saçmalattirik: "kırmızı kapılar?"

tam "olur bu" diyorum, tam "oldu" derken bir yazı başlığı takılıyor kafama. içimden bir ses diyor, "içinde bir ses yok..." diyor, içimden bir ses "kırmızı kapılardan bahset bana." diyor. içimdeki sesi anlamlandırmaya çalışıyorum sessizce. "içinizdeki sese kulak verin." diyor televizyondaki amca. televizyonun sesi o kadar yüksek ki duymamazlıktan gelmek içine çekiyor beni. sen kimsin? peki ya kırmızı kapılar?
bugün bir kaç kadeh daha içmiyorum. sigaramın yanan tarafı çok sıcak, ne kadar uzaklaşırsan o kadar yakıyor ve ne kadar yaklaşırsan yaklaş; yanıyorsun. sigaram 1992'de doğdu, sigaram büyüdü. sigaramın hayalleri vardı, sigaram 18 yaşındayken zengin olmanın tadına bakacaktı. bu günlük sigara çok fazla geldi, bırak beni, içmem gerekiyor.
bir düşünüyor içimden bir ses. bir psikopat oluyorum, bir farklı insan. aynı hayatı yaşayan, aynı sigarayı paylaşan üç beş adam. çok karışık dönemler falan. akıbeti belli yaşamların ortasında doğmuş bebeklerin intikamını hayal ediyorum. kırmızı kapılar ardından gelen cehennem sıcağının hafiften farkında varıyor benliğim. yeşil ışıklarsa cenneti andıran kokularıyla selam çakıyor içeriden.

sahi ya, kim bilir bu kırmızı kapılar nereye çıkıyor?
sigaramdan bir nefes daha, sevinen insanlar görüyorum. sigaramın bir fırt daha yanmasını kutlayan farklı sigaralar. bir nefes daha ve bir nefes. son bir nefes alana kadar tek bir sigara hakkım var. son nefese giden yolda kutlama yapan sigaralar. bassı bozulmuş kulaklığın mekanizması bile hafiften bitiriyor sigaramı. bir nefes daha, biraz daha. az kaldı, biraz daha.
içimden bir ses daha... biraz fıstık, biraz kola. hiç var olmayan alkolün damarlarımda hiç gezmemesi etkileyici. pardon, müzik bitiyor. bir müzik daha!
sigaraya ortak olan sigaralar. merkezi değişmiş sigaraların birbirine aşık olması. iki sigara, tek nefes.
pardon, tekrar müzik bitiyor.
pardon, yazı da bitiyor.
ne anlattığıma dair gram fikrim var, biraz söylediklerimi anlamaya çalışsan anlarsın. biraz merak edersen sorarsın zaten. biraz sigaran varsa nefesini dikkatli kullan; her sigara bitiyor. her hayat gibi. bu yazının her sigarasında hayattan bahsediliyor zaten. sigaralar bazen boşa yakılıyor... hayatlar, bazen boşa yaratılıyor.

ve ben... bana soracaksan eğer; hala kırmızı kapıların anlamını arıyorum.
neden... neden içimden bir ses...
içimden... evet içimden, en baştaki paragraftaki gibi içimden...
bir ses içimden, "kırmızı kapılarla ilgili yaz." diyor.
ve ben, neden hala kırmızı kapılar...
neyse, siktir et.

bir pink floyd eseri.


hafiften saykodelik sanrıları başlamış zamanın. bir çabuk ilerliyor, bir yavaşlıyor, kısık bir sesle pink floyd çalıyor içeriden. delirdiğimi düşünen insanlara sesleniyorum; delirdim!

benim bir arkadaşımın arkadaşı vardı, kirlendiği için değil aşık olduğu için ölmüştü. kendini sekiz katlı apartmanın yedinci, "çaresizler katı" denilen bir yerin balkonundan atmıştı. intihar notunda "seninle sevişmek kadar değil ama yine de güzel olduğuna eminim kaldırımla sevişmenin." yazmıştı.
o adama imrendiğim kadar kimseye imrenmedim bu hayatta. odasına girdiklerinde bilgisayarında çalan şarkının saykodelik etkisiyle intihar etmeyi istemişti herkes; ne de güzel bir ölüm yöntemiydi giderken arkasındaki herkesi götürmek. pink floyd'un "don't leave me now!" diyişlerini duymuşlar olaya tanık olanlar.

aslında sevdiği güzel bir kadın da değildi. kirliliği sevseydi böyle olmazdı diye dert yanmıştım arkadaşıma. yüzüme öyle bir bakmıştı ki, o an kendime bir yumruk atasım gelmişti. "sen nasıl bir adamsın ya?" diyivermişti sadece, ağzından bunlar çıkmıştı. "yalnız, hafiften de deli" deyip üstüne de gitmiştim ama kral adamdır arkadaşım; "içelim" diyerek karşılamıştı beni.

