Kayıtlar

Nisan, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

karanlık yolun sağı.

küçüklükten beri kurduğum hayallerle yürüyordum zifiri karanlığın altında. henüz yeni öldürmeye başladığım çocukluğum, büyümeye karşı direniş sergilerken acı çekiyordu. küçük çocukların acımasızca öldürüldüğü bir ülkede kendisini öldürmemi istemiyordu belkide. ona göre bu kadar cani ve yamyam ruhlu olamazdım.

anlatmaya çalıştım. bir çocuğun acımasızca öldürülmesine sebep olacak neler olduğunu anlamaya çalıştı içimdeki çocuk. son nefesine kadar direnmeyi istiyor, her yediği darbede gittikçe güçsüzleşiyordu. kurduğu barikatlar, antikor adı verilen ne olduğu belirsiz savunma mekanizmasıyla teker teker kaldırılıyordu.

gözyaşları akmadı çocuğun. en çok içimin yandığı şey oldu bu. öldü çocuk. ruhumla birlikte. gündüzlerin kaldırılmasını istiyorum. güneş diye bir şey olmasaydı eğer, fotosentez yapamayan yeşilliklerin ruhlarının ortadan kaybolmasını büyük bir zevkle izleyebilirdim. oksijensiz kalmış bir dünyanın ne kadar ayakta kalabileceğini merak ediyorum. şimdiye kadar hunharca harcanmış …

artı on sekiz: silinmiş mektuplar.

yazının artı on sekiz etiketinde olmasının sebebi, çok fazla seks objesi içermesidir. duygusal bir yazıdır ve seks hikayeleriyle alakası yoktur.

bugün de dünyanın bir kenarında biten ilişkiler, edilen intiharlar var. henüz hiç çekilmeyen bir aşk filminin oluşturulamayan seks karakteri gibi kaybolmuş hissediyorum kendimi. çok gergin olmanın yanında, çok da yalnızım. henüz iki meme arasına yeni girmiş bir çük kadar anlamsızım belki de. yazılmamış mektubun, henüz mürekkebi hiç akmamış kalemi bile olabilirim; neye benzediğim belirsiz.

3 kişilik bir evde, tek başına yaşayan süperman'in gizli hayatını merak etmişimdir hep. kahramanlıklarla anlatılan masallara benzemiyor izlediğim hiçbir porno filmi. ve hiçbir porno filmi, iğrenerek dinlediğim günahkar tohumlarının hikayesine benzemiyor.

porno filmlerini bir kenara bırakıp, günahlarının tohumlarını dünyaya bırakan insanlara bakıyorum tekrardan. çocuğu oldu diye sevinen, yeni yetme anne ve babanın kararsızlığını gözlerinden okuyabiliyorum…

hep yanlış insanları buluyorsun kardeşim.

kendi hayal dünyamda yarattığım bir laboratuvar var ve içerisinde sadece son zamanlardaki dertlerim araştırılıyor. yavaş yavaş seviyorum ben bir insanı her seferinde; hızlı birisi gelip alıyor elimden. yavaş yavaş kazanabileceğimi düşündüğüm herkesi bir anda kaybetmemin ona verdiği yetkiye dayanarak konuştu bugün oda arkadaşım: "oğlum sen manyak mısın? hep yanlış insanları buluyosun. doğrun yok."

birbirinden amaçsızca kesilmiş paragraflarımı inceliyor oldum son zamanlarda. konunun başını çok güzel getirmişken, bitiremeyişlerimin derdini edindim kendime. konunun en güzel yerine gelirken -kalbi yerinden bıçakla kesilmiş ve çıkarılmış bir kadına yapılmış gibi- kesiyorum söyleyeceklerimi. kafasının içerisinde yüzlerce düşünce birikmiş insan olmaktan ziyade; kafasının içerisinde yüzlerce karakter yaratmış bir insan olmaktır bana göre zor olan. yine paragrafın sonuna geliyorum ve inan bilmiyorum devreye hangi karakterimin gireceğini.

mutsuz olmak için tüm sebeplerimi birleştirdim …

böyle bir şey, olmadı.

saatler önceydi yalnızlığın evimden gitmesi. henüz adı konmamış bir parkta buldum sonra. adını "yalnızlar parkı" dediği bir yerdeydi. yanına uzanıp uzattığı vodkasından bir kaç bardak içebilir ya da bir an önce onu terk edebilirdim. aslına bakarsan, yalnız olmak zevk veriyordu.

