garip bir mandalina hikayesi.

bazı insanlar kendine acı çektirmek için yazarlar. bazıları, başkasına acı çektirmek için başkalarına yazar. benim yazacak çok kelimem var da yaşayacak hiçbir şeyim kalmadı gibi. koşup top oynayacağım sokakları otoparklarla kapattılar, her baktığım yerde ölüm görüyorum artık. seveceğim kalpleri yaraladılar; kalpsiz kaldı insanlık. üzerine kalbim yaralandı, kalpsiz kaldı benliğim.

bir kadın var beraber intihar etmeyi istediğim. kalbi ben gibi, kalpsiz yani. bayağı bir yük bindirdiler sırtıma, kamburluğum bu yüzden. kalpsiz yaşamaktan büyük intihar mı var? ben çok ölü gördüm, yürümeyi bilen. tanıştırayım mesela, ben.
uzun zaman sonra ilk defa sarhoş değildim. sarhoş olmam gereken tek bir zaman vardı ama tanrının işine bak ki... içmeyi bıraktığım ilk gün, her şey gözümün önünde yaşanıyordu. 
karşı penceremdeki kadın ilk defa perdelerini ve balkonunun kapısını açık bırakmıştı. sevgilisi yüksek sesle küfür ediyor ve düşmanıymış gibi vuruyordu kadına. kafamı kendi camımdan dışarı çıkarttığımda sağ tarafımdan bir çığlık yükseliyordu. üst katta, her akşam karısını döven adam intihar ediyordu. kapıya koşuyordum. aşağıya iner inmez sokağa çıkıyor ve kaçmaya çalışıyordum. ilk sola dönüp sokağın sonuna doğru yaklaştığımda, yine solumdaki kerhanede silah sesleri duyuluyordu. kendimi çöp tenekesinin arkasına atıyordum. önce polisler geliyordu, sonra bir çöp kamyonu. kamyondan inenler beni fark etmiyordu, çöplerle birlikte kamyona atıyorlardı. pres makinesinin altında ezilmek üzereydim. çöpe yanlışlıkla bırakılmış koca bir kaya parçası, pres makinesini sıkıştırıyordu. un ufak olmaktan son anda kurtulmuştum. 
çöpleri araştırmayı kendine görev edinen evsiz bir çocuk 10 dakika önce bir sigara yakmıştı. 6 dakika önce sigarasının bitmesine az kalmıştı. çöp kamyonunun sesini tanıyan çocuk, sigarayı atıp uzaklaşmıştı. çöp kamyonu beni hamitler çöplüğüne bırakıyor ve ayrılıyordu. 10 dakika önce sigara içen çocuğun sigarası, rüzgarla birlikte alevlere dönüştü. çöplük yanıyordu. dumanlar altında kalıyordum. çöplükteki metan gazı sıkışıyor ve patlamaya yol açıyordu. az önce hayatımı kurtaran kayanın bir parçası, 5 cm yanımdan geçiyordu. 
6 gün önce bir adam, evine yeni bir masa almıştı. üzerinde her gün başka bir kadınla birlikte olan adam, bir keresinde spermlerini demirlerine fırlattığı için tiksindiği eski masasını değiştirmek zorunda kalmıştı. eski masasını çöpe atmış, aynı çöp arabası masayı almış ve hamitler çöplüğüne getirmişti. bugün, o masa da yanmak üzereydi. metan gazının yanında karbonmonoksitten şüpheleniyordum. demir oksijeni çeker diye gördüğüm ilk demiri dişlerimin arasına alıyordum. pis bir kokusu ve tadı vardı. koşuyordum.
kulağımda "when you're not here" şarkısı yankılanıyordu. ağzımdan fırlattığım demirin kokusu hala burnumu yakıyordu. metro'ya binerken bukart'ımın yanımda olmadığını hatırladım. dışarıya çıkarken cüzdanımı da bırakmıştım. en azından sigaramı almıştım. çakmağımı unutmuştum. yolda bir adamı durduruyor ve "çakmağınız var mı?" diye soruyordum. "var lan amına koduğumun çocuğu ne yapacaksın?" diye bağırıyordu. "napayım abi sigaramı yakacağım." diyordum. "siktir git buradan" diye beni azarlıyordu. ağzımda sigara, garip bir surat ifadesiyle yere doğru bakarak adamın yanından uzaklaşıyordum.
içimden mandalina geçiyordu. kış ayı yaklaştığında mandaline yemek güzel olurdu. bir apartmana giriyor, kapıyı çalıyordum. boxer'lı bir adam ve içeriden sütyeniyle birlikte koşmakta olan bir kadın karşılıyordu beni. "mandalinanız var mı?" diye soruyordum kadının memelerine bakarken. kadın içeriye doğru yol alıyordu. başbaşa kaldığım adam "sen ne ayaksın lan?" diye soruyordu. "valla canım öyle mandalina çekti ki sikim şişer diye korktum." demeden alamadım kendimi. adam gülümsedi. hiç de boxer'ında yazan "dikkat anakonda: ısırır." adamına benzemiyordu. "bilirim böyle şeyleri, bekle bakalım." dedi. kadın içeriden mandalina getirdi. alıyordum, kadının memelerine son bir kez bakarak çıkıyordum kapıdan. 
nerede olduğumu bilmiyordum artık. elimdeki mandalinayla zaten nerede olduğumun önemi yoktu, ben böyle mutluydum. yolda, eski mahalle kabadayıları gibi yürüyordum, tek fazlalığımsa mandalinamın olmasıydı: önümdeki sokakta ambulansın ışıkları yanıyordu, herkes panik içerisindeydi. ben hala mandalinamı yiyordum. içlerinden birisi "işte buydu! amına koyduğum!" diye bağırdı. tam olarak sayamasam da sanırım 6 kişi bana doğru koşuyordu. elimdeki mandalinaya göz diktiler sandım, "mandalina benim ulan!" diye kaçmaya başladım. sonradan aklıma bir mandalina için sopalarla adam kovulmaz diye bir şey düştü. mantıklıydı da. mandalinayı yiyemeden arkama doğru fırlattım belki dururlar diye. durmadılar.
nefes nefese kalmıştım. bir apartmana dalıyordum. çatıya çıkıyordum. adamlar kapının önünde beni bekliyordu. aşağıya doğru tükürüyordum. adamların birinin saçına denk geliyordu, balgamlı hem de. "seni öldüreceğim!" diye bağırıyordu. "gel lan gel!" diyordum. zaten mandalinasız kaldığım için hayatta hiçbir yaşama sebebim kalmamış gibi hissediyordum. mandalina'nın üzerine basmıştı orospu çocukları.
akşam oldu, gitmediler. ben de sindim bir köşeye, uyuyakalmışım. rüyamda bir mandalina ağacının altındaydım, ne kadar zıplarsam zıplayayım mandalinaya erişemiyordum. mandalina da zaten bana ulaşmak istemiyormuş gibi gözüküyordu. uyandığımda sabah olmuştu, aşağıda da kimse gözükmüyordu.
aşağıya indim. yürüyordum. yolda bir mandalina ağacıyla karşılaştım. mandalinaya doğru elimi uzatırken, bir anne terliği edasıyla üzerime sopa fırlatıldı. içeriden bir ses "amına kodumun bebeleri yine mandalinaya dalıyor." diye bağırıyordu. ulan bir mandalina istiyordum alt tarafı. bir mandalina istediğim için dünya başıma yıkılıyordu. sopayı fırlatan amca, kim olduğumu görmek için iyice eğildi. hemen sonrasında, aşağıya doğru düşen bir şey gördüm. yine kaçmaya başladım. adam yüzümü gördü. yüzüm intihar edilmeye değecek kadar değerli miydi düşünüyordum.
kulağımda hala "when you're not here" yankılanıyordu. şarkıyı yanlış hatırlamıyorsam mandalina için söylüyordum. otostop çektim. bir amca beni arabasına alıyordu. garipsiyordum. çünkü bana göre otostop, sadece güzel kızların alındığı bir şeydi. önce güzel kızlar otostop çeker, sonrasında yaşlı amcalar dağlara kaçırır ve kızı bir güzel sikerlerdi. korkmadım değil. korktum korkmasına. fakat ne benim sikilecek kadar güzel götüm, ne de amcanın sikmeye kalksa öttürecek kadar güçlü siki varmış gibi duruyordu. önümüzdeki yolda polislerin sirenleri yanıyordu. 
amca bana baktı ve dedi ki: "ee, amını siktiğim. hikayede beni de yerin dibine soktun da, bu hikaye nasıl bitecek?" ben de amcaya baktım ve dedim ki: "amca ne bileyim ya sikmişim hikayesini, bana mandalina ver."
mutlu son. 

yeniden başlangıç, bitiş düdüğü.

karanlıklar bana küstü, ben aydınlıklara küsmüştüm. renklerin olmadığı bir yere götürün beni, mümkünse siyahı da renkten sayın. tanrının karşısına koyun beni, konuşacaklarım var. sigara paketimden istediğiniz kadar sigara alabilirsiniz; malum, bir elveda sonrası en güzel giden şeydir nikotin parçası.

çığlıklar atarken ağlayasım var. içime biraz yaklaşsan, hıçkırık seslerinden kendini parçalar zaten kulakların. bulutları parçalasın mikail. deyin ki "emir büyük yerden, tanrının da gözyaşlarının bazen parça parça yağmasına ihtiyacı var." bir adam doğar. bir kadın doğar. iki insan birbirini sever. biri paramparça olur, gözleri dolar. tanrıyı düşün; milyarlarca çocuğu var, milyarlarca paramparça insan. çok yerinden bıçaklanmış kalpler. hava soğuk bak, üşüyorum. kaloriferi sonuna kadar yaksan da fiziğim ısınır ya; bi bak bakalım kalbim ne durumda? havada güneş var, parçalanmış bulutlar. kalp desen, soğukluğunda fok balıkları yaşar. fok balıkları desen, çoktan intihar çabasında.

al sigaramdan, çekinme. utanma. bu sefer mutluluğa değil de, elvedaya yak. bir sigara, elveda için içildiğinde koca bir her şeydir. akciğerler parçalanır küçük dumanlar için. kalbe kirli kan gider, kirli kan çıkar. beyin kansız kalır, ölürsün belki. sonuçta ölüm de elvedalarda yakılan sigaralar gibi; hiçlikten, koca bir her şeye dönüşür. koskoca bir hiç'in her şeyi olmak nedir bilir misin? bazen sırf bu yüzden, elveda sonrasında içilen sigara olmak isterim. bazen sırf bu yüzden, ölüm olmak isterim. sırf birini yersiz ve zamansız öldüreyim diye.

derin uçurumlar kazmışlar insan için. kurban bayramında kesilmiş her malın, kanlarının gömüldüğü yerdeyim. hastasına kanser haberini vermek üzere olan doktor gibiyim; hastamın, sırf bu illetten kurtulması için ölmesini diliyorum sadece. psikolojik kanserler yaratıyorum kendime, henüz tedavisi olmayan. doktorlar da ölür, bilirsin. belki de bir doktora en çok, yüzlerce insanı kurtardıktan sonra, yalnız ölmek koyar.

artık yalnızlık da canımı acıtmıyor. yalnızlığın yerini ben aldım, yarama tuz basıp çığlıklar atıyorum. düşüncelerime şiddetler katıyorum, düşünsene bir insanın kendini sayısız kez bıçakladığını. benimle tanış, nasıl bir duygu olduğunu anlarsın.

bazen neyi seversen gider. bazen hiç sevmemek gerekir belki. olmayan bahçeler yaratırsın kendiliğinden. güller dikersin. dikenlerini temizlersin. başkası gelir, güllerini koparır. aynaya bakar ve susarsın. farkına varırsın sonra... o bahçeler aslında yoktu. her şeyi sen yarattın, şimdi sadece "sen" üzülmek zorundasın.

hiçbir zaman kavga etmezsin. ve tek bir kavga. hatta, kavga bile değil. kendinle gurur duyarsın bir taraftan, zaten güçsüzdüm; bu kadar dayanabilmem bile mucize. pes ettiğin yerde kalırsın öyle. soğukta, sırtını duvara yaslayıp kafasını öne eğmiş, dizlerini kendisine doğru çekmiş bir çocuk gibi. ayaklarını uzatırsın, insanlar görmezden gelir, üzerine basarlar. arabaların önüne atarsın kendini, olur ya; dünya yok olur ama bir patlamanın etkisiyle mars'ta tek insan olarak bulursun kendini.

bazen her şeyin olma ihtimali vardır.
bazen, hiç beklemediğin halde siktirip gidersin.
siktirip giderler.
siktirip gidelim şimdi.

daha oynayacağımız çok oyun var. ve daha intihar etmek için çok sebebimiz olacak.
bir sigara daha, hadi; bu sefer koskoca bir hiçlik için. yani, yeniden başlangıca.

hiçbir yere dönesim yok.

istersen beraber yüzeriz, derinliklerin dibine doğru hem de. kırılmış hayallerin parçalarını toplarız. sonra ben giderim. bu sefer başkalarının isteğiyle değil, kendi isteğimle. denizde vurgun çok olur, karaya çıkmamam için o kadar baskı yaptılar ki toplayacağımız her hayal benden kırılmıştır belki. direncim kalmadı, döneceğim ankaraya. benim her yere gidesim var da... hiçbir yere dönesim yok.