güzel günlerimizin hatrına da içemedik o gün, kirliliğin hatrına da. ölen arkadaşların hatrına içmeye tenezzül ettik, bar filozofluğuna soyunup konuştum o zaman da. "diyorum ya, insan ölürken bile gülerek uğurlanmalı. demiyor muydum? dediğimi var say, hayal et, elinden geleni yap. insanlar doğarken ağlar, yaşarken ağlar ve inan bana; bir kez olsun gülmeyi hak ediyorlar." demiştim. "sen ne garip adamsın ya..." demişti, "bilmiyorum, doktorlar henüz teşhis koyamadı." diye karşılık vermiştim.

araya pink floyd girdi sonradan, kısık sesle çalıyordu her zamanki gibi. çünkü pink floyd, sadece ses kısık olduğu zamanlarda dinlenir. "i wanna go home, take off this uniform and leave the show and i'm waiting in this cell because i have to know have I been guilty all this time." diyordu şarkısında.
"eve gitmek istiyorum, bu üniformayı çıkarmak ve gösteriyi terk etmek istiyorum. bu hücrede bekliyorum çünkü bilmek zorundayım; hep ben mi suçluydum?"
şarkıyı duyar duymaz beklenmeyen bir biçimde dertlenmiştik ikimizde. o zaten dertliydi, biricik arkadaşım; ben de kaybetmiştim kendimi. şu siktiğimin hayatına gelmiştik ve başkasının yazdığı rolleri oynuyorduk... bu rolü yapmak zorunda mıydık, bilmek istiyordum.

sonra "siktir et" dedi arkadaşım. "içelim."
"içelim..." dedim ben de kendimden emin.
"kaybedenlere ve tutsaklara, kazananlar hatrına içelim."

14 şubat, terk edilmek için güzel bir tarih.

insanlığın kaderinin terk edilmek olduğunu anlamak için fazla büyümek gerekmiyor. henüz ilkokula başladığımda, çok sevdiğim, beni çok seven bir öğretmenim vardı hiç unutmuyorum. hocam demeye başlamadığımız zamanlardı o zamanlar. birinci sınıf bittiğinde, babasının da bitmekte olduğu haberini almıştık. hayatımda en sevdiğim öğretmenimin babası kanser olmuştu, öğretmenimiz tayinini ona yakın bir yere istemişti.

daha ikinci sınıfın başındaysa gelenin gideni her zaman aratacağını öğrenmiştim. bir şeyleri erken öğrenmenin güzel bir tarafı yok; bu günleri yaşadığımdan beri bana her gün terk edilecekmişim gibi gelir.

"hayatın tokadını erken yedik" lafı vardı zamanında internet aleminin asi klavyelerinden düşmeyen. hayatı, en sevdiğimiz dakikalarda, erken gelen gollerle farkı açan tanrının laneti üzerimizdeyken öğrenmek kötü aslında. eğer ki erkenden fark açılırsa kural bellidir; maçı erkenden bırakırsın. gerçi biz mahalle maçlarının en güçlü mahallesiydik, ama tanrının futbol kuralları böyle değilmiş.

geçen yılda sevgililer gününde sevgilim var mıydı hatırlamıyorum. ondan öncesi de illaki yoktur. sevgililer gününe sevgilisiz girmek benim adetim olmuş ama sevgililer gününde elbet insanları terk etmişimdir. birileri beni terk ettiğinden beri birilerini terk etmeye hobi gözüyle bakıyorum zaten. zira ilkokulda hayat bilgisi dersimiz vardı. ikinci sınıfa geçerken bize "merak etmeyin, sevdiğiniz kişiler sizi terk edecek!" dersini öğretmişti.

güzel bir 14 şubat tarihi nasıl geçer biliyor musun? ben bilmiyorum ve bir bilen olarak bu yazıyı okusaydım asla ciddiye almazdım. zaten bilen bir insana rastlarsam buralarda; "neden bu yazıyı okuyorsun, mal mısın? biz kaybedenler olarak buradayız, hiçbir şeye sahip olamayanlar için." diye sorardım!

deli misin oğlum? 14 şubat yazısındasın, bir kaybedenin yazısını okuyorsun. biz kaybedenler olarak buradayız, hiçbir şeye sahip olamayanlar için. bu yüzden, bizler için; 14 şubat, sevgililer günü... birilerini, bir şeyleri, bir yerleri terk etmek için güzel bir gün. özellikle terk edilen tarafsak.

ceren, baş harfi büyük.

