Ana içeriğe atla

dertler deryası.

birinden hoşlanayım dedim, birinden hoşlandım da. severim belki diye düşündüm, aşık olurum, sonrası gelir. hayatım düzene girer, yani en azından beni güçlü hissettirir dedim. hayatıma biri girdi, yani en azından hoşlanmayı denedim olm. düşünsene, aşk'a inanmıyorsun, sevgiye falan inanmıyorsun ama birine aşık olmak istiyorsun. ben de kendimi kandırdım ve "olur" dedim. olacaktı belki, bilmiyorum. olabilirdi. ama ben pes ettim sonradan.

hani insanın içine bir his doğar ya, "olmayacak abi. belli bu." dersin. bunu dediğim halde "lan belki olur" diye değiştirmeye çalıştım fikrimi. kendime inanmayı reddettim ve peşinden gittim. benim bir özelliğim vardır, kolay pes ederim. kitap yazmayı istedim, yazmaya başladım ama vazgeçtim sonradan. çalışmak isterim bazen, çalışmaya başlar başlamaz vazgeçtim. biriyle konuşasım gelir, selam yazdıktan sonra pişman olurum mesela. en son hatırlıyorum da; bir bilgisayarım olursa dünyayı kurtarırım demiştim.

burada büyük bir boşluk var, bu noktadan başka noktaya atlamak istiyorum.

bugün birilerine fal baktım, fal bakmak gerçekten güzel şey. insanlara umduğu şeyleri söylersen eğer mutlu oluyorlar, insanlar garip varlıklar zaten. yalan söylemen yetiyor. fal bakarken, insanların hayatının ne kadar gereksiz olduğunu fark ettim. sigara içmeye çıktım, aldığım oksijen bomboştu. ilk defa bu kadar derinden hissettim bunu. bir an kendimi balkondan aşağıya atmak istedim, sonra yaşamak için bir amaç aradım kendime.

geçen sene mayıs ayının sonlarıydı, çok iyi hatırlıyorum. bir arkadaşım bana, oda arkadaşıma aşık olduğunu anlatıyordu. bana "mustafa... neden yaşıyorsun? bir amacın var mı?" diye sormuştu. bazı yüzleşmek istemediği sorular vardır insanların. bazı insanlarsa yıllardır kendine sormak istediğin soruyu tek bir seferde, korkusuzca sorarlar. bu yüzden insanlar çok gereksizdir aslında. o an düşündüm ben de. pek sık kendimi düşünmem ben, ama o an düşünmüştüm bunu. nasıl olduysa unutmuşum bu soruyu. ağzımdan ne "ailem" kelimesi çıkmıştı, ne de başka bir kelime çıkmıştı biliyor musun?

ailem olsaydı, ailemin bana verdiği sorumlulukları yapardım. başka bir şey olsaydı, onun peşinden koşardım. aynaya falan bakmadım o günden sonra. yani her sabah aynaya bakıp "bugün ömrünün son günü olsaydı, ne yapardın?" diye soran insanlar vardır. ben aynaya bakıp "odun. bugün ömrünün son günü olsaydı ne yapardın?" diye sormaktan korkuyordum. bugün ömrümün son günü olsaydı, yapmak istediğim hiçbir şey yoktu çünkü.

ben psikolojinin insanı etkilediğine inanırım biliyor musun? psikoloji, bir insanın her şeyidir. bir şeyi unutabileceğini düşünüyorsan, unutursun. bir şeyi rüyanda görmek istiyorsan, görürsün. ben "kanser olmak istiyorum" dediğim zaman 14 yaşımdaydım. beynimin bir yerinde, tedavi edilemeyen bir tümör çıksaydı hayatım daha güzel olacaktı. çünkü insanlar çok değişik varlıklar. insanlar, sahip olduklarının değerini... pardon, sigara yakıp geliyorum bir dakika.

insanlar, sahip olduklarının değerini sadece onları kaybettiklerinde anlarlar. bu yüzden bulduğum her fırsatta sahip olduğum insanlardan gittim ben. kimde kendimi değerli gördüysem gitmeyi tercih ettim, zaten kimse de "gitme" demedi. dünden razıydılar gitmeme. değerimi anlamışlar mıdır ya da bir değerim var mıydı hiç bilmiyorum.

insanlar "yağmuru çok seviyorum" deseler bile yağmurdan nefret ederler biliyor musun? hiç unutmuyorum, üniversiteye ilk başladığım zamandı, bursaya ilk gittiğim zamanlar. sabah dersine her zamanki gibi gitmemiştim. dışarıda yağmur vardı. yağmurda yürümek için dışarı çıktım, etrafımda kimse yoktu. yurdun kapısına doğru ilerledim, güvenlik görevlisi beni durdurdu ve "neden yağmurda yürüyosun? hasta olacaksın." dedi. ben kendimi ilk defa tanımadığım bir güvenlik görevlisinin yanında güvende hissetmiştim. insanın o güne kadar güven zannettiği şeyin güven olmaması bana çok koymuştu biliyor musun?