"doğdum" dedim bi gün. sadece doğarak hayatını sonlandıramazsın. belli başlı betimlemelere sardım tüm hayatımı, toplasan üç cümle. "doğdum. bana yaşa dediler, ben de yaşadım. ot gibi aynı. bir gün öl diyecekler, ben de öleceğim." pardon, dört cümle. ana fikir aynı olduktan sonra cümle sayısı fark etmez gerçi. bana yap dediler, yaptım. şimdi "dön" diyorlar, tepkim hala merak konusu. verilmiş sözler bir tarafa. bak diyorum ya, "benim her yere gidesim var da, hiçbir yere dönesim yok." bana "dön" diyorlar, "sakın arkana bakma." farkında değiller ki etrafıma ayna koyduklarının. nereye baksam arkam, nereye baksam dönesim gelmiyor içimden.

gözyaşlarımın değeri var mıydı babam için, bilmiyorum. bu konu için annemin karşısında ağlasaydım "otur yerine, hak ediyorsun." derdi. zannediyor musun ki okyanusların, denizlerin yağan yağmurlarla alakası var? her okyanusta, denizde ağlayamayıp her şeyi içine atan insanların hikayesi yatar. istersen beraber yüzeriz, derinliklerin dibine doğru hem de. oturup hikayelerimizi dinleriz. sonuçta senin de, benim de... ağlayamayıp içimize attığımız binlerce hikayemiz var.

bir ayda neler değişir bilmiyorsun. bir ay sonra bir bakmışsın, yokum... ebediyen hem de. aylar sonra aklıma gelecek henüz boyamadığın saçların. aylar sonra pişman olacağım döndüğüme. önümdeki aynalara bakacağım sırf seni göstersinler diye. "sakın arkana bakma." diyenler bok yemişler. "geçmişine üzülme." diyenler de öyle. seni sadece geçmişimde, arkamda görebileceksem sikmişim geleceği. varsın olmasın, gelmesin.

dinlediğim şarkının en güzel bölümü nakaratı. "rakıyı sensiz içeyim diye, köprüyü yalnız geçeyim diye, küllenip biteyim diye sevdirdin kendini biliyorum." her dinlediğimde kendimi ve seni görüyorum. başkaları kabul etmiyor ya, "biz" demekten korkuyorum tabi. bazen uyurken aklıma geliyor, normalde olsa üşenip kalkmayacağım yatağımdan kalkıyorum sırf birisi seni ve beni tekrardan anlatsın diye. sanırım "tanrı" galip gelecek, gülümseme sırası onda. ben var ya, artık başkalarıyla konuşmaktan da sıkıldım. bundan sonra sessizliğim de bundan.

benim her yere gidesim var da hiçbir yere dönesim yok.
benim her yerden gidesim vardı. seni tanıyana kadar.

bu hayatta en zor şeyin uzaktan sevmek olduğuna inandım hep. bir tarafım belki gitmezsin demiyor artık... eskiden derdi, eskiden hep haklı gelirdi, gitmemi engelleyecek yüzlerce bahanem vardı belki de o yüzdendir. bir tarafım ol, "belki gitmezsin." de bana. haklı gel. uzaktan da olsa, yakından da seveceğim.

tanrı gülümser, perde kapanır.
oyun biter. senaryo ikinci bölümün yazılması için rafa kaldırılır.

gelmişini de, geçmişini de.

ben de deniz kenarında yürüdüm okyanusların hayallerine kanıp. kendime genişçe ütopyalar yarattım, isim şehir oyunları için. her gördüğüm kadına aşık olmakta bu aralar ayran gönlüm. "her gördüğünü aşk sanma çocuk, üzülürsün." diyen şairi gördüm sokaklarımda. yolları kesişmiş ayrılıkla, mutsuzluktan sarhoşluğa ve yalnızlığa vurmuş kendini sokaklarıma düşmüş. "alkol" diyor cümlelerine başlarken, "hiçbir şeyi geçirmiyor ama... yine de zevk alıyorum içerken." "alkol..." diyorum şair beye, "hiçbir zevkini tadamıyorum içerken." şair de susuyor, yoluna dönüyor. kim bilir kaç defa duyuyor bu hikayeyi, kim bilir kaç defasını anımsıyor. gülümsüyor uzaklaşırken suratıma doğru bakıp. gülümsüyorum... "bugün de gülümsedi birileri, mutluluğuma kanıp."

derinleşen hikayeler yarattım, kimsenin anlamayacağı yerden yazdım kendimi tekrardan. yine değiştim fark ettiysen; yine kendimden, kendimin bile anlamayacağı başka bir hayvan yarattım. deniz kenarında yürüdüm tekrardan, okyanuslardan hayaller yarattım. dedim ya, tekrar inandım, tekrar kandım. genişçe ütopyalar yarattım da hiçbir oyuna konu olmadı. yazılarım olmasaydı belki mutlu olurdum da; geçmişe takılıp kalmak hiçbir evrende bu kadar kolay olmamıştı. bak yine kendimi özledim, ama hangisini? hangi hayvanı, hangi okyanusu hangi hayali? hangisiydi en son bahsettiğim?

hangi kişiliğe bürüneceğimi çok merak ediyorum. sonum nasıl olacak bilmiyorum ki zaten kimilerine göre sonunu düşünen kahraman olamaz. gelmişini de, geçmişini de... sonunu da düşünmeyeceksen; yaşamanın ne anlamı var? yaktığın sigaraya anlam veremeyeceksen, attığın her adım bir şeyleri düşündürmeyecekse, gördüğün her rüya bir şeyleri hatırlatmayacaksa, çakmak taşları eğer ki çakmakları yakmayacaksa, tanrı birilerine yine ve yeniden kötülük yapmayacaksa, sonunda ölmeyeceksen yaşamanın ne anlamı var? fotoğraflar gerçeği yansıtsaydı keşke, ışık doğru yerden vurmasaydı da çirkin gösterseydi tüm insanlığı. ya da ne bileyim, tanrı insanlığı yaratmasaydı keşke... yazmak benim için bir fırsat olmasaydı; sevmek, aşk ya da diğer kavramlar çocukların oynadığı evcilik oyunlarına masal olmasaydı... "öyle bir cümle başladı ki, sonuna bile kavuşmadı." diye bağırdı şair uzaklardan. son şakasını da yaptı giderken, önünde eğildim. keşke var olmasaydım; şair keşke yolumu bulmasaydı. derken öyle bir paragraf bitti ki, sonuna bile kavuşamadı.

tren yolları yaptım insanlardan, yeniden doğarsam üzerlerine basa basa geçerim diye. öldürdüğüm her insanı güneşte kurutup yollarıma serdim, acımasızlıktan değil sırf bencillikten.

bitmeyen masallar yaptı yabancı yazarlar.
ben biten hikayeler yazdım ki sonunda ne bok olduğum belli olsun. keşke bitmeseydi hikayeler. "mutlu son" başlığı altında biten her filmin de zaten geleceği var. düşünsene, iki insanın evlendikten sonra kurduğu hayatlar perişan olur. ne bileyim ulan... gelmişini de geçmişini de... sonu olan her şeyi de sikeyim. üstü size kalsın.

izin verin, konuşayım.

biliyorum çok fazla konuşuyorum. biliyorum, söylediğim cümleleri tek bir "boş" kelimesi daha iyi ifade ediyor. ben de biliyorum geriye kalanlar kadar sessiz olmayı. benim çok iyi bildiğim şeyler arasında sessizlik. konuşurken diyaframım diğer organlarıma saldırmak için can atıyor, parçalamak istiyor. tiz frekanslarım azalıyor sesimde. çok sigara içerek rahatlatıyorum içimden dışarıya çıkmak için can atan tüm organlarımı.

biliyorum, sesim baş ağrıtıyor. biliyorum ben de söylediğim hiçbir şeyin aslında anlamlı olmadığını. ameliyatlar vardır en büyük acıları dindirmek için. doktorlar vardır ameliyatlar için. ağzımdan çıkan tüm kelimeler doktor bende, cümlelerse ameliyatın kendisi. sessizlikle o kadar çok acıttım ki canımı; izin verin, konuşayım biraz... öyle bir ağrım var ki morfinleriniz bile acımı azaltmaz. sessizlikle o kadar çok acıttım ki canımı... izin verin, dinleyin biraz. ayak seslerini duyuyor musunuz? geliyorlar. izin verin bana da sessizlik gelmeden önce acımı dindireyim biraz.

otobüs camlarında buharlar engelliyordu gözümdeki tüm siyahlığı. bir köpekten farksızdım. bir köpek bile benden daha fazlaydı doğrusu. onun siyah ve beyazları vardı. benim sadece siyahlarım. buharların rengini göremediğim pastel boyalarımla boyadım. benim rengarenk siyahlarım vardı, tonları fark etmeksizin.

gözlerim siyahlaştı yine bak. sesim kalınlaştı. kendimle konuşmalarım arttı. izin verin konuşayım. izin verin göreyim renkleri. ne bileyim, insan çaresiz olduğunda kelimelerde arıyor kendini. insan aynaya baktığında göremediğinde kendini, siyah olsun istiyor her şey.

bana bunları neden anlattırdın? bu kadar konuşmak, neden başkasının değil de benim canımı yaktı?

diyorum ki... gösterdiğiniz rengarenk hayatlarınız inandırıcı değil artık. gösterdiğim rengarenk hayata da inanmayın. o kadar çok konuşuyorsam bir sebebim var. sessiz kalırsam, siyahlara bürüneceğim. konuşuyorsam da aslında hayatım simsiyah, rengarenk gösterdiğim kısımlar bile siyahın tonları.

konu neydi? evet... biliyorum, çok fazla konuşuyorum. biliyorum, çok boş konuşuyorum. rengarenk hayatlarınıza yetişmek için her şey. ve bir bilsen aslında, grinin bile elli tonu var. siyah desen, sonsuz.

kalkıyor, yürüyor ve uzaklaşıyorduk.

müzik çalarım beni eskiye götürüyordu. can kazaz denen bir adam, hayallerinin peşinde koşuyordu. renklerin içindeydi, tarifsiz hislerde. kulaklığımda bu cümleler yankılanırken etrafı izliyor, birbirlerine cümleler söylemeye çalışan sarhoş insanlara dublaj yapıyordum. aşırı sarhoş bir adam bar'da birasını yudumluyordu. sadece saçlarını görebiliyordum. bir kadın, erkeğin yanına doğru yaklaşıyordu. kadın, erkeğe "yarın sabah dönüyorum. gitmeden önce seni öpmem lazım." diyordu. kadın, erkeğin sakallarını tutuyordu sonra. kendisine çekiyordu adamı. ne kadar olduğunu hatırlamadığım bir süre öpüşüyorlardı. sonra kadın geri dönüyor, yürüyor ve uzaklaşıyordu.

adamın haline acıyordum. daha fazla aşağılamamak için kafamı çevirdim. sarhoş bir çift ve iki arkadaşı, iki masa sağımızda oturuyordu. bu arada hayallerinin peşinde koşan can kazaz, masallardan birinde prensese rastlıyordu. uzanıp dokunamıyordu. prensesin sihirlerini göremediği için isyan ediyordu. sarhoş kadın, sarhoş erkeğe öpücükler atarak yaklaşıyordu. sarhoş erkek, kadının dudaklarına yapışıyordu. ne kadar olduğunu hatırlamadığım bir süre öpüşüyorlardı. sonra ben kalkıyor, yürüyor ve uzaklaşıyordum.

eve geldiğimde can kazaz diye bir şeyin varlığını bile unutmuştum. telefonumu yatağın üzerine fırlatmıştım. banyoya koşup aynaya bakmıştım bugünü değerlendirmek için. yüzümde kırışıklıklar artmıştı, düne göre belki de 1 nanometre daha fazlaydı. fazlalığını hissetmiştim sadece. aynada gözlerime bakmıştım. kendimle konuşmayı ummuştum. ne kadar olduğunu hatırlamadığım bir süre bakışmıştım gözlerimle. sonra aynadaki ben kalkmıştı, yürümüştü ve uzaklaşmıştı.

bugüne geldim. arkadaşlarımla oturduğum doğum günü sofrasında, arkadaşlarım yazılmış ve fırlatılmış mektuplardan bahsetti. yazıp da fırlatmaktan korktuğum mektuplar kafamdan geçti o an. birbiriyle sevişen bir çiftin sağına. birbirini her şeyden çok seven diğer bir çiftin soluna oturdum. eskilerde birbirini çok seven, şimdilerde birbirinden nefret eden iki insandan birisi bizim masamızda, diğeri üç masa sağımızda oturuyordu. arada yalnız kalmıştım. sohbetler, kahkahalar, dışarıya gösterilen muhteşem hayatlar falan tamam ama yalnızlığı en çok o an hissettim. sol tarafımda dönen farklı, sağ tarafımda dönen farklı muhabbetten soyutladım kendimi. hayatımda belki de en çok o an yanımda birini istemiştim. dışarıya yaptığım sohbeti birleştirme çabaları dışında, özellikle kendime "keşke ben de biriyle sohbet etseydim de başkaları soyutlaştırsaydı kendini." dedim. aldatılmak, sevgisizlik, ilgisizlik her şey bir kenara tamam ama; en çok oradaki yalnızlık acıttı canımı. sonra biz kalktık, yürüdük ve uzaklaştık.

en çok şeyi merak ediyorum.
otursaydı kadın erkeğin yanına, gitmek zorunda olmasaydı ne olurdu ikisine? erkek, son satırlarında yine "neden soruyorsun onu? bi şey mi olmuş?" mu yazardı?
otursaydım, yürümeseydim ve uzaklaşmasaydım oradan; her şey farklı olur muydu?
aynadaki ben gitmeseydi, benimle konuşsaydı daha iyi anlar mıydım kendimi?

kalkmasaydık, yürümeseydik ve uzaklaşmasaydık... boşver, bu kısmı biliyorum. bursa'dan ölüm çıksa, mezarıma gelip dua etmeyecek sevdiklerim var benim.

kısa metin: en güzel anlar.

içimde bir huzursuzluk var, bilmiyorum anlatsam anlar mısın. daha da ötesi, bilmiyorum anlatabilir miyim? görmek istediğim bir tek sen varsın. gözlerimde korku var, sessizlik var, kaçıp gitmek var ama sen yoksun. topluluğun "adam gibi" terimine ait olmaya çalışmak bıktım. insanlıktan ürküp yalnız kalmayı tercih etmiş bir kedi gibi sığınmak istiyorum sana. konuşmak ya da sevişmek değil, sussam bile yanındayken gözlerimi kapatmak istiyorum.

zaman geçiyor sonra. hiçbir şey olmuyor.
her şey çabucak bitiyor. zaten en güzel anlar hep kısa sürüyor.
bu yazı gibi.

kısa bir metin ve betonlar.

kafamın dağıtılmaya ihtiyacı var, elime aldığım silahla kırk sekiz yerimden vursam kendimi ölmeyeceğimi düşünüyorum. mucize diye bir şeyin varlığından bahsedeceksek eğer, insanlar öleceğini bildiği halde yaşıyor. saat bir türlü geçmiyor ki ölümü daha fazla düşüneyim. karanlık bir türlü bitmiyor penceremde. biliyorum, sırf ben perdeyi kapattım diye tüm dünya karanlığa gömülmüyor ama olsun; dünyadan bahseden kim? ben kendi karanlığımı diyorum.

insanlık beni bunaltıyor her zamanki gibi. koşarak uzaklaşmak isterken bacaklarımın yorulmasından korkuyorum. imkansızlıklarla baş edemiyorum korkular yüzünden. vazgeçiyorum yazmaktan. ben yazarken mutsuzluktan beslenirim çünkü. hissettiğim şey yalnızlık olduğunda kendimi ne mutlu, ne mutsuz görüyorum. tam olarak bir ikilem içerisindeyim, girebileceğim tüm yolların girişlerini betonlarla kapattılar.

ben kimim ki?

...insanın aklına tek bir soru gelir sonra "ben kimim ki..." diye başlayan. kimsenin cevap veremeyeceği sorular vardır, cevap verse de yalan söyleyeceği. bazı konularda hiçbir zaman doğrunun ne olduğunu öğrenemezsin; için neyin yanlış olduğunu bağırsa da kabullenemezsin. bazen her doğru bildiğin şeyin yanlış olduğunu fark eder ama buna rağmen gerçekten yanlış olduğunu görmek istersin. her insan elde edemeyeceği şeylerin peşinde koşar. yaptığın bir eyleme "hata" lafını koyduğunda, seni "yanlış" ile ayıran bir nokta vardır. "hata"lar bilerek de yapılabilir, yanlışlar yapılamaz.

neye ne kadar inandığınızı bilmiyorum. ama sadece gözlerinize bakarak birini ne kadar sevdiğinizi anlayabilirim. bazen kör olmak istiyorum bana ne kadar nefret dolu baktığınızı görmemek için. bazen yok olmak istiyorum. çünkü içimden, gözlerinizdeki o bakışı sadece yok olmak çözebilirmiş gibi geliyor. yok olmayı isterken bile beni sevemeyen insanları düşünüyorum anlayacağınız. düşünmek zaten, insanoğlunun sahip olduğu en büyük hastalık.

bir türlü geçmiyor içimden paranoyaklığım. ve bir türlü geçmiyor salaklığım. neden her şeyden kolayca pes ettiğimi yıllarca sorguladım. ve cevabı çok basit aslında... güçsüzleştikçe artan paranoyalarım. kendimi iyiymiş gibi göstersem bile insanlığa, dedim ya, "için neyin yanlış olduğunu bağırsa da kabullenemezsin."

ve yazdığım hiçbir yazı da tanrının bir suçu yok aslında. kendim hariç herkese sorumluluklar yüklemeye çalıştığımdan, tanrıyı da ben suçlu ilan ettim.