en son tanrıyı ne zaman aradığımı düşünüyordum, uzun zamandır konuşmamıştık. bazen bir şeyleri düşünmek yetmez, arar konuşursun. bir gün sincan yokuşundan merkeze doğru yürüyordum, bir kadın vardı, buzda kaymış ve ayağı burkulmuştu. ağlıyordu. yanından geçmiştim bakmadan. hayatımdaki en büyük pişmanlığı eve gittiğimde yaşadım. bazen olur böyle şeyler; tanrı yanına kadar gelir ve sen koşarak uzaklaşırsın.
aradığım kişiye şu an ulaşılıyordu, kimi aradığıma dair en ufak bir fikir beslemiyordum. "alo" demedi bir ses, zaten alo kelimesinden de nefret ederim. ben "ceren" dedi, baş harfi büyük. ben "mustafa" dedim, kısaca odun derler. "güzel" dedi o da, "benim de yıllar önce bir sevgilim vardı, kısaca odun derdim."
kimi zaman neyi, neden anlattığım bilinmez. bir lafa bir zamanlar ile başlıyorsam eğer, bir zamanlar illa ki olmamıştır öyle bir şey. gerçeklik ile hayal dünyası arasındaki farkı düşündüğünde hangisinin gerçek olduğunu anlamak zaman alır. bazen tanrı tebdil-i kıyafet gezer, bugün yanıma oturdu mesela. mozaik pastanın ne olduğunu biliyor musunuz? tatlı bir şey.

ceren, baş harfi büyük olan. tanrıların da dertli olabileceğinden bahsetmiyordu ama bahsetmesini isterdim. daha çok kendi dertlerine odaklıydı o. hepimiz kaybediyorsak eğer arkasında bir yerde saklanan kazananları olmalı bu dünyanın. bu bilgisayarlar, telefonlar, uzay araçları... bir de şerefine yazılmış intihar mektupları var, konuyla biraz alakasız.
yazmaktan vazgeçtim. hayat kısa, kuşlar toz bulutlarıyla kaplı.

bu ankara bensizken daha güzel.

tam sekiz yerinden bıçakladım sigarayı, tam dokuz yerinden kanadı. tek tek saydım, dumanıyla ağladı. en güzel masalları okudum, en mutlu sonları ezberlettim kendisine ölmeden önce; mutlu ölsün diye.

bugün bir kez daha özlem duyacağım bu nefret ettiğim şehre, bir kez daha uzaklaşacağım kendisinden. bir kez daha gelmek nasip olur mu bilmiyorum; bir kez ölebilsem öğrenirdim. bir kez olsun sekiz yerimden bıçaklamasın bu şehir beni, bir kez olsun dokuz yerim kanamasın ve bir kez olsa da mutlu bitmesin masal. bir kez olsun... bir kez kadeh kaldıralım bu şehre, sarhoşken daha güzel.

elveda derdim sana ankara ama... ne bileyim, bu şehir sanki bensizken daha güzel. ben geldiğimde her yer ağlıyor, her sokağın kanıyor ya da ne bileyim... bu şehir sanki bensizken çok daha güzel. ben geldiğimde her yer susuyor, sessizlik kaplıyor ve bu şehrin yaşayanı bilir; bensizken bu şehir... neyse siktir et.

bölüm 3: hiç var olmayan gidiş hikayesinin sonu.


bölüm 1'e şu adresten: http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/02/herhangi-bir-gitme-hikayesi.html, bölüm 2'ye de şu adresten: http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/02/bolum-2-herhangi-bir-gitme-hikayesi-daha.html ulaşabilirsiniz.

bugünün garip olan hikayesi, yıllar önce ölmüş olan dolmuşçu hilmi abi'nin beni aramış olmasıydı. telefonda sesi titrek geliyordu. "abi, sen ölmemiş miydin? tabutunu ben kaldırdım, çok iyi hatırlıyorum." demiştim. "boşver şimdi benim ölümümü, evin önüne çık. geliyorum." diye cevap vermişti o. el mahkum, bir ölüyle görüşmenin nasıl olacağını merak ederek dışarı çıkmıştım.

ölümünün üzerine yıllar geçmesine rağmen hiç değişmemişti hilmi abi. öldüğünde yanlış hatırlamıyorsam 26 yaşındaydı. bense 18dim henüz. ölümü beni hiç etkilememişti. hayata dair felsefesi "ölmek istiyorum. sigarayı bu yüzden içiyorum. genç ölmek, en iyisi." olan insanlardandı o. bir gün akciğerinin nasıl olduğunu anlamadığımız şekilde yandığını duymuştuk. gece yarısıydı, sevgilisi aramıştı. benden başka kendisini seven kimsesi yoktu rahmetlinin.