bir kadının ayak seslerini duydum. üçüncü katta çaresiz bir şekilde, vodkanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanaraktan oturuyordum. birinci merdiveni ç... ikinci merdiveni de çıktı kadın. kolay olanı yaptı; düz gitti. üçüncü merdivenleri çıkıyor olsaydı korkardım "birileri çaresizliğimi fark edecek." diye.

bu denli düşünüp, bu denli yazmayalı uzun zaman oldu. bir kadının hayatımı düzeltebileceğini düşündüm. bir kadın, eski kadınlar gibi... bir adamı tam 36 yerinden vurdu.

kendimi, hiç kimsenin beni özlemediği kadar özledim şu sıralar. yıllardır içeride, bi yerde saklamış olduğum duyguların bir anda ortaya çıkıyor olması çok can sıkıcı. belki de bu yüzden yalnızlığa gelemiyor, bu yüzden sürekl…

saçmalattirik: kurşun, herkesi eşit öldürür.

siktir et ya bilgisayarı, telefonu falan. dışarıya çıkalım, koşalım, oynayalım eskisi gibi. bu gece de yalnızlık evime misafir geldi. her gece var olan bu his, bugün biraz daha tanıdık ve kim bilir; alakası yok konuyla ama bugün, düne göre daha az yalan söylenmiştir.

bir tabak çorba.

anlatamadığım çoğu şeyde sakladığım, bilinmedik hayal kırıklarıyla doldum taştım. kendimi öldürmek istiyorsam sebebi kendim değilim. bunu bilmek bile acı veriyor. ne kadar fazla "intihar edeceğim" dersem, o kadar az ciddiye alınacağımı da biliyorum. insanları kendimden yavaş yavaş uzaklaştırıyorum; hızlı bir ölüm acı çektirmez çünkü.
yunuslar acı çekerken de gülümserler, ölürken de. ve, ölürken bile gülümsüyordu çocuk; en yakınındaki sandalyede, elimde çekirdeklerle izlemiştim bunu. yalnızlığıyla verdiği savaşta kaybeden tarafı yönetmişti. düşmanı tarafından öldürülmek ile kendisini öldürmek arasında savaş veriyordu son günlerde.

cevabı, hepimiz biliyorduk. olayları hikayeleştirmeden anlatamıyorum. hikayeleştirdiğimdeyse kimse anlamıyor zaten. hayatım boyunca anlaşılmayan insan olarak kalmaktan korkuyorum. "birileri beni anlasın" diyerek başlayan küçük bir istek ancak bu kadar büyüyebilir ve büyümeye son hızla devam edebilirdi.

güzel kitaplarda hiç yaratılmamış kara…

tren görevlisi.

elinde sprey boyalarla kaçışan graffiticilerin arkasından koşmaya tenezzül bile etmemişti. görevlisi olduğu trenin boyanmış vagonuna bakıyordu. oturdu. yanına gittim. "neden kovalamadın?" diye sordum. "bir şeyi değiştirmezdi." dedi. gözlerinden akan bir kaç damla yaşa şahit oldum. karşımda güçlü kalmak istiyordu. yalnız kalmak istediğini hissetmiştim. "neden ağlıyorsun?" diye sordum. "bakmam gereken çocuklarım, ailem. sırf bu değersiz tahta parçası bir vagonun boyanmış olması yüzünden maaşımı kesecekler." karşılığını verdi. düşüncelere bırakmak, kendisiyle yalnız bırakmak için kalktım yanından. uzaklaştım.hayatım boyunca yaşadığım tüm pişmanlıklar dakikalık ya da anlıktı. yaptığım şeyin arkasından günlerce düşündüğüm olmuştur belki. "siktir et ya, oldu işte." deyip geçmeyi çok sevdiğim doğru. günlerden bir gün, bugüne geldiğimde daha da derinleri düşünmeye başladım.

hayatım boyunca kim bilir kimlerin hayatlarını sikmişimdir. kim bilir, …

ilgi orospusu.

benim yalnızlığım normal bir yalnızlık değil aslında. ne bileyim, adına yalnızlık bile denilmediği noktalar var bunun. hayatıma koyduğum "ya en uç, ya en dip" kuralının oluşturduğu bir yan etki de olabilir. kendimi "ya tam olarak yalnız, ya da tam olarak kalabalık" hissetmeye odaklamış olabilirim. değişmeyen gerçeğin ta kendisiyle yüzleşmek zor geliyor sadece; kalabalığı mı, yalnızlığı mı istiyorum? bu ikilemler beni öldürüyor.

