gerçekler acıdır der babam.

varsa bir duble rakını alırım, yoksa canın sağolsun. sarhoş kafayla nasıl saçmalayabiliyorsam, ayık kafayla da aynı görevi görebilirim. varsa biraz kahvenden de alabilirim, yoksa canın sağolsun. bir kaç dal sigaram var, ikimize fazla gelir.
"ankaranın ayazı iyi vurur oğlum, sıkı giyin." der arada sırada babam. tüm anarşist kişiliğimle ayazına karşı gelir, t-shirt'lerle yaşarım ben. "gerçekler acıdır, kafan basmıyor, bırak üniversiteyi." dedi bugün babam. bir kaç permatik yutup iç organlarımı bile parçalayasım geldi. ameliyat masasında "neşteri karnımda unut" diye yalvarmak istedim doktora. doktoru bulamadım da, düşüncesi bile içimi acıttı.
bana sert bir yumruk atarsan eğer kendime gelebilirim. bir kaç kurşunla kendimden gidebilir, "öbür dünya"ya göz atabilirim. hatta ve hatta; sevdiğim kadın beni başkasıyla aldatsın olsun varsın. en fazla odama çekilirim de... acır be oğlum, çok acır.
şeytana uydum polis amca, sözleşmesi bile var. "milyarlarcası fazla gelir, milyonlarca para bana yeter" deyip bastım imzayı. bilmem kaç yıl önce yolda yürürken facebook'un sahibiydim. daha dün gibi hatırlıyorum dünü, mükemmel bir yazılım yapıp paranın dibine vurmuştum yine. sonra uyandım.
yukarıdaki paragrafta "şeytan" kelimesi, "hayaller" anlamında kullanılmıştır.

dünya ahiret senin olsun, mezarda askıda kalmak istiyorum ben. cennet ve cehennemin arasındaki araf illaki güzel bir mekandır. hem, gittiğim her yerde geleni geçeni izlemek zevk vermiştir bana. sen, amca; yanlış yere gidiyorsun, yerin cehennem. sen, kırmızı elbiseli güzel kız; cennetinde yer var mı?
bardağa sağından, solundan, üstünden ve altından baktım. bardak yine kirliydi, yıkayan her kimse güzel yıkamamış demek ki. bir mektup arkadaşım var mıydı hatırlamıyorum, hiç olmadı sanırım. olsaydı da bembeyaz kağıtları kirletir de gönderirdim. kaleme ağır şeyler yazdırırsan, lekesi çıkmaz; kan lekesi de öyle.

sigaranın dudağa yapışan tarafı.

sigaraya çeşitli anlamlar yüklendiğini gördüm. sigaraya hiçbir zaman "sigara" gözüyle bakmadığımı bilmenizi isterim. her zaman farklı bir anlamı vardır; içmeyeni için "zıkkım"dır mesela, dertli adamın "psikiyatrist"i, boşalan adamın orgazmdaki "son fırt"ı, sohbeti bol masanın "meze"si... ya da siz ne anlam verebilirseniz, o'dur işte.
sana biraz aşktan bahsetmeliyim. bir gün bir kadını çok sevmiştim her zamanki gibi. kadınlar zaten sevilmek için ve bir erkeği tamamlamak için yaratılmışlar. o kadar çok senden bahsediyorum ki son zamanlarda "kadın" kelimesinin altına gizleyip seni. yazdıklarımı biraz anlıyor olsaydın, benden nefret ediyor olabilirdin. okuyup da anlamaman da yeterli benim için; her zaman yeterli olmuştu.

içilen her sigaranın farklı bir anlamı vardı yıllar önce. en zevklisi seninle birlikte içtiğim sigaranın son demleriydi sanırım. her kitabın güzel bir sonu olmak zorunda değil; ben zaten kitabı son sayfası yırtıldığında severim. bir şeylerin sonsuza kadar devam etmesini istersen eğer; sonlarından asla bahsetmemelisin. sonlar, daima acı verir çünkü. mutlu sonuyla izlediğin filmin bitiyor olması bile acı vericidir. her neyse, bunların konuyla alakası yok.
şimdi, hayal eder misin?
bir makineye bağlı yaşamak zordur. bir makineye bağlandığını ve aşık olduğunu düşün. duygusuz bir makine için içinde ne kadar büyük aşklar taşıyabilirsin? hafiften kafayı bulduğunu ve içtiğin alkolün son yudumlarının kafanı kıyaklaştırdığını hayal et. en sevdiğin kadına sevdiğini itiraf edebilecek kadar cesaretli hissedebiliyor musun kendini? ya hissetmiyorsan?