özür dilerim. neyden olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceksin; ama ben her zaman bu sebepten içeceğim.

doğum günün.

hava soğuk. güneş bile yerini bulutlara bıraktı. nereye baksam özlemekten başka bir şey göremiyorum artık. sessizliğin en büyük çaresizlik olduğuna şahit oldum; birbirine karşı sessiz iki insanın da sevişebildiğini görmek en büyük tecrübemdi hayatımda. kimsenin görmediği dakikalarda gözlerimden yaş süzülürken aşkın varlığını tartıyordum her zamanki gibi. aşk benim için bir şey ifade etmiyordu adın geçmediğinde. ve bir süreliğine en büyük günahımdı adını söylemek.

tanrı'nın neden şarabı yasakladığını düşündüm uzunca bir süre. kadehlerimizi şerefimize kaldırırken keşfettim cevabını; tanrı her boş kadehe baktığında dolu olduğu zamanları hatırlıyordu. tanrı da sevdikleriyle sessizken sevişirdi çünkü. tanrının da hiçbir insanla konuşmamasının bir sebebi vardı, sen gibi.

aslında sonu boş bırakılmış uzun metinlerde keşfettim ben her şeyi. ne kadar uzun cümleler kurarsan kur, sonunu getiremediğinde söylediğin her cümle boşunadır çünkü. her insanın uzun cümleleri vardır, fakat bazı insanlar uzun cümlelerini bitirebilmek için birini ihtiyaç duyarlar. aynı hayat gibi bu cümlelerde. bazıları yalnız başına yaşamayı bilirler mesela. bazılarıysa bir saniye bile yaşayabilmek için birine ihtiyaç duyarlar. biri olmadığında hayat, yerini ölümlü bir makineye bırakır; görevi sadece ölmeyi beklemek olan.

ne kadar doğruyuz, ne kadar yanlışız bilmiyorum. sadece içimden, doğruların ve yanlışların hiçbir önemi olmadığına inanmak geçiyor. geçen her dakikada bulutlar artıyor gökyüzünde, kış daha fazla yaklaşıyor. tanrı ağladığında yağıyor ya yağmurlar... odamın penceresinden izlerken yağmuru diyorum ki kendimce: "tanrı özlememizi istiyor. kavuşmamızı değil." bir kaç gözyaşı dökülüyor yine gözlerimden, kontrol edemediğim için. tanrı yağmurlarla ağlar, binlerce insan için. ben sadece gözlerimle ağlayabiliyorum, sadece senin için,

doğum gününü kutlamıyorum. herhangi birinde beraber ölmeyeceksek eğer tekrar tekrar doğuyor olmanın hiçbir önemi yok benim için. seni delicesine özlerken gelmiyor içimden doğum gününü kutlamak. zaten biliyorum, senin için de önemi yoktur delicesine sarılmak varken, yerine kuru bir "doğum günün kutlu olsun" mesajıyla karşılaşmanın.

sahte ya da gerçek gülümsemelerle dolu arkadaşlarının hazırladığı pasta'dan yemek önemli değil benim için.

bir dilek tut.
mumları üfle.
beni unutma.
fiziksel olarak yanında olamam, dileklerinde yaşat beni.

iyi eğlenceler.

sorgu.


en son ne zaman arkadaşlarınla buluşup bir şeyler içtin? en son ne zaman sen değil de bir başkası gelip "hadi içelim" dedi sana? gürültülü bir konser alanında müzik ne kadar eğlenceli olursa olsun, yalnız başına olduğun için kafanı sallayamadığını düşün. kapalı bar'ların sahne arkasında çaresizce otururken, sahnenin önüne baktığını düşün... o manzara... sen hariç kimsenin yalnız olmadığını fark et. herkes eğlenirken, doğduğunda cami önüne bırakılmış bir piç gibisin. ondan hiç farkın yok. sahi ya, ne zamandır tek başına içiyorsun? geçiyor mu her şey içince?

alkol vücudunu kendine hapsettiğinde, ertesi gün hiçbir şeyi hatırlamayacağın halde bağırmak istediğin tek şeyin "çok yalnızım!" olduğunu düşün. ne yaptığını hatırlamayacaksın. istediğine tecavüz edip insanlık dışı isteklerini yerine getirebilirsin. istediğinin yanına yaklaşıp sigara isteyebilir, "durun, çakmağı benden alın" diyebilirsin. kendinden hiç beklemediğin şeyler yapabilirsin; ama hepsini bir kenara bıraktığını ve içerken olduğu gibi, yalnızlığına sığınıp ağladığını bir düşün. şimdi uyan ve kendine gel, yalnızlığa alışılmaz. alıştığını zanneder insan. yalnızlık hayat gibi, yaşadıkça öldüren bir hastalık.

komik bir konu aslında bu, çoğu insanın bu konuyla dalga geçmesi için geçerli sebepleri var. kime "yalnızım" dersen -ki "yalnızım" diyebileceğin birini bulamadığında gerçekten yalnız olacaksın, seni küçümser. ve kimse, yalnızlığın ne kadar büyük bir tehlike olduğunun farkında değil aslında.

hayatta hepimiz bir fareden ibaretiz. önümüze koyulan peynirlerin peşinden koşuyor; peynirin lezzetine vardığımızda bugüne kadar yediğimiz tüm peynirlerin aslında zehirli olduğunu fark edemiyoruz. intihar edenler, kendilerini bilerek kapandaki peynire atıyor. biz; farkında olmadan intihar ediyoruz, peynirlerin zehirli olmadığına inanarak geçiyor ömrümüz.

doğduğunda cami önüne bırakılan bir piç olduğunu düşün. ki yalnızsan eminim ki bunu çoktan düşünmüşsündür. en son ne zaman arkadaşlarınla buluşup bir şeyler içtin acaba? en son ne zaman sahip olduğun tüm "arkadaşlara" bakıp, "ulan ben aslında yalnızım be." dedin? henüz kullanılmamış bir prezervatif olduğunu düşün, hangi etkiye sahip olduğuna sen karar ver. etkin ne olursa olsun, bir sike sap olduktan sonra içine bırakılmış döllerle terk edileceksin çöp kutularına.

pizza kutusu içine koyulmuş pizza sosu paketi olduğunu düşün. kullanılmadığını, bir işe yaramadığını.
bardağa büyük bir açlıkla koyulmuş su olduğunu düşün. içilmeden lavobaya döküldüğünü.
kaybolmuş bir çakmak olduğunu düşün.
bilgisayar klavyesine koyulmuş gereksiz bir tuş olduğunu düşün.

neyi düşünürsen düşün... kendini sorguladığında verdiğin her cevap yalnızlığa çıkıyorsa eğer kafana kurşun sıkıp tanrıya isyan etmek için iyi bir sebebin var demektir.

konsere git, sahne arkasına geç. önünde eğlenen yüzlerce insana bir bak. ne bileyim... insan böyle olduğunda kendini hiçbir şeymiş gibi hissediyor. işin garip kısmı da zaten, kimse bize, bir şey olduğumuzu söylemedi; fare hariç.

fincanın boşluklarına saklanmış hayat.

mezarlıklarda yürüyüş yaptığımı kimse bilmezdi küçüklüğümde. yakılmış bir monte carlo'da hatırladığım çocukluğum. kül tablam yine doldu ya... boşaltmaya mecalim yok. kendimi o kadar iyi saklamıştım ki, kimsenin bulabileceğini zannetmiyordum küçük bir kahve fincanında. delik deşik edilmiş kahve fincanının boşluklarına sakladığım tüm sırlarım deşifre artık. tanrı yerine kendimle konuşmanın vakti geldi; "ben yokken, buralarda neler oldu?"

"ben bu kadar günah işledim mi?" diye sordum içimden. arkamdan ağlayan kadınlar, terk edilmiş yüzler... "sen bu kadar çok kişiyi sevdin mi" diye sordu dışımdan bir ses. ben o kadar çok sevdim ki bir kadını, geri kalanları silmek zor olmadı.

"kadınları ağlatan erkekler orospu çocuğudur" derdim taa ki bir kadını yanımda ağlarken görene dek. bu kadar vurdumduymaz olduğunda insan, kendi yaptığı hiçbir şeyi göremez. "benim yardıma ihtiyacım var." diye bağırırken kimse duymadı. şimdi kahve falımda çıktı ya yardıma muhtaç olduğum, birileri yardıma koşar gibi hissediyorum. yalnız olduğumu fark etmem uzun sürmeyecek.

yıllardır aynı dert içindeyim, yılların birikmişliği var anlayacağınız karanlığımda. yıllardır beklediğim "biri gelir ve hayatımı düzeltir" ümidi boşluklarda artık. "biri hiç gelmeyecek, ben karanlığın esiriyim" aldı yerini. kahve fallarına da güvenirdim, içimdeki ümitler gibi. kahve falları bile yalan söyledi ya geleceğimle ilgili... boşver, mutluluk hakedene kalsın bu dünyada.

"neden böyle?" diye sormadan önce, geçmişe dair her şeyi tek tek incelemek istiyorum. geçmişe dair yazdığım her satır bana farklı bir şeyi hatırlatıyor. birbirini tanıyan üç kadın, hakkımda bir şeyler diyormuş falın söylediğine göre. ve arkamda bıraktığım kim olduğunu hatırlamadığım her kadın; küfür ediyormuş içinden. hiç beklemeden aldığım bir beddua yakıyormuş canımı. ne bileyim işte... bu yalnızlığa bakınca hepsi, mantıklıymış gibi geliyor.
ölülerin üzerinde top koşturduk. mezarlıktaydık, ruhumu bıraktığım yerde. kadehini kaldırıp masaya vurduğunda en yakın dostum; silahı çıkarttığında cebinden, kafama nişan aldığında, kafasına sıktığında, bu diyardan siktirip gittiğinde yani... hiçbir şey hissetmedim. kanlara bulaşmış elinden silahını aldığımda, kafama sıkmaya çalıştığımda, mermi olmadığını fark ettiğimde çok şey hissettim asıl. ölüm hak etmeyeni bulurdu, hak edeni değil.
ölülerin üzerinde sohbet ediyorduk. evimizdeydik, ruhumun hiçbir zaman varmadığı yerde. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda özledim en sevdiğimi. bir başkasının kadehinde fark ettim en yakın dostumunda kendini böyle bitirdiğini. ağladım, hiç utanmadım. seni kovalamak zorundaysa geçmişin, ondan kaçmak ne kadar mantıklı olabilir ki?
kadın üzerimde sohbet ediyorduk. bir yerdeydik, bir zamanda. kadehini yavaşça bitirip masaya koyduğunda anladım aslında arkamda bıraktığım herkesi böyle üzdüğümü. sabah olana kadar uyumadım kadın üzerimdeyken. kadın uyurken. sabaha kadar kapıyı çarpıp gitmeyi düşledim. sabah olduğunda titreyen dudaklarıyla gitmemi istedi. olur ya bazen böyle; kalmanı isteyenlerde kalamazken, gitmeni isteyenlerden gidemezsin. gittim ben, hiçbir absürdlük olmadı.
bir gün sohbet etmiyorduk. bilgisayar başında oturuyordum. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda fark ettim aslında sohbetlerimin sadece yazışmalardan ibaret olabileceğini.
bir gün fal bakıyordu kadın. karşısında oturuyordum. kadehim yoktu, olsaydı fırlatırdım balkondan aşağı. 22 yılda üzdüğüm her şeyi, yarım saate sığdırmaya çalışıyordu. mezarlığa koşmak geldi içimden, ruhumu bıraktığım yere. kadehimi kaldırıp masaya vurduğumda, silahımı çıkarttığımda cebimden, kafama sıktığımda bırakabilecektim her şeyi arkada. arkadaşım da böyleydi, arkadaşım da bu yüzden kendini öldürdü.
bir gün var ya... herkesi üzdüğümü fark ettim. herkesin benden gittiğini. oturdum, tekrar ağladım. tekrar tekrar ağladığımı. aynaya bakıp ne kadar iğrenç olduğumu düşündüm, aynayı parçaladım sinirden. sıcak suyun altında saatler geçirdim belki unuturum diye. unutulmuyor... her şeyi saklayabiliyorsun ama, unutamıyorsun. her şeyden kaçabileceğini düşünüyorsun ama; yalnız kaldığında tek derdin herkese yakınlaşmak oluyor... yakınlaşabilecek birini bulursan tabi. arkadaşım da bu yüzden kendini öldürdü, yakınlaşamadığı için... biraz daha vakti olsaydı yakınlaşırdık ya da doğru yeri, doğru zamanı olsaydı. biz ölülerin üzerinde top koşturarak başladık hayata, mezarlıkta, ruhumuzu bıraktığımız yerde. hiçbir zaman doğru yeri, doğru zamanı olmayacaktı...

saçmalattirik: sil baştan başlarsa her şey.

yıllarca yalnızlığı büyüttüm. yalnızlık gözümde çok küçüldü. yalnızlık, fotoğraflarda bile gözükmek istemeyen bir ben yarattı insanlığın gözünde. atasözlerine konu olan kargayı besledim, insanlığın gözünü oyması için. karga gözümü oydu, her şeye karanlığım artık. bir şarkı oldum dinlenmesi henüz sayılarla buluşamayan. bir güneş oldum, o günden beri hiçbir şehir aydınlık olmadı.

insanlarla konuşmayı özledim, yazışmayı değil. oysaki ne çok hayalim vardı her şeyin düzeleceğine dair. "bir şeyler eksik" diye bağırmak istedim günün her dakikasında. saniyeler elli dokuzu buldu, bir eksildi; bir fazlası, bir eksiği...
silip baştan başladım her şeye. sil baştan diyerek yüzlerce hikaye oluşturdum, hiçbiri silinmedi. yıllar önce yapılmış dövme gibiyim, pişman olunmasına rağmen bir türlü silinmemiş. kiminin sırtında melek simgesi, kiminin kolunda umut. bana sorsalardı sike konmuş kelebek olmak isterdim, sırf piçlik olsun diye.
silip baştan başlayamazsın hiçbir şeye. sil baştan diyerek binlerce hikaye bile yazsan sikinde olmaz kimsenin; kelebek gibi. tanrı bir kere gönderdi seni, bir amacın var; nefes almak. bu yüzden milyarlarca insanın başarabildiği tek şeye "hayat" diyorlar. biraz kafan iyi olsa, günahların azar; nefes alışverişlerin hızlanır. tanrı kızar, ateşi közler. birazdan yanıp gideceğim gibi sanki. "merhaba, ben sikindeki kelebek."
silip baştan başlasan her şeye, her şey tekrarlanırdı. küçükken görülen her halüsinasyon geleceğin bir yansımasıdır. ben küçükken hiçbir şey olmuştum kendimi süper kahraman gibi hissettiğim dakikalarda. gökhan ortasahadan vurduğu şutunu doksana takmıştı. onurcan'ın pokemonları vardı hepimizi kandırdığı. benim hiçbir şeyim yoktu, hayal gücüm dahil.
silip baştan başladım her şeye. sil baştan diyerek yüzlerce hikaye oluşturdum, hiçbiri silinmedi. yıllar sonra bir dövme gibi yapışacağım birinin vücuduna, beni silerken hiç tereddüt etmeyecek. ya da hepsini siktir et, her kelimem saçmalığın daniskası.
pencerem buğulu. beni okuyor mudur sence tanrı?
tanrıya küs değilim, insan en büyük düşmanına küsmemeli.

hadi vuralım kendimizi. hadi kimse anlamasın neden yaptığımızı. "bir anlık sinirle" yaptı desinler arkamızdan, unutup gitsinler.

hadi çekelin kendimizi, kimsenin bizi bulamayacağı sokaklara. bu gece varsa cesaretin, çorba içmeye gidelim karanlığı da alıp.

ne bileyim, hadi sevelim birbirimizi.
hadi nefret edelim birbirimizden.

hadi, siktir edelim her şeyi. seni de. beni de.
başında "yalnızlık" yazan bir yazının sonunda, başkası olamaz.

sonunu sen getir.


banyodaki kokuyla karşılaştığımda şaşırmıştım. bir arkadaşın, eski bir kadını hatırlatan parfümü burnumu yakıyordu. burnumun gözlerimle girdiği ufak tepkime beynime doğru yol alıyor, temizlenememiş kan toplardamar aracılığıyla kalbe doğru yol alıyordu. geçerken akciğer'e de bir selam veriyordu kan, sigara isteğini azdırıyordu. kalple buluştuğu ilk dakika da, burnumla başlayan yanma hissi, tüm vücuduma yayılıyordu. acı çekiyordum, içim yanıyordu. sigara içmeliydim, votka ya da. belki daha da sert bir şeyler. her şeyi unutabiliyordum, verilmiş sözleri bir kağıda yazıp balkondan fırlatarak özgürlüğüne kavuşturabiliyordum ama koku... duyduğum her yerde içimi acıtıyordu.

devamını oku. devamını yaz. devamını bilmelerine gerek yok, her şey olup bittiğiyle kalır. içimde yalnız bir acı, beni her şeyden uzaklaştıran... kime anlatmak istesem kimseye dönüşüyorlar, tanıştığımızı bile sanmıyorum sonrasında.

