Ana içeriğe atla

ankara günlüğü ve artı onsekiz: tamamlanamayan bölüm.

kendi evime ait hissetmiyorum kendimi, kendi şehrime de. şimdi uzaklara gitsem, yine ait hissetmezdim. oysaki insanın ait olduğu bir yer, bir şehir, bir ülke, bir şey olmalı. her geldiğimde daha da bunalıyorum. bu şehir beni bunalıma itiyor, hıncını başka şehirlerden çıkarıyorum.
gün yine geçti, iki ay önceki gibi. bugün büyük bir sürprizle karşı karşıyayım, yine ölmedim. bundan altı ay önce de buradaydım, yine aynıydı. ne güzel anlatıyor bir karikatür her şeyi... "bu ne lan? dünün aynısı..."
bu andan sonrası artı onsekiz'e girebiliyor, okumak istiyorsanız, "devamı"na tıklayabilirsiniz. ayrıca giriş'e şu adresten: http://katilinmektubu.blogspot.com/2012/08/art-onsekiz-sadece-kokusunu-seviyordum.html ulaşabilirsiniz. birinci bölüm ve tamamlanamayan ikinci bölümse şu adreste: http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/01/art-onsekiz-kokusu-da-kayboluyormus.html.


bölüm 3?
metroya dair hiçbir şeyi hatırlamıyorum. metroya binmiştim, sonrası karanlık...

gözlerimi açtığım yer hiç tanıdık değil, neredeyim acaba? bu ses, tanıdık geliyor. "mutfakta kahvaltı var, yersin. ben gidiyorum." diyor. etrafıma bakınıyorum, hala karanlıktayım. yavaş yavaş görmeye başlıyorum. bir kadın, yanımda giyiniyor; kim olduğunu dair bilmiyorum.

zil çalıyor. tekrar çalıyor. kulağımda yankılanıyor. tekrar tekrar çalıyor. kendi evimde olmadığımdan eminim, ama bu benim zil sesim. anahtarla giriyor içeriye birisi. "günaydın" diyor, "uyan."
erotik rüyalar görmeyeli uzun zaman olmuştu. erotik kısmın, rüyanın hatırlamadığım kısmında olduğundan emindim. ne kadar zamandır uyuduğumu, ne kadar zamandır rüyada olduğumu hatırlamıyordum. gerçeği sorgulamaya başladım. o kadın... o kadını gördüğümden beri, gerçekliğe inanamıyordum.
içeriye giren çok sevdiğim dostum ayşegül'dü. her girdiği ortamda berbat zamanlamasıyla tanınır, her seferinde en güzel sürprizlerini berbat zamanlamalarla yapar, kendisine küfür ettirirdi. içimden "amına koyayım ya rüyamın içine ettin" demek geçtiyse de, "hoşgeldin" demekle yetindim. "kahvaltılık bir şeyler aldım, kalk çay demle; saat kaç oldu hayvan?" dedi. küfür etmediğim için çok pişman oldum.
bir insanı tanımanın en iyi yolunun kahvaltı yapmak olduğuna inanırım. bazı şeyleri anlatmaktan korkarım, bazı şeylerin anlatılması yanlış olur. ama, başbaşa yapılacak bir kahvaltıda saklı hiçbir sır yoktur.
güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra hiç açılmayan kapıları açmaya karar verdik ayşegül'le. gördüğüm kadından bahsedip bahsetmemeyi düşünüyordum. gerçekliğine inanmadığımdan bahsedersem eğer küplere biner, deli olduğumu tekrar tekrar bastıra bastıra söyler ve dalgasını geçerdi. "gül gibi kızı kaçırmışsın gerizekalı. kala kala yine bana kaldın." "he ayşegül, he. he la. he."
karar vermenin en zor olduğu noktalarda hayat felsefem bellidir; "hata yap."
içimden ne kadar ayşegül'le sevişmek geçiyor olsa da, bir kenara bırakıp o kadını anlatmaya karar verdim. "kısa saçlı birini gördüm geçenlerde oğlum. sarı renkli. gözlerini tam hatırlamıyorum, fileli bir çorabı vardı, mini etek giymişti. göğsünde dövmesi vardı." dedim. umursamıyormuş gibi davranıp bilgisayarıma el attı, "umrumda değil" bakışını da yaptı. "sikeyim ya, anlatmıyorum." deyip tüm hayal kırıklarımla yatağıma geri döndüm.
bazen, gerçekten değer verdiğin, seni hayatta tutan şeyleri insanlara anlatmamalısın. ben anlattım, oradan biliyorum.
aradan saatler geçmişti sanırım. tekrar zilim çaldı. "lan bir rahat bırakmadınız be!" diyerek bağırdım içeriden ayşegül'e. ayşegül çoktan kapıyı açmaya gitmiş, geleni karşılamıştı. geleni sesinden tanıyamamıştım. "kimmiş?" diye bağırdım. "sarışın, kısa saçlı birisi." dedi. şaka yapıyor olmalıydı. "keşke anlatmasaydım, biliyordum böyle olacağını" deyip gözlerimi kapattım. uyumuşum.
uyuduğunuzda, dünyada ne kadar şeyi kaçırdığınızı bir bilseniz...
uyanıp, uyku sersemi halimle mutfağa gittim. ayşegül hala bilgisayar başında, tanımadığım kadınla oturuyordu. fazla bakma gereksinimi duymadan su içtim. arkamı döndüm. gözlerimi açtım, gözlerimi kapattım; gözlerime tekrar inanamıyordum. sarışın, kısa saçlı kadın... gözlerime hala inanamıyordum. bu kadın, hep böyle dalgın olduğum vakitlerde karşıma çıkıyordu. "oğlum şizofren oldum galiba." dedim ayşegül'e. "galiba, karşımda kimse yok." dedi ve güldü.
ayşegül, ece'yi tanıyormuş. yani benim gerçek olmadığını düşündüğüm kadının da adı ece'ymiş zaten. uzun yıllardır tanışıyorlarmış. sevgilimden ayrıldığımı duyduğunda ayşegül, yürüyüşe çıkacağımı düşündüğünden ece'yi karşıma çıkartmış. kahvaltıya da zaten bunu anlatacağımı düşündüğünden gelmiş.
"ne yani? ece orospu muymuş?" diye düşünürken, sanki beni duymuş gibi "orospu değilim" dedi ece. dışımdan mı düşünüyorum diye büyük bir paranoyaya düşsem de, devamını getirdiğinde içime bir rahatlık çöktü. "seni takip ediyordum. isteklerin çok belirsizdi. kısa saçlı bir kadın istiyordun ve aseksüeldin. bu yüzden ayşegül'den yardım aldım. seni nasıl etkileyebileceğimizi düşündük beraber. en zayıf noktanın duygusal boşluklar olduğunu fark ettik zaten çabucak. zaten her şey üst üste geldi. sevgilinden ayrılman, benim için sevindiriciydi." dedi.