kendimi ben bile anlamıyorken, başka birinin gelip beni anlamasını beklemek ve o insana muhtaç olduğunu zannetmek çok saçma aslında. şu an ne düşündüğümü bile tam anlamıyla bilmiyorum. bu yüzden adına "yalnızlık" demek çok saçma geliyor. duygusuzluk denilebilir, anlamsızlık denilebilir, boşluk denilebilir. "hiçlik" bile dendiğinde mantıklı duruyor.

diğer bir taraftan baktığında adına ne dendiğinin hiçbir önemi yok aslında. kendimi şu an mutsuz hissediyorum, kendimi dakikalar sonra, saatler ve aylar sonra mutsuz hissedeceğ…

daha yalnız öleceğiz.

korkunç sirenlerin çaldığı yerde, ölü adam olacağım. kapısı açılmayan bir ambulansın hiç var olmayan deli doktoru olabilirsin sen de. yalnızlığın üzerine yapılmış kara büyülerden var oldum. bir yan etki olabilirsin sen de. hiç düşünülmeden yakılmış, 38 adet kötü huylu cadının acısını içimde taşıyorum. hıçkırıkları, ölüm çığlıkları, kulaklarımda yankılanıyor. delinin biri, bir gün kuyuya taş atmış. bir kuyu olsaydım eğer; beni taşlamalarını istemezdim. bir cadı olamam belki, cinsiyetim izin vermez. beni gandalf gibi, dünyayı kurtaran bir büyücüymüşüm gibi düşün.

söyleyeceklerimi uzatamayacağım.

yalnızlığın fiziksel olmadığını, ruhsal olmadığını, hatta hiç var olmadığını bir düşün. yalnızlığı bizim yarattığımızı ve aslında yalnızlık denilen şeyin görünmeyen bir silah olduğunu düşün. silahını kullanmayı bilmeyen herkesin kendini öldürebileceği sonucunu çıkarabilirsin buradan. ya da bir sevgilinin, bir sevgiliyi öldürebileceği gerçeğini de.

ya da boşver. yalnızlığı bizim yarattığımızı ve…

çekirdeğin dudakta bıraktığı garip tat.

bir geceyi daha godfather'ın efsanevi müziğini içten yaşayarak kapatalım. bu sefer içimizde, kimsenin bizi rahatsız edemeyeceği gerçeği olsun. şerefine içelim. şerefimize içelim, saygıdeğer dostum... benliğim. "çekirdek yedikten sonra dudakta oluşan garibimsi tat varken dudaklarımda, beni öpebilir misin?" diyen kadını hatırlıyor musun? adet dolusu ruh halleriyle yanaştığında, sırnaşma dönemi gelmiş kedi gibi olduğunda içtiği alkolün de etkisiyle sabaha kadar sevişmek istediğini söylediğinde verdiğin tepkiyi hatırlıyor musun? sarhoştun belki de... hiçbir şeyi hatırlamıyor olabilirsin.

ben hatırlıyorum. beyninin içindeki adam.
kendinle yüzleşmek doğru bir şey değil biliyorsun. aynalar yalan söyler, insanların gözleri aynalardan farklı çalışır. aynaya göre; nereden baktığın kadarsın. bir insana göreyse; sana nereden baktığı kadar.

senin kafan böyle şeylere çalışmaz. yaşadığın göz ağrısıyla tüm hislerini unuttuğunda devreye soktuğun ben ile konuşuyorum seninle; her şeyi hatı…

bir bardak su verir misin?

yine yazamadım. yazdıklarımı sildim. görüşürüz.

kendi kendine ihanet.

