynı mutsuzluk. hiç vaadedilmemiş topraklarda güller açtı, umarım kırmızıdırlar. ben hiçbir renge aşık olamadım da bilirim yine de, kırmızı güller bir gün birileri için açarlar.

tango için aşkın dansı diyorlar. alkol acıyı geçiriyorsa, neden ertesi günler var? neden acı çektiğimi bile bilmiyorum... yazsam neye yarar yazılar? içsem neye yarar ağrı kesiciler? en güçlü anti depresanlar gelse, neye yarar uykudan başka? neden sabaha kadar uykusuz geçen günler ve neden yataktan hiç kalkmama isteği? neyi, ne kadar kaybettik doktor bey; ben buradan baktığımda, hastayı ölmüş gibi görüyorum.

çirkinleşmiş yüzüm, alnım bile kırış kırış. tel tel dökülen saçlarımın peşinden üzülmeyi isterdim …

artık.

perdem simsiyah, güneşi, aydınlığı geçirmesin diye. havam, içim kadar karanlık. aynaya baktığımda kendimi tanımıyorum. kim olduğumu hatırlayıp, tekrar unutalı 1 hafta oldu. kendimi tanımak için aceleci davranmışım, şimdi, kendimden daha fazla nefret ediyorum.

yazacaklarım, söyleyeceklerim, uzar gider. ağlamadan yazdığım yazılar hiçbir heyecanımı uyandırmıyor artık. kimseyle tanışmıyorum. hayatıma, yeni kimseyi almıyorum. bir şeylerin eksik olduğunu hissetsem de; hayata ne kadar fazlalıksam, o kadar kaybediyorum. hiçbir şey heyecanlandırmıyor beni. eskiden, teknoloji kokan büyük mağazalara girdiğimde geleceğe dair planlar kurar, bir şeyleri istemenin zevkini yaşardım. teknolojik kokan büyük mağazalardan bile nefret ediyorum artık.

koşmak, yürümek, yerimde durmak, hiçbir şey istemiyorum. bunu bir mektup olarak düşün. intihar etseydim, aynı cümleleri kurardım. yalnız olmadığı zamanlarda bile yalnızım diye ağlayan pis mahlukun tekiyim ben; beni neden takasın? beni neden sevesin? esasında,…

sikimsonik yazılar serisi: hala ne dediğimi bilmiyorum.

boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. kapat. ne yazsam? boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. ne yazsam? nelerden bahsetsem? değersiz insanların nesli. en ufak şeye, en çok üzülenlerin nesli. karanlığa kendine hapseden, ışığı açmayı unutanların nesli. boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç, yazmaya başla. belki aklıma gelir diye yazdığım onca hikayeyi, neden yazdığımı, nasıl yazdığımı bir türlü hatırlayamıyorum.

siz insanlar, her şeyin bokunu çıkartmakta ustasınız. bir kere olsa bile, adam akıllı sevemedeniz ya; lanet olsun o küçük, milyonlarca tür arasında kendilerini gelişmiş bir varlık olarak anlatan beyninize! düşünmeyin. sizi diğer varlıklardan ayırdığını düşündüğünüz o "düşünebilme" özelliği; sizi delirtmekten başka hiçbir işe yaramıyor. daha çok deliriyor, daha çok insana zarar veriyorsunuz. yazıklar olsun, hepinizin amına koyayım.

yarım kalan şarap gibiyim, tadım biraz ekşi. sabah erken uyandım, ne bok var bilmeden. son zamanlarda hep, erkenden uyanıyorum za…

yarına yalnız uyanayım.