bölüm 4? seks.
ayşegül gitmişti. ece, karşımda; o gün gördüğüm mini eteğini, fileli çorabını çıkarmakla meşguldü. kafamda çok soru olmasına rağmen, şu an sorulmaması gerektiğinin farkındaydım. ama yine de kendimle yüzleşmeden edemiyordum.
yıllardır sevişmiyorum. zaten yıllar öncesi de büyük bir fiyaskoydu. yıllarca aseksüel olduğumu düşündüm. yıllar sonra, ilk defa bir kadını arzuluyorum. normal bir erkek mi olmalıyım, yoksa olduğum gibi mi? önce kendimi mi düşünmeliyim, onu mu? okuduğum her şey, bu işin karşılıklı olduğunu söylüyordu; ben neden bunları düşünüyorum? onu mutlu edebilecek miyim? mutlu edemeyeceğimi düşünmek bile istemiyorum.
yanıma yaklaşıyordu. bir erkek olarak cesur olmam gerekse de, korkuyordum. tanrı beni bir kadın olarak planlamış sanırım, kararını sonradan değiştirmiş ama biraz geç kalmış. normalde sevişirken, kadının görevi korkmaktır diye biliyorum; sakin olmam gerekiyor, cesur gözükmem gerekiyor. yıllardır yalan söyleyen bir insanım, bunu yapabilirim.

ge...

burada kesiyorum, zira olay biraz seks hikayesine kayıyor sonrasında.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…

1 yıl.

buraya yazmayalı çok uzun zaman oldu. her gün yazdığım, yazmadan duramadığım, yazarken paketlerce sigara bitirdiğim günleri hatırlarım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; insanı, yazmadan duramadığı günlerden yüzüne bile bakmadığı günlere getirebiliyor. insan hayatı garip gerçekten... size, bu garipliklerden bahsetmek isterim.

hiç, ömür boyu mutlu olmayacağınıza inandınız mı? "sınırsız seçenek hakkın olsaydı, şu an seni ne mutlu ederdi?" gibi bir soruyla karşılaşıp cevapsız kaldınız mı? hayatta bir adım daha ileri gidemeyeceğinize, gücünüzün kalmadığına, pes ettiğinize, her şeyden pes edeceğinize ve hiçbir şeyin sizi mutlu edemeyeceğine inandınız mı? ben inandım. körü körüne inanıp, körü körüne yaşadım bunları; kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yaptım. hayatım boyunca çıktığım merdivende, bir sonraki adımı atmaya sıkıldığım için inmeye başlamıştım. güçsüz olduğumdan değil, sıkıldığımdan. yaşarken yaşamaktan sıkılır mı insan? ben sıkıldım, çoğunuz gibi.

eskiden olsay…