Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

saçmalattirik: "kırmızı kapılar?"

tam "olur bu" diyorum, tam "oldu" derken bir yazı başlığı takılıyor kafama. içimden bir ses diyor, "içinde bir ses yok..." diyor, içimden bir ses "kırmızı kapılardan bahset bana." diyor. içimdeki sesi anlamlandırmaya çalışıyorum sessizce. "içinizdeki sese kulak verin." diyor televizyondaki amca. televizyonun sesi o kadar yüksek ki duymamazlıktan gelmek içine çekiyor beni. sen kimsin? peki ya kırmızı kapılar?
bugün bir kaç kadeh daha içmiyorum. sigaramın yanan tarafı çok sıcak, ne kadar uzaklaşırsan o kadar yakıyor ve ne kadar yaklaşırsan yaklaş; yanıyorsun. sigaram 1992'de doğdu, sigaram büyüdü. sigaramın hayalleri vardı, sigaram 18 yaşındayken zengin olmanın tadına bakacaktı. bu günlük sigara çok fazla geldi, bırak beni, içmem gerekiyor. bir düşünüyor içimden bir ses. bir psikopat oluyorum, bir farklı insan. aynı hayatı yaşayan, aynı sigarayı paylaşan üç beş adam. çok karışık dönemler falan. akıbeti belli yaşamların ortasında doğm…

bir pink floyd eseri.

hafiften saykodelik sanrıları başlamış zamanın. bir çabuk ilerliyor, bir yavaşlıyor, kısık bir sesle pink floyd çalıyor içeriden. delirdiğimi düşünen insanlara sesleniyorum; delirdim!

benim bir arkadaşımın arkadaşı vardı, kirlendiği için değil aşık olduğu için ölmüştü. kendini sekiz katlı apartmanın yedinci, "çaresizler katı" denilen bir yerin balkonundan atmıştı. intihar notunda "seninle sevişmek kadar değil ama yine de güzel olduğuna eminim kaldırımla sevişmenin." yazmıştı. o adama imrendiğim kadar kimseye imrenmedim bu hayatta. odasına girdiklerinde bilgisayarında çalan şarkının saykodelik etkisiyle intihar etmeyi istemişti herkes; ne de güzel bir ölüm yöntemiydi giderken arkasındaki herkesi götürmek. pink floyd'un "don't leave me now!" diyişlerini duymuşlar olaya tanık olanlar.

aslında sevdiği güzel bir kadın da değildi. kirliliği sevseydi böyle olmazdı diye dert yanmıştım arkadaşıma. yüzüme öyle bir bakmıştı ki, o an kendime bir yumruk atası…

14 şubat, terk edilmek için güzel bir tarih.

insanlığın kaderinin terk edilmek olduğunu anlamak için fazla büyümek gerekmiyor. henüz ilkokula başladığımda, çok sevdiğim, beni çok seven bir öğretmenim vardı hiç unutmuyorum. hocam demeye başlamadığımız zamanlardı o zamanlar. birinci sınıf bittiğinde, babasının da bitmekte olduğu haberini almıştık. hayatımda en sevdiğim öğretmenimin babası kanser olmuştu, öğretmenimiz tayinini ona yakın bir yere istemişti.

daha ikinci sınıfın başındaysa gelenin gideni her zaman aratacağını öğrenmiştim. bir şeyleri erken öğrenmenin güzel bir tarafı yok; bu günleri yaşadığımdan beri bana her gün terk edilecekmişim gibi gelir.

"hayatın tokadını erken yedik" lafı vardı zamanında internet aleminin asi klavyelerinden düşmeyen. hayatı, en sevdiğimiz dakikalarda, erken gelen gollerle farkı açan tanrının laneti üzerimizdeyken öğrenmek kötü aslında. eğer ki erkenden fark açılırsa kural bellidir; maçı erkenden bırakırsın. gerçi biz mahalle maçlarının en güçlü mahallesiydik, ama tanrının futbol kural…

ceren, baş harfi büyük.