"şerefine" derken bakışlarına dikkat et sevdiğinin. sana bakmıyorsa "bana bakmayışlarının şerefine" diyebilir misin? bu kadar yaratıcı olmayı kaldırabilir mi cesaretin? soruların dur durak bilmeden devam etmesine bakma; kafanda benim kadar soru olursa eğer sadece ben gibi hissedebilirsin. kafandaki her şeye karşı mavi ekran veren bir bilgisayar olduğunu hayal et şimdi; sahibinin gözünde ne kadar iyi olabilirsin?

dudaklarına kondurduğu son öpücüğü hayal et biraz. son sevdiğin kadının "hayır, asla gitmeyeceğim" dediklerini hatırlat kendine ve tekrar unuttur. acı çektirmiyorsan eğer kendine, yaşamının bir anlamı yok demektir. insanı insan yapan acıdır; ve bir aşk sadece acıyla birleştiğinde gerçekten aşk olabilir. sevdiğin kadının dudaklarını hayal et, şimdi öp. şimdi geri çekil ve unut bunu. en baştan hayal et ve tekrar unut; ne kadar baştan yaşarsan ve bayağılaştırırsan o kadar kesebilirsin umudunu. cesaretin olmadığı yerde umuda gerek duymamalı insan.
şimdi hayal etmeyi bırak. sana tamamlanacak bir kaç cümle, binlerce düşünce bıraktım. bana bir gün teşekkür edecek; ben olmanın ne kadar acı bir şey olduğunu anlayacaksın.

şimdi tekrar hayal et. tekrar tekrar hayal et. ben ol, benim gibi ol ve beni hayal et; ben gibiyken bir kadına aşık olduğunu hayal et. karmaşık durumumu çözebilirsen, kendimi öldüreceğim. karmaşık durumumu çözemeyeceksen eğer; gözyaşına bakmadan seni öldürebilirim. son kez olsun, son hikaye olsun ve son sigaramızı yakalım.
yüzüne söylemeye cesaretim yok; bu umutsuzluk bitiriyor beni. buradan söylesem üzerine alınır mısın bilmiyorum. yine de, her şeye rağmen; behzat ç deyimiyle, evlensen ya benle?
ve son sigara yanar. günaydın.

hafiften haftasonu.

başım ağrıyor tanrı bey, hanım ya da her neysen. seninle konuşacaklarımız var, bana anlatacakların. sana anlatmam gereken, hesabını sormam gereken şeyler var. tekrar başvuruyorum, tekrar reddediyor musun?
nereye baksam kırmızı elbiseli kadınlar görüyorum. gerçeklikten katlarca kez şüphe edip "bu hayat benim hayal ürünüm mü?" dediğim vakitler geliyor. durumumun ne kadar kötü olduğunu anlatacak kadar iyi değilim, çok güçsüzleştim. kırmızı size o kadar iyi yakışmıyor; çünkü kırmızı orospudur.
bir kadın tamamen bir erkeğe kendini adayabilir, bir erkek anlar mı bilmiyorum. bir erkeğin de bir kadına kendimi tamamen adadığı anlar vardır. ama sene 2014, insanların aşk'a sadece "sevişelim" dediği bir dönemde, bunlardan bahsetmenin gereğini bilmiyorum.
çok bunaldım. tam inancımı kaybetmişken tekrardan hayatımı değiştirecek kadını arıyorum. yalan söylemiyorum, gerçekten; bugün yazdığımla söylediklerim, söyleyeceklerim arasında büyük bir bağlantı var. bir gün o kadını bulduğumda, "bu yazıda senden bahsetmiştim." dersem eğer çok şaşıracak biliyorum.