"seni bir yere götüreceğim" demişti. merak edip "nasıl oldu da yaşamaya başardın?" diye sormadan atladım dolmuşuna. sadece ikimiz vardık. "geldiğim yerler çok garip yerler. ama inan, zamanla alışacaksın." demişti. yüzüne bakıp "seninle gezmeyi, böyle felsefi konuşmalarını özlemişim" dedim. "güzel, bundan sonra hiç ayrılmayacağız."

her yalnız olduğumda beni yanına alır, her derdimi dinlerdi hilmi abi. bir gün "abi, bu kadar bilgilisin. neden dolmuşçu oldun? ben seni büyük bir şirketin genel müdürü olarak hayal edebiliyorum." demiştim. harbiden de zamanında çok büyük şirketlerden genel müdürlüğü teklifi almıştı hilmi abi. diğer insanlarla eşit olmaktan başka bir hedefim yok diyerekten kapatmıştı konuyu.

bir on beş dakikalık yolculuktan sonra etimesgut devlet hastanesinde bulmuştuk kendimizi. "beni takip et" dedi kendinden emin bir şekilde. morga kadar beraber yürüdük. çok soğuktu. ölmüş bedenlerin kokusu sarmıştı her tarafı. zaten başka bir şey kokmasını da beklemiyordum. "bekle" talimatını verdi hilmi abi. bekledim. bir doktor, elinde otopsi raporuyla gelmişti.
otopsi tutanağı

adı soyadı: mustafa odunluzıkkım.
baba adı: belirsiz.
anne adı: belirsiz.
doğum yeri: istanbul, 20.08.1992
ölüm yeri ve tarihi: ankara, 02.02.2014
otopsi yapılmasını isteyen: ankara cumhuriyet başsavcılığı.
otopsi sebebi: öldürülme, cinayet.
devamını okumamıştım. "ne oldu hilmi abi? nasıl ölmüş olabilirim ki? 1 haftadır yapmadığım şey kalmadı." dedim. "oğlum, üzme kendini. insanlar doğar, büyür ve ölürler. yukarıda işler biraz karışıktı. senin ölüm belgen karışmış. azraille tartıştık biraz. bu tarihte burada olman gerektiğini söyledim ona. öyle bir ölümün listede olmadığını söyledi. eğer ki araştırmasaydık ölümsüz olacaktın. sana bu işkenceyi yapamazdık." dedi.

"konu bu değil hilmi abi. yapacağım çok şey var, bana emanet ettiğin şeyleri yapmadım."
"önemli değil, ben onları hallettim."
"tamam o zaman."

hayatımda ilk defa en çok arzuladığım şeyi yapıyordum. kendimi, bir başkasının gözünden görebiliyordum. aynalardan değil, direkt bir gözden. ne kadar da çirkindim. oysaki aynaya baktığımda "yine de biraz giderim var" diyebiliyordum ışığın da etkisiyle. çok çirkindim, belki de bu yüzden hep yalnızdım. "içim temiz miydi hilmi abi?" dedim. "hikayeni hatırlamıyorsun değil mi?" diye cevap verdi.
bak kardeşim... ölümünden sonra bulduğun o notu sevgilin değil, ben koydum. senin üzülmeni hiç istemedim.

en son sevgilinle kavga ediyordunuz. "yeter artık! kalk kendine bir iş bul. bu kadar umursamaz olma!" diye bağırıyordu sana. "beni hayatına sana yardımcı olmam için soktun. güçlü olmayı istediğini söyledin ama yeteri kadar gücümü emdin. hala aynı boksun!" sen onu yine takmamıştın.

mutfaktan bıçağını almıştı. önce kalbinden bıçakladı seni, sonra gitti.
"beni sevdiği yalan mıydı hilmi abi?" diye sordum. "seni bu hayatta benden başka kimse sevmedi. her şeyi sen yarattın, sen yazdın, kafanda olup bitenleri gerçek sandın ve arkadaşlarına bunu anlattın. tek gerçek son sevgilindi. tek sevgilin. o da seni öldürdü." dedi.

hilmi abi'ye içten bir teşekkür ettim. "iyi..." dedim, "en azından kör bir kurşuna kurban gitmemişim."

dertler deryası.

birinden hoşlanayım dedim, birinden hoşlandım da. severim belki diye düşündüm, aşık olurum, sonrası gelir. hayatım düzene girer, yani en azından beni güçlü hissettirir dedim. hayatıma biri girdi, yani en azından hoşlanmayı denedim olm. düşünsene, aşk'a inanmıyorsun, sevgiye falan inanmıyorsun ama birine aşık olmak istiyorsun. ben de kendimi kandırdım ve "olur" dedim. olacaktı belki, bilmiyorum. olabilirdi. ama ben pes ettim sonradan.

hani insanın içine bir his doğar ya, "olmayacak abi. belli bu." dersin. bunu dediğim halde "lan belki olur" diye değiştirmeye çalıştım fikrimi. kendime inanmayı reddettim ve peşinden gittim. benim bir özelliğim vardır, kolay pes ederim. kitap yazmayı istedim, yazmaya başladım ama vazgeçtim sonradan. çalışmak isterim bazen, çalışmaya başlar başlamaz vazgeçtim. biriyle konuşasım gelir, selam yazdıktan sonra pişman olurum mesela. en son hatırlıyorum da; bir bilgisayarım olursa dünyayı kurtarırım demiştim.

