karanlık yolun sağı.

küçüklükten beri kurduğum hayallerle yürüyordum zifiri karanlığın altında. henüz yeni öldürmeye başladığım çocukluğum, büyümeye karşı direniş sergilerken acı çekiyordu. küçük çocukların acımasızca öldürüldüğü bir ülkede kendisini öldürmemi istemiyordu belkide. ona göre bu kadar cani ve yamyam ruhlu olamazdım.

anlatmaya çalıştım. bir çocuğun acımasızca öldürülmesine sebep olacak neler olduğunu anlamaya çalıştı içimdeki çocuk. son nefesine kadar direnmeyi istiyor, her yediği darbede gittikçe güçsüzleşiyordu. kurduğu barikatlar, antikor adı verilen ne olduğu belirsiz savunma mekanizmasıyla teker teker kaldırılıyordu.

gözyaşları akmadı çocuğun. en çok içimin yandığı şey oldu bu. öldü çocuk. ruhumla birlikte.
gündüzlerin kaldırılmasını istiyorum. güneş diye bir şey olmasaydı eğer, fotosentez yapamayan yeşilliklerin ruhlarının ortadan kaybolmasını büyük bir zevkle izleyebilirdim. oksijensiz kalmış bir dünyanın ne kadar ayakta kalabileceğini merak ediyorum. şimdiye kadar hunharca harcanmış oksijenin kısıtlı olduğunu öğrenen insanoğlunun, acı içerisinde çırpınışlarını ve otuz saniyelik nefes alamayışlarını merak ediyorum.

yıllarca güneşte kalmış, aydınlıkla bulaşan bir virüse maruz kalmış bir insanın karanlık tarafını anlatıyorum ben size. sadece geceleri ortaya çıkan vampir ruhumun bir yansımasını, aydınlık içerisinde kalmış bilgisayarımın ekranına bakarak anlatıyorum. var olan kanım tükenmek üzere; daha fazla kana ve kanını emebileceğim daha fazla insana ihtiyacım var.

tekrar tekrar bıçaklanmış bir kalbin en derinlerinde saklananları anlatıyorum. sadece saplanmış bir bıçak değil üstelik... saplandıktan sonra bıçağı çevirmiş ve "daha fazla acı çeksin! daha fazla!" diyenlerin olduğu bir topluluktan yazıyorum size. anlatacaklarım bitmedi.
korku dolu rüyalarımdan uyandım, her şey başa döndüğünde. yine aynı yatakta, aynı şekilde, kıpırtısız yattığımı farkettiğimde rahatlamıştım. bir rüyamda içimdeki çocuğu öldürüyor, diğer rüyamdaysa vampir oluyordum. bilinçaltım bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

kalktım yerimden, kendime bir kahve yaptım. içimdeki çocuğun yerinde olduğunu bilmek beni rahatlatıyordu. ve henüz insanların kanını emen bir vampir olmadığımı bilmek de öyle.

gece uykumu alamayacağımı anlamıştım. dışarı çıktım, yine gecenin zifiri karanlığındaydım. küçüklükten beri kurduğum hayallerle birlikte yürüyordum. henüz öldürmeye başlamadığım çocukluğumun keyfi yerindeydi.

yalnızlığı düşündüm, ne kadar yalnız olduğumu. ne kadar ilgiye muhtaç olduğumu düşünüp yalnızlığıma ağladım sokağın ortasında. güzel bir duygu değildi.

hep yanlış insanları buluyorsun kardeşim.

kendi hayal dünyamda yarattığım bir laboratuvar var ve içerisinde sadece son zamanlardaki dertlerim araştırılıyor. yavaş yavaş seviyorum ben bir insanı her seferinde; hızlı birisi gelip alıyor elimden. yavaş yavaş kazanabileceğimi düşündüğüm herkesi bir anda kaybetmemin ona verdiği yetkiye dayanarak konuştu bugün oda arkadaşım: "oğlum sen manyak mısın? hep yanlış insanları buluyosun. doğrun yok."

birbirinden amaçsızca kesilmiş paragraflarımı inceliyor oldum son zamanlarda. konunun başını çok güzel getirmişken, bitiremeyişlerimin derdini edindim kendime. konunun en güzel yerine gelirken -kalbi yerinden bıçakla kesilmiş ve çıkarılmış bir kadına yapılmış gibi- kesiyorum söyleyeceklerimi. kafasının içerisinde yüzlerce düşünce birikmiş insan olmaktan ziyade; kafasının içerisinde yüzlerce karakter yaratmış bir insan olmaktır bana göre zor olan. yine paragrafın sonuna geliyorum ve inan bilmiyorum devreye hangi karakterimin gireceğini.

mutsuz olmak için tüm sebeplerimi birleştirdim bugün. hepsini çöpe atabilir, pis kokusuyla belki de yıllarca yaşayabilirdim. tüm sebeplerimi dağıttım sonra, bugüne kadar birleştiğim her insana yaptığım gibi.

acı çekiyor olmanın bana verdiği hazzı anlayabiliyorum. sigara bağımlısı gibi, sekse bağlanmış iki insan gibi ya da uyuşturucuya bağlanmış keş gibi acıya bağımlıyım ben de. acısız bir yaşamın varlığını düşünemiyorum. ben acı çektikçe, diğer insanların da acı çekmesine sebep oluyorum. bu yüzden beni terk edip gitmesini istiyorum herkesin; ve bu yüzden...