hayatım çok kötü. hayatım çok bozuk. hiçbir şeye gücüm yetmiyor. benimle zorlu bir yola çıkmaya var mısın?

doktor bey, psikiyatrist hanım ya da her kimsen.

doktor bey, psikiyatrist kadın ya da her kimsen; tedavine ihtiyacım var. ama beni senin bulman gerekiyor. lütfen, yardım et. bir insanı öldürmenin nasıl bir his olacağını düşünüyor, birisi ölürse nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum. biraz uğraşsam güzel bir seri katil, biraz didinirsem hiç kimsenin beklemediği sosyopat olabilirim. biraz aşık olmayı, biraz birinden hoşlanmayı bile denedim; şerefsizim aklıma gelmişti. biraz sosyalleşmeyi, biraz yalnızlığı terk etmeyi denedim. biraz her şeye yeniden başlamayı denedim.

hiçbir şey değişmedi. bana bunlarla gelme doktor bey, psikiyatrist kadın; ya da her kimsen. bana kendin gel, gelirken her şeyini getir. yardıma ihtiyacım var.
polislerin salaklığına doyum olmuyordu. bu yüzden yüzlerce insan öldürmüşümdür. hiç kimse benden henüz şüphelenmedi, hiç kimse varlığımı bile bilmiyor. en son fahişelikle suçlanan bir kadını diğer meslektaşlarının önünde öldürdüm. hayata delicesine bağlı, mutlu iş adamını öldürdüğüm günü hiç unutamıyorum.

beni çok seven kadını kırk altı yerinden bıçakladım. en lezzetli tarafı poposuydu şüphesiz, sigaradan kokuşmuş akciğerlerinin tadı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. bir müzisyenin ses tellerini ızgara yapıp misafirlerime sunmuştum, yemeğin tarifini çok merak etmişlerdi. en yakın arkadaşımın kalbi çok tatlıydı, kimse haber alamıyor kendisinden.
bir şeylerin değişmesi gerekiyor psikiyatrist kadın. geleceksen eğer, bir şeyleri değiştirebileceğine inanıp gel. delirmeyeceğine inanıp gel. öyle şeyler söylerim ki düşünmeden, kendini pencerenin kenarında atlamayı düşünürken bulabilirsin. öyle şekilde severim ki seni; tanrının varlığı hakkında düşüncelerin değişir. öyle bir giderim ki; umrumda değil.
beni çok seven kadının dudakları da lezzetliydi. dudaklarıma yapışan dudakları, poposu için güzel bir sos olmuştu. bir gün çok sevdiğim kadını öldürdüğüm için pişman olmuştum. o günden beri kadınları sadece bir gün sevebildim, ertesi gün nefret ettim.

not defterime yazdığım her cinayetin başında kendimle ne kadar çok çeliştiğimi ekliyorum. tesla benim yerimde olsaydı, bulduğu ampülü patlatırdı ertesi gün.

bir gün kendimi öldüreceğim. psikiyatrist kadın...

ankara günlüğü, bu son ayşegül.

"yazıya hangi şarkıyı dinleyerek başlasam" diye düşünmekten oluyor hep bunlar. "az iç şu zıkkımı" diyor çocuk, kulaklarımda yankılanıyor sesi. "hangisini, müziği mi? sigaraya mı? güzel olan ne varsa zıkkım diyorlar." diyesim geliyor... geliyor gelmesine de, sessizlik diyorum. çaresizliği ne güzel ifade ediyor.