burada büyük bir boşluk var, bu noktadan başka noktaya atlamak istiyorum.

bugün birilerine fal baktım, fal bakmak gerçekten güzel şey. insanlara umduğu şeyleri söylersen eğer mutlu oluyorlar, insanlar garip varlıklar zaten. yalan söylemen yetiyor. fal bakarken, insanların hayatının ne kadar gereksiz olduğunu fark ettim. sigara içmeye çıktım, aldığım oksijen bomboştu. ilk defa bu kadar derinden hissettim bunu. bir an kendimi balkondan aşağıya atmak istedim, sonra yaşamak için bir amaç aradım kendime.

geçen sene mayıs ayının sonlarıydı, çok iyi hatırlıyorum. bir arkadaşım bana, oda arkadaşıma aşık olduğunu anlatıyordu. bana "mustafa... neden yaşıyorsun? bir amacın var mı?" diye sormuştu. bazı yüzleşmek istemediği sorular vardır insanların. bazı insanlarsa yıllardır kendine sormak istediğin soruyu tek bir seferde, korkusuzca sorarlar. bu yüzden insanlar çok gereksizdir aslında. o an düşündüm ben de. pek sık kendimi düşünmem ben, ama o an düşünmüştüm bunu. nasıl olduysa unutmuşum bu soruyu. ağzımdan ne "ailem" kelimesi çıkmıştı, ne de başka bir kelime çıkmıştı biliyor musun?

ailem olsaydı, ailemin bana verdiği sorumlulukları yapardım. başka bir şey olsaydı, onun peşinden koşardım. aynaya falan bakmadım o günden sonra. yani her sabah aynaya bakıp "bugün ömrünün son günü olsaydı, ne yapardın?" diye soran insanlar vardır. ben aynaya bakıp "odun. bugün ömrünün son günü olsaydı ne yapardın?" diye sormaktan korkuyordum. bugün ömrümün son günü olsaydı, yapmak istediğim hiçbir şey yoktu çünkü.

ben psikolojinin insanı etkilediğine inanırım biliyor musun? psikoloji, bir insanın her şeyidir. bir şeyi unutabileceğini düşünüyorsan, unutursun. bir şeyi rüyanda görmek istiyorsan, görürsün. ben "kanser olmak istiyorum" dediğim zaman 14 yaşımdaydım. beynimin bir yerinde, tedavi edilemeyen bir tümör çıksaydı hayatım daha güzel olacaktı. çünkü insanlar çok değişik varlıklar. insanlar, sahip olduklarının değerini... pardon, sigara yakıp geliyorum bir dakika.

insanlar, sahip olduklarının değerini sadece onları kaybettiklerinde anlarlar. bu yüzden bulduğum her fırsatta sahip olduğum insanlardan gittim ben. kimde kendimi değerli gördüysem gitmeyi tercih ettim, zaten kimse de "gitme" demedi. dünden razıydılar gitmeme. değerimi anlamışlar mıdır ya da bir değerim var mıydı hiç bilmiyorum.

insanlar "yağmuru çok seviyorum" deseler bile yağmurdan nefret ederler biliyor musun? hiç unutmuyorum, üniversiteye ilk başladığım zamandı, bursaya ilk gittiğim zamanlar. sabah dersine her zamanki gibi gitmemiştim. dışarıda yağmur vardı. yağmurda yürümek için dışarı çıktım, etrafımda kimse yoktu. yurdun kapısına doğru ilerledim, güvenlik görevlisi beni durdurdu ve "neden yağmurda yürüyosun? hasta olacaksın." dedi. ben kendimi ilk defa tanımadığım bir güvenlik görevlisinin yanında güvende hissetmiştim. insanın o güne kadar güven zannettiği şeyin güven olmaması bana çok koymuştu biliyor musun?

annemin bir mektubunu görmüştüm o dönemde. "oğlum" diyordu annem... "sen benim biricik oğlumsun, ama biz seni yavaş yavaş kaybediyoruz. sen farkında değilsin, ama senin için uyuyamıyorum. bazen geceleri kapına gelip seni dinliyorum, uyuyor musun diye kontrol ediyorum ama içeri giremiyorum. seninle konuşamamaktan korkuyorum." yazıyordu. o zamana kadar çok ağlamıştım, ama o anki ağladığım zamanı hiç unutamıyorum. "ağlamak" denilen şeyi insanların gerçekten yapamadığını, insanların ağlarken aslında yalandan ağladığını ilk o zaman fark etmiştim.

sonra bir arkadaşımı aramış ve "efsar! ben çok kötüyüm." demiştim. bunu da dün gibi hatırlıyorum, kendisi şimdi hatırlıyor mudur bilmiyorum. telefonda birilerinin ağlamasından nefret eden ben, o gün ilk defa telefonda birine ağlıyordum.

