Ana içeriğe atla

artı onsekiz: kokusu da kayboluyormuş zamanla.



bu yazı, "artı onsekiz: sadece kokusunu seviyordum." adlı yazının devamıdır. yazıyı şu adresten okuyabilirsiniz: http://katilinmektubu.blogspot.com/2012/08/art-onsekiz-sadece-kokusunu-seviyordum.html. yazı artı onsekiz olduğu için "devamı" diye bi şey koydum. tıklayabilirsiniz.

bölüm 1?
bazen, çok şey olur. çok şey biter. bazen her şeyi unutabilir, hiçbir şeyi hatırlamam. o gece karşıma çıkan kadını hiçbir zaman unutamayacağımı biliyordum. gülümsedim. işin en güzel tarafı, yeni biten ilişkime dair her şeyi unutturmasıydı. işin kötü tarafıysa, o kadını bir daha göremeyecek olmamdır sanırım.
salakça susup kalmıştım, "şey" de ne demekti? sokakta durmuş, kadının memelerindeki dövmeye bakıyordum. tepki aldığımda sadece "şey" diyebilmiştim. kendimi toplamam gerektiğinin farkına vardım. kafamı yukarı doğru kaldırıp göz göze geldim.

okyanus mavisi, hayır; gökyüzü yeşili. hayır, sıradan bir göz. daha fazlasını hayal etmiştim. en azından daha fazlası olabilirdi. "özür dilerim..." diye girdim cümleye. ah, ne kadar aptalcaydı. önce "şey" diyerek kendimi rezil etmiş, sonra da özür dilemiştim. "dövmen, bir arkadaşımın dövmesini hatırlatıyor." biraz kurtarmış olmalıydım durumu. "erkek değil misiniz? zaten hep yalanınız aynı! dövmeye bakıyormuşmuş!" dedi. böyle bir tepki beklemiyordum. kafasını çevirdi, gidiyordu.

kulaklığımdaki müzik çalmaya devam ediyordu. bir an için "gitme" diyebilirdim. durması için hiçbir sebebi yoktu ama. kafamdan binlerce yalan geçiyordu. "ah biz erkekler! her zaman yalan söyleriz."

arkasından yürüdüm. hayatımda ilk defa doğru bir şey yaptığıma inanıyordum. müzik, çalmaya devam ediyordu kulaklığımda. hafiften bassları, tizleri duyabiliyordum. "gitme" dedim içimden. "kal. bugün çok yalnızım." diye devam etmedim. tanrının içimdeki mesajı ona iletmesini, durup geri dönmesini istiyordum. tanrı böyle anlarda kayboluyor olmalıydı.

o yürüyordu, ben peşinden gidiyordum. arada sırada arkasına bakıyordu. yaptığım şeyin yanlış olduğunun farkındaydım ama... içimden bir ses, takip etmemi söylüyordu. sokağın sonuna kadar takip ettim. her şeyde pes ettiğim gibi, bunda da pes edip geri döndüm.
dünmüş gibi hatırlıyorum. dizilerin, filmlerin en çok konuşan adamı olmayı diliyordum. tekrar bir sigara yaktım ve ne kadar yerinde bir istek olduğunu düşündüm sonra. o günden beri, "geri dönseydi ne derdim?" diye düşünüyordum. "geri dönseydi de bir şey diyemezdim" kararını gayet mantıklı bulmuştum sonra.

düşüncelere dalmışken uyku vaktimin geldiğini fark ettim. düşünceler eşliğinde uyuyacak, varlığımın bana verdiği yetkiye dayanarak varlığı sorgulayacaktım yine. zil çaldı. hayır, çalmamış. tanrı, mesajımı hala iletmemiş olmalı. ben de o kadını unutmalıydım.
bölüm 2? 

metroya bindim. metrolara olan sevgimin nefrete dönüşmesi uzun zaman almamıştı. kalabalık arasında yürüdüm. kendimi rahat hissettiğim, kapının yanındaki ayakta bekleme yerine geçtim.

yazamıyorum ya, gerçekten. bu işi bırakmalıyım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…