Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

gerçekler acıdır der babam.

varsa bir duble rakını alırım, yoksa canın sağolsun. sarhoş kafayla nasıl saçmalayabiliyorsam, ayık kafayla da aynı görevi görebilirim. varsa biraz kahvenden de alabilirim, yoksa canın sağolsun. bir kaç dal sigaram var, ikimize fazla gelir.
"ankaranın ayazı iyi vurur oğlum, sıkı giyin." der arada sırada babam. tüm anarşist kişiliğimle ayazına karşı gelir, t-shirt'lerle yaşarım ben. "gerçekler acıdır, kafan basmıyor, bırak üniversiteyi." dedi bugün babam. bir kaç permatik yutup iç organlarımı bile parçalayasım geldi. ameliyat masasında "neşteri karnımda unut" diye yalvarmak istedim doktora. doktoru bulamadım da, düşüncesi bile içimi acıttı. bana sert bir yumruk atarsan eğer kendime gelebilirim. bir kaç kurşunla kendimden gidebilir, "öbür dünya"ya göz atabilirim. hatta ve hatta; sevdiğim kadın beni başkasıyla aldatsın olsun varsın. en fazla odama çekilirim de... acır be oğlum, çok acır.
şeytana uydum polis amca, sözleşmesi bile var. "mily…

sigaranın dudağa yapışan tarafı.

sigaraya çeşitli anlamlar yüklendiğini gördüm. sigaraya hiçbir zaman "sigara" gözüyle bakmadığımı bilmenizi isterim. her zaman farklı bir anlamı vardır; içmeyeni için "zıkkım"dır mesela, dertli adamın "psikiyatrist"i, boşalan adamın orgazmdaki "son fırt"ı, sohbeti bol masanın "meze"si... ya da siz ne anlam verebilirseniz, o'dur işte.
sana biraz aşktan bahsetmeliyim. bir gün bir kadını çok sevmiştim her zamanki gibi. kadınlar zaten sevilmek için ve bir erkeği tamamlamak için yaratılmışlar. o kadar çok senden bahsediyorum ki son zamanlarda "kadın" kelimesinin altına gizleyip seni. yazdıklarımı biraz anlıyor olsaydın, benden nefret ediyor olabilirdin. okuyup da anlamaman da yeterli benim için; her zaman yeterli olmuştu.

içilen her sigaranın farklı bir anlamı vardı yıllar önce. en zevklisi seninle birlikte içtiğim sigaranın son demleriydi sanırım. her kitabın güzel bir sonu olmak zorunda değil; ben zaten kitabı son sayfası y…

hafiften haftasonu.

başım ağrıyor tanrı bey, hanım ya da her neysen. seninle konuşacaklarımız var, bana anlatacakların. sana anlatmam gereken, hesabını sormam gereken şeyler var. tekrar başvuruyorum, tekrar reddediyor musun? nereye baksam kırmızı elbiseli kadınlar görüyorum. gerçeklikten katlarca kez şüphe edip "bu hayat benim hayal ürünüm mü?" dediğim vakitler geliyor. durumumun ne kadar kötü olduğunu anlatacak kadar iyi değilim, çok güçsüzleştim. kırmızı size o kadar iyi yakışmıyor; çünkü kırmızı orospudur.
bir kadın tamamen bir erkeğe kendini adayabilir, bir erkek anlar mı bilmiyorum. bir erkeğin de bir kadına kendimi tamamen adadığı anlar vardır. ama sene 2014, insanların aşk'a sadece "sevişelim" dediği bir dönemde, bunlardan bahsetmenin gereğini bilmiyorum. çok bunaldım. tam inancımı kaybetmişken tekrardan hayatımı değiştirecek kadını arıyorum. yalan söylemiyorum, gerçekten; bugün yazdığımla söylediklerim, söyleyeceklerim arasında büyük bir bağlantı var. bir gün o kadını bul…

doktor bey, psikiyatrist hanım ya da her kimsen.

doktor bey, psikiyatrist kadın ya da her kimsen; tedavine ihtiyacım var. ama beni senin bulman gerekiyor. lütfen, yardım et. bir insanı öldürmenin nasıl bir his olacağını düşünüyor, birisi ölürse nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum. biraz uğraşsam güzel bir seri katil, biraz didinirsem hiç kimsenin beklemediği sosyopat olabilirim. biraz aşık olmayı, biraz birinden hoşlanmayı bile denedim; şerefsizim aklıma gelmişti. biraz sosyalleşmeyi, biraz yalnızlığı terk etmeyi denedim. biraz her şeye yeniden başlamayı denedim.

hiçbir şey değişmedi. bana bunlarla gelme doktor bey, psikiyatrist kadın; ya da her kimsen. bana kendin gel, gelirken her şeyini getir. yardıma ihtiyacım var.
polislerin salaklığına doyum olmuyordu. bu yüzden yüzlerce insan öldürmüşümdür. hiç kimse benden henüz şüphelenmedi, hiç kimse varlığımı bile bilmiyor. en son fahişelikle suçlanan bir kadını diğer meslektaşlarının önünde öldürdüm. hayata delicesine bağlı, mutlu iş adamını öldürdüğüm günü hiç unutamıyorum.

beni çok seven …

ankara günlüğü, bu son ayşegül.