yıllardır aynı şeyi söylemeye devam edeceğim. yıllarca aynı cevabı verecekler: "ama, yaşadığın sistem bu mustafa. buna katlanmak zorundasın." biraz şekerini ölçeyim istersen. şekerli çayı çok fazla içmemeni önermiştim, yine dinlememişsin. çayın soğuğundan da uzak dur, orijinalliği kaçıyor. neyse, bugünkü sorunun ne bakalım delikanlı? neden geldin yine buraya. bir haftadır aralıksız uğradığına göre, hayat çok kötü gidiyor olmalı.
tüm başarılı adamların üniversiteden terk olduğunu gösterirken, bir yandan da üniversiteyi okuyup başarılı bir adam olmamızı istiyorlar. başarısızlıklarla sonuçlanan üniversite döneminin ardından, dünya üzerindeki tüm devletlerin birleşerek gizli toplantılar sonucu bazı anlaşmalar imzaladıkları komplo teorisini öne sürüyorum.

birileri insanların zorla üniversiteye gitmesini ve gereksiz binlerce şey öğrenmesini istiyor. toprakla uğraşacak adama matematik, fizikle uğraşacak adamaysa eğitim bilgileri gibi saçma sapan şeyler öğretiyorlar. yani yine siste…

ya yolun sonundaysam?

yine blogumu kapatmayı, kaybolmayı düşünüyorum. bu yola ilk baş koyduğumda verdiğim "bir gün gideceğim. arkamdan bakacaksınız." sözümü tutmak istiyorum. kime söz verdiğimi hatırlamak zor oluyor; zira o günlerden hiçbirisi kalmamış hayatımda. en son birini hatırlıyorum bak... ben gitmeden önce gitmenin tadına varmış bir insan olarak şu cümleleri yazmayı uygun görmüş:
"kanka, hayatımda yeni bir doneme giriyorum. sırf o yüzden seni silicem. ama nefret veya küsmekten değil. zamanında tanıdığım güzel bir insan, anı olarak zihnimde varlığımı devam ettirmeni istediğimden siliyorum seni. hayatında başarılar." aklımın bir kenarından akıp giden godfather müziği ile yazmayı daha uygun buldum bu sefer. sizin de dinlemenizi istiyorum.


hayatımda hep efsanevi gidişlere tanık oldum. isim vermeden gidişlerini anlatabileceğim insanlar oluştu. eskilerden okuyanlar olsaydı bilirdi, ben isim vermekten çekinirdim hep. hayatımda gerçek isim kullanarak anlattığım tek hikaye merveydi; keşk…

minik rüyalar zelzelesi.

hangi şehire gitsem itici geliyor, üzerinden aylar geçmesine rağmen nereye ait olduğumu bulamadım. bütün bir gece kendimden ne kadar çok bahsettiğimi düşündüm dün. buralar benim, twitter'ım benim, bir şeyler paylaşabileceğim her yer benimken; kendimden bahsetmemek ne kadar mantıklı olur dedim sonra. yaşar kurt geldi ve son noktayı koydu...

uzun uzun anlatamam her şeyi... böyle olsun istemedim ben de. sakın "kal" deme bana. gidiyorum, alışamadım bu kente. sakın "kal" deme bana. gidiyorum, alışamadım bu kente. suskun, deniz boyu martılar... eve yalnız dönüyorum ben de. sakın "kal" deme bana. gidiyorum, alışamadım bu kente. derileri soyulan insanlar gördüm kızıldan. polislerin etrafta koştuğunu, bir şey yapmadığını. kaosun ne kadar büyüdüğüne dair en ufak fikri olmayan insanları izledim. arabalarına binip en kısa zamanda daha güvenli noktalara ulaşmak isteyen; yola koyulmuş mayınlarla patlayan insanları da gördüm.

25metre kare, ufak bir kareden odanın iç…

mutsuzluğa bağımlı 4

her şeyin çözümü olup da uygulanmaktan korkulan tek bir şey var. yapıldığında ne olacağına dair cevabı henüz bilinmeyen fakat pek de önemli olmayan bir şey. konu, bugüne kadar yapılan her şeyi unutmaksa; bugünden sonra olacaklar, hayata yeni bir başlangıç yapmak gibidir zaten. zaman geçtikçe cesaretim artıyor. cesaretim arttıkça aptallığı daha iyi tanıyorum. insanlığın aptalca şeyler yapıp intihar edesi, insanlara intiharı güzel bir şeymiş gibi gösteresi geliyor. ölümün güzel tarafı sadece ölen için var; geriye bırakılan her şey kötü.

bir şeyde yeteneği olmayan bir insanım ben. bir şeyde yeteneğim olsaydı, geliştirmek için hiçbir şey yapmazdım zaten. tam bir şeylere, öncelikle aileye bağımsızlığımı ilan ettim derken; işten çıkarılmak zorunda kaldığımı öğrenmenin nasıl bir şey olduğunu anlatamam. benim kelimelerim sadece karamsarlığa, çaresizliğe ve ölüme çalışır çünkü.