bu yüzden, hayatımı düzeltebileceğine inandığım bir kadının; hayatımı düzeltemediğini gördüğümde, hayatından çabucak çıkıyorum.

hayatıma yanlışlıkla girmiş doğru insanların söylediği "çabuk pes eden bir insansın" lafını kabul etmiyor, ısrarla reddediyorum artık. çünkü benim pes ediyor olmamla ilgileniyorlar; neden bu kadar çabuk pes ettiğimle değil. kendileri için yaptığım fedakarlıkların hafiften farkında olsalar güçlü olduğumu iddia ederlerdi. "çok güçlüsün!" dediklerinde de ısrarla reddeder ve "hayır... ölmek üzereyim." diyebilirdim ama olsun. onların aklında sürekli güçlü kalabilirdim.

yanlışlıkla paragraflar yazdım ve yanlışlıkla kendimden bahsettim yine. kendimden o kadar bahsediyorum ki; oturup kendimden utanır oldum. aynaya baktığımda gördüğüm yüz bana ait artık; her baktığımda daha net görebiliyor ve her baktığımda daha da nefret ediyorum kendimden. her zamanın aksine, bir kadınla sevişmek istiyor ve en azından bunu tatmak istiyorum uzun zamandır.

bunları isterken sevişebileceğim bir kadın tanıyorum ve yazıda ilk paragrafa, hayatta en başa dönüyorum tekrardan...
yavaş yavaş seviyorum ben bir insanı her seferinde; hızlı birisi gelip alıyor elimden. yavaş yavaş kazanabileceğimi düşündüğüm herkesi bir anda kaybetmemin ona verdiği yetkiye dayanarak konuştu bugün oda arkadaşım: "oğlum sen manyak mısın? hep yanlış insanları buluyosun. doğrun yok."

böyle bir şey, olmadı.

saatler önceydi yalnızlığın evimden gitmesi. henüz adı konmamış bir parkta buldum sonra. adını "yalnızlar parkı" dediği bir yerdeydi. yanına uzanıp uzattığı vodkasından bir kaç bardak içebilir ya da bir an önce onu terk edebilirdim. aslına bakarsan, yalnız olmak zevk veriyordu.

bir kadının ayak seslerini duydum. üçüncü katta çaresiz bir şekilde, vodkanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanaraktan oturuyordum. birinci merdiveni ç... ikinci merdiveni de çıktı kadın. kolay olanı yaptı; düz gitti. üçüncü merdivenleri çıkıyor olsaydı korkardım "birileri çaresizliğimi fark edecek." diye.

bu denli düşünüp, bu denli yazmayalı uzun zaman oldu. bir kadının hayatımı düzeltebileceğini düşündüm. bir kadın, eski kadınlar gibi... bir adamı tam 36 yerinden vurdu.

kendimi, hiç kimsenin beni özlemediği kadar özledim şu sıralar. yıllardır içeride, bi yerde saklamış olduğum duyguların bir anda ortaya çıkıyor olması çok can sıkıcı. belki de bu yüzden yalnızlığa gelemiyor, bu yüzden sürekli yanımda birisini istiyorumdur. "birisini" diyorum, sadece birisini.

gaipten sesler duyuyorum çok uzaktan taa buralara kadar uzanan. sonra kayboluşlarını dinledim. yok oluşlarını. uzaktan birini gördüm; kaybolmuşlar da oradaydı, yok olmuşlar da.

dünya üzerinde yaşayan son köpek yanıma yaklaştı. dünya üzerindeki son yalnız olmamla meşhurdum; iyi bir ikili olabilirdik. kendisini sevdirdiğini çok iyi hatırlıyorum. ve hemen hemen her şey gibi, onun da koşarak uzaklaşması hafızamda daha net yankılanıyor. zaten kimi sevsem gidiyor; biliyorum. alıştım.

balkonunda türkü söyleyen adamın bağırışları çok netti aslında. yıllarca uzaktan gelen bir adam bile duyabilirdi onun sesini. "bugün de ölemedim anne" diyordu adam. bugün de ölemedik anne.
kadının bacağına uzanmamıştım, günümü anlatmıyordum. "saçlarınla oynamak istiyorum, hiç ayrılmadan" dememişti. saçlarımla oynarken o, uyuyakalmamıştım. yukarıdan bana baktığına şahit olmamıştım hiç. derin derin düşüncelere dalıp "seni seviyorum" bile diyememişti.
hayır, hayır... hiçbirisi olmamıştı. çok iyi hatırlıyorum.

saçmalattirik: kurşun, herkesi eşit öldürür.

siktir et ya bilgisayarı, telefonu falan. dışarıya çıkalım, koşalım, oynayalım eskisi gibi. bu gece de yalnızlık evime misafir geldi. her gece var olan bu his, bugün biraz daha tanıdık ve kim bilir; alakası yok konuyla ama bugün, düne göre daha az yalan söylenmiştir.

bir tabak çorba.

anlatamadığım çoğu şeyde sakladığım, bilinmedik hayal kırıklarıyla doldum taştım. kendimi öldürmek istiyorsam sebebi kendim değilim. bunu bilmek bile acı veriyor. ne kadar fazla "intihar edeceğim" dersem, o kadar az ciddiye alınacağımı da biliyorum. insanları kendimden yavaş yavaş uzaklaştırıyorum; hızlı bir ölüm acı çektirmez çünkü.
yunuslar acı çekerken de gülümserler, ölürken de. ve, ölürken bile gülümsüyordu çocuk; en yakınındaki sandalyede, elimde çekirdeklerle izlemiştim bunu. yalnızlığıyla verdiği savaşta kaybeden tarafı yönetmişti. düşmanı tarafından öldürülmek ile kendisini öldürmek arasında savaş veriyordu son günlerde.