en güzel keman sesi, notası olmadan çalınanda gizli olmalı. kemanlar notalarla değil, insana en dokunan duygusal tarafıyla çalınmalı. en azından ben buna inanıyorum. bugüne kadar ne kadar büyük acım varsa, hepsini kemanlara borçluyum. "son şarkıyı çal kemancı, gelmeyecek o yalancı. ne bileyim işte... dertli dertli çal kemancı."
bugün de olmadı ayşegül. hiçbir zaman bitmeyecek bazı umutlar vardır, yeşilliğini daima korurlar. ne kadar zaman geçerse geçsin; "abi, bu sefer olabilir. bu sefer her şey düzgün olabilir." denilen bazı umutlar vardır. zaman geçer, bu sefer olmaz. bu sefer, her şey daha kötü olur. bazı umutlara hayatını adarsın, seni hayatta tutan bazı umutlar vardır. bazı umutlar asla gerçek olmaz, sadece vardır.

gri'zekalı sokakları vardır ankara'nın. hiç güneş görmeyen sokakları, hiç dil bilmeyen insanları ve hiç ile başlayan yüzlerce karamsarlığı. ankara insanlarının hiç bitmeyen dertleri ve her zaman söylenen yalanları vardır. buralarda yine yalnız kaldık, buralar tekrar tekrar "tekrar görüşürüz" yalanlarıyla doldu. tekrar nefret ettiğim ankaram, canın sağolsun.

hiç tamamlayamadığım yazılarım var benim, son cümesi "bazen" ile başlayıp, "bazen" ile biten. bir yazarın da dediği gibi; aşk belki de, bir "neyse" ile başlayıp diğer "neyse siktir et." lafı arasında geçen süreye denir. neyse, neyse siktir et ayşegül.

bazense kolayca bitirdiğim yazılarım, serilerim var benim. bir ankara günlüğü biter, bir yolculuk başlar. bir bursa biter, diğer yolculuk başlar. tekrar tekrar açılır günlükler ve tekrar tekrar "bu sefer, temiz ve güzel bir sayfa" temennisi yapılır. ben günlüklerimi sadece acı çektiğim zamanlarda yazarım. bu yüzden her temiz ve güzel bir sayfamda; geçmişimden acı ve kan kokusu var.

elveda.

ankara günlüğü, naber ayşegül?

hayatın en güzel üç şeyinin, tek bir yerde birleştiğini fark ettim bugün. unlu mamülleri satan bir adamın tabelasındaydı: "pasta, tatlı ve dondurma." o an içimden "işte dünyanın merkezi burasıdır!" diye bağırmak geçti.

sırf canım sıkıldığı için dünyayı dolaşmak istedim. arkamı dönüp bir kaç adım attım, dünyanın en uzak noktası arkamda kaldı. yapabileceğime inanıp bir kere daha arkamı döndüm, bir kere daha yürüdüm; dünyanın en uzak noktası, yine arkamda kaldı. bir uçak kiralamayı, tüm dünyayı tek seferde dolaşmayı düşündüm bu sefer.

nereye gidersem gideyim, dünyanın en uzak noktası benimle geldi. böyle olduğunda insan daha fazla sıkılıyor. böyle, sanki... sanki böyleyken her şeye uzakmışım gibi geliyor. bu uzaklık, her saniye beni takip ediyor.

sigaramdan bir yudum almanı istemiyorum, gerçekten. en siyah akciğerlerin yetiştiği, nefeslerin alınmadığı yerleri tanıyarak geldim. bu dünyaya tekrar gelseydim eğer, tekrar sigara içerdim. neleri anlatacağımı unuttum. neyse, boşver. hala bu dünyadayım, bir sigara içeyim. belki aklıma bir şeyler gelir; ilham perilerim seksi bırakır da gelir.

aşka inanmayan bir adamın, aşk ile ilgili yazdıkları ne kadar gerçek olabilir? duygusuz bir insanın duyguları ne kadar gerçektir? bence, en iyi aşklar her zaman en iyi dostluklardan çıkar. hayatına yeni girmiş tanımadığın bir insana "sevgilim" demek çok yanlış olmalı. seni nasıl mutlu edebileceğini bilmeyen biriyle, ne kadar iyi aşk yaşayabilirsin bilmiyorum.

güzel bir romanın baş kahramanlarıyla ilgili cümle yazmak istemiştim bu paragrafta. bazen cümlenin başına güzel şeyler yazabiliyor, gerisini getiremiyorum. bazen, ne yazacağımı bilmeden başladığım paragrafa "bazen" diyerek giriş bile yapabiliyorum.