"sana bir şeyler anlatmak istiyorum."
"tamam, buluşalım."
sessizlik.
"bana bir şeyler anlatmanı istemiyorum. buluşmayalım."
"olur. ben de öyle düşünmüştüm."

devamını yazma. bilmeleri gerekiyor ama dinlemek zorunda değiller. yazsan bile zaten kimsenin bildiğini zannetmiyorum. yazsan da yazmasan da hikaye devam edecek.

dışarıya çıktığımda onu görüyordum. kalpte, vücudu acıttıktan sonra temizlenmiş kan, atardamar yoluyla beyne ulaşmak üzere pompalanıyordu. geçerken tekrar akciğer'e selam veren kan, sigara isteğini azdırıyordu. beyinle buluştuğu ilk dakikada, daha önceki kokuyu henüz unutamamış olan beyinle tepkimeye giriyordu. beyindeki tepkime gözlere doğru yol alıyor, olmayan görüntüleri yaratıyordu; seni. olmayan sen, burnumu yakıyordun.

tepkime tam tersine dönüyordu sonra. tekrar kalbe, tekrar beyne, tekrar kalbe, tekrar beyne. acıdan folloşa dönen ben kalıyordum ortada. dağılmış yaşama isteği ve hiçbirinden haberi olmayan sen.

devamını oku. devamını yaz. devamına kendinden bir şeyler katarsan her şey eğlenceli olur. benim anlatacaklarım bu kadardı. benim yazdıklarım, çektiğim acının yarısı bile değil. bu yüzden onlarca nokta koyacağım buraya... al, hikaye senin olsun; sonunu sen getir. ben, bitiremeyecek kadar yorgunum.

.................................................................................................................................................................

saçmalattirik: ne yazdığıma dair fikrim yok.

korkuyordum her çocuğu himayesine aldığı için tanrıdan. öldürmek üzereydim, gözlerime bakıyordu neden öldürüleceğini bilmeyen kadın. koşarak uzaklaşıyordum olay yerinden, hangi kameraya hangi açılardan yakalandığım umrumda olmadan. atlıyordum çatıdan, ilk defa fizik kurallarını bir tarafa bırakıp hangi şiddetle yere çarpacağıma bile bakmadan. ölüyordum belki de ilk defa, yine bir akşamın karanlığında.

boşaltılmamış bir kültablam vardı benim, çöp kutusuna bir türlü cesaretlenemediğim. uyuduğumdan beri kaç kadın gelip dökmüştür kim bilir. her filtreye hikayesini yazsaydım sigarayı neden içtiğimin, güzel bir sanat olurdu belki; birleşir roman olurdu kimliğimi anlatan. ve şimdi umarsızca "keşke" diyorum... uyuduğumda dökülen her kültablası, keşke hikayesini de unuttursa. bir kaç roman yazdım uyurken, bıraktım kenara. belki bir gün uyanırsın da okursun.

bilerek yapılmış anlatım bozukluklarıyla dolu yazdığım her hikaye. bir kaç kelimeyi cümle haline getirmekte zorlandığımdan oldu uzun süre yazmamam.

korkuyordum her çocuğu himayesine aldığı için tanrıdan. tanrı kadını yarattı kendisine vekalet olsun diye. korktum her erkeği himayesine alan kadınlardan. ve korkuyorum şimdi tüm insanlıktan; baktığımda tanrıyı görüyorum diye.

tek pencereli bir oda, uzun saatler sürmüş nöbetler. küçüklüğümde gördüğüm her hayalet şimdilerde peşimden koşuyor. yalnızlık beni şizofren yapmadı, kendimi şizofren yaptım. yalnızlığın bir iyisi var; bir de ben varım.

yavaş yavaş biten tüm hikayelerin sonu gibi, bir hikaye daha sonuca bağlanmasın.

gözlerime bakıyordu neden öldüreleceğini bilmeyen bir kadın. koşarak uzaklaşıyordum olay yerinden. rüyalarım parça parçaydı, birleşiyor şimdilerde. bir cinayete şahit oldum rüyamda. ve sen uyandın, cinayet silahı oldun. atlıyordum çatıdan. ilk defa vazgeçtim atlamaktan...

sen geldin, olur ya böyle şeyler; cinayet silahı oldun.
önce kendini, sonra beni vurdun.

tabi olmaz ya böyle şeyler, önce beni vurursun sandım; sonra kendini.
ama olur ya rüyalarda, senle ben kavuşuruz.
olmaz ya gerçeklerde... kim bilir?

inanmazsan hiç okuma.

garip bir insan sesi tüylerimi diken diken ediyor. uzun zamandır kimseyle konuşmamış gibi hissediyorum, sesim o yüzden kalın biraz. kültablamdaki hiçbir izmariti atmadım, ölüme kaç adım daha yaklaşabildiğimi sayayım diye. anlatsam "yalan" diyorlar, anlatmasam "sessiz." ne yapsam bir çaresi yok, yapmasam da çaresizlik. garip bir insan sesi, yaşadığımı hissettiriyor. bense çoktan öldüğümü sanmıştım.

karanlıklarda çıktığım sokaklarda bir çok gül bahçesine rastladım. karanlığın en güzel tarafı da bu; tüm çiçekler simsiyah. gördüğüm her kırmızı rujlu kadının gözlerinde siyah eyeliner kalıntıları... renkli gözler altından fışkırmış siyah göz torbaları... kaldırımdaki kan izi, zamanın verdiği yıprantıyla siyaha dönüşmüş. bugün de bir cinayet olmadı sokaklarımda, bugün de her şey yerli yerinde. söyle o zaman bana; neden tüm tanıdıklarımın aksine benim içim simsiyah? ve neden o kadar rengarenk şeyin arasında ben, siyahlarla başbaşayım?

bu mutsuzluk konulu hallerimden sıkılan onlarca arkadaşım var. "ne olmuş?" ben de sizin mutluluklarınızdan tiksiniyorum. göz göre göre gösterdiğiniz gülümsemeleriniz eskiden mutlu ederdi, artık suratımı asıyorum. hiçbir şey olmamış gibi davranmaktansa, herhangi bir davranış edinmiyorum kendime; çok daha basit. en son beni insan gibi hissettiren kadını izliyorum bazen uzaktan; yeterince insan olabilseydim yakınlaşırdık herhalde. şimdi yeterince insan olmuş gibi hissediyorum aslında; bu kadar sorgu bu yüzden.

ben simsiyah hayaller yaratırım kendime, sonra simsiyah senaryolara dökerim. her şeyi yaşarım kafamın içinde, bu yüzden her zaman yorgunum. "gözyaşlarımı kendim sildikten sonra yanındayım diyen insanın amına koyayım" diyen bir adam tanıyorum mesela, gözyaşlarını hala kendi siliyor ve ben o adamı, hiç ağlarken görmedim. ben simsiyah hayallerde yaşarım, sonra da senaryolara döker aynı cümleleri tekrar ederim. çünkü bildiğim ve gittiğim her yolun sonu, mutsuzlukla bitti; ve bu benim yazdığım mutsuzluk konulu, bilmem kaçıncı yazım.

ben bu yazıyı böyle bitirmezdim bitirmesine de, inan canım hiç yazmak istemiyor.
inanmazsan hiç okuma.

bir insan, nasıl mutsuz olabilir?

küçükken, en sevdiğim hastalık şizofreniydi. diğer insanların "yetersiz" diye tanımladığı, tanrının eksik olarak yarattığı biri olarak tanrı görevini üstlenmek ve bir şeyi yaratmak büyük bir zevk olurdu benim için. aylarca şizofreniyi araştırdım ve bir gün, anti depresana layık görüldüğümde kendimle gurur duydum. sahip olmaya çalıştığım tüm varsanılardan ve gururla kullandığım anti depresandan vazgeçmem bir ay kadar sürdü. sonrasında hiçbir şeyi sahiplenemedim. ne bir eşyayı, ne bir insanı, ne bir yeri ne bir var sanıyı ne bir suçu... belki bir yerlere ait olabilirim ümidiyle uzun yol otobüslerine aşık oldum kısa bir süreliğine. sırf beni ait olamadığım yerlerden başka yerlere götürüyorlar diye. dedim ya, tanrının eksik olarak yarattığı biriydim ben. otobüslerden nefret etmem de bir kaç uzun yolculuğu tamamladıktan sonra oldu.

yıllarca saçma sapan aşk hikayelerini anlattım insanlara. geçen gün düşündüm de, bu kadar uzun süre yalnız kalıp kimse tarafından aranmıyorsam; demek ki ben hiçbir hikayede haklı değildim. geçmişte yaşadığım tüm aşk hikayelerini tekrar gözden geçirdim ve fark ettim ki, ben hepsinde haksızım aslında. ya da güçsüzlüğün verdiği alçaklığa dayanarak kendimi yerden yere vuruyorum; bilmiyorum. mesela bir kadın beni aldattığında, ondan ayrılmamak benim suçumdu; daha sonrasında onun gideceği belliydi. onun yanında kalmakla kendimi haklı görüyordum; değildim.

mesela bir kadının iyi bir erkeğe ihtiyacı vardı. sırf kendimi iyi bir erkek olarak göremediğim için ayrıldım ondan. belki de iyi bir erkek olabilirdim; belki de onun istediği erkek olabilirdim kim bilir? ondan ayrılmakla en kötüsünü yaptım, "yapabiliriz. devam edelim." demişti. "hayır, değişmeyeceğim" demiştim. değişmemiş olabilirim, ama o olsaydı belki değişirdim. kim bilir?

mesela, bir kadınla sırf mesajlaşmayı sevmediğim için ayrılmıştım. mutlu bir geleceğimiz vardı, mükemmel bir ilişkimiz. aynı üniversitedeydik, aynı yurtta kalıyorduk, aynı vakitleri geçiriyorduk. sürekli beraberdik, el ele tutuşuyorduk. ama uzaktayken pes ediyordum işte, daha fazla yaşayasım gelmiyordu. bu bile benim suçum, bu bile benim hatam.

bir insan nasıl mutlu olabilir biliyor musun? ben bunu ev arkadaşımdan öğrendim. pes etmediğinde, vazgeçmediğinde, değişebileceğine inandığında, sürdürülebilecek ufak şeylerin var olduğuna inandığında mutlu olabilir. ben çabuk pes eden, vazgeçen, değişmeyen ve hayatın bir an önce bitmesini isteyen biriyim. nasıl mutlu olabilirim ki?

bir ara tanrı kompleksine büründüm. şu an okuduğunuz, kendimi anlattığım yazılar haricinde, insanların hayatına yön veren yazılar yazıyordum. mutlu olmak için şunu yapın, bunu yapın, sakın buna dokunmayın. ve şu an bakıyorum da kime mutlu olması için bir şeyler söylediysem; hayatı darmadağın. bir ara çok düşündüm aslında bunu... hayatını mutsuzlukla, darmadağın geçirmiş bir insanın, size mutluluk için sunduğu seçenekler ne kadar gerçekçi olabilir ki?

hayatının her anını yalnız geçiren, mutsuz bir insanı, hayatınızda ne kadar barındırabilirsiniz? sizden gitmek için fırsat bekleyen birine ne kadar kal diyebilirsiniz? bazılarının mutluluğu buna bağlıdır işte. bazıların mutluluğu, sizin gurursuzluğunuza bağlıdır. çünkü sizin gurursuzluğunuz, onlar için büyük bir fedakarlıktır. öyle ekşi sözlükte, facebookta, twitter'da "gidene ne kal dicem be?" demek ile olmuyor bazı işler. dedim ya, bazı insanlar eksik yaratılmıştır. bazı insanlar, eksik tarafını tamamlayacak olan insanın, kendisi için her şeyi yapabileceğine emin olmak isterler. bir eşyanız eksikse, yedek parçanızı onun modeline göre alırsınız; bir insan eksikse peki?

her neyse işte.

yıllar geçti ve bir kişiliğe bile ait olamadım. insanların yanındayken, insanların o an sevdiği bir kişilik oluyordum. siz buna kişiliksizlik diyorsunuz ama hayır. bu bir kişilik bunalımı olabilir, çoklu kişilik bozukluğu olabilir, her şey olabilir ama "kişiliksizlik" diyemezsiniz. ben, siz ne isterseniz o oluyordum çünkü neyi sevdiğime dair bir gram fikrim yoktu. bir şeyi sevemiyor olmanın en kötü tarafı da bu; onu körü körüne savunamıyor olmak.

bir insan aslında çok kolay bir şekilde kısa süreli mutsuzluğa adapte olabilir. gerçek bir mutsuzluk içinse belli bir süreç geçirmeniz gerekiyor. ait olduğunuzu sandığınız insanlar, yaşadığınız aile bunalımları, yalnızlık, ölüm isteği, olumlu düşünememe, her şeyin kötüye gittiğini düşündüğünüz anlar ve geriye kalanları. bu süreci güzel bir şekilde atlattığınızı düşünseniz bile; içinizdeki kırıntıların birleşip tekrar büyük bir mutsuzluğa yol açacağına emin olabilirsiniz.