cevabı, hepimiz biliyorduk.
olayları hikayeleştirmeden anlatamıyorum. hikayeleştirdiğimdeyse kimse anlamıyor zaten. hayatım boyunca anlaşılmayan insan olarak kalmaktan korkuyorum. "birileri beni anlasın" diyerek başlayan küçük bir istek ancak bu kadar büyüyebilir ve büyümeye son hızla devam edebilirdi.

güzel kitaplarda hiç yaratılmamış karakterler oluşturuyorum, okurken. olay örgüsü tam önümde gerçekleşirken müdahale edemiyor olmak da acı veriyor. kitabın yazarını arayıp ulaşamıyorum; telefonlarımı açsaydı farklı olabilirdi. ben mutsuz olduğum sürece; her kitabın sonu, her filmin sonu, var olmuş her şeyin sonu kötü bitmek zorunda.

kendi yarattığım kitaplarda bile olayın içerisine dahil olamayan karakter oluyorum. dört yüz sayfalık kitabın sadece bir köşesinde ismim geçiyor ve bir okuyan tekrar okumuyor beni.

ismimi bile hatırladıklarını zannetmiyorum.

neyse, ne yazdığımı ben bile anlamamışken; gece gelecek çorbanın hasretini tutuyorum şimdiden.

bir gece daha mı yalnızlığa bağımlı kaldık üstat? bu geceler bitecek mi dersin?

tren görevlisi.

elinde sprey boyalarla kaçışan graffiticilerin arkasından koşmaya tenezzül bile etmemişti. görevlisi olduğu trenin boyanmış vagonuna bakıyordu. oturdu. yanına gittim. "neden kovalamadın?" diye sordum. "bir şeyi değiştirmezdi." dedi. gözlerinden akan bir kaç damla yaşa şahit oldum. karşımda güçlü kalmak istiyordu. yalnız kalmak istediğini hissetmiştim. "neden ağlıyorsun?" diye sordum. "bakmam gereken çocuklarım, ailem. sırf bu değersiz tahta parçası bir vagonun boyanmış olması yüzünden maaşımı kesecekler." karşılığını verdi. düşüncelere bırakmak, kendisiyle yalnız bırakmak için kalktım yanından. uzaklaştım.
hayatım boyunca yaşadığım tüm pişmanlıklar dakikalık ya da anlıktı. yaptığım şeyin arkasından günlerce düşündüğüm olmuştur belki. "siktir et ya, oldu işte." deyip geçmeyi çok sevdiğim doğru. günlerden bir gün, bugüne geldiğimde daha da derinleri düşünmeye başladım.

hayatım boyunca kim bilir kimlerin hayatlarını sikmişimdir. kim bilir, kimleri benden daha beter hale sokmuşumdur. gözyaşlarından nefret etmemin bir sebebi; görmeye katlanamıyor olmamdır. ağlayan bir amca gördüğümde babamı, ağlayan bir kadında annemi hatırlar ve onların ağladıklarını düşünürüm.

zamanında çok ağlamıştım. acaba, hayatını siktiğim insanlar da ağlamış mıdır?
gizlice odaya girip nöbetçi listelerinin tutulduğu belgeyi aradım. zaten hayattan hiçbir beklentisi kalmamış, hiçbir şeye sahip olmayan bir insandım; yakalansam bile sorun olmayacaktı. nöbetçi listesinden mehmet amca'nın ismini daksilleyip kendi ismimi yazdım yerine.

haftalar geçtiğinde, aylar geçtiğinde unutulmuştu bu konu. kimsenin haberi olmamıştı. kendi hayatımı tekrar tekrar riske atmış; mehmet amca'nın hayatını kurtarmıştım en azından.

bir gün yanıma gelmişti. "senin yaptığını biliyorum." demişti. "neyi?" dedim, suratıma gülümsedi. o gülümsemenin rengini hala unutamıyorum.
ben hep karamsarım. bir insan ameliyat alacaksa, önce öleceğini, sonra tekrar öleceğini düşünürüm. bir insanın başarılı olacağını düşünemedim hiçbir zaman. belki de ilk defa bir hikayeyi mutlu sonla bitiriyorumdur.

mutlu sonları sevdiğim için değil, üzerimde kendime kurduğum baskıyı kaldırmak için yapıyorum bunu. hayatını siktiğim insanlarını düşünmek yerine; güldürdüğüm, mutlu ettiğim insanları düşünmek için yapıyorum.

dakikalar sonra karamsarlaşıyorum zaten. gaipten düşünceler bana "peki, mutlu ettiğin insanlar şimdi nerdeler?" diye soruyor. yine yalnızlığa ve yine karamsarlığa itiyorum kendimi.

hep kendi kendime savaş vermenin, savaş dışına çıkıp başka insanların hayatını kurtarıp savaşa yalnız başıma geri dönmenin verdiği kaderi düşünüyorum kendimce. hayatı mario'ya benzetiyor ve sözü facebook'ta yazdığım yazıya iteliyorum sonra.
acaba, mario oynarken prensesi hiç kurtaramadığımız için mi bu kadar depresife düştük lan biz? her girdiğimiz kalede tek başımıza savaşıp, hep başka bir insanı kurtardık çünkü. hiçbir prenses kılıklı "diğer kaleye beraber gidelim!" demedi. kurtardığımız her insandan sonra da yalnız savaştık. kurtardığımız her insandan sonra da yalnız savaşacağız.