en son tanrıyı ne zaman aradığımı düşünüyordum, uzun zamandır konuşmamıştık. bazen bir şeyleri düşünmek yetmez, arar konuşursun. bir gün sincan yokuşundan merkeze doğru yürüyordum, bir kadın vardı, buzda kaymış ve ayağı burkulmuştu. ağlıyordu. yanından geçmiştim bakmadan. hayatımdaki en büyük pişmanlığı eve gittiğimde yaşadım. bazen olur böyle şeyler; tanrı yanına kadar gelir ve sen koşarak uzaklaşırsın.
aradığım kişiye şu an ulaşılıyordu, kimi aradığıma dair en ufak bir fikir beslemiyordum. "alo" demedi bir ses, zaten alo kelimesinden de nefret ederim. ben "ceren" dedi, baş harfi büyük. ben "mustafa" dedim, kısaca odun derler. "güzel" dedi o da, "benim de yıllar önce bir sevgilim vardı, kısaca odun derdim." kimi zaman neyi, neden anlattığım bilinmez. bir lafa bir zamanlar ile başlıyorsam eğer, bir zamanlar illa ki olmamıştır öyle bir şey. gerçeklik ile hayal dünyası arasındaki farkı düşündüğünde hangisinin gerçek olduğunu anlamak zama…

bu ankara bensizken daha güzel.

tam sekiz yerinden bıçakladım sigarayı, tam dokuz yerinden kanadı. tek tek saydım, dumanıyla ağladı. en güzel masalları okudum, en mutlu sonları ezberlettim kendisine ölmeden önce; mutlu ölsün diye.

bugün bir kez daha özlem duyacağım bu nefret ettiğim şehre, bir kez daha uzaklaşacağım kendisinden. bir kez daha gelmek nasip olur mu bilmiyorum; bir kez ölebilsem öğrenirdim. bir kez olsun sekiz yerimden bıçaklamasın bu şehir beni, bir kez olsun dokuz yerim kanamasın ve bir kez olsa da mutlu bitmesin masal. bir kez olsun... bir kez kadeh kaldıralım bu şehre, sarhoşken daha güzel.

elveda derdim sana ankara ama... ne bileyim, bu şehir sanki bensizken daha güzel. ben geldiğimde her yer ağlıyor, her sokağın kanıyor ya da ne bileyim... bu şehir sanki bensizken çok daha güzel. ben geldiğimde her yer susuyor, sessizlik kaplıyor ve bu şehrin yaşayanı bilir; bensizken bu şehir... neyse siktir et.

bölüm 3: hiç var olmayan gidiş hikayesinin sonu.

bölüm 1'e şu adresten: http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/02/herhangi-bir-gitme-hikayesi.html, bölüm 2'ye de şu adresten: http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/02/bolum-2-herhangi-bir-gitme-hikayesi-daha.html ulaşabilirsiniz.

bugünün garip olan hikayesi, yıllar önce ölmüş olan dolmuşçu hilmi abi'nin beni aramış olmasıydı. telefonda sesi titrek geliyordu. "abi, sen ölmemiş miydin? tabutunu ben kaldırdım, çok iyi hatırlıyorum." demiştim. "boşver şimdi benim ölümümü, evin önüne çık. geliyorum." diye cevap vermişti o. el mahkum, bir ölüyle görüşmenin nasıl olacağını merak ederek dışarı çıkmıştım.

ölümünün üzerine yıllar geçmesine rağmen hiç değişmemişti hilmi abi. öldüğünde yanlış hatırlamıyorsam 26 yaşındaydı. bense 18dim henüz. ölümü beni hiç etkilememişti. hayata dair felsefesi "ölmek istiyorum. sigarayı bu yüzden içiyorum. genç ölmek, en iyisi." olan insanlardandı o. bir gün akciğerinin nasıl olduğunu anlamadığımız şekilde yandığını duy…

dertler deryası.

birinden hoşlanayım dedim, birinden hoşlandım da. severim belki diye düşündüm, aşık olurum, sonrası gelir. hayatım düzene girer, yani en azından beni güçlü hissettirir dedim. hayatıma biri girdi, yani en azından hoşlanmayı denedim olm. düşünsene, aşk'a inanmıyorsun, sevgiye falan inanmıyorsun ama birine aşık olmak istiyorsun. ben de kendimi kandırdım ve "olur" dedim. olacaktı belki, bilmiyorum. olabilirdi. ama ben pes ettim sonradan.