bir insan nasıl mutsuz olabilir biliyor musunuz?
eksik olduğunda. zevk alamadığında. "ne olmak istiyorsun? şu an burada olsa, seni en çok mutlu eden şey ne olurdu?" gibi sorulara cevap veremediğinde.

bir insan ne zaman mutsuz olabilir biliyor musunuz?
diğer tüm insanlar gibi, gece karanlığında kendinle yüzleştiğinde değil de; güneşin yeni doğduğu anlarda, güneşi seyrederken, "yeni bir gün mü? çabuk geçse bari. yaşayacak bir şeyim yok." dediğinde.

peki bir insan neden mutsuz olabilir biliyor musunuz?
siktirin gidin... o kadar soruya gerek yok.

saçmalattirik: aşk ve parazit ilişkisi.

bir tarafta kültablası, yanmakta olan bir sigara, saatlerdir uyuyamayan bir insan evladı ve nereye gittiği bilinmeyen hikaye. bomboş sayfa, kafatasının içerisindeki et parçasından gram gram yemeye başlamış düşünce parazitleri. bir canlıya bağımlı olarak yaşayabilen ve üzerinde yaşadığı canlıya zarar verebilen organizmalara parazit denir. bir parazitin, diğer canlının iç kısmında yaşaması durumunaysa endoparazitizm. bu açıyla bakarsan eğer, aslında içini yiyen her düşünce, endoparazit bir yaşam formudur. alkoller, uyuşturucular ve sigaralarsa bu parazitleri öldürmek için yaratılmış ve tıbbın henüz keşfedemediği, yan etkisi ölüm olan ilaçlarıdır. kendi kendimizi bitirirken hala bu dünyanın en kıymetli varlıkları olduğumuzu iddia edebiliyoruz... işin doğrusuysa, kendimiz bile kendimizi reddediyoruz.

dünyadaki milyonlarca türün aksine, düşünebilen tek varlığız. aynı zamanda, kendi kendini bitirebilen.

bir tarafta kültablası, sönmüş olan bir sigara, saatler önce uyuyabilen bir insan evladı ve nereye gittiği hala bilinmeyen bir hikaye. tekrar yakılmış bir sigara. tekrar sönmüş. tekrar yakılmış, tekrar sönmüş. birbirini takip eden olaylar serisi yıllar öncesinde tütünü keşfeden adamın, bundan zevk alıp işi bağımlılık hale getirmesiyle başlamış. tekrar yakmış sigarasını adam, tekrar söndürmüş. içindeki tüm yaşam formlarını öldüren bu adam; kanser sebebiyle ölürken gülümsüyormuş. son sözünü duymuşlar, "güzel... en azından düşünmüyorum."

bir şekilde kendi kendimizi bitirmek zorundayız. kanserle veya değil. düşünceyle veya değil. acıyla veya değil. ölmenin binlerce farklı yolu var; hangisinin seni gülümseteceğini sen bilebilirsin.

bir tarafta kahve kupası, bir tarafta eli klavyede bir şeyler yazan adam. hala nereye gittiği bilinmeyen bir hikaye ve belirsizliği çözememiş okuyucu. gözleri, kelimeleri uykulu uykulu seçerken 'sanırım uyumak istemiyorum' diyerek yataktan kalkıp balkona çıkan ve son sigarasını yakan kadının kaçan uykusundan istiyorum. uyursam ölecekmişim gibi geliyor ve parazitlere o kadar bağımlıyım ki; kötü bir şey olmayacağını düşünerek yaşamak beni çıldırtıyor.

konudan konuya atlayan bir adam.
balkondan atlayan bir kadın.

intihar kötü bir eylemdir; güzel cümlelerle anlatmıyorsan eğer. bir parazitin, diğer canlının dış kısmında yaşaması durumuna ektoparazitizm denir. bu açıyla bakarsan eğer, aslında aşk yaşadığını düşünen tüm insanlar ektoparazit bir yaşam formudur. alkoller, uyuşturucular ve sigaralarsa bu parazitleri öldürmek için yaratılmış ve tıbbın henüz keşfedemediği, yan etkisi ölüm olan ilaçlarıdır. kendi kendinizi bitirirken, diğer insanın sizin mutsuzluğunuzdan içten içe zevk alması durumu daima var olacaktır. kendi kendinizi bitirirken hala bu dünyanın en kıymetli varlıkları olduğumuzu iddia edebiliyoruz... işin doğrusuysa, kendimiz bile kendinizi reddediyorsunuz.

konudan konuyu seçemeyen bir adam.
tekrar eden paragraf ve anlamsız cümleler.

iyi bilirsin. aşk'da, geriye kalan her şey gibi insanı öldüren bir hastalıktır. bir şekilde kendi kendimizi bitirmek zorundayız. kanserle veya değil. düşünceyle veya değil. acıyla veya değil. ölmenin binlerce farklı yolu var; hangisinin seni gülümseteceğini sen bilebilirsin.

bir paragraf, her bir unutuluş.

uyuma, bir şeyler daha yazacağım. ya da yazmayacağım. ya da ne bileyim, en son gördüğümde öyle bi şeydi. en son dışarıya bakarken o kadar çok gölge gördüm ki; insan yüzü nasıl bir şeydi unuttum. kafamı kaldıramıyorum yerden. insanlar, beni nasıl bu kadar unuttu? tanrı, belki de henüz doğmamış bir umuttur. bugün de bir kaç hayal, bir kaç hayat, bir kaç çocuk hiç beklenmedik bir yerinden vuruldu. tanrıyı bilmiyorum; beni yarattıysa bile, eminim ki sonradan unutmuştur.

iyi geceler.

gökyüzüyle konuşuyordum dersin.

bana biraz gitmekten bahset. en son birinden, bir yerden gittiğinde, hayatın beklediğin kadar güzel olmuş muydu? en son birinde kaldığında beklentilerini tatmin etmiş miydi? karanlığa baktığında göremediğin milyonlarca yıldız parçasının seninle konuştuğunu düşün. gezegenlerle de konuşabiliyorsan, delirdiğini kimseye anlatma; anlamayacaklar.

yüzlerce intihar notundan kaç tanesini üzerine alındın? bir yazarın, intihar notunda senden bahsettiğini düşün. seni hiç tanımayan bir yazar, notunda seni anlatırken ve ölümünün tüm sebebini sana yıkarken; neredeydin? birileri sorarsa eğer, gökyüzüyle konuşuyordum dersin. ben soruyorum; bana, başkalarıyla, gıcırdayan bir yatakta nefes nefese kaldığını anlat örneğin. gerçeklerden uzaklaşma. hayatımda bir an olsun gerçeği duymak istiyorum; senin için değil, nasıl bir his olduğunu bilmek için.

kahvelerin yüzlerce farklı tadı var, miktarını ne kadar koyarsan o kadar acıtır. fakat denediğin tüm sigaralar aynı tadı vermeye başladıysa; beynin sigarayla uyuşabileceği maksimum noktaya gelmiş demektir. daha ağır şeyler dene; hayatına bir kadını ya da erkeği al. seni sen yapan özelliklerinin sömürülmeye başladığını fark ettiğinde daha ağır şeyler isteyeceksin. ve yazılmış her intihar notunu üzerine alınma safhan burada başlayacak; zira, insandan daha ağır uyuşturucu yoktur. hayatından giden her insan intiharı tetikleyecek... sadece korkaklar intihar etmez, kazanmaya gücü olmayanlar korkak değil her şeyi kaybedenlerdir.

nokta koyulmuş her mutlu sonlu hikayenin sonu, aslında mutluluk değil mutsuzluktur. mutlu sonlu bir romanı bitirdikten sonra kendine "ee, bunun devamı?" diye soruyorsan, roman mutsuz bitmiştir işte. ana karakter ne kadar mutlu olursa olsun; işin gerçeği, senin mutsuzluğun devam etmektedir.

sigara bağımlılığına karşı çıkıp, kitaplara bağımlı olan insanlar tanıyorum. ama konunun devamı bu değil; beni daha çok, içtiği her sigarayı, farklı bir hikaye için yakan insanlar ilgilendiriyor. "vay be, bugün de değersizdim. bugün de boş bir gün geçti." diyebiliyorsan eğer, gün sonunda içtiğin sigaranın bir hikayesi vardır işte! öyle bir hikaye düşün ki, benimki 23 yıldır yazılıyor, ben 22 yaşımdayım. bana bir roman söyle... hikayesi 23 yıldır devam eden. ya da siktir et; bir sigara yak, hikayen yaşın kadar yıldır devam ediyor.

regl olmuş bir kadının huysuzluğunu değiştiremezsin; güçsüzleşmiş bir erkeğin yıllardır süren "güçlü olacağım" savaşının sonucu gibi. gittiği her yerde, "işte bu sene! her şeye yapabileceğim!" diye başlayıp, ertesi gününde aynaya bakıp kırışmış alnını, dökülmüş saçlarını görerek tekrar her şeyden vazgeçen bir insan tanıyorum.

söylesene, en son ne zaman "artık hayatı mutlu yaşayacağım, hiçbir şeyi siklemeyeceğim" diyerek hayata devam ettin? dün mü? ben de öyle düşünmüştüm. bugün, şu satırları, hala "beni anlatıyor galiba" diyerek okuyorsan, dünden bugüne hiçbir şey değişmemiş demektir. dışarıya gösterdiğin siklemiyor davranışın içinde yaşattığı katliamsı his; çok acıtıyor değil mi?

biliyorum. güldüğünde, vücudunun her yerinden fışkıran kanlar, her şeyi anlatıyor.
ve kazanacağımızı düşündüğümüz her gün, aslında daha da çok kaybediyoruz.

ya da, siktir et bunları. birileri sorarsa eğer, gökyüzüyle konuşuyordum dersin. ben soruyorum; bana, başkalarıyla, gıcırdayan bir yatakta nefes nefese kaldığını anlat örneğin. gerçeklerden uzaklaşma. hayatımda bir an olsun gerçeği duymak istiyorum; senin için değil, nasıl bir his olduğunu bilmek için.

bir aşk metni, bu kadar sıçabilirdi konulu yazı.

kırmızı kalemi al ve uzatma. başlık atarsın belki yaşanılan her mutsuz sonlu hikayene. "bu sondu" dersin yanına adımı bile not düşmeyerek. insanlar sadece bir kez ölür, ben zaten yıllar öncesinde ölmüştüm. hayata döndüğümü düşündüğüm her an "siktir git" diyerek bağıran tanrıya cevap hakkım olmadı. tanrı ne derse yapmak zorundasın! tanrı ölmeni isteseydi benim olmazdın; tanrı seni yaşatmayı seçti, beni öldürmeyi.

sarhoşluk, damarlarında akan kandan hızlıca geçerken bağırmak istersin "ölmek istiyorum!" diye. tanrı müdahale etmez, hayat da düzelmez zaten. ona bağırma! böyle olmasını sen istedin, sen doğdun sen yaşadın, seni sen yarattın. tanrı sana yardımcı olmasaydı bağırmazdım. sen yaratıldığından beri varoluşla ilgili problemlerim var. çözülmez sorular ve sınırsız baş ağrıları.

varoluşsal sorunlarımı vurduğum her şeyi paramparça ettim! helal olsun. tebrikler, yıllardır parçalanmamış her kalbi tek tek keşfedip parçalarken yakalandım. sonum idam. yıllar sonrasında, bugünlerimi "yıllar öncesinde bir pencereden bakmıştım." diye anlatırken yaptığım her gülümsemenin sebebi yine ben olacağım. bugünlerde hayalini kurduğun her çocuk, mutsuzluğun rehberi olarak romanlarımı okuyacak.

yavaşça yazdım onca şeyi. hedefi belli olmayan bir aşk hikayesi çok da anlamlı olmuyor. kim demiş duygulara inanmayan insan aşkı yazamaz diye? ben öyle bir duygusuz tanıdım ki; her acısı birbirine dolanmış. bu bir savunma mekanizması değil; insanlığın bedeli. ölmeyi isteyen o kadar çok insana göre yok zaten falan sebebim. sadece ölmek, kimseye belli etmeden. eminim aids olsaydım şimdiye çoktan ölmüştüm.

"peki öldükten sonra ne olacak?" diyen yüzlerce insana ölmeden önce ne olduklarını sordum. yaşadığın hayat ne kadar güzel? yaşadığın hayattan ne kadar memnunsun? çevrenizde benim gibi mutsuzlukla dolmuş bir insan varsa; hayatınızdan çıkarmadan önce, onun gibi yaşamak istersiniz. onun mutsuzluğu size ağır geldiğindeyse gitmek.

insanlardan gitmek kolaydır, olmasaydı bu kadar gözyaşı boşuna akmazdı. her şeyden gidebiliyorsun da, kendinden gidemeyeceğini bilmek zor olmalı. birinden git, bir yerden git, çok uzaklara yerleş... hayatında hala hiçbir şey değişmediyse sorun sensin demektir; bay... mutsuzluğa bağımlı.

kahveden çikolatalar yapıp adını bitter koydular, acı olsun diye. sanki yeterince acı yokmuş gibi, tatlıyı bile acıya bağlayabilen insanlar tanıdım. sanki yeterince acı yokmuş gibi, aşık olan aptallar. mutluluk için başkasına bağımlı olduğunu düşünen amsalaklar ve sik hastaları, mutluluğu parada arayan satılık böbrekli orospu çocukları... kimse de çıkıp demiyor ki "bizim için yapılan o kadar mutluluk varken tüm dünya mutsuzluktan yıkılıyor. durum böyleyken, tüm dünya mutluluğu yanlış yerde arıyor. bugüne kadar mutluluk için yapılmış, yazılmış her şey yanlış olamaz mı?" diye.


niye yalnız olduğumun cevabı açık ve net. küçük sürprizlere oluşturduğunuz yalancı mutluluklar beni tatmin etmiyor. ve ben hariç kimse, koskocaman dünyada, bugüne kadar mutluluk için yapılmış ve yazılmış her şeyin yanlış ve yalan olduğunu düşünmüyor.

duygusuz adam.

kavgalarım sürekli. iki tane cümleyi bir araya getirip, doğru kelimelerle birleştiremeyecek haldeyim. o kadar yoksunum ki herkesin sahip olduğu şeylerden... tek çarem, "olmasa da olur."

diken üzerinde koşuyormuş gibi hissediyorum kahve falımdaki yollarda. ne kadar farklı yoldan gidersem gideyim, sonu aynı mutsuzluk. hiç vaadedilmemiş topraklarda güller açtı, umarım kırmızıdırlar. ben hiçbir renge aşık olamadım da bilirim yine de, kırmızı güller bir gün birileri için açarlar.

tango için aşkın dansı diyorlar. alkol acıyı geçiriyorsa, neden ertesi günler var? neden acı çektiğimi bile bilmiyorum... yazsam neye yarar yazılar? içsem neye yarar ağrı kesiciler? en güçlü anti depresanlar gelse, neye yarar uykudan başka? neden sabaha kadar uykusuz geçen günler ve neden yataktan hiç kalkmama isteği? neyi, ne kadar kaybettik doktor bey; ben buradan baktığımda, hastayı ölmüş gibi görüyorum.