ilgi orospusu.

benim yalnızlığım normal bir yalnızlık değil aslında. ne bileyim, adına yalnızlık bile denilmediği noktalar var bunun. hayatıma koyduğum "ya en uç, ya en dip" kuralının oluşturduğu bir yan etki de olabilir. kendimi "ya tam olarak yalnız, ya da tam olarak kalabalık" hissetmeye odaklamış olabilirim. değişmeyen gerçeğin ta kendisiyle yüzleşmek zor geliyor sadece; kalabalığı mı, yalnızlığı mı istiyorum? bu ikilemler beni öldürüyor.

kendimi ben bile anlamıyorken, başka birinin gelip beni anlamasını beklemek ve o insana muhtaç olduğunu zannetmek çok saçma aslında. şu an ne düşündüğümü bile tam anlamıyla bilmiyorum. bu yüzden adına "yalnızlık" demek çok saçma geliyor. duygusuzluk denilebilir, anlamsızlık denilebilir, boşluk denilebilir. "hiçlik" bile dendiğinde mantıklı duruyor.

diğer bir taraftan baktığında adına ne dendiğinin hiçbir önemi yok aslında. kendimi şu an mutsuz hissediyorum, kendimi dakikalar sonra, saatler ve aylar sonra mutsuz hissedeceğim ve sebebi bu olacak! bazen kendime oturup "kendini mutsuzluğa odaklamışken ne kadar mutlu olabilirsin?" diye soruyorum. tekrar ikileme düşüyorum: "mutlu olmayı mı, mutsuz olmayı mı istiyorum?" diye kalıyorum öyle.

aslında sorunun ben de farkındayım. sorun ne biliyor musun sayın okuyan? ben bir ilgi orospusuyum ve ciddi anlamda aylardır ilgi yoksunluğu çekiyorum. "ölmek istiyorum!" dediğimde gülüyorlar, çünkü ben de gülüyorum. "intihar edeceğim!" dediğimde gülüyorlar, çünkü ben de gülüyorum. kendimle ve insanlarla ciddi anlamda iletişim kurabildiğim tek yer blogum ve sorun burada başlıyor...

"hissettiğim şeyleri nasıl soracaklarını bilen insanlarla konuştuğumda; kafamdaki düşünceler ortaya  çıkıyor ve kendimi anlatabiliyorum. ama bu siktiğimin blogunda kendimle başbaşayım. ve o kadar çok yalanı, doğruyu, düşünceyi kendimle paylaşmışım ki; kendime bir şeyleri anlatmak istemiyorum artık. kendi kendime konuşmaktan, kendi kendime bir şeyleri düşünmekten bıkmış bir durumdayım. bu yüzden, siktiğimin düşünceleriyle kendi kendime savaş veremiyor, kendimle yüzleşemiyorum artık!"

ciddi anlamda bir ilgi orospusuyum ben. ama, hayatımda kendimle ilgili her özelliği gizleyip bastırdığım gibi; içimdeki ilgi isteğini öyle bir bastırmışım ki... ilgi orospusu olduğumun farkına varmam için, bana birilerinin ilgi göstermesi gerekiyor.

neyse ya, sikerim ilgisini blogunu. ben çorba içmeye gidiyorum.

daha yalnız öleceğiz.

korkunç sirenlerin çaldığı yerde, ölü adam olacağım. kapısı açılmayan bir ambulansın hiç var olmayan deli doktoru olabilirsin sen de. yalnızlığın üzerine yapılmış kara büyülerden var oldum. bir yan etki olabilirsin sen de. hiç düşünülmeden yakılmış, 38 adet kötü huylu cadının acısını içimde taşıyorum. hıçkırıkları, ölüm çığlıkları, kulaklarımda yankılanıyor.
delinin biri, bir gün kuyuya taş atmış. bir kuyu olsaydım eğer; beni taşlamalarını istemezdim. bir cadı olamam belki, cinsiyetim izin vermez. beni gandalf gibi, dünyayı kurtaran bir büyücüymüşüm gibi düşün.

söyleyeceklerimi uzatamayacağım.

yalnızlığın fiziksel olmadığını, ruhsal olmadığını, hatta hiç var olmadığını bir düşün. yalnızlığı bizim yarattığımızı ve aslında yalnızlık denilen şeyin görünmeyen bir silah olduğunu düşün. silahını kullanmayı bilmeyen herkesin kendini öldürebileceği sonucunu çıkarabilirsin buradan. ya da bir sevgilinin, bir sevgiliyi öldürebileceği gerçeğini de.

ya da boşver. yalnızlığı bizim yarattığımızı ve aslında yalnızlık denilen şeyin hiç var olmadığını düşün.

düşündün mü? bir boka yaramadı değil mi? siktir git şimdi.