hani insanın içine bir his doğar ya, "olmayacak abi. belli bu." dersin. bunu dediğim halde "lan belki olur" diye değiştirmeye çalıştım fikrimi. kendime inanmayı reddettim ve peşinden gittim. benim bir özelliğim vardır, kolay pes ederim. kitap yazmayı istedim, yazmaya başladım ama vazgeçtim sonradan. çalışmak isterim bazen, çalışmaya başlar başlamaz vazgeçtim. biriyle konuşasım gelir, selam yazdıktan sonra pişman olurum mesela. en son hatırlıyorum da; bir bilgisayarım olursa dünyayı kurtarırım demiştim.

burada büyük bir bo…

bölüm 2: herhangi bir gitme hikayesi daha.

birinci bölüme http://katilinmektubu.blogspot.com/2014/02/herhangi-bir-gitme-hikayesi.html adresinden ulaşabilirsiniz. lütfen, müzik eşliğinde okuyun.

ilk defa bir kadın yatakta böyle inliyordu. daha önce kadınların orgazm taklidi yaptığını bir çok yerde okumuştum. bu kadının orgazm taklidi yaptığından emindim ama ilginçtir ki hoşuma gidiyordu. yatak performansımın kötü olduğunu biliyordum. umrumda da değildi zaten. arada sırada dudaklarından öpüyordum. sevişmenin en çok sevdiğim tarafıydı zaten. sonra hormonlarımızın birbiriyle etkileşime geçmesine izin veriyor, kendimi ona bırakıyordum.

bazı kadınların en hassas noktası, sevişme sonrasında yapılan masum sohbetlerdir. bu kadın diğerlerinden farklıydı. ilk defa birisi kendi dertlerini anlatmak yerine beni tanımak istediğini söylemişti. nazikçe "beni tanımanı istemiyorum, geleceğimizin olmayacağını ikimizde biliyoruz." diyerek teklifini reddetmeye çalıştım. "bana bir fahişeymişim gibi davranmak zorunda değilsin, sadece t…

herhangi bir gitme hikayesi.

lütfen, müziği dinlerken okuyun.

ışıkları kapatır mıydı acaba gitmeden önce? duygusal olduğum zamanlarda ışığın canımı yaktığını iyi bilirdi. iyice tembihlemiştim. gidiyordu, uzaklaşıyordu. kapının yanından geçerken ışığın düğmesine de basmadı üstelik. arkasına bakıp bakmayacağını çok merak ettim. kafam yatağın duvar tarafına bakıyordu. dönüp bakmaya cesaretim yoktu. dönemiyordum. içinden "ne olur bir şeyler söylesin" diyor muydu acaba?

kapının sesini kısa bir süre sonra duydum. yataktan kalktım. gözlerimi kontrol etmek için aynaya gitmeye karar verdim. uzun zamandır hissetmiyordum, gözlerim dolmuş muydu acaba? biraz da olsa gözyaşım akmış mıydı? özlemiştim bunları. aynanın karşısına geçip en küçük ayrıntılara kadar izledim kendimi. hayır, en ufak duygu belirtisi yoktu. neden böyle hissediyordum o zaman? midemdeki boşluğun sebebi neydi, anlam veremiyordum.

buruk bir hüzün doğmuştu içimde. hüzün olduğundan emin değildim aslında. herhangi bir şey olabilirdi, sadece hüzün olmas…

bölüm bilmem kaç.

içkisinden bir yudum alıp dertlerinden bahsediyordu. fazla derdi yoktu bana soracak olursanız. bir bilge adama göreyse dert çük gibiydi, herkes kendininkini en büyük zannederdi. zaten geçmişten bahsetmek de biraz mantık hatasıydı. anlattıklarını dinlerken içimden "zaman makinem olsaydı her şeyi değiştirebilirdim" desem bile, dışarıya vuramıyordum. daha önceden, bunların hiçbiri yaşanmadan önce tanışmak isterdim ama bazen hayatta bazı şeyler istediğimiz gibi gitmiyordu. konu aşk olduğunda özellikle.

gecenin ilerleyen saatlerinde fazla alkol kullanmamıştım. "içki içmenin bir adabı vardır" diyen adamı hatırlıyordum çünkü. güzel bir sohbet sırasında bir bardak bira en az kırk beş dakikada bitmeliydi. garson olsaydım eğer "piç kurusuna bak, parası yok ama sarhoş olmaya gelmiş" diye düşünmeden edemezdim. odaklanmada sorun yaşıyordum, "evet... sonra ne oldu? neden sonrasını anlatmıyorsun?"
sonrasını hatırlamıyordum aslında. sonrasını tamamen hayal düny…