"kimsenin sikine bile takmayacağı yazılar yazıp, kendimizi tatmin etmekten başka yaptığımız hiçbir bok yok!" diye bağırdım oda arkadaşıma. ileri gidip "kadın olsaydık bunlar olmayabilirdi. çirkin olsak bile elbet peşimize düşen yüzlerce insan bulabilirdik." diye eklemeden edemedim. hatta yolda yürürken binlerce güzel şey anlattım ona, hayatımız boyunca sahip olamayacağımız. bir an "bu sikten hayatta yaşamak istemiyorum. ne bu yalnızlık? ne bu karamsarlık? birbirimizden başka hiçbir şeye sahip değiliz! sikerim ulan bu hayatı." diye bağırmak geçtiyse de içimden, bağırmak yerine bir şarkının benim yerime bunları söylemesine karar verdim. yine iki soğuk içecekle beraberiz, yine hayatın ne kadar boktan olduğundan bahsedeceğiz, daha fazlası değil.

sarhoşluk bir yerlerimi hoşnut ediyor gibi. bu hayata ayık kafayla katlanamıyorum çünkü. neye, kime sahip çıktıysam terk edildim; terk etmek de en güzel hobilerim arasında yer aldı. en son bir kadının, yataktayken, &q…

ölüme giden en kısa yol neydi şoför bey?

yorgunluğum, bir türlü bitmiyor. içinde alkol bulunan iki adet soğuk içeçek ile hayatı ne kadar idare edebileceğimi düşündüm. geçmişte anlatılan tüm hikayelerin sonu intihar ile bitti. hayatı boyunca her istediğini elde edebilen henry ford'un oğlu, son mektubunda şöyle dedi: "baba, hayal edip de ulaşamadığım hiçbir şey olmadı. ne varsa önceden hazırlamışsın, hiçbirinde benim emeğim yok. mutsuzluktan mahvoldum. gidiyorum." ben de oturdum, henry ford'un oğlunu hayal ettim. "acaba..." dedim, "intihar ederken gülüyor muydu?"

hayatı yaşayabilen insanların benden bir sır sakladığını düşündüm oturup. "milyonlarca insan hayatı yaşayabiliyor, yapacak bir şey bulabiliyorsa eğer sorun bendedir. onların bildiği, benim hala öğrenemediğim bir şey var." dedim kendimce. 48 saattir içinde bulunduğum odadan dışarı çıkmadım. dışarıda neler oluyor? insanlar nasıl dışarı çıkabiliyorlar, yapacak neleri var? içinde bulunduğum durum beni kahretti. facebook'…

saçmalattirik: ne diyorum, hiç bilmiyorum.

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? iki vücut, birbirini tamamladığında bile. ay, tamamen dolunay'a döndüğünde, insan evrimi tamamlandığında, büyük pezevenkler küçük çocuklarına tecavüz etmeyi bıraktığında bile bir şeyler eksik olacak. yirmi üç saatini geçirdiğin küçük duvarlar arasında değil, dışarıya çıktığın küçük bir saatlik zaman aralığında fark edeceksin eksik olduğunu. üşenip inmediğin merdivenlerde bile değil, yerçekimini azaltarak dünyanın sonuna sebep olacak asansörlerde anlayacaksın, asansöre koyulmuş camlarda kendini izlerken. ve diyeceksin ki kendi kendine: "her şey biraz eksik. sanırım, ben bir şeyler için fazlalığım... yaşamak, nefes almak için bile."

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? hep bir şekil fazlalık. karanlığın ucunda bile. elektriği kesilmiş fakirler semtinin, ışığı yanan tek apartmanında terk edilmiş yalnızlığı bir hayal et. binlerce eksik ışık arasında parlayan tek ışık olmak; ne büyük utanç! oysaki her ışık, biraz da olsa karanl…

sonsuz döngü: düşünemiyordum. baş edemiyordum.

ne kadar itilirsem itileyim, ne kadar itersem iteyim kendimi yalnızlığa; içeriden, dışarıya doğru haykırmaya devam edeceğim. birilerinin beni duyması kolay şey aslında; çığlıklarla bardakları kırıp geçirmiş operacıların varlığına şahit olmuş genç bir nesiliz biz. oktavı yükseltilmiş insan modellerine bakıp "ah be! ne güzel ses var şu orospu çocuğunda!" diye iç geçirmiş ve o sese sahip olamamanın verdiği eziyetle yaşamış bir nesil. yalnızlıktan yukarıya doğru bağırsak; dünya üzerindeki tüm camları yıkabilir, kutsal kitaplarda bahsedilen kıyameti hep bir ağızdan getirebiliriz. ama konumuzun, bunlarla hiç alakası yok.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yolda yürüyordum uzun zamandır yaptığım oturma eylemlerimin aksine. önümde iki polis ve orada ne iş yaptığını bir türlü anlayamadığım bir asker vardı. sadece askere doğru yapabileceğim tek bir hamleyle silahını çalmayı ve bir kaç saniye içerisinde kafama sıkmayı düşünüyordum. ama, beynimin bir tarafı "dur" diyor…

sen hariç; kimse bilmez.

