Ana içeriğe atla

sigara içişlerim.

aralıksız içiyorum sigaramı, akciğerimin en nadir parçası bile dumanını hissetsin diye. yıllar sonradan bir kadını içimde hatırlıyorum. ayrılmamız gerekiyordu, zorunda kalmıştım. bazen en acımasız adam olabiliyorum bu konularda. bazen, acınası haldeyim.
bir kadını çok seviyordum abi, herkes gibi. biliyorum, bir kadını herkes sever. kadına söylediğim son laf, "ne yani? gerçekten seni sevdiğimi mi sandın? salaksın sen! gerçekten salaksın!" oldu. acısını hala içimde hissederim, henüz yaşamadan.

yıllar sonra tanışmıştım bir kadınla, henüz o yıllar gelmedi. giderken attığı bakışı hatırlıyorum. en acımasız tecavüz sahnelerinin masum kadını bakışı gibiydi, anlatabiliyor muyum bilmiyorum. ilk defa dolduğunu görmüştüm o gözlerin ve ilk defa dudaklarından yaş akıyordu. işte o zaman, hayatın tekrar tekrar öğrettiği dersi tekrar almıştım.

sessizlik, en büyük cevap değildir. sessizlik, büyük bir çaresizliğin en iyi çizilmiş resmidir. işte o kadın, sessizliğinde hem cevabı, hem çaresizliği saklıyordu.
bu yüzden büyümek istemedim hiç. yıllar sonrayı yaşadım da döndüm bugüne. yıllar sonraydı abi, yanlış hatırlamıyorsam eğer bir kadınla tanışıyordum. neden ayrılmak zorunda kaldığımızı hiç hatırlamıyorum. ama, hikaye bu kadarla bitmiyor.
gittikten sonra bir banka oturmuştum denize karşı bakmayan. yeri, zamanı bilmem, yıllar sonraydı işte anlattığım üzere. bir kaç yıl sonrasını yaşıyor, o gün bir kaç yıl daha yaşlanıyordum sadece.

dudaklarının hiç kıpırdamayışını hatırlıyorum. ellerinin titrediğini. işte o zaman öğreniyordum sanırım "bir daha hiçbir şeyi sorgulamayacağım!" demeyi. çünkü giderken kadın, bir kere "neden?" diyememişti. beş harf, bir kelime, bir de soru işareti; ölmenin en büyük belirtisidir belki. "neden?"
günlerin geçmesinden korkmamdandır belki uyumamalarım. bir kadın olsaydı yanımda uyumayı isteyen, yanımda uyutur ve kalkar giderdim. giderdim dediysem de uzağa değil, yakınlara bir yere... salona. fazla ses yapmasın diye ketıl'a az su koyup, kahvemi içerdim.

ama, hikaye böyle de devam etmiyor.
banktan kalktığımı, denize bakmayan bir yerde yürüyüşe çıktığımı hiç hatırlamıyorum. yıllar sonraydı, bilirsin unutulur bazı şeyler. işte ilk o zaman öğrendim, filmlerde arkaya konulan müziklerin gerçek hayatta da kulağı tıngırdatabildiğini.

bir ses vardı, net hatırlayabildiğim nadir şeylerden. "başımı hangi kaldırıma koyduysam sert bir tekme. dur çekme. can çekişmem sana çok mu haz verir? bir son verin, horlanmaktan aciz düştü benliğim." diyordu. bir sese döndüm, bir sessiz kalışım vardı ki abi... o an kadını unuttum, o an benim sessizliğim başlamıştı.
o günden beri, yani yıllardan sonra bugüne dönmemden beri, sessizim abi. yazıyorum sadece... sessizim.

ama, hikaye böyle de bitmiyor. sana hiçbir zaman hikayenin biteceğini söylemedim ki. dur, devam edecek... yıllar sonra.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…