Ana içeriğe atla

karanlık yolun sağı.

küçüklükten beri kurduğum hayallerle yürüyordum zifiri karanlığın altında. henüz yeni öldürmeye başladığım çocukluğum, büyümeye karşı direniş sergilerken acı çekiyordu. küçük çocukların acımasızca öldürüldüğü bir ülkede kendisini öldürmemi istemiyordu belkide. ona göre bu kadar cani ve yamyam ruhlu olamazdım.

anlatmaya çalıştım. bir çocuğun acımasızca öldürülmesine sebep olacak neler olduğunu anlamaya çalıştı içimdeki çocuk. son nefesine kadar direnmeyi istiyor, her yediği darbede gittikçe güçsüzleşiyordu. kurduğu barikatlar, antikor adı verilen ne olduğu belirsiz savunma mekanizmasıyla teker teker kaldırılıyordu.

gözyaşları akmadı çocuğun. en çok içimin yandığı şey oldu bu. öldü çocuk. ruhumla birlikte.
gündüzlerin kaldırılmasını istiyorum. güneş diye bir şey olmasaydı eğer, fotosentez yapamayan yeşilliklerin ruhlarının ortadan kaybolmasını büyük bir zevkle izleyebilirdim. oksijensiz kalmış bir dünyanın ne kadar ayakta kalabileceğini merak ediyorum. şimdiye kadar hunharca harcanmış oksijenin kısıtlı olduğunu öğrenen insanoğlunun, acı içerisinde çırpınışlarını ve otuz saniyelik nefes alamayışlarını merak ediyorum.

yıllarca güneşte kalmış, aydınlıkla bulaşan bir virüse maruz kalmış bir insanın karanlık tarafını anlatıyorum ben size. sadece geceleri ortaya çıkan vampir ruhumun bir yansımasını, aydınlık içerisinde kalmış bilgisayarımın ekranına bakarak anlatıyorum. var olan kanım tükenmek üzere; daha fazla kana ve kanını emebileceğim daha fazla insana ihtiyacım var.

tekrar tekrar bıçaklanmış bir kalbin en derinlerinde saklananları anlatıyorum. sadece saplanmış bir bıçak değil üstelik... saplandıktan sonra bıçağı çevirmiş ve "daha fazla acı çeksin! daha fazla!" diyenlerin olduğu bir topluluktan yazıyorum size. anlatacaklarım bitmedi.
korku dolu rüyalarımdan uyandım, her şey başa döndüğünde. yine aynı yatakta, aynı şekilde, kıpırtısız yattığımı farkettiğimde rahatlamıştım. bir rüyamda içimdeki çocuğu öldürüyor, diğer rüyamdaysa vampir oluyordum. bilinçaltım bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

kalktım yerimden, kendime bir kahve yaptım. içimdeki çocuğun yerinde olduğunu bilmek beni rahatlatıyordu. ve henüz insanların kanını emen bir vampir olmadığımı bilmek de öyle.

gece uykumu alamayacağımı anlamıştım. dışarı çıktım, yine gecenin zifiri karanlığındaydım. küçüklükten beri kurduğum hayallerle birlikte yürüyordum. henüz öldürmeye başlamadığım çocukluğumun keyfi yerindeydi.

yalnızlığı düşündüm, ne kadar yalnız olduğumu. ne kadar ilgiye muhtaç olduğumu düşünüp yalnızlığıma ağladım sokağın ortasında. güzel bir duygu değildi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…