ellerinde kalmışım. sessizlikten de uzaklaştım, sesten de. "nasıl öyle bir yer var olabilir ki?" diye sorabilirsin; yıllar sürer sana hiçliği anlatmam. ya da cevap vermem, sen ne de olsa cevabı anlayamazsın. sonuçta, cevabın olmaması da sessizliğe, hiçliğe bedeldir. bir şey öğrendim; bir yerde kahve varsa eğer sigara onun mezesidir. bir yerde sen varsan; nefreti, kendime gurur bellerim. bunları siktir et, bu paragrafın gerisi, bir aşk hikayesi. bundan sonrası, bana ait.

"çok eğlendim. teşekkür ederim." dedim. yeşil gözleri ve uzun saçları vardı. bir kadında nefret ettiğim iki özelliğe sahipti; ondan nefret etmemek için, koca bir hiçliğe sahiptim. mekanın sol tarafındaki tuvaleti işaret etti. "hayır, çıkmak istiyorum" bakışı attım. kafasını, hayır anlamında iki yana salladı. elimden tuttu, tuvalete koştuk. başında marilyn monroe fotoğrafı asılmış tuvaletin kadınlar tuvaleti olduğuna kanaat getirdim. o tuvaleti girdi, ben onu beklemedim. belki de bekleseydi…

günlük parçası.

konu hiçbir zaman sen olmadın. yani, biz, hiçbir zaman "biz" olmadık. biz denen kelime, sadece yazılarımda orospu ettiğim şeylerden ibaretti. "mutsuz değilim" demek, benim için hiçbir zaman "mutluyum" anlamına gelmedi. insan mutsuz olamadığı gibi, aynı dakikalarda, mutlu da olamayabiliyor. zannedildiğinin tam tersine, ben yazılarımı sadece mutsuzken yazmadım. bir şeyler yazabilmek için mutsuz olmam da gerekmiyor, geç olsa da öğrendim. hiçbir şey hissetmiyor olmak, benim için bir şeyler yazma sebebi.

kendimi çok yalnız hissetsem bile, artık, yalnız olma durumu kafaya taktığım şeyler arasında değil. ne kadar kalabalık olmak istersen iste, olamayacaksın ne de olsa. aynı, ölümü çok isterken ölememek gibi. tanrının bildiği bir şeyler var ki seni yalnız bırakıyor, öldürmüyor. bildiğim şeyler arasında yerini aldı artık yalnız olmak ve yaşamak farkındalığı.

bir kafeye oturdum ve fark ettim ki saatlerce kimse olmadan oturabiliyorum. bir dizi izlerken, yerimden kıp…

gibi.

küçük bir mumun, büyük bir evi ne kadar ısıtabileceğine dair bir fikrim var. küçük bir sigara dumanı, küçük bir mumun esiri olabilir. tek bir dokunuşla yıkılan yüzlerce domino taşının, tek tek ve farklı farklı anlamları vardır aslında. yanyana dizilmiş tüm mezar taşları, akciğerlerden ağza doğru hızla koşan öksürük parçası. karaciğerlerimin bir tarafı eksik gibi hissediyorum; tıpkı sigara dumanı gibi, sahip olduğum tüm organlar vücudumun esiri. o kadar çok şey birikiyor ki yaşamımın bir tarafında, tek birine dokunsam hepsi yıkılıyor. yavaş yavaş.

hayatımın da domino taşlarından bir farkı yok. hangi paralel evrende, hangi hayatta, nerede ya da nasıl olduğumun hiçbir önemi yok. bu hayattan en ufak bir domino taşına dokunsam; diğer evrenlerde de yıkılıyormuşum gibi. kuantum fiziğinin bile açıklayamadığı tepkimeler var içimde; nasıl oluyor da diğer tüm evrenlerdeki halim üzerime yük olarak biniyor? nasıl oluyor da kendimi evren gibi, dünyayı üzerimde dönüyormuş ve omuzlarıma yük olmuş gi…

aynı şeyler, yani aynı hikaye.