çekirdeğin dudakta bıraktığı garip tat.

bir geceyi daha godfather'ın efsanevi müziğini içten yaşayarak kapatalım. bu sefer içimizde, kimsenin bizi rahatsız edemeyeceği gerçeği olsun. şerefine içelim. şerefimize içelim, saygıdeğer dostum... benliğim.
"çekirdek yedikten sonra dudakta oluşan garibimsi tat varken dudaklarımda, beni öpebilir misin?" diyen kadını hatırlıyor musun? adet dolusu ruh halleriyle yanaştığında, sırnaşma dönemi gelmiş kedi gibi olduğunda içtiği alkolün de etkisiyle sabaha kadar sevişmek istediğini söylediğinde verdiğin tepkiyi hatırlıyor musun? sarhoştun belki de... hiçbir şeyi hatırlamıyor olabilirsin.

ben hatırlıyorum. beyninin içindeki adam.
kendinle yüzleşmek doğru bir şey değil biliyorsun. aynalar yalan söyler, insanların gözleri aynalardan farklı çalışır. aynaya göre; nereden baktığın kadarsın. bir insana göreyse; sana nereden baktığı kadar.

senin kafan böyle şeylere çalışmaz. yaşadığın göz ağrısıyla tüm hislerini unuttuğunda devreye soktuğun ben ile konuşuyorum seninle; her şeyi hatırlıyor musun?
gözü yaşlı kadının elinde silahla karşına dikilmesini; kafasına dayayıp, kendini öldürememesini hatırlıyor musun? bir kadının kafasına silah dayadığını hatırlıyorum. ve bir kadının, kafana silah dayadığını.

en iyi ölüm senaryoları sıralamasında listeye bile girememiş bu ölüm çeşidi hakkında yazdığın şeyler, kafanda yankılanıyor mu? birinci sıraya koyduğun; kafanın etrafına monte edilmiş sekiz tane silahı aynı anda ateşleyebilecek bir ölüm sistemini yaratırken sana yardımcı olmayı çok istemiştim. bunu yapmanı çok istiyorum esasında. bir silahı patlatmaya korkarken, geri kalan yedi silahı patlatmaya ne kadar cesaret edebileceğini düşünüyorum.

düşünebiliyorum da. ben, beyninin içindeki adamım. sakladığın adam.
yağlı bir çekirdekle sigaranın birleşiminde çıkan ızgaramsı kokuyu biliyor olmalısın. bir insanın kafa derisine sigarayı bastığında aynı kokuyu duyacağını tahmin ettiğini biliyorum. senin hakkında çok şey biliyorum aslında beynimin içindeki adam.

basit bir şekilde sayıldığında iki kişiymişiz gibi gözüksek de; gelişmiş bir tarama yapıldığında tek kişiyiz. ben senden daha fazlası ve daha cesaretlisiyim; biraz da aptalım... o kadar.
biraz bilinçaltına girsen; henüz fark edemediğin dövüş kulübünün ince senaryo ayrıntılarını fark edebilirdin. benim kadar zeki olsaydın eminim; kaçırdığın onca ayrıntının farkına varabilirdin.

intihar düşüncelerine gizliden sakladığın ikinci benliğini öldürmenin egosunu yaşatmayacağımı biliyorsun. elindeki silahı alsan ve kafana sıksan; yanlışlıkla kendini öldürec...
lafını kestim. özür dilerim. barut kokusu, çok güzel. öldün mü? harikasın. bilinçaltımda sancılanan dövüş kulübü senaryosunu daha iyi anlıyor olmalısın.

bir bardak su verir misin?

yine yazamadım. yazdıklarımı sildim. görüşürüz.

kendi kendine ihanet.

yıllardır aynı şeyi söylemeye devam edeceğim. yıllarca aynı cevabı verecekler: "ama, yaşadığın sistem bu mustafa. buna katlanmak zorundasın."
biraz şekerini ölçeyim istersen. şekerli çayı çok fazla içmemeni önermiştim, yine dinlememişsin. çayın soğuğundan da uzak dur, orijinalliği kaçıyor. neyse, bugünkü sorunun ne bakalım delikanlı? neden geldin yine buraya. bir haftadır aralıksız uğradığına göre, hayat çok kötü gidiyor olmalı.
tüm başarılı adamların üniversiteden terk olduğunu gösterirken, bir yandan da üniversiteyi okuyup başarılı bir adam olmamızı istiyorlar. başarısızlıklarla sonuçlanan üniversite döneminin ardından, dünya üzerindeki tüm devletlerin birleşerek gizli toplantılar sonucu bazı anlaşmalar imzaladıkları komplo teorisini öne sürüyorum.

birileri insanların zorla üniversiteye gitmesini ve gereksiz binlerce şey öğrenmesini istiyor. toprakla uğraşacak adama matematik, fizikle uğraşacak adamaysa eğitim bilgileri gibi saçma sapan şeyler öğretiyorlar.
yani yine sisteme karşıtlığın tuttu öyle mi? sistemin içinde yaşadığın ve ona ayak uydurduğun halde aykırı olmana çok şaşırıyorum doğrusu. kendi kendine düzeleceğine söz verdiğin şu günlerde, böyle şeylerle tekrar başbaşa kalman bana acı çektiriyor.
senin acı çekmen umrumda değil. insanların benden yapmamı istedikleri şeyleri yaparsam eğer kendi kendime ihanet edecekmişim gibi geliyor; bunu başka kelimelerle anlatmam imkansız.

komşumun oğlu üniversiteyi bırakıp facebook'u kursaydı eğer annem "bak, komşunun oğlu üniversiteyi bıraktı da adam oldu" demek yerine "teyzenin kızı eczacılık okuyor ve bu sene okulu bitecek." derdi. her zamanki gibi "kimin daha büyük paralar döndüreceğini göreceğiz" derdim ben de. karşılarına beş parasız çıktığımda...
neyse ya, kime ne anlatıyorum. siktir et.