çirkinleşmiş yüzüm, alnım bile kırış kırış. tel tel dökülen saçlarımın peşinden üzülmeyi isterdim üzülebilseydim. duygusuz bir adamın duyguları, ne kadar gerçek olabilir ki... sen hiç duygusuz bir adamın ağlayabildiğini gördün mü? ben gördüm.

ne kadar çok susarsan o kadar çok cevabın vardır derler. o kadar çok susmak istiyorum ki ne sorum, ne cevabım var... o kadar çok kusmak istiyorum ki, önce karaciğerimi, sonra akciğerimi, nesillerdir kullanılmayan apandisitimi, içimdeki her şeyi. bir insanın ölmesiyle nefes almaması eşit mi? çünkü ben öyle bir ölü gördüm ki, hala nefes alabiliyor. bir insan, içindeki her şeyi kustuktan sonra vücudunu da kusabilir mi? ben öldüğümde, hiçlikle gömülmek istiyorum.

ne bileyim... "sahip olmadıklarımızı istemekten, sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz." derler. siz hiç, hiçbi şeye sahip olmayan bir insan görmediniz mi? ben gördüm. iyiye dair duyguları bitikti. bünyesinde barındırdığı tüm duygular mutsuzluktan, yalnızlıktan ve en kötü şeylerdendi. eminim sorulsaydı, "ben de aptallar kadar aşık olabilmek istiyorum." derdi.

bilmiyorum. siktirin gidin.

artık.

perdem simsiyah, güneşi, aydınlığı geçirmesin diye. havam, içim kadar karanlık. aynaya baktığımda kendimi tanımıyorum. kim olduğumu hatırlayıp, tekrar unutalı 1 hafta oldu. kendimi tanımak için aceleci davranmışım, şimdi, kendimden daha fazla nefret ediyorum.

yazacaklarım, söyleyeceklerim, uzar gider. ağlamadan yazdığım yazılar hiçbir heyecanımı uyandırmıyor artık. kimseyle tanışmıyorum. hayatıma, yeni kimseyi almıyorum. bir şeylerin eksik olduğunu hissetsem de; hayata ne kadar fazlalıksam, o kadar kaybediyorum. hiçbir şey heyecanlandırmıyor beni. eskiden, teknoloji kokan büyük mağazalara girdiğimde geleceğe dair planlar kurar, bir şeyleri istemenin zevkini yaşardım. teknolojik kokan büyük mağazalardan bile nefret ediyorum artık.

koşmak, yürümek, yerimde durmak, hiçbir şey istemiyorum. bunu bir mektup olarak düşün. intihar etseydim, aynı cümleleri kurardım. yalnız olmadığı zamanlarda bile yalnızım diye ağlayan pis mahlukun tekiyim ben; beni neden takasın? beni neden sevesin? esasında, ben kötü bir insanım. hiçbir şeye değer vermediğimden değil, değer veremediğimden.

uzun paragraflar kursam, okumazsın. kısa yazılar zaten her şeyin özetini geçmeyi biliyor. uzun uzun yazılmış kitapları okumaktan bile sıkıldım artık; bırakın, kitaplar da bir köşede öksüz kalsın. ne olurdu biraz mutlu olsaydım? ne olurdu heyecanı tatsaydım? ne ara bu kadar kaybettim, ne kadar zamandır hiçbir şeye sahip değilim? eskiden sahip olduğumu düşündüğüm ne varsa yok artık.

düz giden yolları kapattım. yokuş aşağı inerken fark ettim, hiçbir yol bana göre değil. sabah, bir klasik olarak yerine getirdiğim ritüelimi, mastürbasyonumu yaparken zevk alamadığımı gördüğümde bile ağlayasım geldi. her insanın taptığı, benim uzak kaldığım her şeyden nefret ediyorum artık. seksten, aşktan, duygusallıktan ve mantıklı gelen her şeyden.

karanlığı bile kapattım, siyahlıktan başka hiçbir şey yok. gökyüzünün maviye çalan ruhu, bana hiçbir şeyi hatırlatmıyor. son haftalarda, yazılar yazarken bile acı çekiyorum; onlarca satır, onlarca paragraf, silerken ruhum acıyor. neden yazdığımı bile hatırlamıyorum artık. kendimden bile bu denli uzaklaştım.

beni ciddiye almıyorsun. ama kayboldum.
bulunmanın imkansız olduğu topraklardayım.
kendimi gömdüm, yok oldum.
işim tanrıya kaldı, sen gelme artık.

sikimsonik yazılar serisi: hala ne dediğimi bilmiyorum.

boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. kapat. ne yazsam? boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç. ne yazsam? nelerden bahsetsem? değersiz insanların nesli. en ufak şeye, en çok üzülenlerin nesli. karanlığa kendine hapseden, ışığı açmayı unutanların nesli. boş sayfa aç. kapat. boş sayfa aç, yazmaya başla. belki aklıma gelir diye yazdığım onca hikayeyi, neden yazdığımı, nasıl yazdığımı bir türlü hatırlayamıyorum.

siz insanlar, her şeyin bokunu çıkartmakta ustasınız. bir kere olsa bile, adam akıllı sevemedeniz ya; lanet olsun o küçük, milyonlarca tür arasında kendilerini gelişmiş bir varlık olarak anlatan beyninize! düşünmeyin. sizi diğer varlıklardan ayırdığını düşündüğünüz o "düşünebilme" özelliği; sizi delirtmekten başka hiçbir işe yaramıyor. daha çok deliriyor, daha çok insana zarar veriyorsunuz. yazıklar olsun, hepinizin amına koyayım.

yarım kalan şarap gibiyim, tadım biraz ekşi. sabah erken uyandım, ne bok var bilmeden. son zamanlarda hep, erkenden uyanıyorum zaten. bir tarafım kendime yaptığım eziyetten kaçarken; diğer tarafım, eziyet etmekten zevk alıyormuş gibi.

neye dönüştüğümü bilmiyorum. her gün "tanrım, ben ne günah işledim?" diye düşünmekten sıkıldım ve oturup yaratılmış olmanın bile bir günah olduğuna karar verdim. "tanrının istenmeyen çocuklarıyız" cümlesi tamı tamına doğruydu belki de; tanrı, istemeden birileriyle birlikte oluyor ve bizleri yaratıyordu. tanrının gözünde kürtajın yeri yoktur; doğum için ortaya koyulmuş her mahsül, yaratılmak zorundadır. ve yaratılmış her mahsül, başlayan yeni bir kötü dönemin işaretidir. bunu bilen tanrının bile zevklerden uzak duramıyor olması; "var olmanın" en büyük günahı.

karanlıktan korkan cüceler tanıyorum, tam yedi tane. bir prensese sahip olmanın zevkini yaşıyorlardı en son konuştuğumuzda. bir prenses tanıyorum; tam yedi tane cüceye sahip. bir prensi beklediğini anlatan orospu, sahip olduğu yedi tane cücelerin sikini küçük olarak gördüğü için, cücelerinin değerini bilmiyordu. prenses ile yedi cücelerin hikayesini uydururken, diğer insanları düşünüyordum. milyonlarca insana sahip, milyarlarca yalnızlık ordusu tanıyorum. herkesin yalnızlığı, üst seviye korumalı kuleler yapmış kendilerini başkalarının yalnızlığından korumak için. ve kimse, başkalarının varlığının bile değerini bilmiyordu.

bir piyano tanıyorum bir türlü çalmak istemeyen. bir insan tanıyorum, yarım kalan şarap gibi, tadı biraz ekşi. bir kaç insan tanıyorum; yarım kalan şarabı bitirmek için can atan. bir kadın var tanıdığım, yarım kalan şaraba ne olduğu umrunda bile değil. tek derdi, şarabı yarım bırakmak.

bilmiyorum yine ne dediğimi.
belki içseydim, iyi gelirdi.
belki gitseydim, ruhu bile duymazdı.
belki giderim, ruhu, bu haberi almadan.
"iyi geceler" dilerim.
bir gece, iyi olabilecekse tabi.

yarına yalnız uyanayım.

"kimsenin sikine bile takmayacağı yazılar yazıp, kendimizi tatmin etmekten başka yaptığımız hiçbir bok yok!" diye bağırdım oda arkadaşıma. ileri gidip "kadın olsaydık bunlar olmayabilirdi. çirkin olsak bile elbet peşimize düşen yüzlerce insan bulabilirdik." diye eklemeden edemedim. hatta yolda yürürken binlerce güzel şey anlattım ona, hayatımız boyunca sahip olamayacağımız. bir an "bu sikten hayatta yaşamak istemiyorum. ne bu yalnızlık? ne bu karamsarlık? birbirimizden başka hiçbir şeye sahip değiliz! sikerim ulan bu hayatı." diye bağırmak geçtiyse de içimden, bağırmak yerine bir şarkının benim yerime bunları söylemesine karar verdim. yine iki soğuk içecekle beraberiz, yine hayatın ne kadar boktan olduğundan bahsedeceğiz, daha fazlası değil.

sarhoşluk bir yerlerimi hoşnut ediyor gibi. bu hayata ayık kafayla katlanamıyorum çünkü. neye, kime sahip çıktıysam terk edildim; terk etmek de en güzel hobilerim arasında yer aldı. en son bir kadının, yataktayken, "seni seviyorum" diyişlerime karşı "efendim" diyişlerine şahit oldum. o an kadın benim için bitmişti, geri kalan her şey gibi.

ne yazsam boş biliyorum.
ne kadar bağırırsam bağırayım, yarın... yine... uyandığımda... yalnız... olacağım.
benim için, hayatın en zor tarafı bu.
ne yazayım? söyler misin?
ya da siktir et.
yarına, yalnız uyanayım.

ölüme giden en kısa yol neydi şoför bey?

yorgunluğum, bir türlü bitmiyor. içinde alkol bulunan iki adet soğuk içeçek ile hayatı ne kadar idare edebileceğimi düşündüm. geçmişte anlatılan tüm hikayelerin sonu intihar ile bitti. hayatı boyunca her istediğini elde edebilen henry ford'un oğlu, son mektubunda şöyle dedi: "baba, hayal edip de ulaşamadığım hiçbir şey olmadı. ne varsa önceden hazırlamışsın, hiçbirinde benim emeğim yok. mutsuzluktan mahvoldum. gidiyorum." ben de oturdum, henry ford'un oğlunu hayal ettim. "acaba..." dedim, "intihar ederken gülüyor muydu?"

hayatı yaşayabilen insanların benden bir sır sakladığını düşündüm oturup. "milyonlarca insan hayatı yaşayabiliyor, yapacak bir şey bulabiliyorsa eğer sorun bendedir. onların bildiği, benim hala öğrenemediğim bir şey var." dedim kendimce. 48 saattir içinde bulunduğum odadan dışarı çıkmadım. dışarıda neler oluyor? insanlar nasıl dışarı çıkabiliyorlar, yapacak neleri var? içinde bulunduğum durum beni kahretti. facebook'ta yazılan her şeyi ezberlemiş gibiyim. twitter'da, insanların ne diyeceğini önceden tahmin ediyorum. hala bağırasım var, bir tarafım hala "bir şeyler eksik ulan amına koduğumun insanlığı!" diye bağırmak istiyor.

ben de yaşadım. ben de nefes alıyorum. benim de dışarıya çıkasım geldi arada sırada. oda arkadaşımın yanına gidip "burak..." dedim, "bir şeyler eksik." suratıma aval aval bakıp "evet." dedi, "biliyorum." sonra da sustuk. iki arkadaş arasındaki en mükemmel muhabbet, işte böyle geçti. tarihin tozlu raflarında kayboldu, yazılar hariç hiçbir yerde hatırlanmasın diye. sonra tekrar bilgisayarın başına geçtim. etrafıma aldığım iki adet soğuk içeceğimle; hayaller kurdum bir türlü tamamlayamadığım. binlerce hayalim var, sonu hep eksik.

dar sokaklarda satılan uyuşturuculara rastladım. uyuşturucuların tercih edilme sebebini hiçbir zaman anlamamışımdır; hayat zaten, herkesi uyuşturan bir hastalık. daha fazla uyuşma ihtiyacı neden? sonra oturdum ve soğuk içeceğime bakarken, kontrolümde olmayan cümleler çıktı ağzımdan... "sonuçta, alkol de uyuşturucu değil mi? daha fazla uyuşma ihtiyacı neden?"

rüyamda, korkunç bir kaza kurşununa kurban giderek ölen, tüm eski arkadaşlıklarımı gördüm. kaybetmek dediğimiz şey; yatağının üzerine koyduğun iphone'unu mutfakta aramaktan ibaret değil. telefonunu hiç korkmadan, gözü dönmüş bir halde paramparça etmiş birinden bahsediyorken; telefonunu bir yerde unutmuş birini aynı kefeye koymak biraz mantıksız. ben çok feci kaybedişler yaşadım; en iyisinin betimlemesi de neydi biliyor musun? o mutfakta aradığın iphone'u yatakta bulup, yere fırlatıp, üzerine basarak sonra da camdan aşağıya fırlatmak. ben en çok insanları kırdığım için kaybettim, ama bunun konumuzla hiç alakası yok.

vücudumun çaresizce titreyişlerine şahit oldum. büyük bir titreyişe karşı hiçbir şey yapamaz, kendini kontrol edemezsin. küçük bir ürpertiyle neye benzediğini şaşırırsın. öyle çok ürperdim ki son zamanlarda, neden ürperdiğimi bilmeyerek; vücudum titreşim yayan bir radyasyon dalgasına benzemeye başladı.

direksiyonu hafiften sola doğru kaydırırsak, karşıdan gelen başka bir direksiyonluya çarparak hayatımızı kaybedebilir miyiz sayın şoför? yoksa, hayata özürlü olarak doğmuş, annesi babası suçlu tüm engelli insanlar gibi; vücudumuzun belli başlı organlarını mı kaybederiz? sakat olmak, ölüyor olmaktan daha zor, biliyorum. fakat şu an yaşadığım hayatın, sakat olarak doğup bazı şeyleri yapamayan tüm insanlara benzemeyen hiçbir tarafı yok. aynı engellere sahibim. onların belirli uzuvları, benim de hissettiğim çoğu şey eksik.

neler oluyor şoför bey? neden hiç sendelemiyorsunuz?
ölümden korkmuyor olmak, sizi usta bir şoför yapmaz.
asıl usta şoför olmak, ölmek isteyen birini, doğru yola sokmaktan geçer.
benim, hangi yolun doğru olduğuna dair hiçbir fikrim yok.
ölüme giden en kısa yol; bursadan mı geçiyordu?

saçmalattirik: ne diyorum, hiç bilmiyorum.

