Ana içeriğe atla

ben, onun erkek arkadaşı değilim.

bir sonraki sahnede adam ölecek. 4 saniye sonra kahve taşacak. 20 dakika sonra sarjım bitebilir. hatta bundan yıllar sonra hayatım düzene girebilir. sessizliğime bir çözüm bulabilirim ya da tembelliğime. yeni insanlar yaratabilir, hayali sevgilimden ayrılıp şerefine içebilirim. sigaramız kalmamış, kola anlamsızlaştı. müziği kapatayım, başım ağrıyor. bunca şeyin arasında düşünmediğim nadir şeyler var; aslında, her şeyi düşünürüm.

bilmiyorum, seninle benim... benimle herhangi bir şeyin arasında binlerce bağlı var. dünyanın öbür ucunda insan ölüyor ve bu... beni etkiliyor. şimdi anlıyor musun beni? gel, otur, derine inelim.
2001 ekiminde amerika afganistan'a girdi. bilirsiniz, olur böyle şeyler. iki asker çatışır ve ölür. ben 9 yaşımdaydım, neden olduğunu bilmesem bile psikolojik sorunlarımın ilk o zaman başladığını düşünüyorum. emin değilim, düşüncesi güzel sadece. 9 yaşında bir psikopat olmak, aklın mantın alacağı şey değil.
ikinci dünya savaşında almanya'da nazi komutanıydım hatırlarsanız. yaşım eksilerden 45 falandı. kan gölünün içerisinde yol arkadaşım silahını çekmiş bana doğrultup bu savaşı neden başlattığımı soruyordu. devletin orospusu olup her önüme gelenle yatan bir silahşör olabileceğimi ama daha büyük şeyler istediğimi zorla anlatmıştım ona. mantıklı bulup silahını indirdiğinde silahımı kaldırıp kafasına sıktım. hiç zor olmadı.
şaka yapıyorum şaka. ikinci dünya savaşına yetişemedim, doğum tarihim 1850 falan. birinci dünya savaşına gelmeden önce ölmüştüm ki bunun konuyla hiçbir alakası yok. bahsettiğim, bahsedeceğim şey bunlar değil. 1850'den 2013'e, tahmin edeceğiniz üzere uzunca yol geldim. oturun, anlatayım; dinlenmek için uzunca zamana ihtiyacım oldu.
bir gün dövüş kulübü filmini izliyordum. birisi bana ilk defa "izle abi şu filmi" dediği zaman 12 buçuk falandım. hiçbir şey anlamamış olmanın verdiği yetkiye dayanarak, 18e girdiğimde tekrar izleme fırsatı buldum. bizim brad, sizin tyler şey diyordu: "bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. ne büyük savaşı gördük, ne de büyük buhranı. bizim savaşımız ruhani bir savaş. en büyük buhranımız hayatlarımız."

sorunumun ne olduğu konusunda ilk fikirlerimi o zaman edinmiştim. 18lik körpe bedenimin bana küçüklüğümden beri anlattığı bir şey vardı. "bunalımda olmalısın! ruhun bunalmış! hayat seni çok sıkıyor! her şey çok sıkıcı!" sırf kendi motivasyonumu yüksek tutup bunalıma soktum. ruhani savaşların efendisi oldum. bugün depresifsem, sebebi budur.
dünya güzel. hayat kısa, kuşlar uçuyor. eğer biraz dışarı çıkar ve havanın sesi dinlerseniz, hayata ne kadar negatif enerji yollandığına dair fikir elde edebilirsiniz. herkesin mutsuzlukla boğuştuğu ama deliler gibi mutlu olmayı istediği; mutluluğun varlığını kaybettiklerinde anladığı dünyadan bildiriyorum. buralarda hava çok ruhani savaş kokuyor, oralar nasıl?
geçenlerde arkadaşlarımla doksan altı neslinden konuşuyoruz. biz doksan iki nesli olarak, hem sokakta yaşamı görmüş, hem de bilgisayar başında yaşamayı bilmiş insanlarız. bu yüzdendir ki sokağa çıktığımızda bilgisayarı, bilgisayar başındayken de sokağı özlüyoruz.konunun özü doksan altı nesline geldiğinde olay biraz daha ilginç bir hale geliyor. geçenlerde seksen üç neslini on sekiz yaşına soktuğumuzda bitmek bilmeyen bir seks mücadelesini başlattığımızın farkında değildik. zira ilk devrimi seksen üçlüyüz, sekste güçlüyüz diye başlatanlardan olmak vardı. doksan altılıların devrimi nedir henüz bilmiyoruz; bildiğimiz tek şey, ikinci bir seks devrimine hazırlıklar yapmamızın gerektiği. kim bilir. belki de "doksan altılıyız, soksan da tatlıyız" olabilir. olmamalı.
bir doksan ikili olarak seks hakkında konuşma hakkım olup olmadığını bilmiyorum. ama konu aşk olduğunda bizden sorulur. zira, doksan ikili bir aslan burçlu insanının; doksan ikili bir aslan burçlu insanından başka sevgilisi olamaz.
burçlara inanır mısınız bilmiyorum. milattan önce burçları yarattığımızda aklımızdaki tek soru insanları inandırıp inandıramayacağımızdı. şimdilerde kuralları biraz değiştirdik. "inanırsan ekime, inanmazsan sikime" mantığıyla hareket ediyoruz. otur biraz, celallenme. beni dinle.

aslan burcunun özelliklerini şu itüsözlük şeysinde anlatmıştım. okuyacaklar şuradan girebilir: tıkla şuna.

pardon, yazacaklarımı unuttum. sonraki konuya geçelim.
neyse, facebook'u kurarken bu kadar büyüyeceğini hiç düşünmemiştik. büyüdü, arada sırada ben de paylaşırım. geçenlerde şunu paylaştım:
bir kadını sevdim. huyumdur, bazen sever sonra kaçarım. geçenlerde rekorlar kitabına dünyanın en iyi kaçan adamı diye davet ettiler beni. durun abi dedim, bu o kadar iyi bir şey değil. dumur olup kaldılar öyle.

neyse, ne diyordum. evet abi, kadını sevdim. sonra kaçtım. ben, kaçtığımda beni kovalayacak kadından hoşlanırım. bugüne kadar hiç kovalayan olmadı. itiraf da etmedim zaten suçlu olduğumu. zira bana göre suçlu hep başkasıdır. mesela hayatımı benim seçimlerim değil, sistem sikti. mantıklı, evet.

neyse işte. geçenlerde bir kadın... siktir et ya, o da olmadı.
neyse işte. geçenlerde bir kadın... siktir et ya, yeni insanlarla tanışmak, yeni biriyle sevgili olmak istiyorum. tek kuralım var, ben kaçtığım zaman, olduğu yerde beklemesin. bunca saçmalığı boşuna anlatmadım. her şeyin bir sebebi vardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…