geçmişten bir günden chuck palahniuk'u tanıyorum. hayatımın en zevkli anlarından birisini brad pitt'i döverken yaşamıştım. sigara içerken ilham perilerimi saçı başı dağınık halde gördüğümden hep bu dağınıklığım. yalnızlığı tanımlayan bir kelime seçtim kendime. yalnızlığın adını "ayşegül" koydum; ayşegül'le konuştum. ilham perilerini neden anlattığımı bilmiyorum, yanlışlıkla konunun ağzını burnunu dağıtmış olmalıyım.

bazen...

ankara günlüğü ve artı onsekiz: tamamlanamayan bölüm.

kendi evime ait hissetmiyorum kendimi, kendi şehrime de. şimdi uzaklara gitsem, yine ait hissetmezdim. oysaki insanın ait olduğu bir yer, bir şehir, bir ülke, bir şey olmalı. her geldiğimde daha da bunalıyorum. bu şehir beni bunalıma itiyor, hıncını başka şehirlerden çıkarıyorum.
gün yine geçti, iki ay önceki gibi. bugün büyük bir sürprizle karşı karşıyayım, yine ölmedim. bundan altı ay önce de buradaydım, yine aynıydı. ne güzel anlatıyor bir karikatür her şeyi... "bu ne lan? dünün aynısı..."
bu andan sonrası artı onsekiz'e girebiliyor, okumak istiyorsanız, "devamı"na tıklayabilirsiniz. ayrıca giriş'e şu adresten: http://katilinmektubu.blogspot.com/2012/08/art-onsekiz-sadece-kokusunu-seviyordum.html ulaşabilirsiniz. birinci bölüm ve tamamlanamayan ikinci bölümse şu adreste: http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/01/art-onsekiz-kokusu-da-kayboluyormus.html.

trafikte ölüm cezası.

saat 23.54. 1 saat 6 dakika sonra, yeni bir otobüs yolculuğuna daha başlayacağım. ölümden pek korktuğum söylenebilir aslında. her küçük çocuğun sahip olmadığı bazı hayaller vardır. hiçbir küçük çocuk ölümü düşünmez zaten. benim en küçüklük korkumdu bir trafik kazasında ölmek.
sessizliğe gömüldüm. şoför hariç 43 kişinin aynı anda susuyor olması, daha önce rastladığım bir şey değil. biletim cam kenarınaydı. ne kadar karanlık olursa olsun hava, bir şeyleri görebilme umudu heyecanlandırıyordu beni. gerçi, teknoloji otobüslerin içine girdiğinden beri dışarıyı izleyemiyorum.

herkesin sessiz olması korkutuyor beni. sanki bir an, en önden birisi çığlıklar atacak da, ses henüz arkaya ulaşmamışken paramparça olacakmış gibi hissediyorum. küçük çaplı kalp krizi geçirmem, en önden gelen bir çığlık sesine bağlı anlayacağınız.

insana heyecan veriyor, korkutuyor. ölümü çok isterken, ölümden bu kadar korkmak büyük ironi olmalı. yoksa, ne bileyim yani; acaba insan, korktuğu şeyleri mi çok istiyor?
bilimsel bilgi vermek gibi olmasın ama, hayaletlerden korkuyorsan eğer hayalet görmek istemezsin değil mi? yukarıdaki paragrafta bahsettiğim şeyin antitezi bu. ölümden korkuyorsan eğer, ölümü istemezsin.
bir ışık şeridi gibi gözüküyor yeşillikler. yeşil ile karanlık birleştiğinde, yeşilin rengi değişmiyormuş; bunu öğreniyorum. arka taraflardan bebek ağlama sesi geliyor sanki... kimsenin ölmesine üzülmem de, olur da ölürsek; bir bebeğin ölmesi ağlatabilir beni.

hala sessiz ortalık. hala trafik kazası geçirmediğimizi varsayıyorum.
ha, olur da trafik kazası geçirirsem diye yazıyorum bu yazıyı. bazen, bazı şeyler içine doğar. bir şeylerin farklı olduğunu düşünür ve hüzünlenirsin.