içinde bulunduğum çaresizliği kelimelere dökebilirim ama. bir şeylerin altına elimi soktuğumu ve şimdi en başa döndü…

mutsuzluğa bağımlı 3.

neden kimse ağıt yakmıyor? bugün ben ölmüşümdür. ya da bir başkası. uzakta da olsa, yakında da olsa birileri ölmüştür. neden kimse ağlamıyor?

benim en son amcam ölmüştü. babaannem'in "oooyy ciğerim gitti" diye ağıt yaktığını hiç unutmam. babamın ağladığını, bugüne kadar en güçlü bildiklerimin ağladığını. bir gün chopin ile oturuyoruz, hiç unutmam. piyanosu, daha önce hiç duymadığım, esrar kokan, insanı hüzünden hüzüne sokan bir şeyler mırıldıyor. yanına yaklaşıyor ve "ne mırıldanıyorsun?" diye soruyorum. piyanosu susuyor, chopin susuyor. zaten ötmeyen kuşların sessizliğini duyuyorum. bir şeyler fısıldayan sağ ve sol meleklerim bile susuyor. chopin gözlerime bakarak susuyor. chopin konuşuyor... "cenaze marşı..." diyor, "sana hazırladım."


benim için üzülmesini istemiyorum hiç kimsenin. bırak biraz daha benden bahsedeyim, olur mu? rica ediyorum. benim için kimsenin ağlamasını istemiyorum. ben, benim için yeterince üzülüyorum zaten. benim için …

mutsuzluğa bağımlı 2.

bence insanlık da yok olmalıydı adolf hitler'le birlikte. hitler'i "haytlır" diye okuyan birini tanıyorum, hitleri idolü olarak tanıtıyor. biraz sohbet ediyoruz, tüm insanlığı bitirecek hayallerinden bahsediyor bana. dünyanın dibine kadar inip c4 bombalarını yerleştireceğini, dünya yok edilecekse eğer önce alt tabanın çökmesi gerektiğini söylüyor. büyük bir zevkle dinliyorum kendisini; her katliamdan fazlaca zevk alıyorum çünkü. ben henüz kimseyi öldürmemiş bir katilim ve bunlar da benim mektuplarım. elime fırsat geçtiğinde birilerini öldüreceğim. elime fırsat geçtiğinde; çay yapabilen bir insanın elinden ölümü tadacaklar. psikolojik olarak var olan tüm hastalıklara aykırıyım. aksine aslında; psikolojik olarak var olan tüm hastalıkları taşayacak kadar ağır yüklüyüm.

bir noktada patlayacağım, kimse farkında değil.
ben sarhoşken çok güzel yalan söylerim. sarhoşken yanımda bulunan kadından dinledim bunları.  ya da sarhoşken tüm gerçekleri dökerim önüne. sarhoşluğum geç…

mutsuzluğa bağımlı.

ve hayata öyle bir pencereden bakıyorum ki; mutsuz olmadığım sürece mutlu olamıyorum. benim mutluluğum, mutsuz hissettiğim dakikaların ufak saniselerinde saklı. bugün de bir kaç dal sigara içtim, en ucundan saysan bir paket eder. ikinci pakete geçmek istedim, cebimdeki yeşilliklerin azlığıyla "siktir et... içmesen de ölmek istersin." kararı aldım kendi kendime. market açık olsaydı ikinci bir paketi daha alırdım tabi. bilen bilir; içerken ölmek, daha zevkli.

ne kadar az uyursam hayatı o kadar fazla yaşayacağım gibi geliyor. hayatı ne kadar fazla yaşarsam da o kadar sıkılıyorum. ben ruhumu kaybetmişim; sahibinden satılık ruh arıyorum.
önüme seksen yıllık bir hayatta neler yapabileceğime dair liste çıkarmadım. önüm o kadar boş ki, sürekli geriye dönüyor ve geleceğimi geçmişimle yaşatıyorum.

58 yıllık dev adamın, babamın durumuna yazdığı "hayat çok kısa, yaşadığın anın değerini bil." kısmını okuyorum. 58 yılda neler yaşadığını düşünüyor ve gözlerim dolu dolu fotoğrafın…