ellerim kırılsaydı, insanlar ölseydi, sivil itaatsizliğin dibine vursaydık... içimden kendime anlattığımda her şey çok güzel gibi. muhteşem bir kaos, yanan ağaçlar, tükenen oksijen... alev alev yanan okyanusları çok merak ediyorum. ateşi söndürme gücünü bile kaybetmiş sularda yüzmek istiyorum, kocaman okyanuslarda. beni öldürmenizi istiyorum farklı farklı şekillerde binlerce kez. beni daha fazla yalnız bırakmanızı istiyorum, yani en çok; bulunduğum yalnızlığın daha fazlası olup olmadığını merak ediyorum. sınırları zorlamak istiyorum çünkü bulunduğum "en dibin", daha fazla dibi olduğunu yüzlerce kez gördüm.

bıraksam elim, birbiriyle alakasız o kadar çok kelime seçecek ki; ben bile anlayamayacağım ne yazdığımı. aslında her şey keşke çabuk bitse, etkisinde kalmasak. alışkanlık dediğin şey grip gibi, ne zaman ortaya çıkacağı hiç belli olmuyor. yalnızlık dediğin şey aids gibi, öldürmeyip güçsüzleştiriyor. aids olmayı çok istediğimden zaten içimde bir şeylerin bir türlü bitmek bil…

sil baştan: şenlik14.

biraz nefes alın. sonunda bitti. bak, sana bir şey söyleyeyim mi? her şey bitiyor. yağmurlar altında ıslanan her insan kuruyor mesela. içmek üzere kurulmuş her sofra kalkıyor. birbirini seven her insan, bir zaman sonra sevmeyi unutuyor. diyorum ya, her şey bitiyor her şey. zaman geçtikçe kendinin bile bittiğine inanabilirsin. karşılaştır bakalım çocukluk zevklerin ile büyüklük zevklerin eşit mi? küçükken bana da dediler "her şey bitiyor" diye. ben de inanmadım. "arkadaşlıklar biter mi be anne? biliyorum siz olmayacaksınız ama onlar olacaklar!" dedim, hala yalnızım.

boş duvarlar karalıyorlar etrafımda, boş duvarlar bırakın boş kalsınlar. bir kaç bencil insanın #şiirsokakta diyerek kendini anlatan şiirleri paylaşmasından hoşnut değilim. o duvarlarda kaç düşünce var, kaç şiir var, kaç yaşam, kaç alıntı var! sırf bir kaç cümle hoşunuza gidiyor diye, insanlığın hayallerine çizik atmak kimsenin haddi değil.

güzel zamanlar geçti, güzel zamanlar çabuk bitti. tam bir sene b…

artı on sekiz: bir şeyler ek sik.

her şey bir eksik, herkes biraz eksik. bakıyorum, her şeyim biraz eksik. sen bilir misin "her şey" dediğin şeyin eksik olması ne demek? ben bilmem. ama sanki bir şeyler eksik. anne rahminden yeni çıkmış cinsiyetsiz bebeklerin çığlığı eksik mesela, ölü doğanlar cumhuriyetinde yapılmış kürtajların haddinden sorumluyum. ben bir cehennem meleği değilim ama sanki içimde edebi açıdan bir kalp eksik; duygusuzluk, hissizlik, inançsızlık. tam olarak, tamamımdan bir şeyler eksik.

şiirler ne kadar kısa olursa o kadar akılda kalıcı olurlar. paragrafları ne kadar uzun tutarsan etkisi o kadar az olur. ayaklarım artık sadece ruhsal değil; fiziksel olarak da yorgun. ruhuma kadar uzanan kollarımın kıpırdamaya hali yok. çok kişiyi öldürdüm. pis kokan, dengesiz beslenmiş spermler arasında belki de yüzlerce genç beyni öldürmüşümdür. seksin bir cinayet olduğunu ilk duyduğumda reddettim. doğmamış o kadar çocuğun babasını tanıyorum ki; dışarıya çıkıp bağırasım geliyor, "bütün eller katildir!&…