şimdi, içime küçüklük korkularım doğdu. sanki, bir şeyler farklı. belki de, yine yalnızlıkla yüzleştiğim içindir bu yalnızlık. otobüse binerken arkadaşlarım olurdu eskiden yanımda, "özleyeceğiz, kendine iyi bak." derlerdi. ben yine kendime iyi bakmazdım ama olsun, konuyla alakalı değil.

bir şeyler farklı, bir şeyler hüzünlendiriyor beni. ve kim bilir; beni özlersiniz.

saçmalattirik: ah, bu kahve tadı.

fotoğrafı çeken kişi florian mierzejewski. fotoğrafın orjinaline gitmek için tıkla.
sahne 1. boşluk. boşluk. boşluk. çok büyük boşluk. çok büyük boşluk.
ve bir kadının boşluğu. ne yazsam saçmalayacakmışım gibi hissediyorum, sana da oluyor mu bu? bir kaç kelime... boşluk. büyük boşluk. sahne 1'in tekrarı. sahne 2'ye geçemeyiş. film bitti. günaydın, saat henüz erken. son beş dakikanız var.

sigara içişlerim.

aralıksız içiyorum sigaramı, akciğerimin en nadir parçası bile dumanını hissetsin diye. yıllar sonradan bir kadını içimde hatırlıyorum. ayrılmamız gerekiyordu, zorunda kalmıştım. bazen en acımasız adam olabiliyorum bu konularda. bazen, acınası haldeyim.
bir kadını çok seviyordum abi, herkes gibi. biliyorum, bir kadını herkes sever. kadına söylediğim son laf, "ne yani? gerçekten seni sevdiğimi mi sandın? salaksın sen! gerçekten salaksın!" oldu. acısını hala içimde hissederim, henüz yaşamadan.

yıllar sonra tanışmıştım bir kadınla, henüz o yıllar gelmedi. giderken attığı bakışı hatırlıyorum. en acımasız tecavüz sahnelerinin masum kadını bakışı gibiydi, anlatabiliyor muyum bilmiyorum. ilk defa dolduğunu görmüştüm o gözlerin ve ilk defa dudaklarından yaş akıyordu. işte o zaman, hayatın tekrar tekrar öğrettiği dersi tekrar almıştım.

sessizlik, en büyük cevap değildir. sessizlik, büyük bir çaresizliğin en iyi çizilmiş resmidir. işte o kadın, sessizliğinde hem cevabı, hem çaresizliği saklıyordu.
bu yüzden büyümek istemedim hiç. yıllar sonrayı yaşadım da döndüm bugüne. yıllar sonraydı abi, yanlış hatırlamıyorsam eğer bir kadınla tanışıyordum. neden ayrılmak zorunda kaldığımızı hiç hatırlamıyorum. ama, hikaye bu kadarla bitmiyor.
gittikten sonra bir banka oturmuştum denize karşı bakmayan. yeri, zamanı bilmem, yıllar sonraydı işte anlattığım üzere. bir kaç yıl sonrasını yaşıyor, o gün bir kaç yıl daha yaşlanıyordum sadece.

dudaklarının hiç kıpırdamayışını hatırlıyorum. ellerinin titrediğini. işte o zaman öğreniyordum sanırım "bir daha hiçbir şeyi sorgulamayacağım!" demeyi. çünkü giderken kadın, bir kere "neden?" diyememişti. beş harf, bir kelime, bir de soru işareti; ölmenin en büyük belirtisidir belki. "neden?"
günlerin geçmesinden korkmamdandır belki uyumamalarım. bir kadın olsaydı yanımda uyumayı isteyen, yanımda uyutur ve kalkar giderdim. giderdim dediysem de uzağa değil, yakınlara bir yere... salona. fazla ses yapmasın diye ketıl'a az su koyup, kahvemi içerdim.