insanların ağlamasından nefret ederim biliyor musun? çünkü insanların en masum olduğu, duygusal olarak en açık olduğu anlardır ağladığı anlar. ağlayan bir insanı istediğin gibi kullanır, istediğin her şeyi yapabilirsin. o günden sonra en çok değer verdiğim arkadaşım efsar olmuştu. sonrasında kendisini de kaybettim zaten; sevgilisi çok iyi insandır, allah mutlu etsin.

bursa'ya gittiğim zaman hayatın bu kadar zor olacağını hiç tahmin etmemiştim aslında. sonra ne olduysa, ankara'ya tekrar geldiğimde oldu. insanlar tatil için seyahat yapmamalı bence; insanlar seyahat yapıyorsa eğer, arkasındaki her şeyi silmeli ve gittiği yere asla gelmemeli. çünkü bir yerden gittiğinde; geride kalan hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

zira benim de olmamıştı. neyse.

geçenlerde bir kadına, bir kadına çok aşık olduğumu anlatıyordum. "senden bu kadar güçsüz olmanı beklemiyordum. ben seni güçlü zannediyordum. yani böyle kolayca etkileneceğini sanmıyordum." demişti. insanların beni bu denli güçlü zannediyor olmasından da bıktım biliyor musun?

kendimi yunuslara benzetiyorum bazen. yunuslar, ne kadar acı çekerse çeksinler, bir tuzağa bile yakalanmış olsalar, yüz yapıları onları gülüyorlarmış gibi gösterir. ben en son babamdan okkalı bir tokat yediğimde de gülüyordum. en yakın arkadaşım sevgilisinden ayrıldığında kahkahalar atıyordum. yapım böyleydi; keşke üzgün olduğumu görebilseydiler.

fazla bir şey istemiyorum aslında. benim mutsuzluğum çok uzun bir süreyi kapsıyor. "son zamanlarda şunu yaşadığım için çok mutsuzum" diyemiyorum, genel olarak mutsuzum ve kimse mutlu olduğum bir ana denk gelmemiştir belki de.

hayat, çok profesyonel oyuncuların bulunduğu bir senaryoya sahip. hayat, bu dünyanın en güzel romanı. hepimiz rol yapmak için gönderildik ve beni oluşturan senarist bana gülmemi emretmiş. lütfen, beni anlayın.

bölüm 2: herhangi bir gitme hikayesi daha.


birinci bölüme http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/02/herhangi-bir-gitme-hikayesi.html adresinden ulaşabilirsiniz. lütfen, müzik eşliğinde okuyun.

ilk defa bir kadın yatakta böyle inliyordu. daha önce kadınların orgazm taklidi yaptığını bir çok yerde okumuştum. bu kadının orgazm taklidi yaptığından emindim ama ilginçtir ki hoşuma gidiyordu. yatak performansımın kötü olduğunu biliyordum. umrumda da değildi zaten. arada sırada dudaklarından öpüyordum. sevişmenin en çok sevdiğim tarafıydı zaten. sonra hormonlarımızın birbiriyle etkileşime geçmesine izin veriyor, kendimi ona bırakıyordum.

bazı kadınların en hassas noktası, sevişme sonrasında yapılan masum sohbetlerdir. bu kadın diğerlerinden farklıydı. ilk defa birisi kendi dertlerini anlatmak yerine beni tanımak istediğini söylemişti. nazikçe "beni tanımanı istemiyorum, geleceğimizin olmayacağını ikimizde biliyoruz." diyerek teklifini reddetmeye çalıştım. "bana bir fahişeymişim gibi davranmak zorunda değilsin, sadece tanımak istiyorum." diye karşılık verdi.

o an içimdeki her şeyi dökebilirdim aslında. sevdiğim, ömür boyu seveceğim kadın hayatımdan bir hafta önce gitmişti. hem de "seni ömür boyu seveceğim" notuyla birlikte. gittiği andan itibaren dışarı çıkmaya başlamıştım. önüme gelen her kadınla birlikte oluyordum. ömür boyu seveceğim insanı unutmak için başka kadınları kullanıyordum. teknik olarak pisliğin tekiydim, pratik olarak da öyle. yaptığım şeyi doğru kılan hiçbir nokta yoktu. acaba o da beni böyle düşünüyor muydu diye geçirdim içimden. gelen sesle irkildim:
"daldın gittin."
"nereden başlayacağımı düşünüyordum."
"en başından başla."
"dünya üzerinde yirmi milyonda bir gözüken bir hastalık varmış. adını, şanını kimse bilmez. kısaca "beyin kontrol etme yeteneği" diyorlar. çok psikologa gittim, çok arkadaşımı denedim. en sonunda bunun varlığını öğrendim. mantıklı geldi.