"yazıya hangi şarkıyı dinleyerek başlasam" diye düşünmekten oluyor hep bunlar. "az iç şu zıkkımı" diyor çocuk, kulaklarımda yankılanıyor sesi. "hangisini, müziği mi? sigaraya mı? güzel olan ne varsa zıkkım diyorlar." diyesim geliyor... geliyor gelmesine de, sessizlik diyorum. çaresizliği ne güzel ifade ediyor.

en güzel keman sesi, notası olmadan çalınanda gizli olmalı. kemanlar notalarla değil, insana en dokunan duygusal tarafıyla çalınmalı. en azından ben buna inanıyorum. bugüne kadar ne kadar büyük acım varsa, hepsini kemanlara borçluyum. "son şarkıyı çal kemancı, gelmeyecek o yalancı. ne bileyim işte... dertli dertli çal kemancı."
bugün de olmadı ayşegül. hiçbir zaman bitmeyecek bazı umutlar vardır, yeşilliğini daima korurlar. ne kadar zaman geçerse geçsin; "abi, bu sefer olabilir. bu sefer her şey düzgün olabilir." denilen bazı umutlar vardır. zaman geçer, bu sefer olmaz. bu sefer, her şey daha kötü olur. bazı umutlara hayatını ada…

ankara günlüğü, naber ayşegül?

hayatın en güzel üç şeyinin, tek bir yerde birleştiğini fark ettim bugün. unlu mamülleri satan bir adamın tabelasındaydı: "pasta, tatlı ve dondurma." o an içimden "işte dünyanın merkezi burasıdır!" diye bağırmak geçti.

sırf canım sıkıldığı için dünyayı dolaşmak istedim. arkamı dönüp bir kaç adım attım, dünyanın en uzak noktası arkamda kaldı. yapabileceğime inanıp bir kere daha arkamı döndüm, bir kere daha yürüdüm; dünyanın en uzak noktası, yine arkamda kaldı. bir uçak kiralamayı, tüm dünyayı tek seferde dolaşmayı düşündüm bu sefer.

nereye gidersem gideyim, dünyanın en uzak noktası benimle geldi. böyle olduğunda insan daha fazla sıkılıyor. böyle, sanki... sanki böyleyken her şeye uzakmışım gibi geliyor. bu uzaklık, her saniye beni takip ediyor.

sigaramdan bir yudum almanı istemiyorum, gerçekten. en siyah akciğerlerin yetiştiği, nefeslerin alınmadığı yerleri tanıyarak geldim. bu dünyaya tekrar gelseydim eğer, tekrar sigara içerdim. neleri anlatacağımı unuttum. neyse, …

ankara günlüğü ve artı onsekiz: tamamlanamayan bölüm.

kendi evime ait hissetmiyorum kendimi, kendi şehrime de. şimdi uzaklara gitsem, yine ait hissetmezdim. oysaki insanın ait olduğu bir yer, bir şehir, bir ülke, bir şey olmalı. her geldiğimde daha da bunalıyorum. bu şehir beni bunalıma itiyor, hıncını başka şehirlerden çıkarıyorum.
gün yine geçti, iki ay önceki gibi. bugün büyük bir sürprizle karşı karşıyayım, yine ölmedim. bundan altı ay önce de buradaydım, yine aynıydı. ne güzel anlatıyor bir karikatür her şeyi... "bu ne lan? dünün aynısı..." bu andan sonrası artı onsekiz'e girebiliyor, okumak istiyorsanız, "devamı"na tıklayabilirsiniz. ayrıca giriş'e şu adresten: http://katilinmektubu.blogspot.com/2012/08/art-onsekiz-sadece-kokusunu-seviyordum.html ulaşabilirsiniz. birinci bölüm ve tamamlanamayan ikinci bölümse şu adreste: http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/01/art-onsekiz-kokusu-da-kayboluyormus.html.

trafikte ölüm cezası.