ama, hikaye böyle de devam etmiyor.
banktan kalktığımı, denize bakmayan bir yerde yürüyüşe çıktığımı hiç hatırlamıyorum. yıllar sonraydı, bilirsin unutulur bazı şeyler. işte ilk o zaman öğrendim, filmlerde arkaya konulan müziklerin gerçek hayatta da kulağı tıngırdatabildiğini.

bir ses vardı, net hatırlayabildiğim nadir şeylerden. "başımı hangi kaldırıma koyduysam sert bir tekme. dur çekme. can çekişmem sana çok mu haz verir? bir son verin, horlanmaktan aciz düştü benliğim." diyordu. bir sese döndüm, bir sessiz kalışım vardı ki abi... o an kadını unuttum, o an benim sessizliğim başlamıştı.
o günden beri, yani yıllardan sonra bugüne dönmemden beri, sessizim abi. yazıyorum sadece... sessizim.

ama, hikaye böyle de bitmiyor. sana hiçbir zaman hikayenin biteceğini söylemedim ki. dur, devam edecek... yıllar sonra.

ben, onun erkek arkadaşı değilim.

bir sonraki sahnede adam ölecek. 4 saniye sonra kahve taşacak. 20 dakika sonra sarjım bitebilir. hatta bundan yıllar sonra hayatım düzene girebilir. sessizliğime bir çözüm bulabilirim ya da tembelliğime. yeni insanlar yaratabilir, hayali sevgilimden ayrılıp şerefine içebilirim. sigaramız kalmamış, kola anlamsızlaştı. müziği kapatayım, başım ağrıyor. bunca şeyin arasında düşünmediğim nadir şeyler var; aslında, her şeyi düşünürüm.

bilmiyorum, seninle benim... benimle herhangi bir şeyin arasında binlerce bağlı var. dünyanın öbür ucunda insan ölüyor ve bu... beni etkiliyor. şimdi anlıyor musun beni? gel, otur, derine inelim.
2001 ekiminde amerika afganistan'a girdi. bilirsiniz, olur böyle şeyler. iki asker çatışır ve ölür. ben 9 yaşımdaydım, neden olduğunu bilmesem bile psikolojik sorunlarımın ilk o zaman başladığını düşünüyorum. emin değilim, düşüncesi güzel sadece. 9 yaşında bir psikopat olmak, aklın mantın alacağı şey değil.
ikinci dünya savaşında almanya'da nazi komutanıydım hatırlarsanız. yaşım eksilerden 45 falandı. kan gölünün içerisinde yol arkadaşım silahını çekmiş bana doğrultup bu savaşı neden başlattığımı soruyordu. devletin orospusu olup her önüme gelenle yatan bir silahşör olabileceğimi ama daha büyük şeyler istediğimi zorla anlatmıştım ona. mantıklı bulup silahını indirdiğinde silahımı kaldırıp kafasına sıktım. hiç zor olmadı.
şaka yapıyorum şaka. ikinci dünya savaşına yetişemedim, doğum tarihim 1850 falan. birinci dünya savaşına gelmeden önce ölmüştüm ki bunun konuyla hiçbir alakası yok. bahsettiğim, bahsedeceğim şey bunlar değil. 1850'den 2013'e, tahmin edeceğiniz üzere uzunca yol geldim. oturun, anlatayım; dinlenmek için uzunca zamana ihtiyacım oldu.
bir gün dövüş kulübü filmini izliyordum. birisi bana ilk defa "izle abi şu filmi" dediği zaman 12 buçuk falandım. hiçbir şey anlamamış olmanın verdiği yetkiye dayanarak, 18e girdiğimde tekrar izleme fırsatı buldum. bizim brad, sizin tyler şey diyordu: "bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. ne büyük savaşı gördük, ne de büyük buhranı. bizim savaşımız ruhani bir savaş. en büyük buhranımız hayatlarımız."

