Ana içeriğe atla

mutsuzluğa bağımlı 2.

bence insanlık da yok olmalıydı adolf hitler'le birlikte. hitler'i "haytlır" diye okuyan birini tanıyorum, hitleri idolü olarak tanıtıyor. biraz sohbet ediyoruz, tüm insanlığı bitirecek hayallerinden bahsediyor bana. dünyanın dibine kadar inip c4 bombalarını yerleştireceğini, dünya yok edilecekse eğer önce alt tabanın çökmesi gerektiğini söylüyor. büyük bir zevkle dinliyorum kendisini; her katliamdan fazlaca zevk alıyorum çünkü.
ben henüz kimseyi öldürmemiş bir katilim ve bunlar da benim mektuplarım. elime fırsat geçtiğinde birilerini öldüreceğim. elime fırsat geçtiğinde; çay yapabilen bir insanın elinden ölümü tadacaklar. psikolojik olarak var olan tüm hastalıklara aykırıyım. aksine aslında; psikolojik olarak var olan tüm hastalıkları taşayacak kadar ağır yüklüyüm.

bir noktada patlayacağım, kimse farkında değil.
ben sarhoşken çok güzel yalan söylerim. sarhoşken yanımda bulunan kadından dinledim bunları.  ya da sarhoşken tüm gerçekleri dökerim önüne. sarhoşluğum geçtiğinde, kendime kurduğum yalan dünyaya döner ve her şeyi yalanlarım.
grinin en açık tonundan siyaha doğru koşuyorum. grinin renk olduğunu doğrulayabilirim. griyi kapattığımızdaysa ortaya siyah çıkar. beyazı kapatırsan ortaya siyah çıkar. kırmızıyı kapatırsan ortaya siyah çıkar. turuncu saçlı kadını bir odaya kapatsan; geri döndüğünde siyahlaşır. gözlerini kapatırsan siyahlaşırsın mesela.

her şeyin ucu siyaha bağlanırken dünyaya renklerle bakmaya çalışan insanları kınıyorum.
sigaranı içmeye başladığında yanan kırmızı, bitişe doğru siyahlaşır mesela.
odanın ışıklarını kapatırsan da siyahlar içinde kalırsın.
ne kadar karamsar düşünürsen, o kadar siyahlara bulanırsın zaten.
ne söylediğimi anladığını sanmıyorum; çünkü ne anlattığımı bilmiyorum.
diğer insanlardan farklıymış gibi gözüken suratımın altında, diğer insanların aynısı var. ne kadar kapanırsan içime; siyahlığımı o kadar fark edebilirsin. ben renkli gülüşler saçmayı severim, yalan söylemeyi de. sen de seviyorsundur eminim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iyi ki varsın.

sana ne yazacağımı bilmiyorum. aslında, sana ne yazacağımı çok iyi biliyorum da kelimelere dökemiyorum. bir yanıma kahvemi aldım, diğer yanıma da bırakmak için söz verdiğim sigaramı. yazmak bana zararlıdır belki, belki de zararsız. hiç bilmiyorum ama çok mutluyum; yanımda sen varsın. yanımda kal... bana en yararlı sen varsın, geriye kalan her şey zararlı. benim için baktığım her yerde sen varsın; gerisi anlamsız.

ellerim biraz soğuk, elimin en soğuk yerinden tutar mısın içim ısınsın. ya da bana biraz bakar mısın, cennete olan sevdam artsın. saçlarınla oynayabilir miyim, çocuklukta hevesimi alamadığım oyuncaklarım için. ellerinden ben tutabilir miyim ya da? soğuk bir yerin kaldıysa ısınsın diye.

sana çok şey yazdım. sana yazdığım her şeyi sildim, tekrar yazdım. kelimelerin duruşunu beğenmedim bazen. bazen, seni sevdiğimi tam anlatamadıkları için kızdım; tekrar sildim, tekrar yazdım. bir daha beğenmezsem eğer tekrar siler tekrar yazarım. sana değer. senin için, tek tek, ayrı ayrı tüm ke…

siz hiç başarısızlığı çantanızda taşıdınız mı?

henüz 23 yaşındayım. geçenlerde bir yazı okudum. bana "hayatı aceleye getirme" diyordu. yine uzun bir zaman önce geçenlerde birileri bana "steve jobs üniversiteyi bırakmış. sonra apple'ı kurmuş." diyordu. biraz daha önceye gidebilirim. google'ın küçük bir garajda kurulduğu gerçeğine kadar yani. insanların öğütlerinden bahsetmekse konu, hayatımın her köşesini anlatabilirim. memur olmamı isteyenlerden, değer verdiğim her şeyi hiçe saymamı bekleyenlerden girebilirim konuya. dolabımdan hiç çıkarmadığım, "bir gün başarılı bir insan olacaksın." dendikten sonra verilmiş kol düğmelerinden bile bahsedebilirim. hiçbir şeyi değiştirmez, biliyorum. hiçbir şeyin değişmesini istemiyorum zaten... sadece, anlatasım var.

iki üniversite gördüm ben. ikisini de bitirmedim. birini daha üçüncü ayımın başında bıraktım. diğeri 5 sene sürdü, bırakmak üzereyim. üniversiteyi bırakmak iyi bir şey değil, biliyorum; fakat üniversiteyi bitirmek de zannedildiği kadar iyi değil.…

5. ay: gidersen...

saat geç oldu, uyuyup uyanalım. saatini kur, bir sanatçının da dediği gibi "her sabahın, bir anlamı olmalı." her sabah, bir anlam oluşturmalı. ölüm var, ölüyoruz işte; hem de kaç defa olduğu hiç belli değil. ölüm var, ölüyorlar işte; kim olduğu çok mu önemli?

şimdi de kayıp giden zamana mı takacağım bilmiyorum. şimdi, neye takmam gerektiğini de bilmiyorum kafamı. ya gidersen? ya kalmazsan? içimden bir his diyor ki "bütün cümlelerin yarım kalır." içimden bir ses uyarıyor, "zaten sessizsin... giderse, ne anlamı kalır?"

derin bir uykudan uyanır gibi, komadan büyük bir isteksizlikle çıkar gibi... hiç dinmez gibi ve hiç bitmez gibi... akla gelen her kötü betimleme gibi korkular. neden, ne için... cevabı bulunmayan bir yerde. beynin derinlikleri, kalp atışının ulaşamadığı yerler gibi. hiçbir işe yaramayan apandisit gibi ve daha bir çok şey gibi... ne çok gibi oldu, kendimden çekindim.

bi değişiklik var anlıyor musun? neyin değiştiğinin farkında değilim üstelik…