ya yolun sonundaysam?

yine blogumu kapatmayı, kaybolmayı düşünüyorum. bu yola ilk baş koyduğumda verdiğim "bir gün gideceğim. arkamdan bakacaksınız." sözümü tutmak istiyorum. kime söz verdiğimi hatırlamak zor oluyor; zira o günlerden hiçbirisi kalmamış hayatımda. en son birini hatırlıyorum bak... ben gitmeden önce gitmenin tadına varmış bir insan olarak şu cümleleri yazmayı uygun görmüş:
"kanka, hayatımda yeni bir doneme giriyorum. sırf o yüzden seni silicem. ama nefret veya küsmekten değil. zamanında tanıdığım güzel bir insan, anı olarak zihnimde varlığımı devam ettirmeni istediğimden siliyorum seni. hayatında başarılar."
aklımın bir kenarından akıp giden godfather müziği ile yazmayı daha uygun buldum bu sefer. sizin de dinlemenizi istiyorum.


hayatımda hep efsanevi gidişlere tanık oldum. isim vermeden gidişlerini anlatabileceğim insanlar oluştu. eskilerden okuyanlar olsaydı bilirdi, ben isim vermekten çekinirdim hep. hayatımda gerçek isim kullanarak anlattığım tek hikaye merveydi; keşke öyle kalsaydı.

efsar'ın gidişi çok hoştu mesela. geri dönmeyeceğini bilmek beni üzüyor. elif'in gidişi ve dönüşü çok değişikti mesela. nur bir defa gitti, geri dönebileceğini düşünüyor ama bir daha hiçbir şeyin geçmişteki gibi olmayacağının farkında bile değil. mine giderken "ara verelim, artık mutlu olamıyorum" demişti. içimden bir ses, son yıllarımda hayatımda büyük bir yerde bulunan ali'nin bile gideceğini söylüyor. fuat avni'nin de dediği gibi: "beklenen son yakında."

her şeyi bir kenara bıraktım da, insanların beni üzülemeyen bir manyak olarak tanıması hoşuma gitmeye başlıyor artık. ben bir köşede oturup sigaramı yakıyor; tüm hüzünlerimi birleştirip acı çekiyorum. güçlenmenin hayalini kurarken güçsüzleşiyorum. daha da güçsüzleşiyorum ve farkında değiller ama... son zamanlarda cümlelerimde de bahsettiğim gibi: yolun sonuna yaklaşıyorum.
geçmişe bakarak geleceğini yaşayamazsın diyorlar. haklılar da. bir hata yapıp sürekli geçmişte yaşıyorum. bir şeyleri değiştirmenin, gerçek kişiliğime, gerçek hayata geri dönmenin vakti geliyor ve geçiyor artık. sahtelikle kurduğum, duygularımı katlettiğim insanı soğukkanlılıkla öldürmenin vakti geldi sanki. insanların "odun" diye hitap ettiği insan olmaktan çıkıp normalliğe dönmenin zamanı geldi gibi.
işin en kötü tarafı da ne biliyor musun? bu hayatı yaşadıkça, gidenlere alıştıkça yani, hiç kimsenin kalıcı olmayacağını anlıyorsun. hiç kimsenin kalıcı olamayacağını, teker teker yıkılacaklarını ve bir şarkıcının da şarkısında belirttiği gibi: "her sene sofranda beraber içtiğin dostların azalacağını" anlıyorsun.

neyse. ben bir intihar mektubu da yazarım bunun üzerine.
kendimi öldürmem ama tanıdığınız insanı öldürürüm.
büyük bir soğukkanlılıkla, hayatımda yaptığım her seçimde olduğu gibi; bunun da yanlış olduğunu bile bile yaparım bunu.
eski insanlar, kim olduğumu bilmeyen insanlar olmadıkça tadı kaçtı çünkü bunun. mutluluğun varlığını bilmediğim halde, mutlu olmayı özledim artık.

ya da kim bilir... bir şeyleri öldürmeyi özlemişimdir belki de.

neyse, behzat ç'nin de dediği gibi: "eyvallah la."

minik rüyalar zelzelesi.

hangi şehire gitsem itici geliyor, üzerinden aylar geçmesine rağmen nereye ait olduğumu bulamadım. bütün bir gece kendimden ne kadar çok bahsettiğimi düşündüm dün. buralar benim, twitter'ım benim, bir şeyler paylaşabileceğim her yer benimken; kendimden bahsetmemek ne kadar mantıklı olur dedim sonra. yaşar kurt geldi ve son noktayı koydu...

uzun uzun anlatamam her şeyi... böyle olsun istemedim ben de. sakın "kal" deme bana. gidiyorum, alışamadım bu kente. sakın "kal" deme bana. gidiyorum, alışamadım bu kente. suskun, deniz boyu martılar... eve yalnız dönüyorum ben de. sakın "kal" deme bana. gidiyorum, alışamadım bu kente.
derileri soyulan insanlar gördüm kızıldan. polislerin etrafta koştuğunu, bir şey yapmadığını. kaosun ne kadar büyüdüğüne dair en ufak fikri olmayan insanları izledim. arabalarına binip en kısa zamanda daha güvenli noktalara ulaşmak isteyen; yola koyulmuş mayınlarla patlayan insanları da gördüm.