sorunumun ne olduğu konusunda ilk fikirlerimi o zaman edinmiştim. 18lik körpe bedenimin bana küçüklüğümden beri anlattığı bir şey vardı. "bunalımda olmalısın! ruhun bunalmış! hayat seni çok sıkıyor! her şey çok sıkıcı!" sırf kendi motivasyonumu yüksek tutup bunalıma soktum. ruhani savaşların efendisi oldum. bugün depresifsem, sebebi budur.
dünya güzel. hayat kısa, kuşlar uçuyor. eğer biraz dışarı çıkar ve havanın sesi dinlerseniz, hayata ne kadar negatif enerji yollandığına dair fikir elde edebilirsiniz. herkesin mutsuzlukla boğuştuğu ama deliler gibi mutlu olmayı istediği; mutluluğun varlığını kaybettiklerinde anladığı dünyadan bildiriyorum. buralarda hava çok ruhani savaş kokuyor, oralar nasıl?
geçenlerde arkadaşlarımla doksan altı neslinden konuşuyoruz. biz doksan iki nesli olarak, hem sokakta yaşamı görmüş, hem de bilgisayar başında yaşamayı bilmiş insanlarız. bu yüzdendir ki sokağa çıktığımızda bilgisayarı, bilgisayar başındayken de sokağı özlüyoruz.konunun özü doksan altı nesline geldiğinde olay biraz daha ilginç bir hale geliyor. geçenlerde seksen üç neslini on sekiz yaşına soktuğumuzda bitmek bilmeyen bir seks mücadelesini başlattığımızın farkında değildik. zira ilk devrimi seksen üçlüyüz, sekste güçlüyüz diye başlatanlardan olmak vardı. doksan altılıların devrimi nedir henüz bilmiyoruz; bildiğimiz tek şey, ikinci bir seks devrimine hazırlıklar yapmamızın gerektiği. kim bilir. belki de "doksan altılıyız, soksan da tatlıyız" olabilir. olmamalı.
bir doksan ikili olarak seks hakkında konuşma hakkım olup olmadığını bilmiyorum. ama konu aşk olduğunda bizden sorulur. zira, doksan ikili bir aslan burçlu insanının; doksan ikili bir aslan burçlu insanından başka sevgilisi olamaz.
burçlara inanır mısınız bilmiyorum. milattan önce burçları yarattığımızda aklımızdaki tek soru insanları inandırıp inandıramayacağımızdı. şimdilerde kuralları biraz değiştirdik. "inanırsan ekime, inanmazsan sikime" mantığıyla hareket ediyoruz. otur biraz, celallenme. beni dinle.

aslan burcunun özelliklerini şu itüsözlük şeysinde anlatmıştım. okuyacaklar şuradan girebilir: tıkla şuna.

pardon, yazacaklarımı unuttum. sonraki konuya geçelim.
neyse, facebook'u kurarken bu kadar büyüyeceğini hiç düşünmemiştik. büyüdü, arada sırada ben de paylaşırım. geçenlerde şunu paylaştım:
bir kadını sevdim. huyumdur, bazen sever sonra kaçarım. geçenlerde rekorlar kitabına dünyanın en iyi kaçan adamı diye davet ettiler beni. durun abi dedim, bu o kadar iyi bir şey değil. dumur olup kaldılar öyle.

neyse, ne diyordum. evet abi, kadını sevdim. sonra kaçtım. ben, kaçtığımda beni kovalayacak kadından hoşlanırım. bugüne kadar hiç kovalayan olmadı. itiraf da etmedim zaten suçlu olduğumu. zira bana göre suçlu hep başkasıdır. mesela hayatımı benim seçimlerim değil, sistem sikti. mantıklı, evet.

neyse işte. geçenlerde bir kadın... siktir et ya, o da olmadı.
neyse işte. geçenlerde bir kadın... siktir et ya, yeni insanlarla tanışmak, yeni biriyle sevgili olmak istiyorum. tek kuralım var, ben kaçtığım zaman, olduğu yerde beklemesin. bunca saçmalığı boşuna anlatmadım. her şeyin bir sebebi vardı.

2013 özeti, 2014 başlangıcı.

beyler bayanlar, çok uykum var. söyleyeceklerim bu kadar.

Bu Blogda Ara