saat 23.54. 1 saat 6 dakika sonra, yeni bir otobüs yolculuğuna daha başlayacağım. ölümden pek korktuğum söylenebilir aslında. her küçük çocuğun sahip olmadığı bazı hayaller vardır. hiçbir küçük çocuk ölümü düşünmez zaten. benim en küçüklük korkumdu bir trafik kazasında ölmek.
sessizliğe gömüldüm. şoför hariç 43 kişinin aynı anda susuyor olması, daha önce rastladığım bir şey değil. biletim cam kenarınaydı. ne kadar karanlık olursa olsun hava, bir şeyleri görebilme umudu heyecanlandırıyordu beni. gerçi, teknoloji otobüslerin içine girdiğinden beri dışarıyı izleyemiyorum.

herkesin sessiz olması korkutuyor beni. sanki bir an, en önden birisi çığlıklar atacak da, ses henüz arkaya ulaşmamışken paramparça olacakmış gibi hissediyorum. küçük çaplı kalp krizi geçirmem, en önden gelen bir çığlık sesine bağlı anlayacağınız.

insana heyecan veriyor, korkutuyor. ölümü çok isterken, ölümden bu kadar korkmak büyük ironi olmalı. yoksa, ne bileyim yani; acaba insan, korktuğu şeyleri mi çok istiyor?bilimse…

artı onsekiz: kokusu da kayboluyormuş zamanla.

bu yazı, "artı onsekiz: sadece kokusunu seviyordum." adlı yazının devamıdır. yazıyı şu adresten okuyabilirsiniz: http://katilinmektubu.blogspot.com/2012/08/art-onsekiz-sadece-kokusunu-seviyordum.html. yazı artı onsekiz olduğu için "devamı" diye bi şey koydum. tıklayabilirsiniz.

saçmalattirik: ah, bu kahve tadı.

sahne 1. boşluk. boşluk. boşluk. çok büyük boşluk. çok büyük boşluk.
ve bir kadının boşluğu. ne yazsam saçmalayacakmışım gibi hissediyorum, sana da oluyor mu bu? bir kaç kelime... boşluk. büyük boşluk. sahne 1'in tekrarı. sahne 2'ye geçemeyiş. film bitti. günaydın, saat henüz erken. son beş dakikanız var.

sigara içişlerim.

aralıksız içiyorum sigaramı, akciğerimin en nadir parçası bile dumanını hissetsin diye. yıllar sonradan bir kadını içimde hatırlıyorum. ayrılmamız gerekiyordu, zorunda kalmıştım. bazen en acımasız adam olabiliyorum bu konularda. bazen, acınası haldeyim.
bir kadını çok seviyordum abi, herkes gibi. biliyorum, bir kadını herkes sever. kadına söylediğim son laf, "ne yani? gerçekten seni sevdiğimi mi sandın? salaksın sen! gerçekten salaksın!" oldu. acısını hala içimde hissederim, henüz yaşamadan.

yıllar sonra tanışmıştım bir kadınla, henüz o yıllar gelmedi. giderken attığı bakışı hatırlıyorum. en acımasız tecavüz sahnelerinin masum kadını bakışı gibiydi, anlatabiliyor muyum bilmiyorum. ilk defa dolduğunu görmüştüm o gözlerin ve ilk defa dudaklarından yaş akıyordu. işte o zaman, hayatın tekrar tekrar öğrettiği dersi tekrar almıştım.

sessizlik, en büyük cevap değildir. sessizlik, büyük bir çaresizliğin en iyi çizilmiş resmidir. işte o kadın, sessizliğinde hem cevabı, hem çaresizliği …

ben, onun erkek arkadaşı değilim.

bir sonraki sahnede adam ölecek. 4 saniye sonra kahve taşacak. 20 dakika sonra sarjım bitebilir. hatta bundan yıllar sonra hayatım düzene girebilir. sessizliğime bir çözüm bulabilirim ya da tembelliğime. yeni insanlar yaratabilir, hayali sevgilimden ayrılıp şerefine içebilirim. sigaramız kalmamış, kola anlamsızlaştı. müziği kapatayım, başım ağrıyor. bunca şeyin arasında düşünmediğim nadir şeyler var; aslında, her şeyi düşünürüm.

bilmiyorum, seninle benim... benimle herhangi bir şeyin arasında binlerce bağlı var. dünyanın öbür ucunda insan ölüyor ve bu... beni etkiliyor. şimdi anlıyor musun beni? gel, otur, derine inelim. 2001 ekiminde amerika afganistan'a girdi. bilirsiniz, olur böyle şeyler. iki asker çatışır ve ölür. ben 9 yaşımdaydım, neden olduğunu bilmesem bile psikolojik sorunlarımın ilk o zaman başladığını düşünüyorum. emin değilim, düşüncesi güzel sadece. 9 yaşında bir psikopat olmak, aklın mantın alacağı şey değil.
ikinci dünya savaşında almanya'da nazi komutanıydım …