dışarıdan bakıldığında güzel bir şeymiş gibi gözüküyor. beyninde var olabilecek her şeyi kontrol edebiliyorsun. bir kadını ertesi gün unutabiliyorsun mesela. elini kestiğin zaman acıyı engelleyebiliyorsun. sigaran akciğerlerini ağrıttığında bloke edebiliyorsun. ilk duyduğumda hoşuma gitmişti.

sonrasında, bana verdiği umursamazlığı fark ettim. yanımda birini öldürseydiler dönüp bakmazdım mesela. ya da ne bileyim, sevişirken nefessiz kalıp ölseydin kalkıp su içer ve olmamış gibi yapabilirdim. aynı şey gibi... hayatım bok yoluna gidiyor şimdi, ama sikime bile takmıyorum."
"küfür etmeni istemiyorum. lütfen." diyerek durdurdu beni.
"düşünsene, gözlerin hiç dolmuyor. hüzünlü olmanın, acı çekmenin nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyorsun bir zaman sonra. ilk başlarda bunu çok fazla kullanıyorsun çünkü. önüne gelen her şeyi siliyorsun kafandan. sanki..."
az önce konuşan kadının saniyeler içerisinde uyuyakalışına şahit oldum sonra. anlatacaklarım yarım kalmıştı, yine içimi dökememiştim. uykum da kaçmıştı. rahatsız etmemek için, yavaş yavaş kalktım yataktan. tekrar aynanın karşısına geçtim, hala duygu belirtisi görmüyordum. duygu belirtisi aramaktan vazgeçmeliyim diye düşünmeden edemedim.

salona gidip kanepenin üzerine kıvrıldım. uyumuşum.

uyandığımda sabah rutinim için odama girdim. dünkü kadın yerinde yoktu. telefon numarasını almamıştım, telefon numaramı da istememişti zaten. en azından yalan söylemek zorunda bırakmamıştı beni. kırıldığımın farkında da değildi zaten. "neyse" deyip kırgınlığı da bir kenara bıraktım.

bilgisayarımı açıp "sensizliğin ajandası" isimli bloguma girdim. beynimi kontrol edemiyordum çünkü artık. bir şeyleri unutmamak için, özellikle sonsuza kadar seveceğim kadını unutmamak için yazmalı ve sürekli kendime hatırlatmalıydım. kendime acılardan acı beğenmeli ve sanki hissediyormuş gibi yazmalıydım. kimsenin duymayacağının, kimsenin bir çare bulamayacağının farkındaydım.
başlık: ve bir kadın daha.

bugün gidişinin kaçıncı günü olduğunu saymadım. gidişinden beri kaçıncı kadındı kim bilir dünkü kadın. sana "kadın" ya da "sonsuza kadar seveceğim insan" diye hitap etmekten sıkıldım artık. ismini söylemek istiyorum, ismini bağırmak istiyorum ama duymazsın diye korkuyorum.
devamı gelecek...

herhangi bir gitme hikayesi.


lütfen, müziği dinlerken okuyun.

ışıkları kapatır mıydı acaba gitmeden önce? duygusal olduğum zamanlarda ışığın canımı yaktığını iyi bilirdi. iyice tembihlemiştim. gidiyordu, uzaklaşıyordu. kapının yanından geçerken ışığın düğmesine de basmadı üstelik. arkasına bakıp bakmayacağını çok merak ettim. kafam yatağın duvar tarafına bakıyordu. dönüp bakmaya cesaretim yoktu. dönemiyordum. içinden "ne olur bir şeyler söylesin" diyor muydu acaba?

kapının sesini kısa bir süre sonra duydum. yataktan kalktım. gözlerimi kontrol etmek için aynaya gitmeye karar verdim. uzun zamandır hissetmiyordum, gözlerim dolmuş muydu acaba? biraz da olsa gözyaşım akmış mıydı? özlemiştim bunları. aynanın karşısına geçip en küçük ayrıntılara kadar izledim kendimi. hayır, en ufak duygu belirtisi yoktu. neden böyle hissediyordum o zaman? midemdeki boşluğun sebebi neydi, anlam veremiyordum.

buruk bir hüzün doğmuştu içimde. hüzün olduğundan emin değildim aslında. herhangi bir şey olabilirdi, sadece hüzün olmasını istiyordum. böyle anlarda ne yapılması gerektiğini de hatırlamıyordum üstelik. mutfağa girdim. rafta duran nescafe kavanozunu görünce zulamda sakladığım sigaraların da farkına vardım. böyle anlarda sigara insanın en büyük yardımcısı olabiliyordu sanırım. kahvemi yaptım, sigaramı da alıp arkadaşlarımın doğum günümde hediye ettiği zippoyla balkona çıktım.