25metre kare, ufak bir kareden odanın içine koyulmuş insanları hatırlıyorum rüyamda. başının etrafını çevirmiş sekiz tane silah, tetik basma mekanizması ve bum! beyinden açılmış 8 tane delik.

bir arkadaşımın eski sevgilisinin bacaklarını gördüm. gözlerimi ne tarafa çevirsem soyunan insanlarla birlikteydim. bilinçaltımdaki dünya bu kadar garipken; yaşamak da zor.

mutsuzluğa bağımlı 4

her şeyin çözümü olup da uygulanmaktan korkulan tek bir şey var. yapıldığında ne olacağına dair cevabı henüz bilinmeyen fakat pek de önemli olmayan bir şey. konu, bugüne kadar yapılan her şeyi unutmaksa; bugünden sonra olacaklar, hayata yeni bir başlangıç yapmak gibidir zaten.
zaman geçtikçe cesaretim artıyor. cesaretim arttıkça aptallığı daha iyi tanıyorum. insanlığın aptalca şeyler yapıp intihar edesi, insanlara intiharı güzel bir şeymiş gibi gösteresi geliyor. ölümün güzel tarafı sadece ölen için var; geriye bırakılan her şey kötü.

bir şeyde yeteneği olmayan bir insanım ben. bir şeyde yeteneğim olsaydı, geliştirmek için hiçbir şey yapmazdım zaten. tam bir şeylere, öncelikle aileye bağımsızlığımı ilan ettim derken; işten çıkarılmak zorunda kaldığımı öğrenmenin nasıl bir şey olduğunu anlatamam. benim kelimelerim sadece karamsarlığa, çaresizliğe ve ölüme çalışır çünkü.

içinde bulunduğum çaresizliği kelimelere dökebilirim ama. bir şeylerin altına elimi soktuğumu ve şimdi en başa döndüğümü anlatabilirim. ama bunların hepsi, gereksiz şeyler.
gülmeye programlanmış bir hayvanım ben. her şey olup biterken, hayatım tekrar eski mutsuzluğuna geri dönmüşken gülümseyebilir ve "hey, bakın... her şey yolunda. sadece yalnız kalmak istiyorum." diyebilirim. her insan yapabilir bunu.

yalnız kalmak istiyorum a dostlar. çünkü, içerisine düştüğüm uçuruma hep beraber düşmektense, yalnız düşmeyi tercih ederim ben. ölürken bile önce kendimi değil, arkadaşlarımı düşünmek gibi büyük salaklık yapıyorum çünkü.
nasıl anlatsam daha edebi olur bilmiyorum. yazının hiçbir edebi tarafının kalmadığını ben de hissettim. yazdıklarımı şöyle bitireceğim o zaman.
kırmızılı bir kadın öldü. siyah bir duygu doğdu.
siyahı da ben öldürdüm. hoşuma gittiği için.

mutsuzluğa bağımlı 3.

neden kimse ağıt yakmıyor? bugün ben ölmüşümdür. ya da bir başkası. uzakta da olsa, yakında da olsa birileri ölmüştür. neden kimse ağlamıyor?

benim en son amcam ölmüştü. babaannem'in "oooyy ciğerim gitti" diye ağıt yaktığını hiç unutmam. babamın ağladığını, bugüne kadar en güçlü bildiklerimin ağladığını.
bir gün chopin ile oturuyoruz, hiç unutmam. piyanosu, daha önce hiç duymadığım, esrar kokan, insanı hüzünden hüzüne sokan bir şeyler mırıldıyor. yanına yaklaşıyor ve "ne mırıldanıyorsun?" diye soruyorum. piyanosu susuyor, chopin susuyor. zaten ötmeyen kuşların sessizliğini duyuyorum. bir şeyler fısıldayan sağ ve sol meleklerim bile susuyor. chopin gözlerime bakarak susuyor. chopin konuşuyor... "cenaze marşı..." diyor, "sana hazırladım."


benim için üzülmesini istemiyorum hiç kimsenin. bırak biraz daha benden bahsedeyim, olur mu? rica ediyorum. benim için kimsenin ağlamasını istemiyorum. ben, benim için yeterince üzülüyorum zaten. benim için ölüme adım adım yaklaşıyor, benim için dua bile ediyorum.
kendini kaybetmiş bir benliğin bağımlılığında üçüncü gündeyiz. üçüncü serideyiz. üçü de birbirinden değişik hikayelerle dolu. üçünün de konusu bir mutsuzluk üzerine birleşmiş; üçünü de kimse anlamıyor.

fikirlerimiz hemleşti artık, siz anlatamadığımı; ben anlatamadığımı düşünüyorum. anlamaya çalışırsanız da anlamazsınız beni, anlıyorum. bugünler de geçecek, ben öldüğümde.


bana gülmenizi istiyorum. benden bahsetmeyi bırakacağım birazdan. bir intihar mektubu yazmayı düşündüm günler önce. en güzel intihar mektubu, boş olandır gibi geldi sonra. ölümün ardından bırakılmış bomboş sayfalar. yazılmaya müsait.
profesyonel bir tedaviye ihtiyacım var. birilerinin beni duymasını istiyorum sadece.
birileri beni duyarken anlasın. her insan gibi, anlaşılmaya ihtiyacım var.
bana anlatacakların umrumda değil, yaşayacaklarımız da öyle.
her ruh birbirine eşitlenir zamanla. sahi ya, benim bir ruh eşim vardı zamanında.
ruh ikizim.
ruh eşim.
ruhum.
ve sessizlik.