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? iki vücut, birbirini tamamladığında bile. ay, tamamen dolunay'a döndüğünde, insan evrimi tamamlandığında, büyük pezevenkler küçük çocuklarına tecavüz etmeyi bıraktığında bile bir şeyler eksik olacak. yirmi üç saatini geçirdiğin küçük duvarlar arasında değil, dışarıya çıktığın küçük bir saatlik zaman aralığında fark edeceksin eksik olduğunu. üşenip inmediğin merdivenlerde bile değil, yerçekimini azaltarak dünyanın sonuna sebep olacak asansörlerde anlayacaksın, asansöre koyulmuş camlarda kendini izlerken. ve diyeceksin ki kendi kendine: "her şey biraz eksik. sanırım, ben bir şeyler için fazlalığım... yaşamak, nefes almak için bile."

hep bir şeyler eksik. anlayabiliyor musun? hep bir şekil fazlalık. karanlığın ucunda bile. elektriği kesilmiş fakirler semtinin, ışığı yanan tek apartmanında terk edilmiş yalnızlığı bir hayal et. binlerce eksik ışık arasında parlayan tek ışık olmak; ne büyük utanç! oysaki her ışık, biraz da olsa karanlığı hak eder. ben bir ışık olsaydım; bana sorulmasını isterdim. sorun bakalım ışığa yanmayı istiyor muymuş? kendisine benzeyen binlerce ışık karanlıktayken, parlayan tek ışık olmak, ona ne hissettiriyormuş?

deliriyorum sanki.

asansörle indim. asansöre koyulan her cam, insanlığı yalnızlık hakkında düşünmeye itmek için tasarlanmış gibi. ne zaman asansöre yalnız binsem, "vaay be! bugün de yalnızım! şu tipe bak. yaşlanmış bir bunak gibiyim!" diye düşünmeden edemiyorum. bir yazarın da dediği gibidir belki: "çok yaşadık, erken yaşlandık." gözlerimin altına konmuş bir kaç siyah torbayla yüzleşirken, ne kadar dolu olduğumu görebiliyorum. gözlerimin üstündeki kırışmış alınsa bana ne kadar boş olduğumu hatırlatıyor. bir tarafı eksik, bir tarafı fazlalık. hangisine bakarsam o kadar kötü oluyorum. dolu olmanın da, boş olmanın da hiçbir iyi tarafı yok. hayatımla ilgili bildiğim tek şey, her şeyin daha kötüye gittiği.

biraz daha yazarsam iyileşecekmişim gibi geliyor. aslına bakarsan bu sayfayı açmadan önce, yüzlerce şey düşünüyordum. buraya dökebildiklerim, aslında düşünmediğim onlarca şey. yazdığım her şeyi düşünmeyi istedim, hiçbir şeyi düşünemediğimi fark ettiğimde "boşver..." dedim, "ne gelirse aklıma düşünmediğim, onları yazayım. bir tarafa illa ki bir şeylerin eksik olduğuna dair bir şeyler kondurur, yazı bittiğinde hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam ederim." sonrasında düşünebildiğim onlarca şeyi yazabildiğimi gördüğüm de, fark ettim ki tüm düşünceler birbirine girmiş. düşündüklerimi mi, düşünmediklerimi mi yazıyor olduğum hakkında tek bir fikrim bile yok. ki yine "aslına bakarsan", hangisi olursa olsun, yazdıktan sonra her şeyin biraz daha eksik olacağını biliyorum. hayatımda neyin eksik olduğunu bilmeden, "bir şeyleri tamamlayabileceğimi" düşünmek zor oluyor. neyi tamamlarsam tamamlayayım; bir tarafım eksik, bir tarafım fazlalık kalıyor.

ne oluyor, hiç bilmiyorum.
ne saçmalıyorum.
sen ne diyorsun mustafa?
ben de ondan bahsediyorum.
ne diyorum, hiç bilmiyorum...

sonsuz döngü: düşünemiyordum. baş edemiyordum.

ne kadar itilirsem itileyim, ne kadar itersem iteyim kendimi yalnızlığa; içeriden, dışarıya doğru haykırmaya devam edeceğim. birilerinin beni duyması kolay şey aslında; çığlıklarla bardakları kırıp geçirmiş operacıların varlığına şahit olmuş genç bir nesiliz biz. oktavı yükseltilmiş insan modellerine bakıp "ah be! ne güzel ses var şu orospu çocuğunda!" diye iç geçirmiş ve o sese sahip olamamanın verdiği eziyetle yaşamış bir nesil. yalnızlıktan yukarıya doğru bağırsak; dünya üzerindeki tüm camları yıkabilir, kutsal kitaplarda bahsedilen kıyameti hep bir ağızdan getirebiliriz. ama konumuzun, bunlarla hiç alakası yok.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yolda yürüyordum uzun zamandır yaptığım oturma eylemlerimin aksine. önümde iki polis ve orada ne iş yaptığını bir türlü anlayamadığım bir asker vardı. sadece askere doğru yapabileceğim tek bir hamleyle silahını çalmayı ve bir kaç saniye içerisinde kafama sıkmayı düşünüyordum. ama, beynimin bir tarafı "dur" diyordu, "eline daha önce hiç silah almadın. emniyeti açıksa ve kafana bir kaç saniye içerisinde sıkamazsan ya da silahın içinde tehdit içeren mermi yoksa, yaka paça göz altına alınır, teröristik eylemlerinden dolayı sorgulanır ve başkalarını öldürmüş işkence metodlarıyla başbaşa kalırsın." diyordu. bu yüzden siktir edip uyanmaya karar verdim. zaten bir şair, "rüyaları gerçeğe dönüştürmenin en güzel yoludur uyanmak" diyordu. belki bir askerin silahını çalmayacaktım ama kendimi öldürmek için, kendime uygulayabileceğim yüzlerce yöntem vardı. ve bir mermiye asla ihtiyacım olmayabilirdi.

yatağım sırılsıklam uyandım. halk diliyle "deli dana gibi uyuyor" dedikleri tabiri tam olarak yatağıma uygulamıştım. yorganım ebesinin amındaydı, ayağıma gizlice girmiş krampın kurbanı olmuştum, ayağım ağrıyordu. bu sefer, az önce düşündüğüm her şeyin aksine, yatağımı toplamamak için yatağımdan kalkmayabilirdim. zilim çalıyordu, umrumda da değildi aslında. bir saniye içerisinde zili icat eden adamı düşündüm. hangi deli; zile böyle saçma sapan, baş ağrıtıcı ve "yalnızlığın gidici" mesajı içeren bir ses tonu verebilirdi ki? siktir ettim, kapıya da bakmadım. zaten son günlerde, ölümün de aksine, yalnızlık iyice zevk veriyordu.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yatağımdan da kalkmıyordum. oturup ne kadar saçmaladığımı rakamlara vurup, istatistiklere döküp saçma sapan sayılar peşinde de koşmak istemiyordum.

bu yüzden, az önce düşündüğüm her şeyin aksine, yataktan kalkmaya karar verdim. ilginç bir şekilde, kalktım da. su içtim, yüzümü yıkadım. dışarı çıktım, koştum. iki polis, bir askerle karşılaşmadan hemen önce, yolumu değiştirip bakkala girdim ve bir sigara aldım. koştum, tekrar koştum. eve doğru koştum, yalnızlığa. yalnız olmadığın her an artık, resmi kaynaklarında belirttiğine göre, manik depresyona hitaben, acı veriyordu.

eve geldim. sonra bir yazı yazdım. konuyu nereye bağlayacağımı bulamadım daha sonra. polis, asker, uyku, yatak, zil, yalnızlık, ölüm. polis ile askeri, uyku ile yatağı, zil ile yalnızlığı ve ona hitaben ölümü bağdaştırdığımda tüm hikaye bitiyordu. ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. uyudum ben de.

düşünemiyordum. baş edemiyordum. bu yüzden yolda yürüyordum uzun zamandır yaptığım oturma eylemlerimin aksine. önümde iki polis ve orada ne iş yaptığın... sil baştan.

sen hariç; kimse bilmez.

ellerinde kalmışım. sessizlikten de uzaklaştım, sesten de. "nasıl öyle bir yer var olabilir ki?" diye sorabilirsin; yıllar sürer sana hiçliği anlatmam. ya da cevap vermem, sen ne de olsa cevabı anlayamazsın. sonuçta, cevabın olmaması da sessizliğe, hiçliğe bedeldir. bir şey öğrendim; bir yerde kahve varsa eğer sigara onun mezesidir. bir yerde sen varsan; nefreti, kendime gurur bellerim. bunları siktir et, bu paragrafın gerisi, bir aşk hikayesi. bundan sonrası, bana ait.

"çok eğlendim. teşekkür ederim." dedim. yeşil gözleri ve uzun saçları vardı. bir kadında nefret ettiğim iki özelliğe sahipti; ondan nefret etmemek için, koca bir hiçliğe sahiptim. mekanın sol tarafındaki tuvaleti işaret etti. "hayır, çıkmak istiyorum" bakışı attım. kafasını, hayır anlamında iki yana salladı. elimden tuttu, tuvalete koştuk. başında marilyn monroe fotoğrafı asılmış tuvaletin kadınlar tuvaleti olduğuna kanaat getirdim. o tuvaleti girdi, ben onu beklemedim. belki de bekleseydim, hayatım bugün bambaşka bir yerde olurdu.

"fark ettiysen, hikaye barındıran yazılarımın çoğunda kadınlar tuvaletinden bahsediyorum." dedim fatma'ya. "evet, peki neden öyle?" dedi. o an en çok, sessiz kalmayı, etrafımdaki tüm kadınlara bir bakış atıp masanın üzerinde bulunan çayımdan bir kaç yudum almayı istedim. fatma bana bakıyordu, ben, her zamanki gibi benden cevap bekleyen bir kadının gözlerinden kaçırıyordum kendimi. "garson bey!" diye bağırdım. "bir cevaba ihtiyacımız var, mümkünse içine çikolata da koyun." mekanın güvenliği dahil olmak üzere, dört kişiden dayak yedim; kadınlar tuvaletinde. geri döndüğümde fatmaya cevap veresim geldi... "dünyanın en büyük pislikleri, kadınlar tuvaletinde gerçekleşir. burnumdaki kanı gördün; bir de, tuvalete çocuğunu sıçıp bırakan anneyi görmeliydin." cevap vermedim. o da zaten üstelemedi.

"her paragrafa neden diyalog ile başlıyorsun." dedi sadece bir kaç yazıda kendini bulmuş kaybedenler ordusu. 4 kişiydiler, 3 kadın, 1 erkek. gözlerime bakıyorlar ve benden mantıklı bir cevap bekliyorlardı. fatma'ya da yaptığım gibi, benden cevap bekleyen herkese yaptığım gibi kaçırdım kendimi. balkondan aşağıya bakıyordum artık. "duyuyor musun? yani, şu an beni herkes duyuyor ama sen duyuyor musun?" dedim. "neden kendinle konuşuyorsun?" tepkisi verdiler. tam beklediğim oldu aslında, "gördünüz mü?" dedim... "kendisiyle konuşan herkese deli muamelesi yapıyorsunuz, ben de her yazıyı başkalarıyla konuşuyormuş gibi yazıyorum." içeriden koşarak gelen beşinci kişi, çayımı tazeledi. güzelce içtik, ben hariç, hepsi sohbet etti.

bir gün, bir şarkı dinliyordum. şarkının bana ne kadar çok benzediğini, elimdeki sigarayı filtresine kadar içtiğimde fark ettim. bir şarkı, ancak bu kadar sesli ve bu kadar sessiz olabilirdi. yani, bir düşündüğünde, hem sessiz olup, hem sesli olan bir şey nasıl var olabilir ki?

ben var ettim. şimdi de sen dene.
önce intihar et, sonra hayata dön.
sonra tekrar intihar edersin.
ki, bir kere öldükten sonra geri dönmek; en çok eskiyi özletir.

peki ya eskiyi bilmiyorsan? yarattıkların sesi, bilinmezlikse sessizliği temsil eder. ve her şey, soyut gerçekleşir. intihar da, dönüş de, ölüm de, özlemek de.

sen bilirsin, sen hariç; kimse bilmez.

günlük parçası.

konu hiçbir zaman sen olmadın. yani, biz, hiçbir zaman "biz" olmadık. biz denen kelime, sadece yazılarımda orospu ettiğim şeylerden ibaretti. "mutsuz değilim" demek, benim için hiçbir zaman "mutluyum" anlamına gelmedi. insan mutsuz olamadığı gibi, aynı dakikalarda, mutlu da olamayabiliyor. zannedildiğinin tam tersine, ben yazılarımı sadece mutsuzken yazmadım. bir şeyler yazabilmek için mutsuz olmam da gerekmiyor, geç olsa da öğrendim. hiçbir şey hissetmiyor olmak, benim için bir şeyler yazma sebebi.

kendimi çok yalnız hissetsem bile, artık, yalnız olma durumu kafaya taktığım şeyler arasında değil. ne kadar kalabalık olmak istersen iste, olamayacaksın ne de olsa. aynı, ölümü çok isterken ölememek gibi. tanrının bildiği bir şeyler var ki seni yalnız bırakıyor, öldürmüyor. bildiğim şeyler arasında yerini aldı artık yalnız olmak ve yaşamak farkındalığı.

bir kafeye oturdum ve fark ettim ki saatlerce kimse olmadan oturabiliyorum. bir dizi izlerken, yerimden kıpırdamadan, beynime baskı yapan baş ağrısına takmadan, artık isyan etmek üzere olan belimi düşünmeden oturabiliyorum. işin en garip tarafı, hala bunların iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veremiyor olmak.

bilmiyorum, üşütmüş ciğerlere yapılan sigara baskısı zatüre yaratır mı? 2 hafta öncesinde aids ile yeşermiş umutlar, bugün acı çektiren bir hastalığa, zatüreye kaldı. seksten, çıplak kadınlardan, büyük memelerden de konuşasım gelmiyor; 2 haftada o derece eksildim anlayacağınız. eskiden olsaydı bu yazının, bu paragrafları, çıplak bir kadınla çıplak bir erkeğin sevişmeyi nasıl reddettiğini anlatırdı. ben bir şey anlatmak istemiyorum, lütfen siz anlayınız.

içimde güzel bir özgüven patlaması vardı, bir an yarısı gitti, diğer yarısı hala saklımda. konu hala para değil. parasızlık, benim için bir mutsuzluk sebebi. paramın var olması ve neye harcayacağımı bilmiyor olmamsa daha büyüğü.

vakit kötü geçiyor aslanım. her şeyi düzene sokmak dediğimiz kavram buysa eğer; evet, her şey yolunda gidiyor. peki her şeyi düzene sokmak için, tüm hayatımı boka bulaştırmak zorunda mıyım? neyse, bu sigaram sondu; sigarayla birlikte yazıyı da bitirmek istiyor canım. hadi, siktirip gidelim.

gibi.

küçük bir mumun, büyük bir evi ne kadar ısıtabileceğine dair bir fikrim var. küçük bir sigara dumanı, küçük bir mumun esiri olabilir. tek bir dokunuşla yıkılan yüzlerce domino taşının, tek tek ve farklı farklı anlamları vardır aslında. yanyana dizilmiş tüm mezar taşları, akciğerlerden ağza doğru hızla koşan öksürük parçası. karaciğerlerimin bir tarafı eksik gibi hissediyorum; tıpkı sigara dumanı gibi, sahip olduğum tüm organlar vücudumun esiri. o kadar çok şey birikiyor ki yaşamımın bir tarafında, tek birine dokunsam hepsi yıkılıyor. yavaş yavaş.

hayatımın da domino taşlarından bir farkı yok. hangi paralel evrende, hangi hayatta, nerede ya da nasıl olduğumun hiçbir önemi yok. bu hayattan en ufak bir domino taşına dokunsam; diğer evrenlerde de yıkılıyormuşum gibi. kuantum fiziğinin bile açıklayamadığı tepkimeler var içimde; nasıl oluyor da diğer tüm evrenlerdeki halim üzerime yük olarak biniyor? nasıl oluyor da kendimi evren gibi, dünyayı üzerimde dönüyormuş ve omuzlarıma yük olmuş gibi hissediyorum anlamıyorum.

yanyana dizilmiş tüm mezar taşlarını düşünürken, akciğerlerden ağza doğru hızla koşan öksürük parçası bana ölümü yakınmış gibi hissettiriyor. azrail belki de yanımda oturuyor ve soyutluğuyla bilgisayarımın yan tarafına koyduğum mumu söndürmeye çalışıyordur. karaciğerlerimin bir tarafı eksik gibi hissediyorum, tıpkı ilk paragraftaki gibi. sanki bir tarafım beni öldürmeye çalışıyormuş gibi, "siktir et, ne de olsa herkes ölüyor. ölürsen kendi elinden olsun." diyor... diğer tarafımda beni hayatta tutmaya çalışan tüm arkadaşlarım gibi, "odun, ölme. sana diyebileceğim tek şey bu."

bir türlü karar veremiyorum. daha fazla konuşmak mı daha güzel, yoksa susmak mı? herkese sormak istiyorum aslında bu soruyu. ya da birinin, "yeter artık! çok konuşuyorsun!" demesini bekliyorumdur. kendi hayatımı kendim bile bilmiyorken, başkalarının cevaplarını ne kadar umursayacağım söz konusu bile olmamalı. sahip olduğum tüm organlar, vücudum esiri. ben ne dersem, onu yapıyorlar. ben bir organ olsaydım, her gün bana "bugün ne yapmak istiyorsun?" diye sorulmasını isterdim. bir dil olsaydım, her gün başka bir kadının dilinde bulmak isteyebilirdim kendimi mesela. ya da göt olsaydım, tüm dünyaya inat olsun diye sıçmayabilirdim. fakat ne dil olduğumda, ne de göt olduğumda, bana verilecek bir kaç seçenek olmadığını biliyorum. ben beyin olsaydım, düşünmemeyi isterdim mesela. düşünmemek, güzel şey olabilirdi.