rüzgar esiyordu. gökyüzünü izliyordum. sigarayı içime çekerken gökyüzüne bakmak zevkli geliyordu. çocuklar mahalle maçı yapıyordu, seslerini kısmak istedim. "siktirin gidin buradan" diye bağırmak geldi içimden. küçükken mahalle maçlarında topumuzu kesmek isteyen ali amcayı hatırladım sonra, orospu çocuğu... hayatın aslında o kadar kolay olmadığını, zorluklarla dolu olduğunu küçücük yaşımızda göstermişti bize.

sigaram bitti. içeri girip yatağıma uzandım. parfüm kokusu gitmemişti henüz. midemde, aynı yerde, aynı acıyı tekrar hissettim; gittiğini fark etmemiştim bile. telefonumu açıp mesajlarıma, cevapsız aramalarıma bakmayı denedim; yoktu. telefon rehberimden ali'yi aradım. uzun süre çaldı, açan olmadı. sonra serra'yı aradım. ulaşılamıyordu. uzun zamandır annemle babamı da aramıyordum. yine arayasım gelmedi.
geri gelmişti. gözlerimin içine bakarak benden asla gidemeyeceğini söylemişti. yanıma uzanmıştı. saçlarıyla oynanmasını severdi, saçlarıyla oynamaya başlamıştım. beni sevdiğini söylemişti tekrar tekrar. dudaklarımdan öpmüştü.
yatağımdan sıçrayarak uyandım. geldiğini sandım, koşarak tüm odalara ismini bağırdım. yoktu. gelmemişti. tekrar aynaya baktım. hala en ufak duygu belirtisi yoktu. oysaki ağlamak istiyordum. içimden bir ses ağlamamı emrediyordu doğrusu.

akşam olmuştu. bir ümit gelmesini bekliyordum. geriye bıraktığı her şeyi kontrol ediyordum. yazdığı bir not vardı elimde. "bir gün gidersem..." diye başlıyordu. dün gibi hatırlıyordum bunu bana verdiği zamanı. "manyak karı. bir daha duymayayım!" demiş ve sonrasını okumamıştım.
bir gün gidersem, üzülmeni istemiyorum. bir gün gelecek ve gideceğim, çünkü insanlar her zaman gider. gitmeyi, ölüme benzetirim ben. ölümsüz insan yoktur. yaşadığı zaman boyunca hayata küfreden herkesin bir cenaze töreni olur. insanlar ağlar arkasından. oysaki, ölmek güzel şeydir. gitmek de öyle. bir gün gidersem, benim için gülmeni istiyorum senden.

bensiz yapamayacağını biliyorum. sensiz yapamayacağımı da bilmeni istiyorum. beraber "sürekli aynı şeyler zamanla sıradanlaşır" diyorduk hatırlıyor musun? beraber gülüyorduk sonrasında. parkta otururken birbiriyle uzun zamandır evli olan insanları düşünüyordum. ne kadar sıradanlaştıklarını. zamanla birbirlerini ne kadar sevemediklerini düşünüyordum. sonra, aklıma "biz" geliyordu.

bir zaman sonra, bunu düşünmeden edemedim. seni hiç kimsenin sevmediği kadar seviyorum ve bunun hiçbir zaman bitmemesini istiyorum. bana kitapların son sayfasını okumadan yırtmayı sen öğretmiştin. çünkü sonları hiç sevmezdin.

bir gün gideceğim. sonları hiçbir zaman sevmeyiz çünkü. gideceğim, çünkü...
dipnot: okuduğunuz için teşekkür ederim. hikayenin ve bırakılan notun devamı gelir mi gelmez mi bilmiyorum. iyi geceler.

bölüm bilmem kaç.

içkisinden bir yudum alıp dertlerinden bahsediyordu. fazla derdi yoktu bana soracak olursanız. bir bilge adama göreyse dert çük gibiydi, herkes kendininkini en büyük zannederdi. zaten geçmişten bahsetmek de biraz mantık hatasıydı. anlattıklarını dinlerken içimden "zaman makinem olsaydı her şeyi değiştirebilirdim" desem bile, dışarıya vuramıyordum. daha önceden, bunların hiçbiri yaşanmadan önce tanışmak isterdim ama bazen hayatta bazı şeyler istediğimiz gibi gitmiyordu. konu aşk olduğunda özellikle.

gecenin ilerleyen saatlerinde fazla alkol kullanmamıştım. "içki içmenin bir adabı vardır" diyen adamı hatırlıyordum çünkü. güzel bir sohbet sırasında bir bardak bira en az kırk beş dakikada bitmeliydi. garson olsaydım eğer "piç kurusuna bak, parası yok ama sarhoş olmaya gelmiş" diye düşünmeden edemezdim. odaklanmada sorun yaşıyordum, "evet... sonra ne oldu? neden sonrasını anlatmıyorsun?"
sonrasını hatırlamıyordum aslında. sonrasını tamamen hayal dünyamda yaşamış olabilirim. sonrasının pek önemi yok zaten.

Bu Blogda Ara