mutsuzluğa bağımlı 2.

bence insanlık da yok olmalıydı adolf hitler'le birlikte. hitler'i "haytlır" diye okuyan birini tanıyorum, hitleri idolü olarak tanıtıyor. biraz sohbet ediyoruz, tüm insanlığı bitirecek hayallerinden bahsediyor bana. dünyanın dibine kadar inip c4 bombalarını yerleştireceğini, dünya yok edilecekse eğer önce alt tabanın çökmesi gerektiğini söylüyor. büyük bir zevkle dinliyorum kendisini; her katliamdan fazlaca zevk alıyorum çünkü.
ben henüz kimseyi öldürmemiş bir katilim ve bunlar da benim mektuplarım. elime fırsat geçtiğinde birilerini öldüreceğim. elime fırsat geçtiğinde; çay yapabilen bir insanın elinden ölümü tadacaklar. psikolojik olarak var olan tüm hastalıklara aykırıyım. aksine aslında; psikolojik olarak var olan tüm hastalıkları taşayacak kadar ağır yüklüyüm.

bir noktada patlayacağım, kimse farkında değil.
ben sarhoşken çok güzel yalan söylerim. sarhoşken yanımda bulunan kadından dinledim bunları.  ya da sarhoşken tüm gerçekleri dökerim önüne. sarhoşluğum geçtiğinde, kendime kurduğum yalan dünyaya döner ve her şeyi yalanlarım.
grinin en açık tonundan siyaha doğru koşuyorum. grinin renk olduğunu doğrulayabilirim. griyi kapattığımızdaysa ortaya siyah çıkar. beyazı kapatırsan ortaya siyah çıkar. kırmızıyı kapatırsan ortaya siyah çıkar. turuncu saçlı kadını bir odaya kapatsan; geri döndüğünde siyahlaşır. gözlerini kapatırsan siyahlaşırsın mesela.

her şeyin ucu siyaha bağlanırken dünyaya renklerle bakmaya çalışan insanları kınıyorum.
sigaranı içmeye başladığında yanan kırmızı, bitişe doğru siyahlaşır mesela.
odanın ışıklarını kapatırsan da siyahlar içinde kalırsın.
ne kadar karamsar düşünürsen, o kadar siyahlara bulanırsın zaten.
ne söylediğimi anladığını sanmıyorum; çünkü ne anlattığımı bilmiyorum.
diğer insanlardan farklıymış gibi gözüken suratımın altında, diğer insanların aynısı var. ne kadar kapanırsan içime; siyahlığımı o kadar fark edebilirsin. ben renkli gülüşler saçmayı severim, yalan söylemeyi de. sen de seviyorsundur eminim.

mutsuzluğa bağımlı.

ve hayata öyle bir pencereden bakıyorum ki; mutsuz olmadığım sürece mutlu olamıyorum. benim mutluluğum, mutsuz hissettiğim dakikaların ufak saniselerinde saklı.
bugün de bir kaç dal sigara içtim, en ucundan saysan bir paket eder. ikinci pakete geçmek istedim, cebimdeki yeşilliklerin azlığıyla "siktir et... içmesen de ölmek istersin." kararı aldım kendi kendime. market açık olsaydı ikinci bir paketi daha alırdım tabi. bilen bilir; içerken ölmek, daha zevkli.

ne kadar az uyursam hayatı o kadar fazla yaşayacağım gibi geliyor. hayatı ne kadar fazla yaşarsam da o kadar sıkılıyorum. ben ruhumu kaybetmişim; sahibinden satılık ruh arıyorum.
önüme seksen yıllık bir hayatta neler yapabileceğime dair liste çıkarmadım. önüm o kadar boş ki, sürekli geriye dönüyor ve geleceğimi geçmişimle yaşatıyorum.

58 yıllık dev adamın, babamın durumuna yazdığı "hayat çok kısa, yaşadığın anın değerini bil." kısmını okuyorum. 58 yılda neler yaşadığını düşünüyor ve gözlerim dolu dolu fotoğrafına bakıyorum. çok iyi anlıyorum onu. 58 yılla 21 yılı karşılaştırıyorum sonra.

58 yılı gözünü kapatıp açıncaya kadar geçirmiş benim babam. ve ben... 21 yıl.
derinden üzülüyorum bu aralar ve derinden hiçbir şey hissetmiyorum. bazen oturup da hiçbir şey hissedememe üzülürüm ben. üzüntünün bir his olup olmadığına karar veremem ama. çünkü duygusuzken bile üzülebilir, mutluyken bile ağlayabilir insan.
bizim mahallenin kasabı ölmemiş bugün. bakkalda duran amca hala aynı. tam 21 yıl geçmiş, çok çabuk büyümüşler. büyüdükçe yaşamayı öğrenmişler.

tam diyorum, 21 yılda büyümüşüm ben; ruhum ölmüş. yaşamın amacını anlatacak kimse de kalmamış.
benim mutluluğum, mutsuzlukta yaşadığım o küçük saniselere saklanmış.
"küçük mutluluklara açık ol" diyen insanlara inat hesapladım ben de.
ufak, minik saniselere saklanmış bir mutluluk... ne kadar büyük olabilir ki diye...

Bu Blogda Ara