yine progressive girdik!


güzelim barış manço hayatını kaybetmeseydi hayatı daha iyi yaşayabilirdik. gülmeyi kemal sunal'dan öğrenmiş bir neslin, şu garip dünyanın yeni nesil esprilerine gülmesini beklemeniz en büyük hatanız zaten sizin. gerçi biz renksiz televizyon ekranlarının renkli esprileriyle de büyümedik, ama sokaklarda oyun yaratmanın ne olduğunu en iyi biz biliriz!
ikinci katının dublex olduğu apartmanımızda yaşayan onurcan'ımız vardı bizim. apartmanın ikinci katına dublex daire koymak nedendir hiç düşünmemiştim ama garip bir hatıradır hep. kömürlüğün önünde oturmuş geleceğe dair planlarımızı konuşmak gibi bir saçmalık yapmıyorduk onurcan'la o gün. daha önemli meselelerimiz vardı, pokemonu henüz yeni izlemiş ve hep beraber dışarı çıkmıştık.

küçüktük ya, hayal gücümüz genişti. "oğlum," demişti onurcan, "benim küçükken pokemonlarım vardı. pikaçu elektrikle skörtılı çalıştırır, skörtıl su fışkırtırıp beni yıkardı." demişti. inanıp "balbazar ne yapıyodu?" diye sormuştum. "televizyon izliyordu." demişti.

o günlerin en büyük hayal kırıklığıydı benim için. anneme babama "bana neden pokemon almadınız?" diye ağlamak gibi bir saçmalık yapmak yerine televizyonun başına geçmiştim. annemin "hadi oğlum uyu, yarın pazara gidip sana gözlük alırız." demesiyle irkildim. ertesi gün pazar diye dişçiye gitmiştik. yastığımın altına koymadığım dişimin en büyük hediyesi pazardan alınmış rengarenk gözlükleriydi. ray-ban gibi saçma sapan bir şey de değildi; rengarenkti oğlum rengarenk!
passaparola programıyla genel kültürünü hiçbir zaman geliştirememiş, gördüğü her soruyu paslayarak çizgi filmini bekleyen bir neslin ürünüyüm ben. en büyük sorunum da; büyüdüğüm nesle ait hiçbir şey kalmaması.
henüz kitap ile tanışmadığım dakikalarda kuzenimin çok fena dayak yediğini hatırlıyorum ama anlatacaklarımın bununla hiçbir alakası yok. erkek olan kuzenlerimin bayram ziyaretine geldiği zamanda içtikleri sigaranın iğrencimsi tadını hiç unutmam. paralarımızın bayram harçlıklarıyla fazlalaştığı, ama yine de sigaraya verecek parayı gereksiz bulduğumuz zamanlardı onlar. cips daha mantıklıydı en azından.

yarısı içilmeden yere atılmış sigaranın üzerinde parlamentimsi bir şey yazıyordu. kuzenlerimin neden bu kadar sevindiğine dair hiçbir fikrim yoktu. cebinden çıkardığı çakmakla, yerden henüz bulduğu üzeri kirlenmiş sigarayı yakmaya çalışıyordu. "ne yapıyorsun oğlum?" demiştim, "sigara içiyorum." demiş ve yakmıştı. en acısı da okul turnuvasında defansta bel kemiği oynarken; ayakkabı bağcığımı bağlamak için eğildiğim sırada, ortasahadan gelen sert şutun kafama çarpmasıydı. bunun da konuyla alakası yok.
ergün penbe'nin arsenal maçında gösterdiği performansı hiç unutmam. maçın son dakikalarıydı, iki takım da futbolu bırakmış penaltılara kalmak istiyordu. bana bu heyecanı yaşatan bir nesilim ben; öyle masumdum ki... ergün'ün, rakip takım kendi arasında paslaşırken topun arasına girmesini ve bir mucize ile 10 kişiyi çalımlayıp golü çakmasını bekliyordum!
hayatıma ilk vurgunu damardan vurduğum zamanı unutamıyorum çocukluğum gibi. yalnızlığın en dibinden toplu mesaj ile haykırışa doğru kalkmıştım. "deliriyorum, lütfen beni kurtarın!" yazmış, balkonun kapısında oturuyordum. tanrının varlığına dair işaret istemiştim, tanrıya dair hayaller kuruyordum ve aklımda deliler hastanesi vardı.

bir deliler hastanesine gitmeyi, delilerin neden delirdiklerini öğrenmek istiyordum. "tanrının varlığına aşırı derecede kafayı takıp da deliren, işaret isteyip de kuş gördüğünü zanneden insanlar var mıdır?" diye sormadan edemiyordum. zira hiçbir zaman deliler hastanesine gidemedim ve hiçbir zaman da delilerin neden delirdiğini öğrenemedim.
korkunç derecede geçmişten bahsetmişken yaşadığım en büyük hayal kırıklığımdan bahsetmeyeceğim. resim dersinin karneye bir olarak düşmesi hiçbir insanın hatası değildir çünkü! 55 saatlik uykusuzluğun henüz atlatılamadığı şu dakikalardan bildiriyorum size, kendimi suçlu hissediyorum. facebook'ta yazdığım ve şu anki duygularımı da ifade eden şu cümlelerle yazımı bitirmek istiyorum:
"biz küçük adamlarız, çok küçük. ama büyük kararlar vermemiz gerekiyor, bazen "hadi be, deneyelim bare! belki olur lan. olm biz güçlü bir ekibiz! belki her şey yolunda gider" diyorsunuz. bazen pes etmemeyi kendine amaç ediniyorsunuz ama hayat bu; her şey istendiği gibi gitmiyor. bazen insanların dalgasına maruz kalıp 'ne iş anlıyorsunuz bundan be, para kazanmıyorsunuz.' diyorlar falan ama siz her şeye inat sabrediyorsunuz. ama bazen, ne kadar isterseniz isteyin işte; olmuyor."
durum böyle olduğunda, sanki her şeyin sorumlusu kendinmiş gibi hissetmek daha acısı. işte bu duruma da facebook'ta yazdığım şu durum yorum yapıyor:
ne oluyor biliyor musun? bu kadar şey kötü gittiğinde sorunu artık olanlarda değil; kendinde arıyorsun. daha kötüsü de var; buluyorsun da.
ve ne var biliyor musun? gün geçtikçe başarıdan da uzaklaşıyorum.
bunalım, depresyon, aşk falan... hepsini siktir ettim.
bu hayatta sadece bir "başarı" kazanmak istiyordum.
şimdi, bir boka ümidim kalmadı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 yıl.

neden rap(müzik) yapamadık?

farklılaşamadıklarımız