Ana içeriğe atla

böyle bir şey, olmadı.

saatler önceydi yalnızlığın evimden gitmesi. henüz adı konmamış bir parkta buldum sonra. adını "yalnızlar parkı" dediği bir yerdeydi. yanına uzanıp uzattığı vodkasından bir kaç bardak içebilir ya da bir an önce onu terk edebilirdim. aslına bakarsan, yalnız olmak zevk veriyordu.

bir kadının ayak seslerini duydum. üçüncü katta çaresiz bir şekilde, vodkanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanaraktan oturuyordum. birinci merdiveni ç... ikinci merdiveni de çıktı kadın. kolay olanı yaptı; düz gitti. üçüncü merdivenleri çıkıyor olsaydı korkardım "birileri çaresizliğimi fark edecek." diye.

bu denli düşünüp, bu denli yazmayalı uzun zaman oldu. bir kadının hayatımı düzeltebileceğini düşündüm. bir kadın, eski kadınlar gibi... bir adamı tam 36 yerinden vurdu.

kendimi, hiç kimsenin beni özlemediği kadar özledim şu sıralar. yıllardır içeride, bi yerde saklamış olduğum duyguların bir anda ortaya çıkıyor olması çok can sıkıcı. belki de bu yüzden yalnızlığa gelemiyor, bu yüzden sürekli yanımda birisini istiyorumdur. "birisini" diyorum, sadece birisini.

gaipten sesler duyuyorum çok uzaktan taa buralara kadar uzanan. sonra kayboluşlarını dinledim. yok oluşlarını. uzaktan birini gördüm; kaybolmuşlar da oradaydı, yok olmuşlar da.

dünya üzerinde yaşayan son köpek yanıma yaklaştı. dünya üzerindeki son yalnız olmamla meşhurdum; iyi bir ikili olabilirdik. kendisini sevdirdiğini çok iyi hatırlıyorum. ve hemen hemen her şey gibi, onun da koşarak uzaklaşması hafızamda daha net yankılanıyor. zaten kimi sevsem gidiyor; biliyorum. alıştım.

balkonunda türkü söyleyen adamın bağırışları çok netti aslında. yıllarca uzaktan gelen bir adam bile duyabilirdi onun sesini. "bugün de ölemedim anne" diyordu adam. bugün de ölemedik anne.
kadının bacağına uzanmamıştım, günümü anlatmıyordum. "saçlarınla oynamak istiyorum, hiç ayrılmadan" dememişti. saçlarımla oynarken o, uyuyakalmamıştım. yukarıdan bana baktığına şahit olmamıştım hiç. derin derin düşüncelere dalıp "seni seviyorum" bile diyememişti.
hayır, hayır... hiçbirisi olmamıştı. çok iyi hatırlıyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…