çok uzun paragraflardan oluştuğunda, yazı, anlam bütünlüğünü kaybedebilir. ne kadar çok yaşıyorsan, yazılar gibi, o kadar fazla kaybolursun. o kadar çok kaybolabiliyorsun ki bazen; başkalarının hayatında, sadece onlar gördüklerinde var oluyorsun. bazen insan, geriye kalan tüm insanlar gibi, bir kişinin hayatına değerli olmayı istiyor. ama bazen insan, vazgeçiyor, tıpkı kolay pes edenler gibi. çünkü bir kişinin hayatında değerli olmak, bazen, geriye kalan onlarca insanın hayatında değersizliğe yol açabiliyor.

ben bir değer olsaydım, kimseye vermezdim mesela.
ben bir değer olsaydım, insanların bana göstermesini isterdim.
ben bir değer değilim. insan olsaydım belki, yani insan muamelesi yapılsaydı, birilerini severdim. o kadar yalnız bırakıldım ve o kadar yalnızlığa alıştım ki; ne domino taşları, ne öksürten parça, ne kaybolmuş karaciğer parçası canımı acıtıyor. hiç kimseyi sevemiyor, hiç kimseye aşık olamıyorum; imkan dahilinde olsa bile. ne bileyim. insan bazen insan olmak istiyor, her şeyi kaybettiğinde; ama, tekrar insan olamayacağını bilmek ve bunun için çabalamaması gerektiğini anlamak, zor.

gibi.

aynı şeyler, yani aynı hikaye.

ellerim kırılsaydı, insanlar ölseydi, sivil itaatsizliğin dibine vursaydık... içimden kendime anlattığımda her şey çok güzel gibi. muhteşem bir kaos, yanan ağaçlar, tükenen oksijen... alev alev yanan okyanusları çok merak ediyorum. ateşi söndürme gücünü bile kaybetmiş sularda yüzmek istiyorum, kocaman okyanuslarda. beni öldürmenizi istiyorum farklı farklı şekillerde binlerce kez. beni daha fazla yalnız bırakmanızı istiyorum, yani en çok; bulunduğum yalnızlığın daha fazlası olup olmadığını merak ediyorum. sınırları zorlamak istiyorum çünkü bulunduğum "en dibin", daha fazla dibi olduğunu yüzlerce kez gördüm.

bıraksam elim, birbiriyle alakasız o kadar çok kelime seçecek ki; ben bile anlayamayacağım ne yazdığımı. aslında her şey keşke çabuk bitse, etkisinde kalmasak. alışkanlık dediğin şey grip gibi, ne zaman ortaya çıkacağı hiç belli olmuyor. yalnızlık dediğin şey aids gibi, öldürmeyip güçsüzleştiriyor. aids olmayı çok istediğimden zaten içimde bir şeylerin bir türlü bitmek bilmemesi. hangisi doğru bilmiyorum, konuşması mı, susması mı? yıllardır konuşmuyor gibiyim, konuşacaksam bırakın doluluğunu boşluğunu; yıllarımı anlatasım var.

ameliyat masasında, mükemmel şekilde öldürdük hastayı. tam sizin, tam hastanın, tam da bizim istediğimiz gibi. o kadar güzel öldü ki adam, eminim arkasından bakıp "işte bir insan... ancak bu kadar güzel ölebilirdi." demiştir. doktor bey, ameliyat başarılı geçti. tam da herkesin istediği gibi.

anlayamıyorum bir türlü. her şey yolunda giderken o kadar güzel yanlış yola sapıyoruz ki; yanlış yollar hep doğru yolmuş gibi geliyor. erkeğin orospusu oldum, çıkışı yok. o kadar orospu oldum ki, her kadınla birlikte olabilirim. aynı bir kadının "ben tecavüze uğradım, arkadaşlarla buluşma da. ya kimseye vermeyecektim, ya da tamamen orospu olacaktım. ben orospu olmayı tercih ettim." demesi gibi. ben tecavüze uğramadım. arkadaşlarla buluşmadım da. ya kimseyi sikmeyecektim, ya da tamamen orospu olacaktım. ben yalnız olmayı tercih ettim; konuyla hiçbir alakam yok.

bı acı geçiyor mu bilmiyorum. ama bitmeyen bir acının var olduğunu bildiğim kesim. içimde bir yerim acıyor, neresi olduğu sanırım hiç mi hiç önemli değil. en son ne zaman biri gerçekten naber dedi? en son birine, gerçekten, içinden gelerek ne zaman "iyiyim" dedin? sağol, ben iyiyim.

o kadar çok içtim ki sigaramın zevki yok. o kadar çok insanı sevdim ki ne seksi, ne aşkı, ne sevgisi; hiç birinin önemi kalmadı. sanki birini tam sevecekmişim gibi, sanki biri bana tam bayılacakmış gibi; sonrası bildiğiniz... her şey aynı, fazlası değil.

ben en çok jartiyerli bir kadını severim bundan sonra. ve jartiyerli bir kadın, eminim ki benden başka herkesi seviyordur. ben en çok mini eteğine hayran olurum bir kadının. ve mini etekli bir kadın, eminim ki umrunda bile değilimdir. ben en çok kendimi severim belki de. ve kendimin, eminim ki sikine bile değilim. ne güzel şey kirlilik, ne güzel şey pis kokan ortamlar. neyiniz var? neyini sevmiyorsunuz? neyinden rahatsızsınız? en büyük kirlilikleriniz, pislikleriniz zaten birilerine aşık olmakla başlamadı mı?

sil baştan: şenlik14.

biraz nefes alın. sonunda bitti. bak, sana bir şey söyleyeyim mi? her şey bitiyor. yağmurlar altında ıslanan her insan kuruyor mesela. içmek üzere kurulmuş her sofra kalkıyor. birbirini seven her insan, bir zaman sonra sevmeyi unutuyor. diyorum ya, her şey bitiyor her şey. zaman geçtikçe kendinin bile bittiğine inanabilirsin. karşılaştır bakalım çocukluk zevklerin ile büyüklük zevklerin eşit mi? küçükken bana da dediler "her şey bitiyor" diye. ben de inanmadım. "arkadaşlıklar biter mi be anne? biliyorum siz olmayacaksınız ama onlar olacaklar!" dedim, hala yalnızım.

boş duvarlar karalıyorlar etrafımda, boş duvarlar bırakın boş kalsınlar. bir kaç bencil insanın #şiirsokakta diyerek kendini anlatan şiirleri paylaşmasından hoşnut değilim. o duvarlarda kaç düşünce var, kaç şiir var, kaç yaşam, kaç alıntı var! sırf bir kaç cümle hoşunuza gidiyor diye, insanlığın hayallerine çizik atmak kimsenin haddi değil.

güzel zamanlar geçti, güzel zamanlar çabuk bitti. tam bir sene beklediğin şeyin meyvesi, küçük bir hafta. belki de çok güzel insanlar geldi, çok güzel insanlar birleşti. tam bir hafta, ama haddi hesabı bir sene gibi. belki de bitmemiştir. belki de zaman makinesini ürettik. şimdiden bir hafta geri, tekrar geri, tekrar geri, ve aynı şeyler, tekrardan, yeniden yine. unutulmayanlar iz bırakır derler, ayaklarım hala ağrıyor, hiç geçmeyecekmiş gibi.

şenlik 14. şenlik 13. geriye kalan tüm şenlikler.

biraz nefes alın. sonunda bitti. bak, sana bir şey söyleyeyim mi? her şey bitiyor. bir senelik eskimiş aşkların yeniden doğma ümidi bitiyor mesela. duygular bitiyor, hisler bitiyor, inançlar bitiyor.

biraz daha nefes alın. sonunda bitti. bak sana bir şey söyleyeyim mi? her şey bitiyor. yağmur altında ıslanan her insan kuruyor mesela. içmek üzere kurulmuş her sofra kalkıyor. birbirini seven her insan... sil baştan.

coffee house ve otobüs durakları.

kesinlikle doğru. bir gün oturdum. "coffee house" diye, daha önce adını çok fazla duyduğum, hatta binlerce kez gittiğim ve canım her sıkıldığında gideceğim kafeye oturdum. bazen canım sıkılır, intihar ederim. bazen canım sıkılır mesela, aşık olurum. bugün canım sıkıldı, coffee house'a gittim. son zamanlarda canım o kadar çok sıkılıyor ki bolca çay içiyorum. canım sıkılmadığı sürelerde de düşünürüm.

güzel tasarımlı mekanlar her zaman hoşuma gitmiştir. her güzel tasarım da bana farklı şeyleri anlatmıştır. tuvaletin önünde duran otobüs durağı bana alışveriş merkezlerini hatırlattı mesela. bir defasında, hiç tanımadığım bir kadın için tuvaletin önünde beklemiştim, oturacak yer yoktu. beklediğim kadın içeriden hiç çıkmadı, belki çıkar diye saatlerce bekledim yine de. bir kadının hiç olmadığının farkındaydım ama beni ilgilendiren tarafı o değildi. belki de kadınlar tuvaletinde intihar etmiştir. intihar etmişse bile, bir karmaşa yaratıp içeriye girmeli ve kulaklarına "saçmalama ulan mal, kadınlar tuvaletinde intihar mı edilir? seni bekleyen adam gururunu ayaklar altına alıp içeri nasıl girsin? öl, pislik seni." demeliydim. bu yüzden tuvaletin önüne koydukları otobüs durağı çok güzel olmuş. yani doğru açıdan bakarsan her insan binilmeyi bekleyen otobüsler gibidir. nereden bilebilirsin ki önünden, bir gün "işte ben bu insana ömür boyu binmek istiyorum. hayatında yük olmak ama yine de onunla olmak istiyorum." diyebileceğin bir insan geçmeyeceğini?

"bakma bana" dedim karşımda oturan kadına. "yanlış anlayacaklar." otobüs durağından uzaklara koyulmuş bir otobüsün içerisindeydik. masanın üzerinde, sonradan koyulmuş bir gaz lambası vardı. gaz lambaları çok değişmiş, içerisine mumlar koymuşlar artık. üzerine yeterince düşündüğünüzde bir gaz lambası olduğunu hayal edebiliyorsunuz yine de.

karşımda oturan kadın, bana bakmıyordu artık. başka bir kadın, kırmızı t-shirt'lü, içeriye girmişti. nedenini bilmiyorum, dışarıdaki tüm insanlar ona "garson!" diye bağırıyordu. ismi "garson" olabilirdi ama bir anne neden kızına "kızım, senin adın garson olsun." desin ki? ben bir kızım olsaydı adını begüm koyardım mesela. ya da gizem. ya da bilmiyorum, benim kızım isimsiz olsun ki kalbini yaktığı erkekler asla ismini nefretle hatırlayamasın.

isminin "garson" olduğunu düşündüğüm kadın, elinde çay bardağını tutarak "başka bir isteğiniz var mı efendim?" dedi. efendim mi? "ne efendimi lanet kadın. yaşın nereden baksan 20, ben 22 yaşımdayım. bana odun de, daha samimi." diye bağırasım geldi. bu yüzden "efendim mi? ne efendimi? nereden baksan oradan yaşıtız. bana odun de, daha samimi" dedim. sanırım karşıma otursa ve kendime neden odun dedirtmemem gerektiğini anlatsa saatlerce dinleyebilirdim. günlerce de olabilir. belki de gülümsemesi "odun diye isim mi olur? gerizekalı!" diyordur. bilmiyorum. eğer ki dışa vurup bunu deseydi "senin adın garson oluyor da bana odun diyemiyorlar mı?" derdim. onda şaşmak sessizliğe ve gülümsemeye yol açıyordu sanırım. "ama bize böyle öğrettiler." dedi. lanet olası eğitmenler, hep yanlış şeyleri öğretiyorlar. ben ismi "garson" olan birinin bana hep "odun" demesini isterdim çünkü.

sana "garson" diye hitap edenlere "efendim" demek, kendine yaptığın bir hakaret sayılmaz mı? sayılır. ben de bu tepkimi dile getirmek için tekrardan "bana odun de, arkadaşlarım kısaca odun derler." dedim. "tamam o zaman, tanıştığıma memnun oldum." dedi. çıkarken kapıyı kapatmasını rica edecektim fakat otobüslerin kapıları otomatiktir. o çıktığında "ne ukala çocuk?" diye çarpacak bir kapısı yoktu en azından, yine iyiydim. "pardon, sana garson mu diyeceğiz?" diye bağırdım arkasından. "ister garson de, ister ismimi. sen bilirsin." dedi. benim kızım olsaydı ismini kesin begüm koyardım, bu yüzden begüm demeye karar verdim.

sonra çay içtim.
otobüsleri güzeldi.
coffee house'da güzeldi.
ama ne bileyim... şimdi içimde kocaman bir boşluk var. bir kafede her insana nasıl aynı isim koymuş olunabilir ki? herkese garson diyorlar. bazen ismini begüm koyduğuma bağırırken, diğer garson isimlilerin bakmasından korktuğum oluyor. gereksiz korkuları seviyorum, güzel gerilim yaratılıyor.

ne bileyim. ama emin olmanızı istediğim bir şey var. tuvaletlerin önüne mutlaka otobüs durakları koyun. bazı insanların oralara oturmaya ve dinlenmeye, önünden geçen herkese otobüs muamelesi yapmaya ihtiyacı var. birinin bana otobüs muamelesi yapması ve tüm hayatını üzerime yüklemesi hoşuma giderdi. dünyanın türlü türlü huyu, dertli dertli insanı var. kaldırabileceğim binlerce yük var henüz keşfedemediğim. coffee house ve garsonluk, henüz keşfedebildiklerimden birisi.

Bu Blogda Ara