annemin bir mektubunu görmüştüm o dönemde. "oğlum" diyordu annem... "sen benim biricik oğlumsun, ama biz seni yavaş yavaş kaybediyoruz. sen farkında değilsin, ama senin için uyuyamıyorum. bazen geceleri kapına gelip seni dinliyorum, uyuyor musun diye kontrol ediyorum ama içeri giremiyorum. seninle konuşamamaktan korkuyorum." yazıyordu. o zamana kadar çok ağlamıştım, ama o anki ağladığım zamanı hiç unutamıyorum. "ağlamak" denilen şeyi insanların gerçekten yapamadığını, insanların ağlarken aslında yalandan ağladığını ilk o zaman fark etmiştim.

sonra bir arkadaşımı aramış ve "efsar! ben çok kötüyüm." demiştim. bunu da dün gibi hatırlıyorum, kendisi şimdi hatırlıyor mudur bilmiyorum. telefonda birilerinin ağlamasından nefret eden ben, o gün ilk defa telefonda birine ağlıyordum.

insanların ağlamasından nefret ederim biliyor musun? çünkü insanların en masum olduğu, duygusal olarak en açık olduğu anlardır ağladığı anlar. ağlayan bir insanı istediğin gibi kullanır, istediğin her şeyi yapabilirsin. o günden sonra en çok değer verdiğim arkadaşım efsar olmuştu. sonrasında kendisini de kaybettim zaten; sevgilisi çok iyi insandır, allah mutlu etsin.

bursa'ya gittiğim zaman hayatın bu kadar zor olacağını hiç tahmin etmemiştim aslında. sonra ne olduysa, ankara'ya tekrar geldiğimde oldu. insanlar tatil için seyahat yapmamalı bence; insanlar seyahat yapıyorsa eğer, arkasındaki her şeyi silmeli ve gittiği yere asla gelmemeli. çünkü bir yerden gittiğinde; geride kalan hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

zira benim de olmamıştı. neyse.

geçenlerde bir kadına, bir kadına çok aşık olduğumu anlatıyordum. "senden bu kadar güçsüz olmanı beklemiyordum. ben seni güçlü zannediyordum. yani böyle kolayca etkileneceğini sanmıyordum." demişti. insanların beni bu denli güçlü zannediyor olmasından da bıktım biliyor musun?

kendimi yunuslara benzetiyorum bazen. yunuslar, ne kadar acı çekerse çeksinler, bir tuzağa bile yakalanmış olsalar, yüz yapıları onları gülüyorlarmış gibi gösterir. ben en son babamdan okkalı bir tokat yediğimde de gülüyordum. en yakın arkadaşım sevgilisinden ayrıldığında kahkahalar atıyordum. yapım böyleydi; keşke üzgün olduğumu görebilseydiler.

fazla bir şey istemiyorum aslında. benim mutsuzluğum çok uzun bir süreyi kapsıyor. "son zamanlarda şunu yaşadığım için çok mutsuzum" diyemiyorum, genel olarak mutsuzum ve kimse mutlu olduğum bir ana denk gelmemiştir belki de.

hayat, çok profesyonel oyuncuların bulunduğu bir senaryoya sahip. hayat, bu dünyanın en güzel romanı. hepimiz rol yapmak için gönderildik ve beni oluşturan senarist bana gülmemi emretmiş. lütfen, beni anlayın.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…

1 yıl.

buraya yazmayalı çok uzun zaman oldu. her gün yazdığım, yazmadan duramadığım, yazarken paketlerce sigara bitirdiğim günleri hatırlarım. insan hayatı biraz garip olsa gerek; insanı, yazmadan duramadığı günlerden yüzüne bile bakmadığı günlere getirebiliyor. insan hayatı garip gerçekten... size, bu garipliklerden bahsetmek isterim.

hiç, ömür boyu mutlu olmayacağınıza inandınız mı? "sınırsız seçenek hakkın olsaydı, şu an seni ne mutlu ederdi?" gibi bir soruyla karşılaşıp cevapsız kaldınız mı? hayatta bir adım daha ileri gidemeyeceğinize, gücünüzün kalmadığına, pes ettiğinize, her şeyden pes edeceğinize ve hiçbir şeyin sizi mutlu edemeyeceğine inandınız mı? ben inandım. körü körüne inanıp, körü körüne yaşadım bunları; kendimi mutsuz etmek için elimden geleni yaptım. hayatım boyunca çıktığım merdivende, bir sonraki adımı atmaya sıkıldığım için inmeye başlamıştım. güçsüz olduğumdan değil, sıkıldığımdan. yaşarken yaşamaktan sıkılır mı insan? ben sıkıldım, çoğunuz gibi.

eskiden olsay…